|

Rasûlullah [s.a.v.]
Digital Ashâb
Digital Âsitane
Digital Mürşid
Digital Sufi
Digital Murabıt
Digital Ziyaret
Digital
Sanat
Tasavvuf Literatürü
TasavvufPortalıHaritası

Hakkani
1 2 3 4 5
6 7 8 9 10
1112 13 14 15
1617 18 19 20
2122 23 24 25
2627 28 29 30
3132 33 34 35
3637 38 39 40
Sohbetler

WEBSİTE İÇERİĞİ'nden
SEÇMELER...
Rasulullah
(S.a.v. ) Kronolojisi
Hz. Fatımatuz-Zehra ( R.A. )
Şehidler Efendisi : Hz. Hamza (R.A.)
Ashâb-ı Suffa
Bilal-i Habeşî
( R.A. )
Ebuzer-i Gifarî
( R.A. )
İmam-ı
A'zâm Ebu Hanife
( K.S. )
Tasavvuf Yollarının Pîrleri
"Su Üstüne Yazı Yazmak"
"Gariblerin Kitabı"
Karadut Ağacı Kurumasın !..
|
|

ASHÂBIN ZAHİDLERİ
AMMÂR b. YÂSİR
ABDULLAH b. MES'ÛD
BİLÂL-İ HABEŞÎ
ENES b. MÂLİK ;
EBÛD-DERDÂ
EBÛ EYYÛB el-ENSÂRÎ ;
EBÛ ZER GIFÂRÎ
***
AMMÂR b. YÂSİR
Müşriklerin büyük işkencelerine duçar olan ilk sahabilerden biri. Adı
Ammâr, künyesi Ebû Yakazan, babası Yâsir, annesi Sümeyye idi. Kaynaklarda
nesebi şöyle kaydedilir: Ammâr b. Yâsir b. Âmir b. Mâlik b. Kinâne b. Kays
b. Hasin b. el-Vedim b. Sa'lebe b. Avf b. Hârise b. Âmir el-Ekber b. Yamğ
b. Anes b. Mâlik el-Anesi elKahtânî. (İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe,IV, I, 44).
Ammâr'ın babası, aslen Kahtanlı'ydı. Öz yurdu Yemen'di. Yâsir, Yemen'den
çıkarak Mekke'ye geldi. Yanında oğulları Hâris ve Mâlik de vardı. Burada
Mahzumoğullarının müttefiki oldu, Ebu Huzeyfe b. el-Muğîre el-Mahzûmî'nin
cariyelerinden Sümeyye ile evlendi. İşte Ammâr, bu evlilikten doğmuştur.
Ebû Huzeyfe, Ammâr'ı çok severdi. İkisi adeta büyükbaba ve torun
gibiydiler (İbn Sa'd, Tabakâtü'l-Kübrâ,III, 247).
Ebû Huzeyfe'nin ölümünden sonra Mekke'de İslâmî davet gittikçe ilerledi.
Resulullah (s.a.s.) Erkam b. Ebi'l-Erkam'ın evinde bulunduğu sırada Süheyb-i
Rûmî Hz. Peygamber'e giderek müslüman oldu. Suheyb, yakın arkadaşı Ammar'ı
da Allah Resulü'ne götürüp onun da müslüman olmasını sağladı. Ammâr,
Resulullah'ın huzurundan çıktıktan sonra evine gelip, anne ve babasına da
İslâm'ı anlattı. O gün onlar da İslâm'a girdiler.
Buhârî'nin rivayetine göre Ammâr der ki: "Resulullah (s.a.s.)'ı gördüğüm
zaman etrafında beş köle, iki kadın ve Ebû Bekir (r.a.) vardı. Aslında
Ammâr'ın İslâm'a girdiği günlerde müslümanlar daha fazlaydı. Fakat,
bunlar, müslümanlıklarını açığa vurmadıkları için Ammâr'ın onları
sayamaması tabiidir. Bu sırada müslümanlar Kureyş'in zulmünden
çekindikleri için dinlerini açıkça ortaya koyamıyorlardı (İbnü'l-Esîr,
Üsdü'l-Ğâbe, IV, 44).
Ammâr, Mekke'de yabancı bir adamdı. Annesi cariye ve babası da Kureyşli
değildi. Bunun içindir ki, onun bu şehirde malı ve mülkü olmadığı gibi,
iktidar ve nüfuzu da yoktu. Annesi, Mahzumoğullarının cariyelerindendi.
Müslüman olunca efendileri çileden çıkmış ve ona türlü türlü işkence ve
cefalar çektirmişlerdi. Fakat iman şuuru, ilk müslümanların kalbinde o
kadar derin bir şekilde yerleşmişti ki, bunlar imanları yüzünden
uğradıkları her mihnet ve meşakkati nimet sayıyorlardı.
İman, onların iliklerine işlemişti ve bu yüzden İslâm uğrunda hiç bir
şeyden korkmuyorlardı. İşte İslâm tarihinde ilk şehid Ammâr'ın annesi
Sümeyye oldu. Sümeyye ve eşi Yâsir Mekke yöneticileri olan müşrikler
tarafından aynı günde şehit edilmişlerdi.
Ammâr bir gün Hz. Peygamber'e kendisinin ve ailesinin uğradığı eza ve
cefadan bahsetti. Resulullah (s.a.s.)'da ona: "Sabrediniz, sabrediniz, siz
Ammâr'lar, Allah'ın lütfuna mazhar olacaksınız." buyurdu. Başka bir gün de
Resulullah, Ammâr ailesini Cennet'le müjdelemişti.
Bir gün müşrikler Ammâr'ı gaddarca işkencelere uğrattılar, yapmadıkları
eza tatbik etmedikleri işkence kalmadı. Hz. Ammâr, bu korkunç ve
dayanılmaz işkenceden kurtulmak için, onları hoşnut edici birkaç söz
söylemek zorunda kaldı. Kâfirler, mustas'af ve himayesiz bir adama
yaptıkları eza ve cefalarla söylettikleri sözlerden memnun olarak onu
serbest bıraktılar. Hz. Ammâr, müşriklerin elinden kurtulur kurtulmaz,
koşa koşa Resulullah'ın huzuruna vardı ve olanları anlattı. Kendisini
kızgın kumlara yatırdıklarını ve kuyuya sarkıttıklarını, eğer Lât ve Uzza
lehinde ve Resulullah aleyhinde konuşursa bırakacaklarını, aksi takdirde
öldüreceklerini; durumun ciddiyetini görünce de sırf kendini kurtarmak
için diliyle bazı şeyler söylemek zorunda kaldığını anlattı. Bunları
anlatırken bir taraftan da gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Bu manzara
karşısında Resul-u Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurdu!
-Ammâr! kalbine sor, kalbini nasıl hissediyorsun ?
-Ya Resulallah, kalbim, imanın verdiği zevkli duygularla dopdolu!
-Ammâr! tekrar böyle muamelede bulunurlarsa, sen de onların dediklerini
yap (Nesâi, İmân, 17)
Resulullah'ın bu ruhsatı vermesinin ardından şuayet-i kerime nazil oldu.
"İnandıktan sonra Allah'ı inkâr eden, kalbi imanla yatışmış olduğu hâlde
inkâra zorlanan değil, fakat küfre göğsünü açan, küfürle sevinç duyan
kimselere Allah'dan bir gazap iner. İşte onlar için büyük bir azap
vardır." (en-Nahl, 16/106).
Böylece müminlere tehlike karşısında kurtuluş için diliyle inkâr eder gibi
davranma ruhsatı verilmiştir (İbn Sa'd, Tabakât, III, 248).
Ammâr'ın annesi ve babası İslâm davasının ilk şehitleridir. Bu itibarla
Ammâr âilesinin İslâm tarihindeki mevkii çok büyüktür. Hz. Ammâr, anne ve
babasının İslâm davası uğrunda şehit olduklarını görmekle imanı daha da
artmış, müşriklerin bütün eza ve cefalarına göğüs germişti. Bütün ashab
onun bu fedakârlığını, herkes için bir ibret numûnesi olan hâllerini yâd
ederlerdi. Sâid b. Cübeyr ile Abdullah b. Abbâs (r.a.) Ammâr'ın ancak en
dayanılmaz işkencelere uğradığı anlarda müşriklerin elinden kurtulmak için
birkaç söz söylediğini beyan ve ifadede birleşirler. Hz. Ammâr, uğradığı
bütün bu müşkülleri, giriftâr olduğu bütün işkenceleri derin bir sabırla
karşılamış kalbinde yerleşen tevhîd inancı, bir lahza bile sarsılmamış;
çölün kızgın kumları, kızgın kayaları sırtını ve göğsünü yaktığı veyahut
sular içine daldırılarak boğulmak istendiği zamanlarda bile kalbi hep
kelime-i tevhid ile çarpmıştı.
Ammâr b. Yâsir'in Habeşistan hicretine katılıp katılmadığı konusunda
ihtilaf vardır. Bazılarına göre, iki Habeş hicretinde de bulunmuştur. Hz.
Ammâr Medine'ye ilk hicret edenlerden idi. Hz. Ammâr, Medine'de Hz. Münzir
b. Abdülmübeşşirin misafiri oldu. Resulullah (s.a.s.) Medine'ye gelince,
onu, Hz. Huzeyfe b. Yemân el-Ensârî ile kardeş yaptı. Ammâr, bu din
kardeşinin verdiği arazî parçasında çalıştı. (İbn Sa'd, Tabakât, III,
249).
Resulullah'ın Medine'ye gelmesi üzerine ilk yapılan iş, mescid inşasıydı.
Resulullah bizzat ashabıyla beraber bu inşaattà çalıştılar. Ammâr da bütün
gücünü sarfederek herkes bir taş getiriyorsa o iki taş getirip, sürekli şu
sözleri terennüm etmişti: "Biz müslümanlar, mescidler inşa ederiz!.. "
Ebu Sâid el-Hudrî der ki: Hepimiz mescid için birer taş taşıdığımız hâlde,
Ammâr ikişer taş taşıyordu. Resulullah, onu görünce üzerindeki tozları
silkeleyerek şöyle buyurmuştu: " Vah Ammâr vah! Seni azgın bir topluluk
öldürecektir. Sen onları Hakk'a davet ederken, onlar seni Cehennem'e
çağıracaklar. "
Yine bir defa, başka bir münasebetle Resulullah şöyle buyurmuştur: "Eyvah,
Sümeyye'nin oğlunu azgın bir topluluk öldürecektir. " (İbn Sa'd, Tabakât,
III, 252).
Ammâr b. Yâsir Bedir gazasından başlayarak Tebük gazasına kadar
Rasûlullah'ın bütün cihad hareketlerine katıldı. Her savaşta gösterdiği
cesaretle varlığını ortaya koydu. Hiç bir gün Resul-u Ekrem'in gazvelerine
katılmaktan geri durmadı. Resulullah'ın vefatından sonra, Hz. Ebu Bekir
(r.a.) devrinde yapılan önemli cihat harekâtlarında da aynı şecaat ve
cesaretle savaştı. Hz. Abdullah İbn Ömer* der ki: Yemâme'de mürtedlere
karşı yapılan savaşta öyle bir yiğit gördüm ki, düşmanların saflarını
yerle bir ediyor, etrafındaki bahadırlara "Cennet ilerdedir!..." diyordu.
Araştırdım, bu bahadır insanın Ammâr b. Yâsir olduğunu öğrendim. İşte bu
bahadır mümin Yemâme savaşında bir kulağını kaybetmişti.
Resulullah, Ammâr'ı çok sever ve korurdu. Bir gün Ammâr, Hâlid İbn Velîd
ile tartışmış, Resulullah bu tartışmayı duymuş ve Hâlid (r.a.)
Resulullah'a Ammâr'ı şikâyet yollu ve ağır sözlerle ithama başlayınca
Ammâr ağlamıştı. Bunun üzerine Resulullah: "Kim Ammâr'a düşmanlık ederse
Allah'a düşmanlık etmiş olur. Ammâr'a düşman olanın düşmanı Allah'tır." (Ahmed
b. Hanbel, IV, 89, 90) buyurmuştu. Hâlid İbn Velîd (r.a.) olayın devamını
şöyle anlatmıştır. "Resulullah'ın yanından çıktım. Ammâr'ın hoşnutluğunu
kazanmaktan başka bir arzum kalmamıştı. Yolda Ammâr'a kavuştum ve onun
gönlünü almağa çalışıp kendimi affettirdim."
Hz. Ammâr, Hz. Ömer (r.a.) devrinde Kûfe valiliğine tayin olundu. Hz.
Ömer, tayin için yazdığı emirnamede şöyle demişti:
"Size Ammâr b. Yâsir'i emir, Abdullah b. Mes'ud'u öğretici olarak tayin
ettim. Her ikisi de Bedir'e katılanlardandır. Onları dinleyiniz ve onlara
itaat ediniz. İbn Mes'ud'u, yanımda alıkoymayı tercih ettiğim halde, sizi
kendi nefsime takdim ettim ve onu size gönderdim. Osman b. Hanif'i de
Irak'a gönderdim. Bunların yevmiyeleri bir koyundur. Onun yarısını Ammâr'a
verin ve kalanını da diğer ikisi arasında taksim edin. " (İbn Sa'd,
Tabakât, III, 252).
Hz. Ammâr, bir sene dokuz ay kadar Kûfe'yi mükemmel bir şekilde idare
etti, fakat bir süre sonra Kûfe'nin ileri gelenlerinin isteklerine boyun
eğmemesi yüzünden, hoşnutsuzluk ile karşılaştı. Hz. Ammâr'ın tutumundan
şikâyetçi olan Kûfe'liler isteklerini sürekli Hz. Ömer'e bildirip
durdular. Onun, vazifesini yürütme kudretinde olmadığım ve ona itimat
etmeyeceklerini söylediler. Sonunda Hz. Ömer, Ammâr'ı azlederek, yerine
Ebu Musa'l-Eş'âri'yi tayin etti. Kûfelilerin Ammâr aleyhinde söyledikleri:
Onun siyasete vâkıf olmadığı, kifâyetsiz olduğu ve memuriyetin
sorumluluğunu takdir etmediği gibi şeylerdi. Hz. Ömer (r.a.) Hz. Ammâr'ı
azlettikten sonra: "Azlolunmaktan üzüldün mü?" diye sormuştu. Hz. Ammâr:
"Valiliğe tayin olunmaktan memnun olmamıştım, fakat azlimden de müteessir
oldum ! .." dedi .
Hz. Osman devrinde, karışıklıklar başladığı zaman; müminlerin emiri Hz.
Osman (r.a.) bunun sebebini öğrenmek için belli başlı bölgelere en
güvenilir sahabîleri teftişle görevlendirdi. Bu arada Hz. Ammâr'ı da
Mısır'a gönderdi. Hz. Ammâr, Mısır'da olup bitenleri araştırıp,
inceleyerek sonucu Halife'ye bildirecekti. Basra, Kûfe, Şam gibi önemli
merkezlere gönderilenler, vazifelerini yerine getirerek sevindirici
haberlerle döndükleri hâlde Hz. Ammâr, çok gecikti. Hatta Medine'de onun
akıbeti hakkında endişeler bile belirmişti. Nihayet Mısır valisi Abdullah
b. Ebi's-Serh, yazdığı mektupta Halîfeye durumunu bildirdi. Vali
mektubunda şöyle diyordu: "Ammâr b. Yâsir'i, Mısır'da bir grup kendisine
çekerek, etrafında toplandı."
Cemel olayından sonra Hz. Ali, Muaviye'ye karşı hareket edince iki taraf
Sıffîn mevkiinde buluştular. Hz. Ammâr, Halife Hz. Ali'nin ordusunda yer
aldı. Bu savaşta en çok gayret gösteren ve canla başla çarpışan Hz. Ammâr
idi. Amr b. el-Âs, Muâviye ordusundaydı. Muharebenin en şiddetli anında
Ammâr, ilerleye ilerleye Amr b. el-Âs'ın yanına varmış ve aralarında şöyle
bir konuşma olmuştu:
Ammâr:
-"Amr! Mısır valiliğini ele geçirmek karşılığında dinini sattın!" Amr:
"-Hayır, öyle bir şey yok, fakat ben, Hz. Osman'ın katillerine kısas
uygulanmasını istiyorum demişti."
"-Ben seni nasıl tanıyorsam, senin hakkında öylece şehadet ederim. Sen
Allah için böyle bir şey yapmazsın. Belki bugün ölmezsen, yarın öleceksin.
Herkese niyetine göre hakkı verildiği zaman sana ne verileceğini düşün.
Sen, bugün İslâm devletinin bayrağını taşıyan adama karşı, Resulullah'ın
hayatında da üç defa savaşa katıldın. Bu da dördüncüsüdür. Senin bu
seferki hareketin daha öncekilerden daha iyi ve doğru değildir!..." (İbn
Sa'd, Tabakât, III, 259).
Bilindiği gibi Amr b. el-Âs, Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında müşrik
ordusu saflarındaydı. Kendisi Hendek muharebesinden sonra müslüman
olmuştu. İşte Hz. Ammâr, ona bunu ima etmek istiyordu. Sıffin günlerinin
birinde, güneş batmak üzereydi ve savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu.
İftar zamanı geldi ve oruçlu olan Ammâr çevresindekilere: "Bana bu
dünyadaki son rızkımı veriniz!.." diye seslendi. Ona bir miktar süt
getirdiler. Ammâr sütü içtikten sonra: "Bugün dostlara kavuşacağım,
Muhammedi'me, arkadaşlarına varacağım," dedi. Bir gün Hz. Peygamber
(s.a.s.) ona: "Ammâr, senin dünyada son rızkın süt olacaktır." demişti.
İşte bu gün Ammâr, onu hatırladı. Olanca gücüyle Muâviye tarafına
saldırdı. Bu sırada İbn-i Câdiye adında biri onu yaralayarak yere düşürdü
ve Ammâr şehit oldu. Ammâr'ın şehit olması üzerine ortalık karıştı. Herkes
ne yapacağını şaşırdı. Zaten akşam olduğundan savaş da durmuştu (İbnü'l
Esîr, Üsdü'l-Ğâbe, III, 134).
Hz. Ali tarafında bulunan Abdurrahman es-Sülemî, Ammâr'ın şehit olduğu
akşam Muâviye'nin ordugâhına gitti. Zaten, akşamları savaş bittikten sonra
iki tarafın adamları birbirleriyle konuşmayı alışkanlık hâline
getirmişlerdi. Muâviye, Amr b. el-Âs, Ebu'l-Aver ve Abdullah b. Amr b.
El-Âs, oturmuş konuşuyorlardı. Amr b. el-Âs'ın oğlu Abdullah babasına: "Ammâr'ı
niçin öldürdünüz? Resulullah'ın onun hakkında ne dediğini bilmiyor
musunuz?" dedi. Amr b. el-Âs: "Ne buyurdu?" diye sordu. Abdullah'da şu
açıklamayı yaptı: Medine Mescidi inşa olunurken, en çok çalışan Ammâr'dı.
Herkes bir taş taşırken o, iki taş taşıyordu. Resulullah Ammâr'ı okşamış
ve yüzündeki tozları silerken şöyle buyurmuştu: 'Sümeyye'nin oğlu, herkes
birer taş taşırken, sen fazla ecir kazanmak için ikişer taşıyorsun.
Bununla beraber seni, azgın bir topluluk katledecektir!. Oğlunun bu
sözlerini duyan Amr şaşkına dönmüştü. Muâviye araya girerek durumu
kurtardı: "Ammâr'ı biz öldürmedik, onu buraya getiren ve herkesi
çadırından evinden çıkartıp, buraya yollayanlar öldürdü!." Böylece Muâviye,
kendini de teselli etmek istemiştir (İbn Sa'd, Tabakât, III, 252; İbnü'l-Esîr,
el-Kâmil fi't-Tarih, III, 311; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 513).
Hz. Ali, Ammâr'ın şehit olduğunu öğrenince çok üzüldü: "Allah, Ammâr'a
rahmet eylesin. O. Resulullah'ın etrafında dört-beş kişi varken müslüman
oldu. O da, anne ve babası da Allah'ın mağfiretine mazhar olacaklardır.
Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.), Ammâr ailesini Allah'ın mağfiretiyle
müjdelemişti." dedi. Sonra şunları ekledi: 'Ammâr'ın katili elbette
Cehennem'liktir." Bundan sonra Ammâr, teçhiz ve tekfin edilerek Kûfe
mezarlığına defnolundu. Şehit olduğu zaman doksanbir yaşında idi.
Hz. Ammâr, üstün ahlâka sahipti. Hayatta hiçbir debdebe ve sefâhate boyun
eğmemişti. Zühd ve takva sahibiydi. Fitne ve fesattan sakınmakla beraber,
onun elinde olmayarak bu olaylara karışması, uğradığı ilâhî bir imtihandı.
Son derece sade yaşayan mütevâzî bir zattı. Toprak üzerinde yatmayı, en
rahat döşekte yatmaya tercih ederdi.
Hz. Ammâr, Hz. Ali'nin en hararetli taraftarıydı ve onun bütün
muharebelerine iştirak etmişti. Kendisine bu davranışının mahiyeti
sorulduğunda, davasının müdafaasını yapmayarak sadece hakikati söylemişti.
Ubad, Ammâr'a şunu sormuştu:
-Ey Ebâ Yakazan! Sizin bu hareketiniz kendi görüş ve içtihadınızın meyvesi
midir? Yoksa size Resulullah'ın bu konuda bir vasiyeti mi vardır?
Ammâr, şu dürüst cevabı vermişti:
-Resulullah, herkese ne vasiyette bulunduysa bize de aynısını vasiyet
etti. Şimdiki davranışımız kendi ictihadımızdır (Ahmed b. Hanbel, Müsned,
IV, 263).
Ammâr bu cevabı vererek, gerek kendisinin bir tarafa katılarak o tarafın
davasına hizmet etmekte ve gerekse Hz. Ali'nin siyasi hasım tanıdığı
taraflara karşı harb şıkkını seçmekte, sadece ve sadece kendi görüş ve
ictihadlarına uyduğunu göstermiştir. Gerçek olan bir husus vardır ki, o da
Hz. Ali ve Hz. Ammâr'ın kanaatlarında, görüş ve ictihadlarında samimi
oldukları ve İslâm devletinin varlığını korumağa gayret ettikleridir. Her
ikisi de tuttukları yolun doğruluğuna kani idiler ve bu yolda sebatla
yürüyorlardı. Hz. Ammâr, tercihinin doğru olduğuna inanmasaydı, o yolda
bir adım bile atmazdı. İslâm devletinin menfaatini Hz. Ali'ye iltihakta
gördü; yaşının ilerlemiş olmasına rağmen, ona arka çıkmaktan geri
kalmayıp, nihayet savaş alanında can verecek derecede fedakârlık ve sebat
gösterdi.
Daha önce Hz. Ammâr'ın akîdesi uğrunda müşriklerden gördüğü işkencelere
nasıl göğüs gerdiğini ve gözleri önünde annesiyle babasının müşrikler
tarafından nasıl şehit edildiklerini kaydetmiştik. Ammâr, bu derin ve
samimi imanını, İslâmî farzları ifa ile ve gece-gündüz ibadet ve taatla
çalışarak takviye ederdi. İbn Abbâs şöyle der: "Şu ayet-i kerîme Ammâr
hakkında nazil olmuştur: "O ki, gecelerini sücûd ve kıyam ile geçirerek
ahiretten korkar ve Allah'ın rahmetini ümit eder." (ez-Zümer, 39/9).
Gerçekten Hz. Ammâr, daima huzur ve huşu' içinde yaşayan, namazlarında bu
halden zerre kadar ayrılmayan bir sahabî idi.
Ebu Vâil şöyle anlatır. Hz. Ammâr, bir gün bize son derece veciz ve beliğ
bir konuşma yaptı. Sonra minberden indi. Ona: "Ya Ebâ Yakazan! Çok beliğ
ve veciz söyledin, biraz daha uzatsaydın olmaz mıydı?" diye sorduğumuzda
şu cevabı verdi: "Resulullah'ın şu sözleri söylediğini duydum: "Bir adamın
namazında uzunluk, hutbesinde kısalık, onun fıkıhtaki âlimliğini gösterir.
Onun için namazı uzatınız, hutbeleri kısaltınız. Beyanda cezbedici bir
özellik vardır. " (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 264).
Hz. Ammâr; hiç bir namazını kazaya bırakmazdı.O, bir zamanlar su
bulunmayan bir yerde gusûle ihtiyaç duydu, bir hayvanın yerde sürünmesi
gibi topraklarda sürünüp teyemmüm ederek namazını eda etti Hz. Ammâr, daha
sonra bu durumu Resulullah'a anlatınca o da, Ammâr'a teyemmümü öğretti.
Ammâr Kûfe'deki valiliği sırasında cuma namazında Yâsin Suresi'ni okurdu.
Bilhassa hutbelerinde son derece kısa, veciz ve beliğ sözlerle yetinir ve
böylece Resulullah'ın sünnetine uyardı.
Ammâr b. Yâsir uzun boylu, beyaz tenli, gayet yakışıklıydı. İslâm'ın
yücelmesi, yeryüzünde hakim olması için büyük gayretler gösteren bu sahabi,
İslâm devletinin varlığına gölge düşmesin ve İslâm toplumunun vahdeti
zedelenmesin diye katıldığı Sıffîn olayında şehit olmakla, kendisinden
sonraki nesle örnek olmuştur.
Kur'ân-ı kerîmi açıktan okuyan ilk sahâbî: ABDULLAH BİN MES'ÛD
Abdullah bin Mes'ûd hazretleri, Eshâb-ı
kirâmın meşhûrlarından olup, ilk îmâna gelenlerdendir.
Gençliğinde fakîr idi. Bundan dolayı çobanlık yapıyordu. Bir gün koyun
güderken Peygamber efendimiz ve Hz. Ebû Bekir ile karşılaştı.
Resûlullah efendimiz:
- Ey genç! İçmemiz için sütün var mı? diye sordu. O da:
- Yok efendim, deyince, Peygamber efendimiz, hiç yavrulamamış bir
koyunun memesini elleri ile sıvazlayıp, duâ etti. Koyunun memesi
derhal süt ile doldu. Hz. Ebû Bekir, büyük bir kap getirip doldurdu.
Bu sütten içtiler. Peygamber efendimiz sonra: "Çekil, büzül" buyurdu.
Koyunun memeleri eski hâline geldi.
Nasıl sağdınız?
Abdullah bin Mes'ûd, olanları hayretler içinde seyretti. Dayanamayıp
sordu:
- Bu nasıl oldu? Hiç sütü olmayan koyundan bu kadar sütü nasıl
sağdınız? Söylediğiniz duâyı lütfen bana da öğretin.
Peygamber efendimiz, başını sıvazlayıp:
- Allahü teâlâ sana rahmet etsin! Sen Hakkı öğrenebilecek bir
çocuksun, buyurdu.
Bu mu'cizeyi gören ve konuşmaları işiten genç:
- Siz sıradan bir kimse değilsiniz. Senin, Cenâb-ı Hakkın Peygamberi
olduğuna inandım, deyip Kelime-i şehâdet getirdi ve Müslüman oldu.
Kimse yok mu?
Abdullah bin Mes'ûd hazretleri Mekke'de ilk defa açıktan Kur'ân-ı
kerîm okuyan sahâbîdir.
Bir gün Eshâb-ı kirâm, bir yerde oturup sohbet ediyorlardı. İçlerinden
birisi:
- Resûlullahtan başka, hiç kimse çıkıp da Kur'ân-ı kerîmi müşriklere
karşı açıktan okuyamadı. Bunu yapacak kimse yok mu? dedi. İbni Mes'ûd
hazretleri hemen atılıp:
- Ben okurum, dedi.
- Biz, sana bir zarar vermelerini istemeyiz. Müşriklerin, kabîlesinden
korkacakları bir kimse okusun.
- Bırakın gideyim! Siz dua edin! Allahü teâlâ beni korur!
Ertesi gün, Makâm-ı İbrâhim'e gitti. Müşrikler orada toplanmış
hâldeydiler. İbni Mes'ûd hazretleri Besmele-i şerîfe çekip, "Errahmânu
allemel Kur'âne..." diyerek Rahmân sûresini okumaya başladı.
Müşrikler hep birlikte üzerine yürüdüler. Tekme tokat vurmaya
başladılar. Yüzü gözü her tarafı yara bere içersinde kaldı. Fakat o,
sanki hiç bir şey yapılmıyormuş gibi sâkin sâkin Kur'ân-ı kerîmi
okumaya devam etti. Okuması bittikten sonra Eshâb-ı kirâmın yanına
vardığında dediler ki:
- Korktuğumuz başımıza geldi. Bir daha gidip onların yanında okuma!
- Hayır yine gidip okuyacağım. Müşrikleri ilk defa böyle perişan hâlde
gördüm. Onların âcizliği beni çok sevindiriyor. Bana yapılan
işkencelerden acı duymuyorum.
O, ertesi günü yine gidip, tekrar okudu. Yine tartakladılar. Hattâ
kızgın çöllere yatırıp işkence ettiler. O yine aldırmadan okumalarına
devam etti. Sonunda müşrikler çâresiz kaldılar.
Mekkeli müşrikler diğer Müslümanlara yaptıkları gibi, Abdullah ibni
Mes'ûd'a da çok eziyet ve işkence yaptılar. İşkenceler dayanılmayacak
hâle gelince izin ile iki defa Habeşistan'a hicret etti. Resûlullah
efendimizin hicret etmesinden sonra, Habeşistan'dan Medîne'ye hicret
etti. Burada önce Muâz bin Cebel'in evinde misâfir kaldı. Sonra Mescid-i
Nebî'nin yanında bir ev yaptırarak taşındı.
İbni Mes'ûd hazretleri, cüssesinden umulmayan kahramanlıklar
göstermiştir. Savaşlarda, Resûlullahın yanından ayrılmayıp, canfedâ
bir şekilde savaşırdı. Bedir savaşında, küfrü ve îmânsızlığı meşhûr
Ebû Cehil'in başını o kesmiştir.
Savaşta, Eshâb-ı kirâmdan Afra hatûnun çocukları Muâz ve Muavviz,
kılıç darbeleri ile Ebû Cehil'i kımıldayamıyacak şekilde yaralayıp,
yıktılar. Öldüğünü zannedip oradan ayrıldılar. Peygamber efendimiz Ebû
Cehil'i merak edip:
- Acaba Ebû Cehil ne yaptı, ne oldu? Kim bakar? buyurarak,
araştırılmasını emretti. Aradılar bulamadılar. Gelip durumu bildirince
Peygamber efendimiz:
Allahü teâlâ zelil etti
- Aramaya devam ediniz! Eğer onu tanıyamazsanız, dizindeki yara izine
bakınız. Birgün ben ve o, Abdullah bin Cûdan'ın ziyâfetine gittik.
İkimiz de gençtik. Ben ondan biraz büyükçe idim. Orada onu itince
düştü, dizlerinden birisi yaralandı. Bu iz onun dizinden kaybolmadı,
buyurarak Eshâbına kolay tanımaları için işâret verdi.
Bunun üzerine, İbni Mes'ûd hazretleri yerinden fırlayıp aramaya gitti.
Epey bir aramadan sonra, ölüler arasında ta'rife uygun yaralı birisini
gördü. Yanına yaklaşıp sordu:
- Sen Ebû Cehil misin?
- Evet, Ebû Cehil'im.
- Ey Resûlullah düşmanı! Nihâyet Allahü teâlâ seni hakîr ve zelîl
etti?
Aldığı yaralardan, acılar içinde kıvranan İslâm düşmanı Ebû Cehil,
hâlâ inadına, düşmanlığına devam ediyordu. En ufak bir pişmanlık eseri
yoktu. Ebedî olarak, Cehennemde kalmak üzere dünyadan ayrılmakta iken
bile mel'ûn hâlâ ağzından kin kusuyordu:
- Ne diye beni zelîl ve hakîr edecek ey koyun çobanı! Hakîr olan
sizler olacaksınız! Sen bana zaferden bahset! Kim kazandı kim
kaybetti?
- Zafer Allah ve Resûlünün tarafındadır, ey mel'ûn. Artık sonun geldi.
Zehir kusan başını, şu iğrenç vücûdundan ayıracağım.
- Doğrusu beni, senin gibi birisinin öldürmesi bana çok ağır gelecek.
- İşte Allah ve Resûlüne karşı gelen, onlara düşmanlık besliyenin sonu
böyle zelîl olmaktır. Sen ve senin gibi olanların sonları böyle
olacak. Burada zelîl olduğunuz gibi, âhırette daha zelîl olacaksınız!
Ebedî olarak, Cehennem ateşi ile yanacaksınız. Cehennemde, şimdiki bu
hâlinizi çok arayacaksınız. Fakat bulamıyacaksınız.
İbni Mes'ûd hazretleri, başını kesmek için Ebû Cehil'in miğferini
çıkartırken:
- Ne olur hiç olmazsa, boynumu gövdeme yakın kes ki, başım heybetli
görünsün, diyerek küfrünün, gurur ve kibrinin ne dereceye çıkmış
olduğunu gösterdi.
Ümmetin fir'avnı
İbni Mes'ûd, Ebû Cehil'in başını kılıcıyla kopardı. Kılıcını,
miğferini aldı. Başına bir ip bağlayıp, sürükliyerek Resûlullahın
huzûruna götürdü. Sevinç içinde:
- Yâ Resûlallah! Bu, Allahü teâlânın düşmanı Ebû Cehil'in başıdır,
dedi. Peygamber efendimiz de:
- O Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur, buyurdu.
Sonra İbni Mes'ûd hazretleri ile beraber, Ebû Cehil'in cesedinin
yanına gitti. Ona hitap ile:
- Allahü teâlâya hamd olsun ki seni zelîl ve hakîr kıldı. Ey Allahın
düşmanı! Sen bu ümmetin fir'avnı idin! buyurdu.
Hz. Abdullah bin Mes'ûd, Uhud'da, Hendek'te, Biat-ı Rıdvan'da,
Mekke'nin fethinde ve Tebük seferlerinde bulundu. Peygamber
efendimizin vefâtından sonra da Yermük harbine katıldı. Kûfe
kadılığına tayin olundu. Orada hazine muhafızlığı da yaptı. Hz. Ömer,
Kûfe halkına yazdığı mektupta şöyle diyordu:
- Ey Müslümanlar! Size iki arkadaşımı yolluyorum. Ammâr vâlî, Abdullah
kâdı olacaktır. Onları dinleyiniz ve söylediklerini yapınız. Çünkü
ikisi de Resûlullahın Eshâbından olup, Bedir kahramanlarındandır. İbni
Mes'ûd'u yanımda alıkoymayarak sizi kendime tercih ettim. Kendisi aynı
zamanda beytülmâl hesaplarına da bakacaktır.
Günâhtan şikâyet
Hz. Osman'ın son zamanlarında Medine'ye döndü. 60 yaşının üzerinde
iken hastalandı. Halife Hz. Osman, ziyâretine geldi. Dedi ki:
- Bir isteğin mi var?
- Allahü teâlânın rahmetini isterim.
- Bir tabib getirelim mi?
- Hâcet yok! Beni hasta eden tabibdir.
Bu hastalıktan vefât etti. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırdı.
Vasiyeti üzerine Cennet-ül-Bakî Kabristanına defnedilmiştir.
Abdullah bin Mes'ud, Resûlullahın huzurunda, meclislerinde sık sık
bulunurdu. O derece ki, Resûl-i ekremin Ehl-i beytinden olduğu
sanılırdı. Resûlullahın eşyalarını taşırdı. Onlara hürmetinden çok
güzel giyinirdi.
Peygamber efendimiz, Abdullah bin Mes'ûd'u Kur'ân-ı kerîm öğretenlerin
başında sayardı ve, "Kur'ân-ı kerîmi, İbni Mes'ûd, Salim, Übey bin
Ka'b ve Muaz bin Cebel'den öğrenin!" buyururdu. 70 sûreyi Resûlullahın
mübârek ağızlarından işiterek ezberlemiştir. Âsım, Hamza, Kisaî,
Halef, A'meş gibi meşhur kırâat imâmlarının silsilesi, İbni Mes'ûd'da
son bulmaktadır.
Resûl-i ekrem Kur'ân-ı kerîmi ondan dinlemeyi çok severdi. Peygamber
efendimiz bir gün ona buyurdu ki:
- Nisa suresini oku, dinleyelim.
- Kur'ân-ı kerîm size indi. Biz O'nu sizden okuduk ve sizden öğrendik.
Resûl-i ekrem bunun üzerine buyurdu ki:
- Evet öyledir. Fakat ben Kur'ân-ı kerîmi başkasından dinlemeyi
severim.
İbni Mes'ûd okumaya başladı. Meâlen; (Halleri ne olacak? Her ümmetten
bir şahit getireceğimiz zaman...) Nisa: 41] âyet-i kerimesine gelince,
Resûlullahın mübârek gözlerinden yaşlar boşandı.
İbni Mes'ûd gibi
İbni Mes'ûd hazretleri, Kur'ân-ı kerîmi çok güzel okurdu. Hz. Ömer
anlatır:
Bir gün Resûlullah efendimiz, Hz. Ebû Bekir ile Müslümanların durumunu
konuşuyordu. Ben de yanlarındaydım. Sonra beraber dışarı çıktık.
Baktık, tanımadığımız birisi mescidde Kur'ân-ı kerîm okuyor.
Resûlullah efendimiz dinlemeye başladı. Daha sonra da bize dönüp
buyurdu ki:
- Kim Kur'ân-ı kerîmi indiği andaki tazeliği ile okumaktan
hoşlanıyorsa, İbni Mes'ûd gibi okusun!
İbni Mes'ûd hazretlerinin vücûdu zayıf yapılı idi. Peygamber efendimiz
birgün Eshâbına buyurdu ki:
- Siz İbni Mes'ûd'un vücutça zayıf olduğuna bakmayın. Mîzânda
hepinizden ağırdır. |
Resûlullahın hizmetçisi: ENES BİN MÂLİK
Medîneli çocuklar hem koşuyor, hem de sevinçle
bağırarak etrafı çınlatıyorlardı:
- Resûlullah efendimiz geldi! Kâinâtın efendisi geldi!
Günlerce, aylarca, beklenen Allahın Resûlü işte geliyordu...
Çocuklar arasında en coşkulusu, şüphesiz Hz. Enes idi. Ancak 9-10
yaşlarındaydı. Bütün varlığıyla koşuyor, sevinç çığlıkları atıyordu.
Dikkatle bakmasına rağmen, Âlemlerin Efendisini bir türlü göremedi.
Müjdeyi verin!
Bir müddet daha, o heyecanla koştular, bağırdılar. Nihayet Kusvâ adlı
develeri üzerinde, Resûlullah efendimiz ve arkadaşları göründüler.
Kalbleri duracak gibiydi. Medîne'nin epeyce dışındaydılar. Bir
Müslüman amca, Küçük Enes ve arkadaşlarına dedi ki:
- Koşun! Medînelilere müjdeyi verin! Sevgili Peygamberimizin
teşriflerini bildirin!
Bunun üzerine çocukların yarısı, nefes nefese şehre koşmaya başladı.
Büyük müjdeyi ulaştırmak için, son gayretlerini sarfediyorlardı. Bu
haberi sabırsızlıkla bekleyen sayısız Müslüman, Medîne ufuklarında
doğan Nûr'a doğru yarıştılar. Bütün insanların ve cinlerin
Peygamberini karşılamak için, acele ettiler.
Her taraftan sesler yükseliyordu:
- Vedâ tepelerinden ay doğdu üstümüze.
- Buyurunuz yâ Resûlallah, bize buyurunuz.
- Safâ geldiniz sevgili Peygamberimiz, safâlar getirdiniz...
- Hürmet ve şerefle Sizi selâmlıyoruz, ey Allahın Sevgilisi.
- İnşâallah Medîne'de, emniyet ve huzûra kavuşacak ve
kavuşturacaksınız.
Resûlullah efendimiz böyle sesler arasında şehre girdiler.
Sevgili Peygamberimizin yanlarında, en yakın dostları Hz. Ebû Bekir
bulunuyordu. Kadınlar ve çocuklar, şiirler okuyorlar, hangisinin
Resûlullah olduğunu birbirlerine soruyorlardı.
Medîne kurulduğu günden beri, böyle sevinçli ve heyecanlı anlar
yaşamamıştı. Müslümanların çoğu Efendimizi; kendi evlerine götürmek,
misâfir etmek şerefine erişmek istiyordu. Bu sebeple, Kusvâ'nın
yularını yakalamaya çalışıyorlardı. Fakat sevgili Peygamberimiz
buyurdu ki:
- O'nu serbest bırakınız. Kimin evi önünde durursa, oraya misâfir
oluruz, İnşâallah.
En sonunda Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd hazretleri, bu şerefe kavuştu.
Efendimiz, bir müddet için, O mübârek zâtın evinde misâfir kaldılar.
Artık bütün Medîneli Müslümanlar için, Resûlullaha hizmet yarışı
başlamıştı. Herkes ellerinde ve evlerinde ne varsa, ikrâm ediyordu.
Fakirin hediyesi
Ümmü Süleym de, oğlu küçük Enes'in elinden tutarak; sevgili
Peygamberimizin huzûruna gelerek dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Bizler zengin değiliz. Size takdim edecek, fazla bir
şeyimiz yok. Ancak çok sevdiğimiz şu küçük oğlumuzu, hizmet etsin
diye, size armağan ediyoruz. Lûtfen kabûl buyurunuz!
Peygamberimiz, bu içten gelen teklife pek memnun kaldılar. Küçük
Enes'in başını okşayıp, duâ ettiler. Ana ve babasını kırmayıp, onu,
yanlarına aldılar. Medîne dışında koşa koşa Efendimizi karşılayan bu
küçük Müslüman, meğer kendi saâdetine doğru koşuyormuş! Böylece iki
cihânın Efendisiyle, gece ve gündüz beraber olmak saâdetine kavuşmuş
oldu.
O da, bu büyük ni'metin karşılığını ödemek için, büyük gayret sarfetti.
Efendimizin hiçbir sözlerini kaçırmadan, dikkatle hizmet etti.
Sevgili Peygamberimiz Enes bin Mâlik'e, sanki çocuk değil de; olgun
bir insan gibi davranıyorlardı. Bir kerecik yüzlerini astığı
görülmedi. Sert konuştukları işitilmedi. O'nun minik kalbini
kırdıkları, incittikleri duyulmadı.
İşte o sıralarda bir gün, küçük Enes, arkadaşlarıyla birlikte oyun
oynuyorlardı. Hz. Peygamber, çocuklara doğru yaklaştılar. Sevgiyle
selâm verdiler. Onlar da hürmetle, selâmlarını aldılar. Sonra
Efendimiz yavaşça, Enes'in elinden tuttular. Birlikte, az ilerdeki
duvar dibine yürüdüler. Orada O'nun kulağına, bir şeyler söylediler.
Ümmü Süleym'in akıllı oğlu, derhal koşarak uzaklaştı. Belli ki
Efendimiz kendisine, vazîfe vermişlerdi. Kendileri de, o duvar dibine
oturdular. Beklemeye başladılar...
Epeyce sonra Hz. Enes, koşarak geldi. Hz. Resûle öğrendiklerini
arzetti. Resûlullah efendimiz oradan memnun ayrıldılar.
Niçin geciktin?
Yaşı küçük, vazîfesi büyük Hz. Enes; daha sonra evine geldi. Hava
kararmak üzereydi. Annesi O'nu, merakla bekliyordu. Hemen sordu:
- Nerede kaldın yavrucuğum? Niçin geciktin?
Oğlunun gözleri, pırıl pırıldı. Cevap verdi:
- Efendimiz, bir işe gönderdiler anneciğim. O yüzden geç kaldım.
Hz. Ümmü Süleym daha da meraklandı:
- O iş, neydi?
- Sırdır, cevabını verdi ve sustu.
İşte o zaman anesi:
- Âferin oğlum! Resûl-i Ekremin sırlarını, dâimâ muhafaza et, sakla.
Onları hiç kimseye açıklama. Bütün ömrünce böyle davran, diye tenbih
etti. Sonra da sevgiyle, oğulcuğunu bağrına bastı.
Aylar ve yıllar geçiyor, küçük Enes; sevgili Peygamberimizin
yanlarında büyüyordu. O şerefli ocakta terbiye ediliyordu. Dâimâ
birlikte abdest alır, namaz kılar, oruç tutarlardı.
Kıyâmet ne zaman?
Bir gün mescid-i şerîfe, çölden bir adam geldi. Efendimiz, namaza
durmak üzere idiler. Ama adamcağız soruverdi:
- Yâ Resûlallah! Kıyâmet, ne zaman kopacak?
Sevgili Peygamberimiz namaza başladılar. Namazı bitirip, selâm
verdikten sonra:
- Kıyâmeti soran nerede? diyerek bakındılar.
O kimse cevap verdi:
- Buradayım, yâ Resûlullah!..
- Kıyâmet için, ne hazırladın?
Soruyu soran kimse mahcûb bir hâlde arz etti ki:
- Anam babam, Sana fedâ olsun ey Allahın Resûlü! Yazık ki kıyâmet
için, fazla bir hazırlığım yok. Ne fazla oruç tutabildim; ne namaz
kılabildim. Sâdece, Allah ve Resûlünü çok seviyorum.
Bu cevap üzerine, sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdular:
- İnsan kıyâmette, sevdikleri ile beraber olur.
Bunu duyan Müslümanlar, başka hiç bir müjdeye; bu kadar sevinmediler.
Hz. Enes iyi günlerde, sıkıntılı anlarda, İslâm için yapılan
savaşlarda; dâima Efendimizle birlikte idi. Resûlullahın gazâları,
fazla olmakla beraber; savaş yapılanı dokuz tanedir: Büyük Bedir, Uhud,
Hendek, Benî Kureyzâ, Benî Mustalak, Hayber, Mekke'nin Fethi, Tâif ve
Huneyn Gazâlarıdır. Hz. Enes bunların çoğuna iştirak etti. Kâinatın
Efendisini hiç terk etmedi. Hizmetlerini, bir an için bile aksatmadı.
Zaman ilerledikçe Ümmü Süleym'in küçük oğlu Enes; 20 yaşlarında bir
delikanlı oldu. Zekâsı, terbiyesi, ilim ve cesâretiyle; yaşıtlarını
geride bıraktı. Hz. Enes bu arada şâhid olduğu olayları sonraki
âlimlere nakletti. Resûlullahın son günlerindeki bir hâdiseyi şöyle
anlatır:
Sizleri ağlatan nedir
Bir sabah Hz. Ebû Bekir ve Hz. Abbâs, beraberce yürüyorlardı. Bir
topluluğa rastladılar. Bunlar, Medîneli Müslümanlar idiler. Hepsi de,
üzüntüyle ağlaşıyorlardı. Kalbi çok rakik, hassas, yumuşak olan Hz.
Ebû Bekir sordu:
- Ey Kardeşlerim! Sizleri ağlatan şey nedir?
- Bizler, Resûlullah Efendimizin huzûrunu düşünüyoruz. O'na ağlıyoruz.
Gerçekten sevgili Peygamberimiz, bir müddetten beri rahatsız idiler.
Bunu bilen Medîneliler öbek öbek toplanıp, üzüntülerini
paylaşıyorlardı. Yüreği, sevgi ve ayrılık üzüntüsüyle çarpan, Hz. Ebû
Bekir de ağladı. Biraz sonra da, Efendimizin mübârek evlerine vardı.
Gördüklerini, duyduklarını saygı ile arzetti.
Sevgili Peygamberimiz çektiği bütün acılara rağmen, mescide geçtiler.
Bunu gören Eshâb-ı kirâm da oraya koşuştular. Efendimizin üzerlerinde,
uzun bir hırka ve başlarında, siyah sarık bulunuyordu. Güzel bir hutbe
okudular. Önce Allaha hamd ve şükrettiler. Sonra da ağır ağır
buyurdular ki:
- Ey Nâs! Sizlere, Ensârı ya'nî Medîneli Müslümanları vasiyet
ediyorum. Diğer insanlar çoğalıyor. Ensâr ise azalıyor. Onlar, kendi
zararlarına bile olsa, size karşı vazîfelerini yerine getirdiler.
Artık sizler de, Onları kollayın. İstemiyerek sizlere, bir kusurları
dokunursa; o kusurlarından vazgeçiverin!
Bu, sevgili Peygamberimizin son Hutbeleri oldu. Bir daha minbere
çıkamadılar. Dünya hayatlarını ve Peygamberlik vazîfelerini, şerefle
tamamladılar.
Her ikisini de gördüm
Gözyaşları arasında, Hz. Enes dedi ki:
- Sevgili Peygamberimizin Medîne'ye geldikleri günü de, vefât
ettikleri günü de gördüm. Müslümanlar birincisi kadar sevinçli;
ikincisi kadar elemli gün yaşamadılar.
Hz. Enes'in babası Mâlik, hicretten önce Müslüman olmamış ve Hz.
Enes'in annesi Ümmü Süleym ile kavga etmiş ve evden ayrılmıştı.
Çıktığı bir seferde ölmüştü. Ümmü Süleym daha sonra Ebû Talhâ ile
evlenmişti.
Hz. Enes bütün gazâlara katıldı. Büyük Bedir zaferinde, 12 yaşında
olduğu hâlde, savaş alanındaydı. Efendimizin vefâtlarında 20 yaşında
bulunuyordu. 70-80 yıl daha yaşadı. Efendimizin en yakınlarında
bulunduğu için; O'nun bütün emir ve yasaklarını çok iyi biliyordu.
Bunları olduğu gibi, Müslümanlara nakletti. Uzun ömrünü yalnız, bu işe
vakfetti.
Hz. Ebû Bekir devrinde, Bahreyn'de zekât ve vergi toplamaya memûr
edildi. Hz. Ömer zamanında, Basra'ya yerleşti. Hayatının sonuna kadar
orada, ilim öğretmeye devam etti. Çok ve kıymetli talebeler
yetiştirdi. Hasan-ı Basrî hazretleri, bunlar arasındadır. 100
yaşlarında, Basra'da vefât etti.
***
Kâdılık yapan sahâbîlerden: EBÜDDERDÂ
Ebüdderdâ hazretleri, Bedir seferi sırasında Müslüman oldu.
Önceleri puta tapardı. Bir gün Ebüdderdâ'nın ana bir kardeşi Abdullah
bin Revâha ile Muhammed bin Mesleme, Ebüdderdâ'nın bulunmadığı bir
sırada evine girerek putunu kırdılar.
Niye mâni olamadın?
Ebüdderdâ, eve dönünce, hem putun kırıklarını topluyor, hem de diyordu
ki:
- Yazıklar olsun sana! Ne diye seni kıranlara mâni olmadın? Onları ne
diye üzerinden defedemedin?
Zevcesi Ümmüdderdâ dedi ki:
- Eğer o, bir kimseye fayda verebilse veya gelecek bir zararı
önleyebilse idi, kendisine gelen zararı önlerdi!
Ebüdderdâ, bunun üzerine, “Gusletmek için bana su hazırla!” dedi.
Yıkandı. Elbisesini giydikten sonra, Peygamberimizin yanına gitmek
üzere yola çıktı.
Ebüdderdâ gelirken, Abdullah bin Revâha Peygamberimizin yanında
bulunuyordu. Dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Bu gelen Ebüdderdâ'dır. Ben onun, bizi görmek için
geldiğini sanıyorum!
- O, Müslüman olmak için geliyor. Çünkü, Rabbim, Ebüdderdâ'nın
Müslüman olacağını bana va'detti!
Ebüdderdâ Resûlullah efendimizin huzûrunda Müslüman oldu.
Ebüdderdâ'nın ev halkı ise kendisinden önce Müslüman olmuşlardı.
O Müslüman olmadan önce Bedir savaşı yapılmıştı. Uhud savaşında ve
diğer savaşların hepsinde bulundu. Uhud savaşında gösterdiği cesâret
ve kahramanlığı çok dikkati çekmiş, Peygamberimiz onun için, “Ne
mükemmel süvâridir” buyurarak methetmiştir.
Ebüdderdâ, Peygamberimizin zamanında Kur'ân-ı kerîmi tamamen
ezberlemiştir. Âyet-i kerîmelerin çoğunun tefsîrini bizzat Peygamber
efendimize sorarak öğrenmiştir.
İlim öğretmekle meşgul oldu
Ebüdderdâ, Peygamberimizin vefâtından sonra Medîne'de kalmaya tahammül
edememiştir. Hz. Ebû Bekir zamanında, Yermük savaşında, ordu kâdısı
olarak bulunmuştur. İslâm tarihinde ilk defa ordu kâdılığı yapan o
olmuştur. Hz. Ömer devrinde izin istiyerek Şam'a gitmiş, orada Kur'ân-ı
kerîm ve ilim öğretmekle meşgul olmuştur.
Şam'da Câmi-i Kebîr'de verdiği bu derslerine pek çok sayıda talebe
katılırdı. Talebelerine onar kişilik halkalar halinde ders verirdi.
Her ders halkasını ayrı ayrı kontrol ederdi. Bir defasında talebeleri
sayıldığında binaltıyüz civârında oldukları görülmüştür. Bu derslere
Eshâb-ı kirâmdan da katılanlar olmuştur. Ebüdderdâ ayrıca tabâbet
ilmini de bilirdi. Hastalarını tedâvi eder, gerekli ilâçları yapardı.
Şam'a vâli tâyin edilen Hz. Muâviye, halîfeden bir kâdî istemişti. Hz.
Ömer de, “Bu vazîfeyi en iyi Ebüdderdâ yapar” buyurarak, vazîfenin ona
verilmesini emretti. Bu vazîfesi sırasında da ilim yaymaya devam etti.
Birgün, Ebüdderdâ hazretlerine bir kişi gelerek dedi ki:
- Yâ Ebüdderdâ! Benim büyük bir hastalığım var. Bunun tedâvisinde bana
yardımcı ol!
- Hastalığın nedir?
- Benim kalbimde dünyaya karşı aşırı sevgi var. Dünya, âdetâ kalbimi
işgâl etmiş. Kıldığım namazlarda nûr göremiyorum. İbâdetlerimden bir
tat, lezzet alamıyorum.
- Ey kişi, senin hastalığın hastalıkların en büyüğüdür. Bunu, hemen
tedâvi etmelisin! Yoksa, Allah korusun îmânını da kaybedebilirsin!
- Yâ Ebüdderdâ, ne olur beni bu hastalıktan kurtar!
Hasta ziyâretine git
Ebüdderdâ hazretleri bu kişiye şu nasîhatı yaptı:
- Sık sık hasta ziyâretlerine git! Cenâze namazlarında bulun!
Kabirleri ziyâret et! Bu üç şeyi muntazam yaparsan bu hastalıktan
kurtulursun. Sendeki dünya sevgisi yok olur, kalbin nûrlanır, basîret
gözün açılır.
Bu kişi bildirilen üç şeye bir müddet devam etti, fakat kendi hâlinde
herhangi bir değişiklik hissetmedi. Üzüntülü bir şekilde tekrar
Ebüdderdâ hazretlerine gidip dedi ki:
- Ey Ebüdderdâ! tavsiyelerini aynen yerine getirdim. Fakat kendimde
hiçbir değişiklik görmüyorum. Ne olur beni bu hastalıktan kurtar!
Ebüdderdâ hazretleri şöyle buyurdu:
- Öyle ise sen, cenâzeye bir hayvan ölüsüne gider gibi gitmişsin!
Şimdi söyliyeceklerimi iyi dinle! Hasta ziyâretlerine gittiğin vakit,
birgün senin de onun gibi zayıf, hâlsiz, yatağa uzanmış olacağını
düşün! Bir yudum suyu bile eline alıp içemiyecek, başkalarının yardımı
ile içebileceksin!
Bütün bu gerçeklere rağmen hâlâ dünyaya bağlanmaktaki maksadın ne?
Görüyorsun ki, dünya zenginliği, insanın bu hâle gelmesine mâni
olamamaktadır. Bunları, hastanın yanında düşün ve nefsine şöyle de:
“Şunun hâline bak, ibret al! Senin de sonun budur! O hâlde dünya
muhabbetinden elini çek!”
Cenâze namazına gittiğin zaman düşün ki, bu kimseyi, bütün dünya
ni'metlerinden ayırmışlar, tabutun içine koyup musalla taşının üzerine
bırakmışlar. Yakınları, çok sevdiği ve bütün ömrünü onlar için
harcadığı çocukları onu geriden seyrediyorlar.
Hastalıktan kurtuldu
Mezarlığa vardığında, kabirde yatanların hâlini düşün! Birgün sen de
onlar gibi olacaksın. Nâzik bedenin çürüyüp böceklere yem olacaktır.
Ey kişi, işte üç şeyi yaparken bunları düşünüp, kendini bunların
yerine koyarsan, kısa zamanda bu tehlikeli hastalıktan kurtulursun.
O kişi, bu nasîhatlara aynen uydu. Kısa zamanda bu hastalıktan
kurtuldu. Dünyadan tiksinmeye başladı. Kalbi nûrlandı. Basîret gözü
açıldı. Hakkı bâtıldan ayırdı. Bundan sonra bütün ömrünü, âhıreti
düşünerek, ona hazırlanmakla geçirdi.
Ebüdderdâ hazretlerini gördüğünde dedi ki:
- Allah senden râzı olsun! Kalb gözümün açılmasına, gerçekleri görmeme
vesîle oldun.
Ebüdderdâ hazretleri, hastalandığı zaman, dostları ziyâretine gelerek
dediler ki:
- Hastalığın nedir?
- Günâhımdır!
- Arzûn nedir?
- Cennettir!
- Sana bir tabîb çağırmayalım mı?
- Beni tabîb hasta yaptı.
Halka ilân et
Abdullah bin Selâm'ın oğlu Yûsüf şöyle anlatmıştır:
“Ebüdderdâ vefât edeceği sırada ben yanında idim. Bana dedi ki:
- Kalk benim vefât etmek üzere olduğumu halka ilân et!
Ben kalkıp insanlara durumu bildirdim. İşitenler evine geldiler. Evin
içi-dışı insanlarla doldu. Sonra, “Beni dışarı çıkarınız” demesi
üzerine dışarı çıkardık. “Beni oturtunuz” dedi. Oturttuk. Evinde
toplanan büyük kalabalığa karşı şöyle dedi:
- Ey insanlar Resûl-i ekremden işittim ki, şöyle buyurdu:
(Kim kusûrsuz ve noksansız bir abdest alır, sonra da tam bir ihlâs ile
namaz kılarsa, Allahü teâlâ onun istediklerini ona ihsân eder.)
Ebüdderdâ, bundan sonra gelenlere namazla ilgili bir miktar daha
nasîhatta bulundu. Son sözleri bunlar oldu.”
Peygamber efendimiz Ebüdderdâ'nın ilimdeki gayretini övmüş ve;
- Her ümmetin bir hakîmi vardır. Bu ümmetin hakîmi de Ebüdderdâ'dır,
buyurmuştur.
Mu'âz bin Cebel de vefât ederken, talebesi Amr bin Meymûn'a,
Ebüdderdâ'nın ilminden istifâde edilmesini vasiyet ederek buyurmuştur
ki:
- Yeryüzü ondan daha âlim bir kimse taşımadı.
Ebüdderdâ, herkese iyilikle muâmelede bulunurdu. Kızgınlıkları ve
kırgınlıkları yatıştırır, hep güleryüz gösterirdi. Kimseyi incitmez,
kimseden incinmezdi. Çok tok gönüllü ve cömert idi. Kendisini ziyârete
gelen her misâfire çok ikrâmda bulunur, bizzat kendisi hizmet ederdi.
İlmi, takvâsı, üstün ahlâkıyla ve daha birçok vasıflarıyla çok
sevilmiş, hürmet gösterilmiştir.
Onu kötülemeyiniz!
Ebüdderdâ hazretleri; bir şahsın işlemiş olduğu bir kötülükten dolayı,
insanlar tarafından sövülüp, kötülendiğine tesâdüf etti. Oradakilere
dedi ki:
- Bu adam bir kuyuya düşmüş olsaydı, siz onu çıkarmak istemez
miydiniz?
- Evet çıkarmak isterdik.
- Öyle ise, onu kötülemeyiniz, dil uzatmayınız, onun işlemiş olduğu
kötülükten sizi korumuş olan Allahü teâlâya şükrediniz.
- Sen ona buğzetmez misin?
- Ben onun kendisine değil, yaptığı fenâlığa buğzederim.
Ebüdderdâ'nın hanımlarından Hayre binti Hadred, Ümmüd Derdâ el-Kübrâ
lâkabıyla meşhûr olup, kadın sahâbîlerdendir. Fıkıh ve hadîs ilminde
âlim bir kadındı. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler altı meşhûr hadîs
kitabında yer almıştır. Bilâl, Yezîd, Derdâ ve Nesîbe adlarında dört
çocuğu vardı.
Hanımı Ümmüd Derdâ şöyle anlatmıştır:
“Ebüdderdâ birşey anlatırken ve bir hadîs-i şerîf naklederken dâimâ
tebessüm ederdi. Bir gün sebebini sordum. Dedi ki:
- Resûl-i ekrem efendimiz her hadîs-i şerîf söyledikçe tebessüm
ederdi.”
Hadîs dinlemek için geldim
Bir gün Medîne'den, Ebüdderdâ hazretlerini ziyâret için bir zât geldi.
Ebüdderdâ hazretleri o zâta, niçin geldiğini sordu. O da, “Sizin
Resûlullahtan işittiğiniz hadîs-i şerîfleri rivâyet ettiğinizi duydum.
Onun için geldim” dedi. Ebüdderdâ hazretleri tekrar sordu:
- Ticâret için falan gelmedin mi?
- Hayır.
- Başka bir işin veya ihtiyacın için mi geldin?
- Sadece hadîs-i şerîf almak üzere geldim.
Bunun üzerine Ebüdderdâ hazretleri buyurdu ki:
- Pekiyi, o hâlde dinle! Resûl-i ekrem efendimizin şu sözleri
söylediğini duydum:
(Bir insan ilim kazanmak için bir yola giderse, Allahü teâlâ ona
Cennete doğru bir yol açar. Melekler, ilim talebesinden memnun
oldukları için kanatlarını onların üzerine gererler. İlim sahipleri
için, yerdekiler ve göktekiler magfiret niyâz ederler. Denizin
diplerindeki balıklar bile ona duâ ederler.)
(Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü, ayın yıldızlara üstünlüğü
gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Bunlar para peşinde
koşmazlar. İlme koşarlar. Onun için, onlar ilimden ne kadar fazla pay
almak mümkünse o kadar alırlar.)
Yolcuyum gideceğim
Bir defasında Ebüdderdâ hazretlerinin evine bir zât uğradı. O zâta
dedi ki:
- Eğer burada kalacaksan sana bir yer hazırlayayım, yolcu isen, geçip
gideceksen sana azık hazırlayayım.
- Yolcuyum, gideceğim.
- Öyle ise sana en güzel azığı hazırlayayım. Bundan daha kıymetli azık
olsa idi, onu da sana verirdim.
Ebüdderdâ hazretleri sonra şöyle devam etti:
- Bir gün Resûlullah efendimizin huzûruna gitmiştim. “Yâ Resûlallah!
Zenginler dünyayı da âhıreti de kazandılar. Onlar hem namaz kılıyor,
hem oruç tutuyor, hem de sadaka verebiliyorlar. Fakat biz fakîr
olduğumuz için sadaka veremiyoruz” dedim.
Bunun üzerine Resûl-i ekrem efendimiz şöyle buyurdu:
- Sana bir şey söyleyeyim mi? Sen onu yapınca kavuştuğun şeye, ancak
onu yapanlar kavuşabilirler. Yapmayanlardan hiçbiri ona yetişemezler.
Her namazdan sonra 33 kere Sübhanallah, 33 kere Elhamdülillah, 33 kere
Allahü ekber söyle!
Bir defasında Kureyşten bir zât ile Ensârdan bir zâtın aralarında bir
mesele olmuştu. Ensârdan olan zât, Hz. Muâviye'ye gidip şikâyet etti.
Hz. Muâviye helâllaşmalarını tavsiye etti. Fakat şikâyet eden kabûl
etmedi. Hz. Muâviye, o zâta Hz. Ebüdderdâ'yı göstererek dedi ki:
- Bu zâta sor!
O kimsenin sorusu üzerine Ebüdderdâ şöyle dedi:
- Resûl-i ekremden işittim. “Bir Müslümanın bedenine bir zarar gelir
de, buna sebep olanı, affeder, hakkını helâl ederse, Allahü teâlâ onu
bir derece yükseltir. Onun bir hatâsını affeder” buyurdu.
Kalbimle kavradım
Bunu dinleyen zât, Ebüdderdâ'ya bakarak sordu:
- Sen bunu bizzat Resûl-i ekrem efendimizden duydun mu?
- Evet, kulaklarımla işittim. Kalbimle kavradım.
- O hâlde ben şikâyetimden vazgeçiyorum, hakkımı da helâl ediyorum.
Ebüdderdâ hazretleri bir gün Şam'da mescidde oturuyordu. Bir kişi
mescide girdi ve şöyle duâ etti:
- Yâ Rabbî! Yalnızlıkta bana yardımcı ol, garipliğimde bana acı, bana
azîz ve sevimli bir dost ihsân et!
Ebüdderdâ bu sözlerini duyunca, o zâta dönüp şöyle dedi:
- Resûlullah efendimizden işittim. Buyurdu ki: “İnsanlar içinde
kendine zulmedenler var, bunlar gam ve keder içindedirler. İnsanlar
arasında isrâftan sakınanlar var, bunlar iktisatlı ve mutedil hareket
ederler. Bunların hesâbı kolaydır. Ayrıca, insanlar arasında hayır
işlemek için yarışanlar var. Bunlar hesapsız Cennete girerler.”
Peygamberimiz; Selmân-ı Fârisî ile Ebüdderdâ'yı kardeş yapmıştı.
Selmân-ı Fârisî, bir gün, Ebüdderdâ'yı ziyârete gitti. Ebüdderdâ,
Selmân-ı Fârisî'ye yemek getirterek dedi ki:
- Ben, oruçluyum. Buyur, sen ye!
Selmân-ı Fârisî de dedi ki:
- Sen yemedikçe, ben de, yemem!
Şimdi kalk artık!
Ebüdderdâ da, onunla birlikte yemek zorunda kaldı. Geceleyin namaza
kalkmaya davranınca, Selmân-ı Fârisî, ona, “Yat, uyu!” dedi. O da,
yatıp uyudu. Bir müddet sonra, yine namaza kalkmaya davrandı. Selmân-ı
Fârisî tekrar, “Yat, uyu!” dedi. O da yatıp uyudu. Sabah namazı vakti
girince, Selmân-ı Fârisî, ona, “Şimdi, kalk artık!” dedi. Kalktılar.
Sonra Selmân-ı Fârisî, ona dedi ki:
- Senin üzerinde bedenin hakkı var! Rabbinin hakkı var! Misâfirinin
hakkı var! Âilenin de, hakkı var! Oruç tut, iftâr da, et! Namaz kıl!
Âilenin yanına da, git! Sen, her hak sahibine hakkını ver!
Abdest alıp sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra farzını kılmak
üzere mescide gittiler. Namazdan sonra, durumu Peygamberimize
anlattılar. Peygamberimiz buyurdu ki:
- Selmân, ilimle doldurulmuştur, doğru söylemiş, doğru yapmış!
Ebüdderdâ'nın bildirdiği hadîs-i şerîflerden bir kısmı da şunlardır:
(Cömertlik, îmânın sağlamlığından gelir. Îmânı sağlam olan Cehenneme
girmez. Cimrilik de şek ve şüpheden gelir. Şüphe içinde olan Cennete
giremez.)
Birgün Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- Cum'a günleri bana çok salevât getirin! Okunan salevât bana hemen
bildirilir.
Öldükten sonra da bildirilir
Bunun üzerine, “Öldükten sonra da bildirilir mi?” diye sorulunca,
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- Evet, ben öldükten sonra da bildirilir. Çünkü, toprağın
peygamberleri çürütmesi harâm kılındı. Onlar kabirlerinde diridirler,
rızıklandırılırlar.
Bir gün Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- Ey Ebüdderdâ! Cehennem ehlinin kimler olduğunu sana bildireyim mi?
Her böbürlenen, kaba, büyüklük taslıyan, iyiliğe mâni olan kimsedir.
Cennet ehlinin kimler olduğunu sana bildireyim mi? Her fakîr kimse ki,
Allaha yemîn etse, Allah onu doğru çıkarır.
Yine buyurdu ki:
(Din kardeşinin arzû ettiği yemeği ona yediren kimsenin günâhları
bağışlanır. Din kardeşini sevindiren, Allahı sevindirmiş olur.)
Peygamber efendimiz, günâhkârlara şefâ'at edeceğini bildirince, “Îmânı
olan hırsız ve zânîler de şefâ'ate kavuşacak mı?” diye suâl ettim.
Buyurdu ki:
- Evet, onlara da şefâ'at edeceğim.
Yine buyurdular ki:
(Sizler kıyâmet günü kendinizin ve babanızın adları ile
çağırılacaksınız. Öyle ise çocuklarınıza güzel isimler veriniz.)
(Mîzâna konacak amellerden en ağır geleni, güzel ahlâktır.)
(Bir kimse, kardeşine arkasından duâ ettiği zaman, bir melek, “Allah,
sana da o duâ ettiğin gibi versin” der.)
(Şikâyetinize sebep olan şeyler, amellerinizin bozukluğundandır.)
(Her kim Kehf sûresinin başından on âyet-i kerîme ezberlerse, Deccâlın
ve aldatıcıların şerrinden korunmuş olur.)
(Her hastalığın başı çok yemektir.)
(Dertli mü'minin duâsını ganîmet bilin! Sübhânallahi velhamdülillahi
velâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ
billah, çok söyleyiniz. Zîrâ onlar sâlih amellerdendir. Ağaçların
yaprakları döktükleri gibi bunlar da hatâları dökerler. Bunlar Cennet
hazînelerindendir.
Kötülüklerin anahtarı
Ebüdderdâ dedi ki:
- Çok sevdiğim bana dedi ki:
(Parça parça parçalansan, ateşte yakılsan bile, Allahü teâlâya hiçbir
şeyi ortak koşma! Farz namazları terketme! Farz namazları bile bile
terkeden Müslümanlıktan çıkar. İçki içme! İçki, bütün kötülüklerin
anahtarıdır.)
Ebüdderdâ hazretleri buyurdu ki:
- Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli ve çok
duâ ve istigfâr etmelidir! Çünkü Muhammed aleyhisselâm, (Bu on günün
hayır ve bereketinden mahrûm kalana yazıklar olsun) buyurdu.
Günâh unutulmaz
Ebüdderdâ hazretleri buyurdu ki:
- Dünyada, üç şey için yaşamak isterim: Uzun gecelerde namaz kılmak
için, uzun günlerde oruç tutmak için ve sâlih kimselerin yanında
oturmak için.
- Kötü kimselerle çok düşüp kalkan kimsenin kalbi harâb olur.
- Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet ediniz! Kendinizi ölmüş biliniz!
İyilik zâyi olmaz, günâh unutulmaz.
- Hayır, mal ve evlâdı çoğaltmakta değildir. Hayır, kulluk yükünün
büyüklüğünü anlamak, ameli çoğaltmak, insanlarla oyalanmayı bırakıp
Allahü teâlâya ibâdete yönelmektir. Eğer iyilik yaparsan Allahü
teâlâya hamdet, günâh işlemişsen istigfâr et.
- Ardından insanların gelmesinden hoşlanan, Allahtan uzaklaşır.
- Aklında eksiklik olmayan hiç kimse yoktur. Çünkü dünyalıktan eline
birşey geçtiği vakit sevinir, fakat ömrünün azaldığına üzülmez.
- Ölümden sonra neler göreceğinizi, başınıza gelecekleri
bilseydiniz, isteyerek ne yemek yiyebilir, ne de su içebilirdiniz.
- İlminden faydalanmayan, ilmiyle amel etmeyen âlimler, mahşer günü
şiddetli azâba düşeceklerdir.
- Ölümü çok hatırlayan taşkınlıktan ve hasedden kurtulur.
- Bir âlim ilmiyle amel etmedikçe âlim sayılmaz.
- Rabbime karşı tevâzu' için yokluğu, yoksulluğu severim. Rabbimi
arzûladığım için ölümü severim! Günâhıma keffâret olacağı için
hastalığı severim!
- Kul Allahü teâlâya ibâdetle meşgul olunca, Allahü teâlâ onu
sever, mahlûkâtına da sevdirir.
- Bilmeyene bir kere, bilip de yapmıyana yedi kere yazıklar olsun!
- Îmânın kemâli, başa gelene sabır, kadere rızâ, tam bir tevekkül, ve
Allahü teâlâya teslim olmaktır.
İlmi yaydı
Ebüdderdâ hazretlerinin ismi Uveymir bin Zeyd
el-Ensârî el-Hazrecî'dir. Ebüdderdâ künyesidir. Doğum tarihi
bilinmemektedir. Tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinde meşhûr sahâbîdir.
Bilhassa Kur'ân-ı kerîmi ezberlemiş olmasıyla ve kırâat ilmini pek çok
kimseye öğretmesiyle meşhûrdur.
Şam'da bulunduğu sırada Kûfe'den ve diğer yerlerden çok kimse, Ona
fıkhî mes'eleler sormak üzere gelir, fetvâsını alırdı. Ba'zı
sahâbîlerle birlikte Kıbrıs'ın fethine de katıldı. Ebüdderdâ
hazretleri, ömrünü dîne hizmet etmekle geçirdi. Nübüvvet kaynağından
aldığı ilmi yaydı. Hz. Osman'ın halîfeliğinin son yıllarında, 652
yılında vefât etti.
***
Mihmândâr-ı Resûlullah: EBÛ EYYÛB-EL ENSÂRÎ
En güzel günleri başlatacak olan büyük
hicret [göç] bitmek üzeredir. Allahın emriyle Mekke'den ayrılan
sevgili Peygamberimiz, Medîne'ye girdiler. Bütün Müslüman kabîleler,
Resûlullah efendimizi misâfir etmek için yarışıyorlardı.
Neccâroğullarının reisi Hz. Ebû Eyyûb da, bütün akrabâlarını toplamış;
Resûlullahı karşılamaya çıkmıştı. Bütün Medîneli Müslümanlar gibi, o
da iki cihânın efendisi Resûlullah efendimizi ağırlamak ateşiyle
yanmaktadır.
Anamız babamız fedâ olsun!
Zaman zaman, Resûlullah efendimizin devesi Kusvâ'nın yularını
yakalıyanlar, “Buyurunuz yâ Resûlallah! Anamız, babamız, canımız,
herşeyimiz; sizin yolunuza fedâ olsun!” diyerek, kendi evlerine
götürmek istiyorlardı.
Fakat Kâinâtın efendisi, kimsenin gücenmesini arzû etmiyorlardı.
Kusvâ'yı işâret ederek buyurdular ki:
- Devemin yularını bırakınız! Kimin evinin önünde çökerse, orada
misâfir olurum!
Gerçekten o mes'ûd Deve de, sanki vazîfesini biliyormuş gibi hareket
ediyordu. Yorgunluğuna rağmen, yavaş ve asîl hareketlerle, epeyce
dolaştı. Sonunda, iki yetîme ait, boş bir arsa üzerinde durdu. Ağır
ağır yere çöktü.
Resûlullah efendimiz devesinden inmediler. Hayvan tekrar ayağa kalktı,
yürümeye başladı. Eski yere çöktü, bir daha kalkmadı ve tatlı tatlı
homurdanmaya başladı.
Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz, Kusvâ'nın üzerinden inip
buyurdular ki:
- İnşâallah yerimiz burasıdır. Burası kimindir?
- Yâ Resûlallah! Amr oğulları Süheyl ve Sehl'indir.
- Akrabâlarımızdan hangisinin evi buraya daha yakındır?
Şeref kazansın
Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri sevinçle cevap verdi:
- Buyurunuz yâ Resûlallah!
Buyurunuz ki fakîr evimiz, varlığınızla şeref kazansın. İşte hemen
şuracıkta.
Sonra da ilâve etti:
- Yâ Resûlallah! Bana müsâade ederseniz, devenin üzerindekileri oraya
taşıyayım.
Bundan sonra da devenin üzerindeki Resûlullah efendimizin eşyalarını
indirdi.
Peygamber efendimizin mübârek anne tarafları, aslen Medîneli ve
Neccâroğulları kabîlesine mensup idiler. Bu yüzden, akrabâydılar.
Eşyalar hemen, evin alt katına taşındı. Böylece onüç yıllık çileli,
işkencelerle dolu Mekke günleri bitmiş, huzurlu günler, güzel
haftalar, nûrlu aylar, ihlâslı yıllar, büyük asırlar başlamıştı.
Peygamberimizin devesi Kusvâ'nın ilk çöktüğü yerde Mescid-i Nebî inşâ
edilinceye kadar ağırlama ve evinde bulundurma şerefi bu mübârek zâta
nasîb oldu.
Hz. Ebû Eyyûb'un ev sahipliği kusûrsuz; fakat kendisi huzursuzdu.
Çünkü Efendimiz, alt katta oturmayı tercih etmişlerdi.
Kendisinin üst katta oturması, Ebû Eyyûb hazretlerini ziyâdesiyle
rahatsız ediyordu. Hele bir akşam, toprak tavana su dökülünce, ne
yapacağını bilemedi. Örtündükleri tek yorganla suyu kuruladı. Aşağı
damlamasına, mâni oldu. Sabaha kadar, gözlerine uyku girmedi.
Uyumamız mümkün değildir
Ertesi gün onu üzüntülü gören Allahü teâlânın Resûlü, sebebini
sordular. O zaman dertli Sahâbî ricada bulundu:
- Yâ Resûlallah, merhamet buyurunuz! Lütfen, kerem edin, yukarı kata
teşrîf edin! Siz aşağı katta bulunurken, bizim yukarıda uyumamız
mümkün müdür?
İki cihân güneşi Efendimiz, bu hassas ve ince kalbi kıramaz idi.
Yukarı kata taşınmayı kabûl ettiler. Böylece başlayan sevgili
Peygamberimizin bereketli misâfirlikleri ve Hz. Ebû Eyyûb'un
mihmândârlığı, ev sahipliği; Mescid-i Nebî yapılana kadar yedi ay
kadar devam etti.
Ebû Eyyûb hazretleri, zafer kazanılan bir deniz savaşından sonra,
esirler arasında bir kadının ağladığını gördü. Nöbetçilere sordu:
- Bu kadın, niçin ağlar?
- Bilmiyoruz, yâ Ebâ Eyyûb.
Kadının dilini bilen birini buldurttu. Onunla konuşturdu. Sonra
tercümana sordu:
- Niçin ağlıyormuş?
- Çocuğundan ayrı kalmış efendim.
Hz. Ebû Eyyûb, derhal vazîfeliyi bularak dedi ki:
- Çocuğu bulun ve anasının yanına getirin. Yeter ki, anacığına
kavuşsun.
Oradakiler sordular:
- Yâ Hâlid!.. O kadını tanıyor musunuz yoksa?
Allahü teâlânın Resûlünün âşığı, cevap verdi:
- Sevgili Peygamberimizden işittim ki: “Her kimse bir çocuğu,
anasından ayırırsa; Cenâb-ı Hak da onu, âhıret gününde bütün
sevdiklerinden ayırır.”
Yüzümü kara çıkarma
Ebû Eyyûb-i Ensârî, bir savaşta, birinin yanından geçerken, “Bir
kimsenin öğle vakti yaptığı işler, akşam olunca mezardakilere
gösterilir. Akşam yaptığı işleri, sabah olunca mezardakilere
gösterilir” dediğini işitti. Ebû Eyyûb hazretleri o kimseye dedi ki:
- Böyle ne söylüyorsun?
- Vallahi bunu sizin için söylüyorum.
- Yâ Rabbî, sana sığınırım. Öldükten sonra, yaptıklarımdan dolayı,
yüzümü kara etme.
O kimse de dedi ki:
- Allahü teâlâ kullarının kusûrlarını örter, amellerinin iyisini
gösterir.
Ebû Eyyûb-i Ensârî Resûlullahın mübârek kabrine yüzünü sürdü. Biri
gelip kaldırmak isteyince buyurdu ki:
- Beni bırak! Taşa, toprağa gelmedim. Resûlullahın huzûruna geldim.
Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri şöyle anlatır:
“Bir defasında Resûlullah efendimiz ile Hz. Ebû Bekir'e yetecek kadar
yemek hazırlayıp, huzurlarına götürdüm. Resûlullah efendimiz
buyurdular ki:
- Yâ Ebâ Eyyûb! Ensârın ileri gelenlerinden otuz kişiyi da'vet et!
Ben yemeğin azlığını düşünürken tekrar buyurdular:
- Yâ Ebâ Eyyûb! Ensârın ileri gelenlerinden otuz kişiyi da'vet et!
Altmış kişiyi da'vet et!
Binlerce düşünce ile Ensârdan otuz kişiyi da'vet ettim, geldiler. O
yemekten yediler, doydular. Bir mu'cize olduğunu anlayıp, îmânları
kuvvetlendi ve bir daha bî'at edip gittiler. Sonra Resûlullah tekrar
buyurdular:
- Altmış kişi da'vet et!
Ben mu'cize olarak yemeğin azalmadığını gördüğümden, daha ziyâde
sevinerek, altmış kişiyi Resûlullahın huzuruna da'vet ettim. Geldiler,
o yemeklerden yediler. Hepsi Resûlullahın mu'cizesini tasdîk ederek
döndüler. Ardından tekrar buyurdular:
- Ensârdan doksan kişi çağır!
Çağırdım, geldiler. Resûlullahın emri üzerine onar onar o sofraya
oturup yediler. Hepsi de bu büyük mu'cizeyi görüp, gittiler. Yemek ise
benim götürdüğüm gibi, sanki hiç el sürülmemiş gibi duruyordu.”
Ebû Eyyûb-i Ensârî yine anlatır:
“Resûlullaha her gün akşam yemeği yapıp gönderirdik. Kalanını, bize
geri gönderdiği zaman, ben ve Ümmü Eyyûb, Resûlullahın geri gönderdiği
kalan yemeği yer ve bununla bereketlenirdik.
Yine bir gece, yapıp gönderdiğimiz sarmısaklı yemeği Resûlullah
efendimiz geri çevirmişti. Onu yemediğini farkedince, üzüntülü olarak
yanına gittim. Dedim ki:
- Yâ Resûlallah! Anam babam sana fedâ olsun! Siz akşam yemeğini
yemeden geri çevirdiniz. Hâlbuki ben ve Ümmü Eyyûb kalan yemeğinizle
bereketlenmekteydik.
Siz onu yiyiniz!
Resûlullah efendimiz buyurdular ki:
- Bu sebzede bir koku hissettim. Onun için yemedim. Ben melekle
konuşan bir kişiyim.
- O yemek harâm mıdır?
- Hayır! Fakat ben kokusundan dolayı yemedim.
- Senin yemediğini ben de yemem.
- Siz onu yiyiniz!
Bunun üzerine biz de ondan yedik ve bir daha Resûlullaha o sebzeden
yemek yapmadık.”
Hayber gazâsından dönerken, Ebû Eyyûb hazretleri gece Resûlullah
efendimizin çadırını beklemişti. Bunu gören Resûlullah efendimiz, onun
için şöyle duâ etti:
- Yâ Rabbî! Beni koruyarak gecelediği gibi, sen de Ebû Eyyûb'u koru.
Resûlullah efendimiz bir kuşluk vakti, Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk ve Hz.
Ömer-ül Fârûk ile beraber Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evine
gittiler. Bahçede çalışmakta olan Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri,
Resûlullahın mübârek sesini işitip koşarak eve geldi.
“Hoş geldiniz, yâ Resûlallah! Arkadaşlarınızla beraber safâ geldiniz”
diyerek karşıladı. Bahçede çalıştığını beyân edip, hurma ağacından bir
salkım kopararak geldi. Salkımda üç çeşit hurma vardı.
Sütlü hayvan kesme!
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Eyyûb! Bu salkımdaki kuru hurmaları ayır!
- Yâ Resûlallah! Emir sizindir. Ancak, size hayvan kesip, et ikrâm
edeceğim.
- Eğer hayvan keseceksen, sütlü hayvan kesme!
Ebû Eyyûb-i Ensârî oğlak kesip, hanımı Ümmü Eyyûb da yarısını söğüş
yaptı, diğer yarısını da kızarttı. Sıcak bir ekmek hazırladı. Etleri
ekmeğin üzerine koyarak sofrayı hazırladı. Sonra Ebû Eyyûb-i Ensârî
hazretleri, “Yâ Resûlallah, buyurunuz” dedi. Bunun üzerine Resûlullah
efendimiz buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Eyyûb! Bu ekmek ile etten bir parça da kızım Fâtıma'ya götür.
Çünkü ben biliyorum ki; epey zamandan beri Fâtıma bu yemeği
yememiştir.
Emir yerine getirilip, sofra kalktıktan sonra, Peygamberimiz, “Bütün
bu ni'metler, ekmek, et, hurma, ne güzel. Bu ni'metler şükür ister”
buyurup ağladılar. Sonra buyurdular ki:
- Nefsim, yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu
ni'metler yüzünden, yarın kıyâmet gününde siz suâl olunacaksınız.
Ancak, sağlığınızda elinize geçen ni'metleri yemeğe başlarken
“Bismillah”, doyduğunuz zaman da “Elhamdülillahillezî eşbaanâ ve en
ame aleynâ feefdale” diyerek cenâb-ı Hakka şükür ve duâ ediniz. Zîrâ,
cenâb-ı Hakkın verdiği rızık, sebeple, size kifâyet eder.
Resûlullah efendimiz gitmek üzereyken de, “Yâ Ebâ Eyyûb! Yarın da sen
bize gel” buyurarak da'vet etti.
Hayır iste!
Ebû Eyyûb hazretleri bu da'vete seve seve icâbet edip, Resûlullahın
yanına gitti. Resûlullah efendimiz Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerini çok
sevdiğinden, mükâfat olarak, bir hizmetçisini onun hizmetine vererek
buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Eyyûb! Bu hizmetçi hakkında Allahü teâlâdan hayır iste.
Çünkü, bu hizmetçi bizim yanımızda bulunduğu müddetçe, bundan hayırdan
başka birşey görmedik.
Ebû Eyyûb Resûlullah efendimizin yanından ayrılınca; “Ben Fahr-i âlem
hazretlerinin vasiyetlerinde hayır görüyorum. O sebeple bu hizmetçiden
de hep hayır gördüm” demiştir.
Ebû Eyyûb-i Ensârî Peygamberimiz için, hergün bir sofra hazırlamak
âdetiydi. Bu izzet ve ikrâmıyla derecesi çok yükseldi.
Hicretten 52 yıl sonra, İstanbul üzerine; İslâm seferi açıldı.
Mısır'dan, Şam'dan, Arabistan'ın her yerinden; ayrı ordular geldi.
Çünkü, Resûl-i ekrem efendimiz buyurmuşlardı ki:
(İstanbul elbette fetholunacaktır! Onu fetheden emîr, ne güzel emîr;
fetheden asker, ne güzel askerdir.)
Üstelik hastasın!
İşte bu methedilen, övülen askerler arasına katılmak arzûsuyla
Müslümanlar, akın akın İstanbul fethine koştular. O sırada, Hz. Ebû
Eyyûb rahatsızdı. Fakat cihâd haberlerini duyduğunda, heyecanla
doğruldu. Hele İstanbul gazâsını işitince, gözleri parladı.
Hazırlıklara başladı. Yakınları dediler ki:
- Yâ Ebâ Eyyûb! 70 yaşını geçtin. Üstelik hastasın. Bu sefer ise, uzun
ve tehlikelidir.
Hz. Eyyûb'un cevabı tereddütsüz ve kesin oldu:
- Cihâd ve gazâyı terketmek, daha tehlikelidir.
Sevgili Peygamberimizin Medîne'ye gelişlerinden yarım asır sonra,
sevgili arkadaşları da İstanbul önlerine geldiler.
Kalın surlar dibinde Ebû Eyyûb hazretleri, vefât etmek üzeredir.
Güçlükle konuşmaktadır:
- Mücâhidlere selâm söyleyiniz. Onlara Resûl-i Kibriya Efendimizden
duyduğum şu mübârek sözleri bildiriniz: “Her kim, Allaha şerîk
koşmadan, rûhunu teslim ederse; cenâbı Hak da onu, Cennetine koyar.”
Etrafındaki gâzi ve askerler, gizli gizli ağlıyorlardı. Ak sakallı
gâzi, son bir gayretle şunları fısıldadı:
- Sizlere vasiyetim olsun:
Öldükten sonra cesedimi, burada bırakmayın! Gâzilerin girebildikleri,
en uzak yere götürün! Bizans topraklarının, İstanbul'a en yakın
noktasına defnedin. Zîrâ Peygamber efendimiz; “Kostantiniyye'de
kalenin yanında bir racül-i sâlih defnolunacaktır” buyurmuştu.
Akşemseddîn keşfetti
Ertesi gün büyük Sahâbî, şehâdet kelimeleri arasında temiz rûhunu,
yüce Allaha teslim etti. Sevgili Resûlullaha kavuştu. Vasiyeti aynen
yerine getirildi...
Bizanslılar tarafından bile mukaddes bilinen kabr-i şerîfi, 800 yıldan
fazla gizli kaldı. Tâ ki İstanbul, Müslüman Türklerce fethedilene
kadar.
Yüce Allahın izniyle, o güzel emîr, Fatih Sultan Mehmed Hân ve o güzel
asker, Osmanlı Türkleri oldular. 1453 yılında Ulubatlı Hasan, karanlık
surlara; ışıklı İslâm sancaklarını dikti.
İşte ancak o zaman, 800 yıldır bekleyen sabırlı Ebû Eyyûb
hazretlerinin yüzü nûrlandı. Kendisini gönülden arayan Fâtih'in hocası
Akşemseddîn'e tebessüm etti. Bugünkü gibi, Haliç ucundaki tepede, nûr
şeklinde tecellî etti. Kabrinin yeri tesbit edildi.
Allahın en sevgili kulu ve Peygamberine, ev sahipliği yapan Hz. Ebû
Eyyûb; şimdi de bizlere ev sahipliği yapmaktadır.
Hz. Ebû Eyyûb Akabe'de, Allah Resûlünün ellerini tutarak, Bî'at etti.
İslâmiyetle şereflendi. Medîne'ye döndüğü zaman bütün ailesi ve
kabîlesi Müslüman oldular.
Başta Bedir ve Uhud olmak üzere, bütün savaşlara katıldı. Zaten
kendisi namaz ve cihâd ibâdetlerinde, çok titizlik gösterirdi.
Niçin bu kadar geciktirdiniz?
Bir ara Mısır'a gitti. Bir akşam vâli olan Ukbe bin Âmir; namaza geç
kaldı. Vakti içinde, fakat geç olarak namazı kıldırdı. Ebû Eyyûb
hazretleri namazdan sonra vâliye şunları söyledi:
- Ey Ukbe! Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki: “Akşam namazını,
yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar geciktirmeyiniz...”
Ukbe, “Evet” diye cevap verince, sordu:
- Öyleyse akşam namazını niçin bu kadar geciktirdiniz?
Ukbe, meşgûliyeti sebebiyle bu gecikmenin olduğunu söyleyince, “Yemîn
ederim ki, senin bu yaptığını görerek, halkın, Resûlullah efendimizin
de böyle yaptığını zannetmesinden endişe ederim” buyurarak vâliyi îkaz
etti.
Ebû Eyyûb hazretlerinin bildirdiği bir Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Kıyâmet günü Eshâbımdan herbiri, kabirlerinden kalkarken, vefât
ettiği memleketin bütün mü'minlerinin önüne düşerek ve onlara nûr ve
ışık saçarak, onları Arasat meydanına götürür.)
İstanbul'un ma'nevî fâtihi olan Hz. Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin asıl ismi
Hâlid, babasının ismi Zeyd, annesi Rebia kızı Hind, Künyesi Ebû
Eyyûb'dur. Türkler arasında Eyyûb Sultan olarak tanınır. Hanımı Ümmü
Eyyûb da, Peygamber efendimize hizmetle şereflendi.
Eyyûb, Abdurrahmân, Hâlid isminde üç oğlu ve Amre isminde bir kızı
vardı.
Medîneli Eshâbın en büyüklerindendir. Gerek babası, gerekse ana
tarafı, Hazrec kolundandırlar. Kendisi Neccâroğulları kabîlesinin
reisi idi. Birçok savaşta sancaktarlık da yaptı. Bu sebeple
Sancaktar-ı Resûlullah diye de tanındı.
Sevgili Peygamberimizin öz dedesi Abdülmuttalib'in ana tarafı,
Neccâroğulları'na mensup idi. Bu yüzden bu kabîle, Efendimizin
dayıları olurlar.
Câmi ve türbesi hemen yapıla!
Akşemseddîn tarafından kabri tesbit edildiğinde, Fetihler Babası Gazi
Mehmed Hân buyurdu:
- Câmi ve türbesi, hemen yapıla! Cümle Müslümanlar beş vakit,
İstanbul'un ma'nevî fâtihine duâ edeler!
Yapılan Eyyûb Sultan Câmiine 1723'te iki minâre ilâve edildi ve 1800
senesinde üçüncü Selim Hân tarafından yeniden yaptırıldı. İlk Cum'a
namazında Sultan da bulundu. Osmanlı Pâdişâhları bu câmi önünde kılıç
kuşanırlardı.
Hz. Ebû Eyyûb, yedi ay Allahü teâlânın Resûlüne ev sahipliği yaptı.
Vefâtından sonra ise, İstanbul'un sahipliğini yapmaktadır. Ne mutlu
bizlere...
Osmanlı devrinde ve günümüzde Hacı adayları, önce Ebû Eyyûb (Sultan)
türbesini ziyâret ederler; sonra Mukaddes topraklara giderler...
Siz de çok sıkıldığınız zaman, orayı ziyâret ederek duâ ediniz.
***
Peygamber efendimizin müezzini: BİLÂL-İ HABEŞÎ
Bilâl-i Habeşî hazretleri, ilk îmân edenlerden
olup, müşriklere karşı Müslüman olduğunu açıkça bildiren yedi kişiden
biridir. Müslüman olmadan önce, Mekke müşriklerinin ileri
gelenlerinden Ümeyye'nin kölesi idi.
O zamanlar, her yerde olduğu gibi, Arabistan'da da korkunç bir
câhiliyet vardı. İçki, kumar, zinâ, hırsızlık, zayıfları ezme, zulüm
ve ahlâksızlık nâmına ne varsa hepsi yapılıyordu.
Güçlü kimseler, zayıf kimseleri köle olarak kullanıyorlardı. İşte bu
kölelerden birisi de, Bilâl-i Habeşî idi. Fakat bunun diğerlerinden
farklı bir hâli vardı. Son derece mert ve dürüst idi. Bunun için
Ümeyye, bunu kervanının başını koyar, mallarını bunun vâsıtasıyla uzak
yerlere gönderirdi.
Bilâl-i Habeşî hazretlerinin diğer bir özelliği de, sesinin çok güzel
olmasıydı. Bunun için düğün ve şenliklerde aranan bir kimseydi.
Hür insan gibi yaşardı
Ticâret için uzun yol giden kervan yorgunluktan yürüyemez hâle
gelince, bunun na'meleri ile canlanır, develer bile bunun güzel sesini
işitince, coşup çatlarcasına yol alırlardı. Onun bu özelliklerini
bilen sâhibi Ümeyye, ona diğer kölelerden ayrı muâmele yapardı. Sanki
köle değil hür bir insan gibi yaşardı.
Bilâl-i Habeşî yine birgün, bir kervanla Şam'a gitmişti. Bu kervanda,
Hz. Ebû Bekir de vardı. İkisi arasındaki dostluk bu yolculukta meydana
gelmişti. Bu sırada Mekkelilerin tek gelir kaynağı ticâretti.
İslâm güneşinin doğmasına ve âlemi aydınlatmasına çok az bir zaman
varken, işte bu yolculuk yapılmıştı. Hz. Ebû Bekir bu yolculukta
gördüğü bir rü'yâ sebebiyle sefer dönüşü îmân nûru ile şereflenmişti.
Bir gece yarısı Bilâl-i Habeşî hazretlerinin kapısı çalındı.
Uyandığında, kapıdan fısıldayan bir ses duydu:
- Bilâl! Bilâl!
"Gecenin bu saatinde bu ses nedir" diye düşünürken, aynı ses tekrar
etti:
- Bilâl! Bilâl!
Karanlıkta korkuyla sesin geldiği tarafa yöneldi. Sesin geldiği tarafa
yaklaşıp sordu:
- Sen kimsin?
- Ben Ebû Bekir.
- Gecenin bu saatinde ne istiyorsun? Söyliyeceklerini sabah söyliyemez
miydin? Acelen nedir?
- Sabahı beklemeden, sâhibin duymadan söylemem lâzımdı, onun için
geldim.
- Beni meraklandırdın! Söyliyeceğini hemen söyle!
- Yâ Bilâl! Bu ümmetin peygamberi geldi.
- Kimdir?
- Ebü'l-Kâsım.
- Peki peygamber olduğunu nasıl anladın?
Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir şöyle cevap verdi:
- Şam yolculuğunda gördüğüm rü'yâyı anlattıktan sonra kendisine, "Yâ
Ebe'l Kâsım, sen Allahın Resûlü olduğunu söylüyor, îmâna da'vet
ediyormuşsun, öyle mi?" diye sordum. O da, (Evet yâ Ebâ Bekir! Rabbim
insanlara müjdeleyici ve korkutucu olarak, Hazret-i İbrâhim'i
gönderdiği gibi beni de bütün insanlara peygamber olarak gönderdi)
dedi. Ben de, "Sen bugüne kadar yalan söylemedin. İnanıyorum ki sen
Allahın Resûlüsün" deyip huzûrunda Müslüman oldum. Senin de Müslüman
olmanı, ebedî saâdete kavuşmanı istiyorum,
Hz. Ebû Bekir'in bu cevâbı üzerine, onu yakînen tanıyan,
samîmiyetinden hiç şüphesi olmıyan Bilâl-i Habeşî hazretleri, Kelime-i
şehâdeti getirip Müslüman oldu.
Bilâl-i Habeşî, Müslüman olduktan sonra hayâtında bambaşka bir safha
başladı. Artık o, hak ile bâtıl arasında vukû bulmak üzere olan çetin
bir mücâdelenin azimli bir kahramanı, yalnız bir mücâhidi olmuştu.
Zâlim Ümeyye; O'nun Müslüman olduğunu anladığı zaman, daha da
hâinleşti.
Çâresiz kölesini sırtüstü veya yüzükoyun, kızgın çöllere yatırırdı.
Sonra da çıplak vücuduna, kocaman kaya parçaları koyar ve Peygamber
efendimizi inkâr etmesini emrederdi.
Taş yürekliler
Ama o Habeşli Mü'min, alnındaki boncuk boncuk terlerle inleyerek
seslenirdi:
- Allah birdir, Allah birdir. Muhammed, O'nun elçisidir. Ey topraklar,
ey taşlar, ey taş yürekliler! Allah birdir ve O'ndan büyük yoktur.
Bütün bu işkencelerle hıncını alamayan Ümeyye , onu böylece bîtap
düşürdükten sonra da, boynuna bir ip takıp çocukların elinde Mekke
sokaklarında dolaştırırdı. Müşrikler onunla alay ederlerdi.
Bilâl-i Habeşî garip ve kimsesiz olduğu için, diğer müşriklerden de
işkence görürdü. Ona ağır işkence yapanlardan biri de Ebû Cehil'dir.
Bilâl-i Habeşî onun ağır işkenceleri karşısında da, "Allah birdir,
Allah birdir" diyerek, dînindeki sebâtını gösterirdi.
Ümeyye bin Halef yine bir gün Bilâl-i Habeşî'ye işkence yapmak için
dışarı çıkarmıştı. Üzerindeki elbiselerini çıkarıp sadece bir don ile,
yakıcı sıcakta kızgın kumlar üzerine yatırıp, üzerine taşlar yığmıştı.
Müşrikler toplanıp ağır işkenceler yapıyorlar, "Ya dîninden dönersin
veya seni öldüreceğiz" diyorlardı.
Bilâl-i Habeşî bu tahammülü zor işkenceler altında yine, "Allah
birdir, Allah birdir" diyor başka bir şey söylemiyordu. Bu sırada
sevgili Peygamberimiz oradan geçiyordu. Bilâl-i Habeşî'nin halini
görerek üzülerek buyurdu ki:
- Allahü teâlânın ismini söylemek seni kurtarır.
Evine döndükten biraz sonra da Hz. Ebû Bekir yanına geldi.
Peygamberimiz, Bilâl-i Habeşî'nin çektiği işkenceyi Hz. Ebû Bekir'e
söyleyip, "Çok üzüldüm" buyurdu.
Hz. Ebû Bekir hemen Bilâl-i Habeşî'ye işkence yapılan yere gitti.
Müşriklere dedi ki:
- Bilâl'e böyle yapmakla elinize ne geçer? Bunu bana satınız!
Müşrikler cevap verdiler:
- Dünya dolusu altın versen satmayız. Fakat, senin kölen Âmir ile
değişiriz.
Bilâl için size verdim
Hz. Ebû Bekir'in kölesi Âmir, onun ticaret işlerini yapardı. Çok para
kazanırdı. Yanında şahsî malından başka, on bin altını vardı. Ebû
Bekir-i Sıddîk'ın önemli bir yardımcısı olup, her işini yürütürdü.
Fakat, kâfir idi. Îmân etmiyordu. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir buyurdu
ki:
- Âmir'i bütün malı ve paraları ile, Bilâl için size verdim.
Ümeyye bin Halef ve diğer müşrikler çok sevinip, "Ebû Bekir'i
aldattık" dediler.
Hz. Ebû Bekir, hemen Bilâl-i Habeşî'nin üzerine koydukları ağır
taşları üzerinden alıp, ayağa kaldırdı. Ağır işkenceler sebebiyle çok
halsizleşmişti. Elinden tutup doğruca sevgili Peygamberimizin huzuruna
getirerek dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Bilâl'i bugün Allah rızâsı için âzâd ettim,
Resûlullah efendimiz çok sevindi. Ebû Bekir-i Sıddîk'a çok duâ
buyurdu.
Hürriyetine kavuşan Bilâl-i Habeşî hazretleri, derhal Allahü teâlânın
Resûlünün hizmetine koştu. Vefâtlarına kadar da, hizmetlerinden
ayrılmadı. İzin verildiği halde, Habeşistan'a gitmedi. Ancak sevgili
Peygamberimizle birlikte, Medine'ye hicret (göç) ettiler.
Hicretten sonra Bilâl-i Habeşî hazretleri, birgün Mescid-i Nebî'de
iken büyük bir neş'e içinde coşuyor, yerinde duramıyor, oynuyordu. Hz.
Ömer bu hâlini görünce sordu:
- Yâ Bilâl, bu hâlin nedir? Burasının mescid olduğunu unuttun mu?
- Benim hâlimde ne var ki? İstersen gidip hâlimi Resûlullaha arz
edelim, yanlışım varsa tevbe ederim ve bir daha yapmam.
Ben oynamayım da...
Beraberce Resûlullahın huzûruna gittiler. Hz. Ömer, Peygamber
efendimize durumu arz etti:
- Yâ Resûlallah, Bilâl, mescidin huşû'unu bozuyor. Burada neş'elenip
coşuyor, oynuyor.
Peygamber efendimiz Hz. Bilâl'e sordu:
- Yâ Bilâl, böyle neş'eli olmanın sebebi nedir?
- Yâ Resûlallah, cenâb-ı Hak bana hidâyet nasip etti. Ben bir
köleydim. Mekke'nin ileri gelenlerinden nice kimseler bu saâdete
eremediler. Ebedî saâdetten mahrûm kaldılar. Onlara hidâyet nasip
olmadı. Ben neş'elenmiyeyim de kim neş'elensin? Ben oynamıyayım da kim
oynasın?
- Bilâl'e dokunmayın! Sevinip neş'elensin.
Ezândan rahatsız olan Yahudîler
Hz. Bilâl'in okuduğu ezânı işiten Müslümanlar, ne kadar aşka, şevke
geliyorlarsa, Medîne'deki Yahûdîler de o kadar kahroluyorlardı. Ezânı
dinlememek için kendilerini zorluyorlar, fakat buna muvaffak
olamıyorlardı. İster istemez, durup dinliyorlardı. Dinledikçe de
kahroluyorlardı. Bunu engellemek için çâreler aramaya başladılar.
Yahûdînin biri birgün Hz. Bilâl'i sıkıntı içinde görünce dedi ki:
- Yâ Bilâl, ben sana istediğin kadar para vereyim, yeter ki sen
sıkıntı çekme.
Maksadı başkaydı. Hz. Bilâl de sıkıntıda olduğu için ondan çokça borç
aldı. Yahûdî parayı verirken ilâve etti:
- Eğer bu parayı ödeyemezsen, seni köle olarak alırım.
Aradan bir zaman geçtikten sonra, Yahûdî gelip parasını istedi.
Bilâl-i Habeşî hazretleri, özür beyân ederek dedi ki:
- Bana bir ay daha müsâade et, yine ödeyemezsem, beni köle olarak alıp
götürürsün.
Son günü geldiği hâlde borcunu ödiyemiyen Hz. Bilâl, çâresiz kalıp,
Resûlullahın huzûruna gidip durumu arz etti. Peygamber efendimiz
birşey buyurmadı. Ümitsiz bir şekilde evine dönen Hz. Bilâl o gece
uyuyamadı.
Artık ezân okuyamıyacağım
Kendi kendine, "Artık bundan sonra ezân okuyamıyacağım" diye derin
derin düşünüyordu. Bu düşünceler içinde kendinden geçmiş hâldeyken
kapı çalındı. Gelen kimse seslendi:
- Resûlullah seni çağırıyor, acele gel!
Hemen kendini toparlayıp, huzûra koştu. Peygamber efendimiz buyurdu
ki:
- Yâ Bilâl ticaretten dönen bir kervan var. Kervana git, onların
arasında üzerindeki yükleriyle beraber bana hediye edilmiş olan üç
deve var, onları al senin olsun! Borcunu öde!
Hz. Bilâl emredileni hemen yaptı. Rahat ve huzûr içinde, gidip sabah
ezânını okudu. Namazdan sonra, mescidin kenarında onu köle olarak alıp
götürmek için bekliyen Yahûdîyi gördü. Namazdan çıkınca, yüksek sesle
konuştu:
- Bende alacağı olan kimseler gelsin, borcumu ödeyeceğim!
Bunun üzerine Yahûdînin bütün hayâlleri yıkıldı. Perişan oldu.
Parasını aldığı gibi oradan uzaklaştı.
Bilâl-i Habeşî hazretleri, Peygamber efendimizin vefâtından sonra,
ayrılık acısına dayanamaz hâle geldi. Resûlullaha olan muhabbetiyle,
yanıp tutuşuyor, devamlı gözyaşı döküyordu.
Medîne'de kaldığı müddetçe bu acının daha da artacağını biliyordu.
Çünkü, gördüğü her şey Resûlullahı hatırlatıyor, kendini tutamayıp
ağlıyordu. Bu sebeple Şam'a gitmeye karar verdi. Hz. Ebû Bekir'den
izin aldı. Medîne'den, ayrılıp Şam'a yerleşti. Hz. Ömer'in hilâfetine
kadar orada kaldı. Hz. Ömer ordusuyla Şam'a gelince, onlara katılıp
orduyla beraber Kudüs'e gitti.
Ayrılık yetmedi mi?
Bir gece Rü'yâsında Resûlullah efendimizi gördü. Sevgili Peygamberimiz
kendisine sitem ettiler:
- Bunca ayrılık yetmedi mi, yâ Bilâl? Hâlâ Kabrimi, ziyâret etmiyecek
misin?
Zavallı yüreği, duracak hâle geldi. Heyecan ve ter içinde uyandı.
Hemen hazırlığa başladı. Şafak sökerken, ince, uzun ve garip
deveciğiyle; mübârek Medîne yollarına düştü. Biricik Efendisine
yaklaştıkça havayı kokluyor, taşları toprakları okşuyor ve gözyaşı
döküyordu. Issız çölleri yara yara, Medîne'ye ulaştı...
O'na rastlıyanlar, selâm veriyorlardı. Sonra da yanındakilere
diyorlardı ki:
- İşte Bilâl, Bilâl-i Habeşî hazretleri. Peygamberin Müezzini. O'nun
gibi ezân okuyan, bu dünyaya gelmemiştir.
Fakat O, hiçbirini duymuyor, görmüyordu. Sanki çok kuvvetli bir
mıknatıs, onu kendisine çekiyordu. Peygamber efendimizin mübârek
kabirlerine doğru ilerledi. Yüce mâkâma erişirken; Kur'ân-ı kerîm
okudu, okudu, okudu... En sonunda, sevgilisinin kabrine kapaklandı,
bayıldı.
Katmerli gül kokularıyla ayıldığı zaman, başucunda, sevgilisinin
sevgililerini görmez mi? Peygamber efendimizin torunları, Hasan ve
Hüseyin hazretleri; saçlarını okşuyorlardı. Sanki dünyalar onun oldu.
Sarıldılar, kucaklaştılar.
- Ah yavrularım! Ne kadar da Dedeniz gibi kokuyorsunuz! diye inledi.
Sonra biraz toparlandı:
- Babanız (Hz. Ali) nasıl?
- Babamız seni görmek diler, dediler.
Sonra Hz. Hasan sordu:
- Dedemiz seni de çok severdi. Acaba O'nun hatırı için, bir şey
istesek yapar mısın?
Hz. Bilâl çok şaşırdı:
- Bu ne biçim söz! Bu kölenizden ne emredersiniz de, yerine getirmem!
- Bin defa estagfirullah! Fakat bütün Medîneliler gibi, biz de senden,
bir defa da olsa ezân dinlemek istiyoruz. Ricâmız sadece buydu.
- Anam, babam sizlere fedâ olsun! Başım, gözüm üstüne!
Medîneliler ayağa kalktı
Ertesi sabah Bilâl-i Habeşî, son Ezânını Mescid-i Nebevî'de okudu.
Yanık ve hasret dolu sesiyle:
"Allahü ekber! Allahü ekber!" dediği zaman; bütün Medîne halkı ayağa
kalktı.
"Eşhedü en lâ ilâhe illallah!" ve "Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah!"
deyince kadın-erkek, genç-ihtiyar, çoluk-çocuk, hattâ yataklarındaki
hastalar bile, sokaklara fırladılar. Sanki, Peygamber efendimiz
yaşıyor zannettiler.
O günden beri dünyada, bir daha öyle ezân okunmadı. Bilâl-i Habeşî
hazretleri de başka ezân okumadı. 641 senesinde Şam'da vefât etti.
***
EBÛ ZER GIFÂRÎ
Ebû Zer-i Gıfârî, Mekke'nin ticâret yolu
üzerinde yaşamakta olan Benî Gıfâr kabîlesindendir. Bunlar
Arabistan'da bulunan diğer kabîleler gibi câhiliye devrinin her çeşit
kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyordu. Ticâret kervanlarını çevirip,
yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı.
Ebû Zer-i Gıfârî de çevresinin te'sîriyle bir müddet kervan
soygunlarına katılmıştı. Kavmi arasında atılganlığı ve cesâreti ile
şöhret bulmuş, gücü, kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhur
olmuştu.
Putlardan nefret ediyordu
Fakat o, bütün bunlardan bir tat almıyor, zavallı insanların elleriyle
yonttuğu putlara ilâh diyerek tapmasına şaşıyor, putlardan nefret
ediyordu.
Nihâyet bir gün herşeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanarak, yol
kesme işinden vazgeçti. İnsanlardan uzak bir hayat yaşamaya ve Allahü
teâlânın rızâsına kavuşmak için kendisine yol gösterecek bir rehber
aramaya başladı. Üç sene böylece devam etti.
Ebû Zer-i Gıfârî hidâyete adım adım yaklaşmakta iken, Muhammed
aleyhisselâma Allahü teâlâ tarafından peygamberliği bildirilmişti.
Artık insanlar birer ikişer Müslüman olmakla şerefleniyor, İslâmın
nûru âlemi aydınlatmaya başlıyordu. İslâmın doğuş haberi gün geçtikçe
çevrede yayılıyor, müşrikler ise engellemek için çâreler arıyordu.
Nihâyet bu haber Benî Gıfâr kabîlesinin yurduna da ulaşmıştı.
Mekke'den gelen biri, Ebû Zer-i Gıfârî'nin “Lâ ilâhe illallah”
dediğini işitince dedi ki:
- Mekke'de bir zât var, senin söylediğin gibi “Lâ ilâhe illallah”
diyor ve Peygamber olduğunu bildiriyor.
Ebû Zer heyacanla sordu:
- Hangi kabîledendir?
- Kureyş'tedir.
Ne haber getirdin?
Ebû Zer-i Gıfârî bu hâlleri işitir işitmez kardeşi Üneys'e dedi ki:
- Hayvanına bin, Mekke'ye git, kendisine vahiy geldiğini söyleyen
zâtla görüş, söylediklerini dinle, benim için bilgi edin, haberini
bana getir.
Üneys, Mekke'ye gidip, Peygamber efendimizin mübârek cemâli, sohbeti
ve ihsânları ile şerefledi. Hayran kaldı. Sonra tekrar memleketine
döndü. Kardeşi Ebû Zer kardeşine sordu:
- Ne haber getirdin?
- Vallahi öyle yüce bir zâtı gördüm ki, hep hayrı, iyiliği emredip,
kötülüklerden sakındırıyor.
- Peki insanlar, onun hakkında ne diyorlar?
Zamanın meşhur şairlerinden olan kardeşi Üneys şöyle cevap verdi:
- Şair, kâhin, sihirbaz diyorlar. Fakat onun söyledikleri ne
kâhinlerin sözüne, ne de sihirbazların sözüne benzemiyor. Onun
söylediklerini şairlerin her çeşit şiirleriyle karşılaştırdım. Onlara
hiç benzemiyor, hiç kimsenin sözüyle ölçülemez. Vallahi o zât hakkı
bildiriyor, doğruyu söylüyor. Ona inanmayanlar yalancı ve sapıklık
içindedirler. Bu zât iyiliği, ahlâkî değerleri emrediyor, kötülükten
de sakındırıyor.
Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri kardeşinin bu sözü üzerine:
- Sen bana, bu husûsta arzû ettiğim, gönlüme şifâ veren, müşkillerimi
giderir bir haber getirmedin. Kendim gidip, onu görürüm, dedi.
Kardeşi Üneys dedi ki:
- İyi olur, fakat sen Mekke halkından sakın! Çünkü Mekkeliler, ona
karşı son derece kin besliyorlar ve onunla görüşenleri takip
ediyorlar.
Ebû Zer, hemen Mekke'ye gitmeye ve Peygamberimizi görüp Müslüman
olmaya karar verdi. Eline bir değnek ve biraz da azık alarak büyük bir
şevkle Mekke yoluna düştü.
Kimseye sormadı
Mekke'ye varınca hâlini kimseye anlatmadı. Çünkü bu sırada müşrikler
Peygamberimize ve yeni Müslüman olanlara şiddetli düşmanlık yapıyorlar
ve bu düşmanlıklarını safha safha ilerletiyorlardı. Bilhassa Müslüman
olup da, kimsesiz ve garip olanlara işkence yapıyorlardı.
Ebû Zer-i Gıfârî de Mekke'de kimseyi tanımıyordu. Garip ve yabancı
idi. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadan Kâ'be'nin yanına varıp
oturmuştu. Peygamberimizi görmek için fırsat kolluyor, nerede olduğunu
öğrenmek için bir işâret arıyordu. Burada Zemzemden başka bir şey
yiyip içmiyordu.
Akşam üstü bir sokak köşesine çekildi. Hz. Ali, Ebû Zer'i gördü. Garip
olduğunu anlayarak alıp evine götürdü. Hâlinden bir şey sormadığı
gibi, Hz. Ebû Zer de ona sırrını açmadı.
Sabah olunca, tekrar Kâ'be'ye gitti. Akşama kadar dolaştığı hâlde
hiçbir ip ucu elde edemedi. Eski oturduğu köşeye gelip oturdu. Hz.
Ali, o gece yine oradan geçerken, Ebû Zer'i görünce:
- Bu biçâre hâlâ aradığını bulamamış, diyerek tekrar evine götürdü.
Sabahleyin yine Beytullaha gitti, sonra oturduğu köşeye çekildi. Hz.
Ali tekrar da'vet edip evine götürdü ve ona sordu:
- Senin işin nedir? Bu şehre ne için geldin?
- Eğer bana doğru bilgi vereceğine kat'î söz verirsen, söylerim.
- Söyle, hâlini kimseye açmam.
Akıllılık ettin
- İşittim ki, burada bir Peygamber çıkmış. Onunla görüşmesi, ondan
işittiklerini ezberleyip bana nakletmesi için kardeşimi göndermiştim.
Kardeşim gönlüme şifâ verecek bir haber getirmedi. Onun için bizzat
kendim onunla görüşmek ve ona kavuşmak için buraya geldim.
- Sen doğruyu buldun, akıllılık ettin. Bu zât Allahın Resûlüdür, hak
Peygamberdir. Sabahleyin ben o zâtın yanına gidiyorum. Beni takip et,
senin için korkulacak bir şey görürsem, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi
yaparım. Sen beklemez gidersin. Ben geçip gidersem, arkamdan gel ve
benim girdiğim eve sen de peşimden gir!
Ebû Zer-i Gıfârî, Hz. Ali'yi takip edip, onunla birlikte
Peygamberimizin mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Ve hemen:
- Esselâmü aleyküm, diyerek selâm verdi. Bu selâm İslâm'da bu şekilde
verilen ilk selâm ve Ebû Zer-i Gıfârî de ilk selâmlayan kimse oldu.
Peygamber efendimiz selâmını aldıktan sonra, aralarında şu konuşma
geçti:
- Sen kimsin?
- Gıfâr kabîlesindenim.
- Ne zamandan beri buradasın?
- Üç gün üç geceden beri buradayım.
- Seni kim doyurdu?
- Zemzem'den başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içtikçe hiç
açlık ve susuzluk duymadım.
- Zemzem mübârektir. Aç olanı doyurur.
- Yâ Muhammed! İnsanları neye da'vet ediyorsun?
- Bir olan ve ortağı bulunmayan Allaha îmân etmeye ve putları
terketmeye, benim de Allahın Resûlü olduğuma şehâdet etmeye da'vet
ediyorum.
Bana İslâmı bildir
Bunun üzerine Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri:
- Bana İslâmı bildir, dedi.
Peygamber efendimiz ona Kelime-i şehâdeti okudu. O da söyleyip,
Müslüman oldu. Ebû Zer Müslüman olmanın verdiği büyük bir iştiyâkla
dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Allahü teâlâya yemîn ederim ki Müslüman olduğumu
Kâ'be'de müşrikler arasında haykırmadıkça memleketime dönmiyeceğim.
Bundan sonra Ebû Zer-i Gıfârî Kâ'be yanına gidip, yüksek sesle:
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve
Resûlüh, diye haykırdı.
Bunu işiten müşrikler hemen üzerine hücum ettiler. Taş, sopa ve kemik
parçaları ile öyle dövdüler ki, kanlar içinde kaldı.
Bu hâli gören Hz. Abbâs seslendi:
- Bırakın bu adamı, öldüreceksiniz! O sizin ticâret kervanınızın
geçtiği yol üzerinde oturan bir kabîledendir. Bir daha oradan nasıl
geçeceksiniz?
Böylece Ebû Zer hazretlerini müşriklerin elinden kurtardı.
Kavminin yanına dön!
Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği şevkle, öylesine seviniyor ve
coşuyordu ki, ertesi gün gene Kâ'be'nin yanında Kelime-i şehâdeti
yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Bu sefer de üzerine hücum eden
müşrikler, yere yıkılıncaya kadar dövdüler. Yine Hz. Abbâs yetişip,
ellerinden kurtardı.
Bundan sonra Peygamber efendimiz Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerine buyurdu
ki:
- Şimdi kavminin yanına dön! Emrim sana ulaşınca, onu kavmine haber
ver! Ortaya çıktığımızın haberi sana geldiği zaman yanımıza dön!
Bu emir üzerine Ebû Zer-i Gıfârî kendi kabîlesi arasına dönüp, onlara
İslâmiyeti anlatmaya başladı. Hicrete kadar bu hizmete devam etti.
Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri kavmini İslâmiyete da'vet ediyordu. Birgün
kabîlesine, Allahın bir ve Muhammed aleyhisselâmın onun Resûlü
olduğunu ve bildirdiklerinin hak ve tapmakta oldukları putların bâtıl,
boş ve ma'nâsız olduğunu söylemişti. Kendisini dinleyen kalabalıktan
bir kısmı, “Olamaz” diye bağrışmaya başladılar. Bu sırada kabîlenin
reisi Haffâf, bağıranları susturdu ve dedi ki:
- Durun, dinleyelim bakalım ne anlatacak!
İşte sizin taptığınız şey
Bunun üzerine Ebû Zer hazretleri şöyle devam etti:
- Ben Müslüman olmadan önce, bir gün Nuhem putunun yanına gidip, önüne
süt koymuştum. Bir de baktım ki, bir köpek yaklaşıp, sütü içiverdi.
Sonra da putun üzerine pisledi. Görüyorsunuz ki, put köpeğin üzerini
kirletmesine mânî olacak güçte bile olmayan bir taş! İşte sizin
taptığınız şey! Köpeğin bile hakâret ettiği puta tapmak hoşunuza
gidiyorsa, buna çok şaşılır.
Herkes başını eğmiş duruyordu. İçlerinden biri cevap verdi:
- Peki senin bahsettiğin Peygamber neyi bildiriyor. Onun doğru
söylediğini nasıl anladın?
Bunun üzerine Ebû Zer hazretleri, yüksek sesle kalabalığa şöyle hitap
etti:
- O, Allahın bir olduğunu, O'ndan başka ilâh olmadığını, herşeyi
yaratan ve herşeyin mâliki, sahibi olduğunu bildiriyor. İnsanları
Allaha îmân etmeye çağırıyor. İyiliğe, güzel ahlâka ve yardımlaşmaya
da'vet ediyor. Kız çocuklarını diri diri gömmenin ve yaptığınız diğer
her türlü kötülüğün, haksızlığın, zulmün, çirkinliğini ve bunlardan
sakınmayı emrediyor.
Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri İslâmiyeti uzun uzun açıkladı.
Kabîlesinin, içinde bulunduğu sapıklığı bir bir sayıp, bunların
zararlarını ve çirkinliğini gayet açık bir şekilde anlattı. Onu
dinleyenler arasında başta kabîle reisi Haffâf, kendi kardeşi Üneys
olmak üzere çoğu Müslüman oldu. Diğerleri ise daha sonra
Peygamberimizi görerek Müslümanlığı kabûl ettiler.
Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri bu hizmetleri yaptığı sırada, İslâmiyet,
Mekke'de ve civârında oldukça yayılmıştı. Müşriklerin zulmü de o
derece artmış, İslâm uğrunda kanlar dökülmüş, ilk şehîdler verilmişti.
İki defa Habeşistan'a, daha sonra Medîne-i münevvereye hicret yapıldı.
Her şeyi sorardı
Ebû Zer hazretleri de Medîne'ye hicret etti. Peygamber efendimiz
hicretten sonra Eshâb-ı kirâm arasında kurduğu kardeşlikte Ebû Zer
hazretlerini de Münzir bin Amr hazretleri ile kardeş yaptı. Daha sonra
İslâmı anlatması için tekrar kabîlesi arasına gönderildi.
Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri Hendek savaşından sonra Medîne'ye geldi ve
yerleşti. Bundan sonra Peygamber efendimizin yanından ayrılmadı.
Bütün zamanını dîni öğrenmeye ayırdı. İlim öğrenmek husûsunda büyük
gayret sahibi idi. Herşeyi Peygamberimize sorardı. Îmân, ihsân, emir
ve yasaklar husûsunda, Kadir gecesi ve daha birçok husûsların
sırlarını, izâhını, namaza dâir ince husûsları ve nice şeyleri
Resûlullaha bizzat sorarak öğrenmiştir.
Resûl-i Ekrem efendimiz Ebû Zer'i çok sever, ona, husûsî iltifât
buyururdu. Çok zaman gece geç vakte kadar Resûlullahın huzûrunda
kalırdı. Peygamberimizin mahremi, sır dostu idi. Onunla mahrem
meseleleri konuşurdu.
Ayrıca Ebû Zer hazretleri, Peygamberimizin mübârek elini öpmek
saâdetine kavuşmuştur. Resûlullah efendimize bi'ât ederken de, “Hak
teâlânın yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldanmıyacağına, ne
kadar acı olursa olsun dâimâ doğru sözlü olacağına” söz vermişti.
Ömrünün sonuna kadar hep böyle kaldı. Bu husûsta Resûlullah efendimiz
buyurdu ki:
- Dünyaya Ebû Zer'den daha sâdık kimse gelmedi.
Tebûk seferi
Resûlullaha anlatılamayacak derecede muhabbeti ve bağlılığı vardı. Bir
defasında şöyle demiştir:
- Yâ Resûlallah, benim kalbim yalnız Allahü teâlânın ve sizin
muhabbetinizle doludur. Bu muhabbet o derecede ki, insanın kalbi ancak
bu kadar muhabbetle dolu olur.
Tebük muharebesinde Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerinin devesi pek zayıf ve
dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Yolun ortasında devesi çöküp
kalınca, devesinden indi. Eşyasını sırtına yükleyerek orduya yetişmek
için yaya yürümeye başladı. Şiddetli sıcak ortalığı kavuruyordu. Bir
öğle vakti Ebû Zer orduya yetişti. Resûlullahın yanında bulunan Eshâb-ı
kirâm dediler ki:
- Yâ Resûlallah! Tek başına bir adam geliyor.
Resûlullah efendimiz:
- Ebû Zer midir? Onun olmasını isterim, buyurdular.
Eshâb-ı kirâm dikkatle bakıp Resûlullaha dediler ki:
- Yâ Resûlallah, gelen Ebû Zer'dir.
- Allah Ebû Zer'e rahmet eylesin! O, yalnız yaşar, yalnız yürür,
yalnız başına vefât eder ve yalnız başına haşrolunur.
Daha sonra Ebû Zer'e:
- Ey Ebû Zer! Niçin geride kaldın, buyurdular.
Her adımına karşılık
Ebû Zer, devesinin durumunu anlattı ve bu sebeple geride kaldığını
söyledi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz:
- Bana gelip kavuşuncaya kadar, attığın her adımına karşılık, Allahü
teâlâ bir günâhını bağışlasın, diye duâ buyurdular.
Ebû Zer-i Gıfârî dünyaya hiç değer vermezdi. Son derece kanâatkâr,
fakîr ve yalnız yaşardı. Peygamber efendimiz bu sebeple ona,
“Mesîh-ül-İslâm” lâkabını vermişti.
Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri, Mekke'nin fethine de kendi kabîlesinin
sancağını taşıyarak katılmıştır.
Peygamberimize tam bağlanıp, onun sevip, beğendiğini seven,
sevmediğini ve beğenmediğini sevmeyen Ebû Zer, Resûlullahın vefâtında
da yanında bulunmuştur. Peygamberimizin vefâtından sonra bir köşeye
çekilip, son derece mahzûn ve yalnız yaşadı. Hz. Ebû Bekir'in
halîfeliği devrinde de böyle yaşayıp, onun vefâtından sonra Şam'a
gitti. Oraya yerleşti.
Bir gün Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri, Kâ'be'nin yanında durarak şöyle
dedi:
- Ey ahâli, sizden biri bir yolculuğa çıkacak olsa, azıksız aslâ
çıkmaz, mutlaka bir yol hazırlığı yapar. Yanına yiyecek, içecek, para
vs. alır. Dünya hayâtında bir yolculuğa çıkan bir insan, azık almadan
çıkmazsa, ya âhıret yolculuğuna çıkacak birisi, azıksız nasıl çıkar?
Âhıret azığı
Orada toplanan ahâli sordu:
- Bizim âhıret azığımız nedir yâ Ebâ Zer?
- Dünyayı iki kısma ayırınız. Birini dünyalık elde etmeye, diğerini de
âhıret hazırlığı yapmaya tahsîs ediniz. Üçüncüsü size zararlı olur,
fayda vermez.
Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri, Hz. Osman'ın halîfeliğine kadar Şam'da
kaldı. Şam halkına din bilgilerini öğretmekle meşgul oldu.
Şüphelilerden ve harâmlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük
nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakîrlere dağıtırdı.
Bir defasında Şam vâlisi, tecrübe etmek için, hizmetçisi ile akşam
onbin dirhem altın göndermişti. Ebû Zer hazretleri altınları alınca
uykusu kaçtı, uyuyamaz hâle geldi. Hemen kalktı ve fakîrlere dağıttı.
Yanında tek altın bile saklamadı.
Ertesi gün vâlinin hizmetçisi gelip dedi ki:
- Aman efendim, dün akşam sana getirdiğim altınlar meğerse başkasına
gidecekmiş. Yanlışlıkla sana getirmişim. Mümkünse altınları geri
alayım, yoksa vâli benden hesap sorar.
Bunun üzerine Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri buyurdu ki:
- Oğlum, onları fakîrlere dağıttım. Sen vâliden iki-üç gün mühlet
iste, ben bu parayı hazırlarım, o zaman iâde ederiz.
Vâlinin adamı durumu vâliye anlattı. Vâli, Ebû Zer'in, sözünün eri
olduğunu anladı.
Ancak, Ebû Zer'in bir günlük ihtiyaçtan fazlasını bulundurmayıp
dağıtmasını ve halkı buna teşvik etmesini, halkın anlamayacağını
anlayan vâli, durumu halîfe Hz. Osman'a mektup ile bildirdi.
Medîne'den ayrıl!
Bunun üzerine halîfe, Ebû Zer'i Medîne'ye da'vet etti. Ebû Zer,
Medîne'ye geldiğinde, evlerin Sel Dağına dayandığını ve refâhın
arttığını gördü. Halîfenin huzûruna çıkınca, Hz. Osman'a, niçin
insanların biriktirdikleri malları dağıttırmıyorsun, diye sordu. Bunun
üzerine Hz. Osman buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Zer, halkı zühd yoluna zorla sokmak imkânsızdır. Onlar
zekâtlarını verdikten sonra, benim vazîfem, onlar arasında Hak teâlâ
hazretlerinin emriyle hükmetmek ve onları çalışma, iktisat tarafına
teşvik eylemektir.
Bunun üzerine Ebû Zer dedi ki:
- Resûlullah bana "Binalar Sel dağına ulaştığı zaman, sen Medîne'den
ayrıl!" diye emretmişlerdi. İzin verirseniz, ben Medîne'den gideyim.
Hz. Osman müsâade buyurdu. Birkaç koyun ve keçi, yetecek miktarda
yiyecek vererek, Medîne-i münevvere yakınlarındaki Rebeze adındaki
köye gitmesini söyledi. Ailesi de Şam'dan buraya gönderildi.
Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri, Rebeze'de, küçük bir kulübeye yerleşti.
Gelip geçenlere, hadîs-i şerîf ve dînî bilgiler öğretmeye başladı.
Halîfenin hediye ettiği, birkaç koyun ve keçisi vardı. Onlarla
hayatını devam ettiriyor, dâimâ Allaha şükrediyordu.
Elbisen eskidi
Birgün, muhterem hanımı hatırlattı:
- Elbisen çok eskidi, bir yenisini bulamaz mıyız?
- Bize artık elbise değil, kefen lâzımdır! Üstelik sana, iyi
haberlerim var.
- Hayırdır İnşâallah efendi...
- İnşâallah yakında, Allahın sevgilisi Peygamber efendimize
kavuşacağım. Ey ölüm çabuk gel, rûhum Rabbime kavuşmak sevgisiyle
çırpınıyor.
Hanımı ağlamaya başladı.
- Niçin ağlıyorsun hanım?
Kadıncağız bir şeyler söylemek için dedi ki:
- Nasıl ağlamıyayım! Gerçekten bir emr-i Hak vâki olsa, vefât etsen,
ben buralarda tek başıma ne yaparım? Sonra bir kefen bezimiz bile yok.
Ayrıca kadın başıma, seni nasıl defnedebilirim?
- Şimdi bunları bırak da, kapıya çık bakalım! Gelen giden, var mı?
Hanımı gözlerini sildi. Kapı önüne çıktı. Uzaklara, ufuklara baktı,
baktı. Issız çöl rüzgârlarından başka, ne gelen vardı, ne giden!
Üzüntüyle içeri döndü. Başını salladı:
- Bilirsin ki, hac mevsimi geçti. Bu günlerde, şu ıssız çöle, kimin
yolu düşebilir?
- Gelirler! Gelirler! Sen şimdi kalk! Bir keçi kes; pişirmeye başla!
İyi kalbli Müslüman cemâ'ati gelince, onlara ikrâm edersin. Sakın,
yemeden onları salıverme!
Hanımı, tekrar dışarı çıktı. Gözleri nemli, efendisinin emirlerini
yerine getirmeye başladı. Yemek pişirirken yolu da gözlüyordu. İşte bu
sırada ufukta, bir toz bulutu belirdi. Bulut yaklaştı, yaklaştı.
Gelenler var!
Nihâyet atlılar ve develiler, açıkça belli oldular. O zaman kadıncağız
buruk bir sevinçle içeri koştu:
- Müjde efendi! Söylediğin gibi, gelenler var!
Yaşlı Sahâbînin gözleri parladı ve dedi ki:
- Elhamdülillah! Çok şükür, geldiler demek. Öyleyse, gel de şu yaşlı
vücûdumu, Kıbleye doğru çevirelim.
Sonra Kelime-i Şehâdet getirip vefât etti. Hanımı, efendisinin
dediklerini yaptı. Sonra tekrar, kapı önüne çıktı. Yolcular
gelmişlerdi.
Bunlar Abdullah bin Mes'ûd, Mâlik bin Eşter ve ba'zı Müslümanlardı.
Kadıncağız eliyle, gelenlere evi gösterip sordu:
- Ebû Zer içerde, vefât etti. Onu kefenleyip, ecre, sevâba nâil olmak
istemez misiniz?
Bu ismi duyan kâfile mensupları, hep birlikte, Ebû Zer hazretlerinin
hizmetine koştular.
Abdullah bin Mes'ûd'un verdiği kefenle kefenlendi ve cenâze namazını
da, Abdullah bin Mes'ûd kıldırdı. Hazırlanan etten de yiyerek hep
birlikte Medîne'ye döndüler. Çoluk çocuğunu Hz. Osman himâyesine aldı.
Hz. Ömer, halîfeliği zamanında birgün arkadaşları ile oturmuş sohbet
ediyordu. Bu sırada iki genç huzûruna geldi. Yanlarında kollarından
sıkıca tuttukları bir genç vardı. Kollarından tutulan genç, temiz
giyimli mert birine benziyordu. Biri geliş sebeplerini şöyle anlattı:
-Bu genç, babamızı öldürdü. Bunun muhâkeme edilmesini istiyoruz.
Üç gün mühlet ver
Hz. Ömer, her iki tarafın da ifâdelerini aldı. Hâdisenin nasıl cereyân
ettiği iyice öğrenildikten sonra kâtil genç suçlu görülerek idâma
mahkûm edildi.
Delikanlı kararı sükûnetle dinledikten sonra, dedi ki:
-Siz, mü'minlerin emîrisiniz. Emriniz başımızın üzerinedir. Kararın
yerine getirilmesine hazırım. Ancak, babam vefât etmezden önce
paralarını ayırmış, bana, "Oğlum, şunlar senin, şunlar da
kardeşinindir. Büyüyünceye kadar sen muhâfaza et! Büyüyünce kendisine
verirsin." diye vasiyet etmişti. Ben de bu paraları bir yere gömdüm.
Şimdi karar infaz edilirse, bu paralar orada kalır. Çünkü benden başka
yerini bilen yoktur. Yetim hakkı zâyi olur. Bana üç gün müsaade
ederseniz gider emâneti ehil birine teslim ederim. Sonra da gelir
teslim olurum.
Hz. Ömer:
-Yerine bir kefil bırakman lâzım, buyurdu.
-Burada bulunanlardan biri bana kefil olur?
-Kefilini göster!
Genç, orada bulunanların yüzüne dikkatlice baktı. Sonra Ebû Zer Gıfarî
hazretlerini göstererek:
-İşte bu zât kefil olur, dedi.
Hz. Ömer:
-Ey Ebû Zer, kefil olur musun?
-Evet, üç güne kadar döneceğine ben kefil olurum.
Aradan üç gün geçti. Mühlet bitmek üzereydi. Da'vâcı gençler gelmiş
fakat, suçlu genç gelmemişti. Da'vâcılar dedi ki:
-Ey Ebû Zer, kefil olduğun genç gelmedi. Madem o gelmedi, sen onun
kefili olarak, onun cezâsını çekmedikçe buradan ayrılmayız.
Ebû Zer hazretleri gayet sakin bir şekilde:
-Daha vakit var, sürenin sonuna kadar bekleyin bakalım. Eğer gelmezse,
ben hazırım.
Sözünde durdu
Nihâyet bildirilen vakit doldu. Ebû Zer hazretleri de ortaya çıkıp,
cezâsının infazını istedi. Tam bu sırada, toz duman içinde birinin
gelmekte olduğunu gördüler. Gelen, o gençten başkası değildi.
Genç geciktiği için özür dileyerek:
-Parayı bulup dayıma teslim ettim. Kardeşimi de ona emânet ettim.
Dayımın yeri haylı uzak olduğu için ancak bu zamanda gelebildim.
Orada bulunanlar, gencin sözünde durmasına hayran kaldılar. Bu husûsu
kendisine söylediklerinde:
-Mert olan hakîki Müslüman sözünde durur. Arkamdan, "Artık dünyada
sözünde duran kalmadı" dedirtmem.
Ebû Zer hazretlerine, genci tanımadığı hâlde neden kefil olduğunu
sorduklarında:
-Genç bana güvenerek, "Bu bana kefil olur" dedi. Bunu reddetmeyi
mürüvvete, insanlığa sığdıramadım. Âlemde fazîlet, iyilik kalmamış,
dedirtmem.
Bu durumu gören da'vâcılar:
-Biz de bu dünyada kerem sahibi, cömert kalmadı dedirtmeyiz. Allah
rızâsı için, da'vâmızdan vazgeçtik, ölenin vârisleri olarak affettik,
dediler.
Peygamber efendimiz Ebû Zer hazretleri hakkında buyurdu ki:
-Benim ümmetimde Ebû Zer, Meryem oğlu İsâ'nın zühdüne sahiptir. Bu
fıtrat üzere yaratılmıştır.
-İsâ aleyhisselâmın tevazuuna bakmak kendisini mesrur eden kimse, Ebû
Zerr'e nazar eylesin.
Ebû Zerr-il Gıfârî Peygaberimizden bizzat işiterek 281 hadîs-i şerîf
rivâyet etmiştir. Kendisinden Enes bin Mâlik, İbn-i Abbas, Hâlid bin
Vehba, Zeyd bin Vehb, Hurşe bin Hurr, Cübeyr bin Nüfeyr, Ahnef bin
Kays, Abdullah bin Samit, Amr bin Meymun ve daha çok sayıda hadîs
âlimi, hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ondan rivâyet edilen bu hadîs-i
şerîfler Kütüb-i sitte denilen meşhur altı hadîs kitabında yer
almıştır.
Ebû Zerr'in rivâyet ettiği bir hadîs-i kudsî şöyledir:
Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki:
Ey kullarım! Şüphesiz zulmü kendime haram kıldım. Ya'ni zulümden
münezzehim. Bunu size de haram kıldım. Sakın kimseye zulüm etmeyin.
Ey kullarım! Hepiniz, dalâlet, sapıklık üzere yaratıldınız. Yani din
bilgilerini bilmiyordunuz. Ancak sizden hak yoluna hidayet ve imân
etmeğe muvaffak eylediğim kimseler hidayete kavuştu, dalâletten
kurtuldu. Benden hidayet isteyiniz, sizi hidayete kavuşturayım.
Ey benim kullarım hepiniz açtınız. Fadl ve keremimle sizleri yedirip
içirip doyurdum. Benden yiyecek içecek talep ediniz ki size bunun
sebeplerini ve yolunu kolaylaştırayım.
Ey benim kullarım hepiniz çıplaktınız, hepinizi ben giydirdim. Benden
giyecek talep ediniz ki sizi giydireyim.
Ey benim kullarım! Şüphesiz siz bana hiç bir zarar veremezsiniz ve
bana hiç bir fâide sağlayamazsınız. Ben bunlardan münezzeh ve
müberrâyım. Ben ganiyy-i mutlakım siz de fakir-i mutlaksınız.
Ey benim kullarım! Eğer sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz,
insanlarınız, cinleriniz, takvânın en yüksek derecesinde olsa, benim
mülkümde zerrece artış olmaz. Zühd ve takvânızın fâidesi yine sizedir.
Ey benim kullarım! Sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz insan ve
cinleriniz, yani hepiniz en âsî bir kimse gibi hep, isyânkâr ve
günâhkâr olsanız, benim mülkümden zerre eksilmez. Bunların zararı,
ziyânı size ulaşır.
Ey kullarım! Öncekileriniz ve sonrakileriniz, insanlarınız ve
cinleriniz, yeryüzünde bir yerde el kaldırıp benden isterseniz, (Ben
de dilersem) , her istediğinizi veririm. Böylece benim mülkümden bir
şey eksilmiş olmaz. İğne denize daldırıldığı zaman iğne denizden
birşey eksiltir mi? Ucunda kıymetsiz bir yaşlık kalır.
Ey kullarım! Sizin amel ve ibadetlerinizi, her işinizi, ilmi ezelîm ve
hafaza mleklerim ile zapt ve hıfz ederim. Sonra işlerinizin
karşılığını âhirette noksansız veririm. İşte bu şekilde her kim bir
hayır işlerse, bana hamd-ü senâ eylesin. Bu da benim ihsânımdır.
Bundan başka iş işleyenler de beni değil, kendi nefislerini
kötülesinler. Zira kötülük işleyenler, irâde-i cüz'iyyeleri ile kendi
nefslerine uyarak günâh işliyorlar.
Ebû Zerr-il Gıfârî şöyle anlatmıştır
Bir gün mescid girdim. Resûlullah efendimiz yalnız oturuyordu. Ben de
yanına oturdum, buyurdu ki:
Yâ Ebû Zer, mescide girince iki rekât namaz (tahıyyet-ül mescid)
kılmak gerekir. Kalk kıl.
Kalktım iki rekât tahıyyet-ülmescid namazı kıldım sonra yine
Resûlullahın yanına varıp oturdum. Dedim ki,
-Yâ Resulallah, bana namaz kılmayı emir buyurdunuz. Bu namaz nedir?
-Azı ve çoğu Allahü teâlânın koyduğu bir ibâdettir.
-Yâ Resûlallah hangi amel daha efdaldir:
-Allahü teâlâya imân etmek ve onun yolunda cihad yapmak.
-Yâ Resûlallah imân bakımından en kâmil mü'min hangisidir?
-Ahlâkı en güzel olanıdır
-Yâ Resûlallah mü'minlerin en emini kimdir?
-İnsanlara elinden ve dilinden zarar gelmeyen kimsedir.
-Yâ Resûlallah en efdal hicret hangisidir?
-Günâhlardan uzaklaşmaktır.
-Yâ Resûlallah en efdal namaz hangisidir?
-En uzûn kılınan namazdır
-Yâ Resûlallah, oruç nedir?
-Ecrini, mükâfatını bizzat Allahü teâlânın katkat vereceği bir farzdır
ibâdettir,
-Yâ Resûlallah hangi cihad daha efdaldir?
-Mal ve canı ile yapılan cihaddır,
-Yâ Resûlallah hangi köleyi azât etmek daha efdaldir?
-Madden ve manen kıymetli olanı.
-Sadakanın en efdali hangisidir?
-Az da olsa fakirin gönlünü almak için verilendir.
-Yâ Resûlallah, Allahü teâlânın indirdiği âyetler içinde en
fazîletlisi hangisidir?
-Âyet-el kürsîdir..
Ebû Zer hazretleri devam ederek,
-Yâ Resûlallah bana nasihât et!
-Sana Allah'tan korkmayı tavsiye ederim. İşin başı budur.
-Yâ Resûlallah biraz daha!..
-Sana Kur'ân-ı kerîmi okumayı tavsiye ederim. O senin için yeryüzünde
nur, gökte meleklerin övgüsüdür.
-Biraz daha...
-Çok gülmeyi terket, çok gülmek kalbi öldürür, yüzün nurunu giderir.
-Biraz daha nasihât buyur, Yâ Resûlallah!
-Susmayı tercih et sadece hayır söyle, bu şeytanı senden uzaklaştırır
dîne uymakta sana yardımcı olur.
-Biraz daha, Yâ Resûlallah!
-Cihad et, çünki cihad ümmetimin zühdüdür.
-Biraz daha...
-Miskinleri, fakirleri sev onlarla bulun.
-Biraz daha, Yâ Resûlallah!
-Kendinden aşağı olanlara bak, senden üstün olanlara bakma, çünkü
içinde bulunduğun hal senin için nimettir.
-Biraz daha, Yâ Resûlallah dedim!
-Akrabanı ziyaret et, onlar seni ziyaret etmeseler de.
-Biraz daha, Yâ Resûlallah dedim.
-Allahü teâlâya itâat et, kınayanların kınamasına aldırma.
-Biraz daha nasihât et, Yâ Resûlallah!
-Acı da olsa Hakkı söyle!
-Biraz daha istedim.
-Tedbir almak gibi akıllılık yoktur. Haramlardan el çekmek gibi vera
yoktur. Güzel ahlâk gibi de soyluluk yoktur.
|
***

...Sufi Forum Açıldı...
Sufi Forum Açıldı... Sufi Forum Açıldı...
Türkiye'nin " En Özgür ve En
Özgün " Tasavvuf Platformu
Üyelik ve Paylaşım için
tıklayınız...

|