İstanbul’da yetişen büyük
velîlerden. İsmi Yahyâ, nisbeti Beşiktâşî’dir. Aslen Amasyalı olup Şamlı
Ömer Efendinin oğludur. Yahyâ Efendi, İbn-i Ömer el-Arabî, Yahyâ bin
Ömer Beşiktâşî ve Molla Şeyhzâde gibi isimlerle de tanınıp meşhûr
olmuştur. 1494 (H.900) senesi Trabzon’da doğdu. 1569 (H.977) senesinde
İstanbul’da vefât etti. Kabr-i şerîfi, Beşiktaş ile Ortaköy arasında
yaptırdığı ve kendi adıyla anılan câminin yanında olup, ziyâret
mahallidir.
İlk tahsîlini, babasından
ve oradaki başka âlimlerden yapan Yahyâ Efendi, küçüklüğünden îtibâren
ilim ve ibâdete rağbet ederek yetişti. Çok riyâzet ve mücâhede yaptı.
Nefsin isteklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak için çok çalıştı.
Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere, mânevî olgunluklara
kavuştu. İlimdeki kemâlâtını arttırmak ve daha yükseklere kavuşmak
maksadıyla, hilâfet merkezi olan İstanbul’a geldi. Zenbilli şöhretiyle
meşhûr, Müftiy-ül-enâm Ali Cemâlî Efendinin hizmet ve sohbetlerine
kavuştu. Vefâtına kadar sohbetlerine devâm etti.
Ali Cemâlî Efendinin
vefâtından sonra müderris oldu. Yahyâ Efendi, çeşitli medreselerde
vazîfe yaptıktan sonra, 1553 senesinde, Sahn-ı semân medreselerinden
birinde müderrislik yaptı. İki sene sonra da emekli oldu. Emekliliğinden
sonra inzivâyı, yalnız kalıp, hep ibâdet ve tâat ile meşgûl olmayı
tercih etti. Beşiktaş’ta satın aldığı deniz kenarındaki bahçesinde, bir
ev ve mescid yaptırdı. Sonraları evin etrâfında; medreseler, hamam ve
orada kalanların barınacakları odalar ve yol üzerinde herkesin gelip
geçtiği bir yerde de çok güzel bir çeşme yaptırdı. Pek mahâretli olup,
inşâat işlerini bizzat kendisi yapardı. Yaptığı çeşmenin târihî olması
bakımından, kitâbesi için yazdırdığı şu beyt meşhûrdur:
Askerî ve mülkî erkân,
ahâlinin ileri gelenleri, çevredeki ve uzak yerlerdeki insanlar,
tüccârlar ve bilhassa gemiciler, Yahyâ Efendiyi ziyâret ederler, hediye
ve adak gönderirler, hâcetleri için duâ isterlerdi. Yahyâ Efendi, yanına
gelen ziyâretçilere çeşit çeşit yemekler, şerbetler ve meyveler ikrâm
eder, geleni boş çevirmezdi. İyilik, ikrâm ve ihsânları pekçoktu. Bâzan
şehrin ileri gelen zâtları ile ilim sâhiplerini dâvet eder, çeşit çeşit
ikrâmlarda bulunurdu. Bâzan da fakir ve yoksullara ziyâfet çeker,
gönüllerini alırdı. Her sene Resûlullah efendimizin, dünyâya
teşriflerinin sene-i devriyyesi olan mevlid kandilinde, daha çok iyilik
ve ikrâmlarda bulunur, daha geniş ziyâfetler verirdi. İlim
talebelerinden, fakirlerden ve zayıflardan ziyâretine gelenlere çok
sadakalar verir, en aşağı hediyesi kayık ücreti olurdu. Bahçesinde
bulunan meyvelerden Kânûnî Sultan Süleymân Hâna takdîm ve hediye eder,
Sultân da ona, maddî yardımda bulunurdu.
Yahyâ Efendi, çeşitli
ilimlerde söz sâhibi olup, naklî ilimlerden başka; tıb, hikmet, hendese
ve fizik gibi aklî ilimlerde de mahâret ve ihtisas sâhibi idi. Duâsı
Allah'ın izniyle hastalara şifâ olurdu. Kendisi, hem zâhirî, hem de
bâtınî kemâlâta sâhipti. Üveysî idi. Dil ve gönül ehli, şâir, tabîb,
hakîm, cömert, kerîm (iyilik edici), şefkatli, yumuşak huylu, zekî, iyi
huylu, takvâ ve güzel ahlâk sâhibi bir zâttı. Ziyâretine gelenler, onun
kereminden, kerâmetinden, hikmetli sözlerinden, tıbba dâir
bilgilerinden, ilim ve fazîletinden istifâde ederler, feyz almış olarak
dönerlerdi. Sohbetinde bulunanların herbirine “Âşık” diye hitâb ederdi.
Sohbetlerinde din büyüklerinden bahseder, onların menkıbelerini, güzel
hâllerini anlatırdı.
Çeşitli yerlerden adak ve
hediye olarak gelen malların çoğunu, binâ yapmakta ve bahçelerinin
bakımında harcardı. Her tarafta binâlar yapardı. Yaptığı inşâatın biri
tamam olmadan diğerine başlardı. Mescid, medrese, tıb mektebi, hânekâh,
hamam gibi binâlar inşâ ederdi. İnşâat işinde çok mâhir idi. Dağları
kazdırır, toprakları indirip, deniz sâhillerini doldurur, oralara yeni
binâlar yapardı. Böyle çok binâ yapmasının hikmeti suâl edildiğinde;
“Bakara sûresi 36. ve A’râf sûresi 24. âyet-i kerîmelerinde meâlen;
“...Yeryüzünde sizin için bir vakte (ömrünüzün, ecelinizin sonuna)
kadar, yerleşmek, geçinmek ve menfaatlenmek vardır.” buyruldu. Bizim ve
bizden sonra gelip yolumuzda olanlar için, en güzel kalma yerleri, en
münâsip ve lâzım olan yerler böyle binâlardır. Bunun için bu tip
binâların inşâsına bu kadar gayret ediyoruz.” buyururdu.
Yahyâ Efendinin
sevdiklerinden Baba Tarak anlatır: “Balıkçı idim. Balık avlar, onunla
geçinirdim. Bir seher vakti Yahyâ Efendi hazretlerinin dergâhına vardım.
Beni gördükte; “Gel, teknen ile beni denizde bir gezdiriver. Allah'ın
kudretini düşünelim. Deryâyı bir güzel seyredelim.” buyurdu. Ben de;
“Başüstüne efendim!” dedim. Hemen gidip kayığa bindik. Yahyâ Efendi
hazretleri kayığa oturdu. Kıyıdan biraz ayrılınca, gönlümü bir üzüntü
kapladı. Gam ile doldum. Zîrâ hanımım bana o gece fakirlikten yakınıp;
“Evin ihtiyâcını karşılayamıyorsun. Bak kızın yetişti. Çeyizi bile yok.
Sen ise durmadan Yahyâ Efendiye gidersin. O da böylece seni işten
alıkoymaktadır. Kuru kuruya gezmek hangi akıl îcâbıdır." demişti. Gece
söylediği bu sözleri hatırıma gelmişti. Kimseye bir şey söylememiştim.
Birden Yahyâ Efendi hazretleri bana; “Evlâdım! Yanında balık tutmaya
ağın var mı?” diye sordu. Ben de; “Efendim, denizde balık olmayınca, ağ
olmuş neye yarar.” diye cevap verdim. Yahyâ Efendi yine; “Balık yok ise
üzülme. Allah sana rızkını elbet ihsân ediverir. Ağı bana ver. Şimdi
sana Allah'ın kudretini göstereceğim.” buyurdu. Yahyâ Efendi bu sözü
söyler söylemez denizin yüzü balıkla dolup kaynamaya başladı. Ağı attı,
içi balıkla doldu. Onları kayığın içine boşalttı. Herbiri iri iri, tâze
kefallerdi. Bana dönüp; “Evlâdım! Şimdi beni kenara bırak, sen de
balıkları satmaya git. Bu balıklar ne kadar para ederse, onunla kızına
babalık yap. Çeyizini alıp, hazırla. Hanımının da istedikleri böylece
yerine gelsin.” buyurdu. O zaman ben hayretler içinde kaldım. Zîrâ benim
üzüntü sebebimi anlamıştı. Hemen Yahyâ Efendi hazretlerini kıyıya
bıraktım ve balıkları pazarda satmaya gittim. Balıkları satıp parasını
getirerek, durumu hanıma anlatıp parayı saydım. Hanım buna çok sevindi.
Bütün ihtiyaçları karşıladım. Çeyizi aldık. Hanım ondan sonra bana karşı
hiç huysuzluk yapmaz oldu. Sonra koşarak Yahyâ Efendi hazretlerinin
huzûruna geldim. Beni tebessüm ile karşıladı ve; “Balığı şu kadara
sattın ve ihtiyaçlarını da karşıladın herhalde.” buyurdular. Ben de;
“Evet efendim. Size canım fedâ olsun. Bize kereminizle yardım ettiniz.”
dedim. Sonra bana; “Ey Baba Tarak! Sen bu sırrı kimseye söyleme. Allah
için yayma. Bizdeki yardım doğrudur. Kısmetmiş ve senin hakkın
olmuştur.” buyurdu.”
Yahyâ Efendi hazretlerinin
elbiselerini bir Rum terzi dikerdi. İsmi Kusta Usta idi. Yahyâ Efendi
ona zaman zaman; “Ey Kusta Usta! Küfür hâlinde olman uygun değil. Îmâna
gelsen de seninle bir kardeş olsak. Âhiret yolunda da yoldaş olsak, daha
iyi değil mi?” derdi. O da; “Sözleriniz doğrudur. Bir gün gelir
başımızın yazısını elbet görürüz. Hak nasîb ederse oluruz.” diye cevap
verirdi. Yahyâ Efendi bir zaman terziye dikmesi için bir elbise verdi. O
da kısa zamanda biçip dikti ve Yahyâ Efendi hazretlerine getirdi. Yahyâ
Efendi onu eline alınca, ceplerini aramaya başladı. Terzi Kusta Usta;
“Bir noksanı mı var?” diye sordu. Yahyâ Efendi de; “Onun bir noksanı
yoktur. Acabâ bunun ceplerini dikmediniz mi?” diye sordu. Bunun üzerine
Kusta Usta; “Efendim! Cebini dikmiştim. Cep ağızları dikişlidir. Verin
bana ağızlarını açayım.” dedi. O zaman Yahyâ Efendi, ona; “Ellerini
ceplerine sok ne çıkar, ne bulursan senin olsun.” buyurdu. Terzi Kusta
bu söze bir mânâ veremeyip şaşırdı ve ellerini, ipliklerini söktüğü
ceplere soktu. Bir avuç altın çıkardı. Kusta Usta’nın aklı başından
gitti ve kendisini bir titreme aldı. Sonra Yahyâ Efendinin ellerine
sarıldı ve; “Ey Allah’ın sevgili kulu! Bana yardım edin. Mümin olma
zamânım geldi. Îmân etmek istiyorum. Bana îmânı öğretiniz.” dedi. Yahyâ
Efendi onun başına kendi tülbendini sardı ve; “Artık ismin Ali Usta
oldu.” buyurdu. Ali Efendi Kelime-i şehâdeti söyleyip Yahyâ Efendinin
talebeleri, sevdikleri arasına girdi ve dergâhta ömür boyu hizmet etti.
Belbân isminde gayr-i
müslim bir çobanın sürüsünden, iki koyun kaybolmuştu. Kaybolan koyunlar,
Yahyâ Efendinin dergâhının bahçesine gelmişlerdi. Çoban, koyunlarını
bütün aramalara rağmen bulamadı. Nihâyet orada bulunduklarını öğrenip,
doğruca dergâha geldi. Yahyâ Efendinin, müslümanların büyük bir âlimi ve
velîsi olduğunu işitmişti. “Acabâ bana nasıl alâka gösterir, benimle
ilgilenir mi, ilgilenmez mi? Eğer benimle ilgilenir, aç ve yorgun
olduğumu anlayıp; tâze ekmek, tereyağı ve bal ikrâm ederse, onun
hakîkaten büyük bir zât olduğunu anlarım.” gibi düşünceler ile Yahyâ
Efendinin huzûruna girdi. Yahyâ Efendi onu görünce, o daha hiçbir şey
söylemeden; “Bu kişi, koyunlarını ararken, dağ taş demeden dolanıp çok
yorulmuş ve acıkmıştır. Buna tâze ekmek, tereyağı ve bal getirin.” diye
hizmetçiye emretti. Emredilen yiyecekler, derhâl hazırlanıp getirildi.
Ortaya konunca, Yahyâ Efendi Belbân’a; “İşte sana tereyağı, mumlu bal ve
tâze nân (ekmek), Dilersen yağa ban, dilersen bala ban.” dedi ve
tebessüm ederek, yemesi için işâret etti. Belbân da o yiyeceklerden
yedi. Gönlü ve kalbi yumuşadı. Evliyânın lokması kalp hastalığına şifâ
olmuştu. Bunun üzerine Belbân îmân etmekle şereflenip müslüman oldu. Bu
nîmetin şükrânesi olarak, Allah rızâsı için, kendisinin olan o iki
koyunun kesilmesini ve orada bulunanlara ikrâm edilmesini istedi. Bunun
üzerine Yahyâ Efendi, şu şiiri söyledi:
Yalova’da bir imâm vardı
ki, Yahyâ Efendiyi büyük bilir ve çok severdi. Zaman zaman ziyâretine
gelirdi. Bu imâmın çoluk çocuğu kalabalık olup, maddî sıkıntı içindeydi.
Fakat o sabreder fakirliğini gizler, kimseye bir şey söylemezdi. Bir gün
yine Yahyâ Efendi hazretlerini ziyârete geldi. Selâm verip huzûrunda
oturdu. O sırada dergâh tenhâ olup, kimseler yoktu. Yahyâ Efendi ona;
“Ey temiz insan! Gel seninle bahçede biraz dolaşalım. Allah'ın lütfunun
sonu yoktur.” buyurdu. Berâberce çıktılar. Bir yere geldiklerinde, Yahyâ
Efendi; “Sen bize candan bağlısın. Şimdi sana Allah'ın lütfuyla bir iş
göstereceğim. Böylece gönlündeki fakirlik sıkıntısı kalmayacak. Fakirlik
ateşini söndürmüş ve seni sevindirmiş olacağız.” buyurdu. Sonra yere
asâsını vurdu ve; “Burasını kaz!” dedi. İmâm Efendi orasını açtığında,
içinden bir küp altın çıktı. Ona; “Ne durursun, fakirlik hastalığına
çâredir. Bunları sana sonsuz hazîneler sâhibi Allah gönderdi. İstediğin
kadar al.” buyurdu. İmâm Efendi bunları heybesine doldurdu. Yahyâ Efendi
ona; “Ey İmâm Efendi! Dünyâ üzüntüsünü gönlüne sakın koyma. Bunları
hayırlı işlere sarfedersin. Yalnız bu sırrı kimseye söyleme. Şâyet
anlatırsan o zaman bunlar elinden çıkar, aldırırsın.” buyurdu. İmâm
Efendi de; “Efendim, ben bu işe çok şaştım! Bu kadar altınla memleketime
nasıl dönerim. Yollarda haramîler, eşkıyâlar var. Korkarım ki bunları
benden alırlar. Nasıl varacağımı bilemiyorum.” dedi. Bunun üzerine Yahyâ
Efendi; “Sana kimse zarar veremez. Bu senin nasîbindir. Var selâmetle
git.” buyurdu. İmâm Efendi vedâ edip yola çıktı. Hakîkaten başına hiçbir
şey gelmeden Yalova’ya vardı. Kendisini hanımı karşıladı. Heybedeki
altınları görünce, hayretler içinde kaldı ve; “Bunları nereden buldun?”
diye sordu. O da; “Bu işi sana açıklayamam. Sâdece Allah'ın ihsânı
olarak bil!” dedi. İmâm Efendi bundan sonra etrâfına yardım etmeye
başladı. Hem yedi hem yedirdi. Ömrü hayır yapmakla geçti. İnsanlar onun
hakkında; “Nereden buluyor bunları?” demeye başladı. Bâzısı da;
“Birisinden emânet almış gâlibâ!” Kimisi de; “Anlaşılan defîne bulmuş.”
dedi. Herbiri bir şey söyledi. Netîcede İmâm Efendi hastalandı.
Hastalığı ilerleyince, komşularını başına çağırdı ve onlara; “Size bu
malı nereden bulduğumu açıklamak istedim. Bunun elime girmesine sebep,
Yahyâ Efendi hazretleridir. Bugüne kadar kimseye söylemedim. Zîrâ bana,
söyleme gizle demişti. Şimdi ise ömrümün sonu yaklaştığından onun
kerâmeti unutulmasın diye söylüyorum.” dedi ve Kelime-i şehâdet
getirerek vefât etti.
Torunu Tâceddîn Efendi
anlatır: “Bir gece uyuyordum. Gece yarısı dedem beni uyandırdı ve;
“Tâceddîn! Şimdi git. Dergâhta hizmet edenleri uykudan uyandır. Denizde
bir işim var, kayığı denize indirsinler.” buyurunca, gidip haber verdim.
Çocuk olduğum için beni dinlemediler ve; "Görmedin mi dışarısı fırtına.
Kayık bu havada denize iner mi?” dediler. Ben de gidip söylediklerini
dedeme anlattım. O zaman dedem hemen gidip kendisi kayığı denize
indirdi. İçine postunu yayıp oturdu. Sonra dergâhtakiler kayığın denize
indirildiğini anladılar. Yahyâ Efendi kayıkla denize açıldı. Biraz yol
aldıktan sonra küçük bir kayık içinde iki papazın suya batmak üzere
olduğunu gördü. Hemen yetişip onları kayığa aldı ve Yeniköy’e götürüp
kıyıya çıkardı. Tekrar Beşiktaş’a dergâhına geldi. Sonra bu papazlar
metropolitlerine başlarından geçeni anlattılar. Metropolit de, Yahyâ
Efendiye çeşitli hediyeler gönderip, ona sevgi, saygı ve hürmetlerini
bildirdiler.
Yahyâ Efendiyi seven ve dergâha odun
taşıyan bir kayıkçı vardı. O anlatır: “Bir gün Yahyâ Efendi bana; “Ey
reis! Sen bize candan hizmet edersin. Seni severiz. Bize bir kayık meşe
odunu getiriver.” buyurdu. Ben de gidip bir kayık odun getirdim. Kayığı
iskeleye yanaştırdım. Hizmetçiler dergâha odunu taşımaya başladılar. O
gün Yahyâ Efendiye pekçok muhtaç ve borçlu geldi. Yahyâ Efendi
hazretleri her birine yardım edip, ihtiyâcını karşıladı. Hepsi
sevinçliydi. Hayır duâ ederek dergâhtan ayrıldılar. Yahyâ Efendi
hazretleri hayâtında para kesesi kullanmazdı. Onun bir küçük el sepeti
vardı. Nereye gitse onu yanından ayırmazdı. Bir başkasının da ona
dokunmasına, içine elini sokmasına izin vermezdi. Kim bir şey istese,
ister ekmek, ister meyve ne olursa olsun mübârek elini içine sokar,
istenilen şeyi çıkarır verirdi. Yahyâ Efendinin huzûruna vardığımda beni
tebessümle karşıladı ve; “Reis, biz senden odun istemiştik. Ne yaptın?”
dedi. Ben de; “Efendim odun iskeleye geldi. Hizmetçiler taşıyorlar.”
dedim. O zaman Yahyâ Efendi hazretleri, yanındaki kapalı sepetine elini
soktu, içinde dolaştırıp bir miktar altın çıkardı ve bana uzattı. O
zaman ben; “Acabâ para kesesi kullanmamasının sebebi nedir?” diye
gönlümden geçirdim. Yahyâ Efendi bana bakıp güldü ve; “Reis! Bizim
kesemiz yoktur. Lâkin yedi iklim bize keselik yapıyor. Altın ve gümüş
bizde misâfir olmaz. Hem de bir gece bile kalmaz. Yerine ulaştırılır.”
buyurdu.
Kocaeli’nde Hacı Ali Efendi
isminde takvâ sâhibi, dergâhı olan bir zât vardı. Hacı Ali Efendi, Yahyâ
Efendi hazretlerinin büyüklüğünü ve güzel hallerini işitmişti. Bir gün
onu görmek için yola çıktı. Beşiktaş’a, oradan da Yahyâ Efendinin
dergâhına geldi. Hizmetçilere hitâben; “Yahyâ Efendiyi ziyârete geldik.”
dedi. Onlar da; “Şu anda burada değildir.” diye cevap verdiler. Hacı Ali
Efendi tekrar; “O halde nerede bulabiliriz, söyleyin.” dedi. Hizmetçiler
de; “Efendim, Yahyâ Efendi hazretlerinin Yeniköy yakınında bir bağı var,
oraya gitti.” dediler. Hacı Ali Efendi bunun üzerine yanındakilere;
“Gidip onu bulalım.” dedi. Sonra Yeniköy’e geçtiler ve Yahyâ Efendinin
bağını buldular. Hacı Ali Efendi bahçıvana; “Yahyâ Efendiye haber verin.
Onu ziyâret için geldik.” dedi. Bahçıvan; “Efendim, Yahyâ Efendi
hazretleri seher vakti buraya gelip, bir müddet kalıp kayıkla Kavak
tarafına gittiler.” dedi. Hacı Ali Efendi bunları duyunca; “Tövbeler
olsun! Bu kişi deli olsa gerek. Kendisinde evliyâlıktan bir eser
göremiyoruz. Bağdan bağa dolaşan kişi velî olur mu? Arzusu peşinde
koşuyor. Bu işler hiç evliyânın işi mi? Hani zikirler, hani dergâhta
sohbet, hani ibâdet, hani virdler, zikirler, hani elbise ve külâh? O ise
tenhalarda yollara düşüp bağdan bağa koşuyor. Bu dünyâya bu derece heves
bir velîde olur mu? Biz onu daha görmeden niyetlerini bir güzel anladık.
Âşikâre apaçık ne olduğu meydana çıktı. Dünyâya düşkün olan, âhiret
adamı olamaz. Âhiret adamı olan çok kere fakir olur. Nerede Yahyâ
Efendide bunlar?” diye söylendi. Geriye dönmeyi düşündü. Fakat vazgeçti.
“Bu kadar zahmet çekip tâ Kocaeli’nden buralara kadar geldim. Görmeden
gitmek, bu kadar zahmeti boşa çekmek olur. Emeğim boşa gitmesin. Onu
görmeden dönmek akıllıca bir iş olmaz. Onu bir bulup imtihan edeyim.”
dedi ve kayık ile Kavak yönüne doğru yola çıktı. Kayıkla giderken yolda
Yahyâ Efendi ile karşılaştı. Yahyâ Efendi onu görünce, tebessümle;
“Kardeşim hoş geldiniz. Bir kimsenin gönlünde dünyâ sevgisi olmazsa,
onun elinde bulunan dünyâlıklar âhirette şeref ve îtibâr bulmasına mâni
olmaz. Biz dünyâ ehlinden uzak olmak için bu dağ ve bahçeleri mesken
edindik. Lâkin biz nereye gitsek bizi buluyorlar. Aman ve fırsat
vermiyorlar.” buyurdu. Sonra şu beyti okudu:
Kânûnî Sultan Süleymân Hanın
vefâtından sonra yerine oğlu İkinci Selîm Han pâdişâh olup tahta
geçmişti. Bir gün saltanat kayığı ile Boğazı gezmek için çıktı. Giderken
Boğaz’daki bâzı yerleri yanındakilere soruyordu. Beşiktaş’a
geldiklerinde, kendisine; “Efendim burası Beşiktaş’tır ve Yahyâ Efendi
hazretleri oturur. Buralarını o ihyâ etmiştir.” dediler. O zaman Sultan
Selîm Han; “Yahyâ Efendi nasıl biridir?” diye sordu. Ona; “Sultanım!
Yahyâ Efendi, babanız Cennetmekân hazretlerinin süt kardeşi idi.
Babanızla çok iyi görüşürlerdi.” dediler. O zaman Sultan Selîm Han;
“Evet, babamla olan yakınlığını ve dostluğunu bilirim. O babama her ne
derse babam şüphesiz yerine getirirdi. Yahyâ Efendi saraya bir defâ
olsun gelmemişti. Lâkin babam hep onun ayağına giderdi. Babam ona çok
iltifat ettiğine göre görelim nasıl zâttır. Evliyâlığı nicedir. İmtihan
için onu bir yere dâvet edelim.” dedi. Kale bahçesi denilen güzel bir
yere geldi. Sultan bir adamıyla Yahyâ Efendiyi buraya dâvet etti. Yahyâ
Efendi geldiğinde ona iltifat etmemeyi gönlünden geçirdi. Çok geçmeden
Yahyâ Efendi kayığıyla çıkageldi. Sultan Selîm Han, Yahyâ Efendiyi
görünce tahtından inip hürmetle onu karşıladı ve iltifat etti. Yahyâ
Efendi ona; “Sultanım! Niçin tahtınızdan indiniz. Bu ne iltifat.”
buyurdu. Sultan, el öpmek isteyince, Yahyâ Efendi, Sultanın iki kulağını
tutup büktü ve; “Abdestin var mı? Söyle yoksa bırakmam.” dedi. Sultan;
“Abdest alayım.” dedi. Yahyâ Efendi; “Dediğim namaz abdesti değildir.
Söylediğim tövbe abdestidir.” buyurdu. Sultan Selîm Han mahçûb oldu ve
Yahyâ Efendinin ellerinden öpüp, hürmet gösterdi. Onun büyük bir velî
olduğuna iyice inandı.
Yahyâ Efendinin, Apostol
isminde hıristiyan bir komşusu vardı. Bir gün bu Apostol, denizde
fırtınaya tutuldu. Kendisi hıristiyan olduğu hâlde, Yahyâ Efendinin
hürmetine duâ ederek kurtuldu. Evine gelince, Yahyâ Efendiye hediye
götürmek istedi. Kendi âdetlerince, mühim ve kıymetli hediye sayılan
yıllanmış şarap alarak Yahyâ Efendinin dergâhına gitmek için yola çıktı.
Getirdiği şarap, dergâhın yokuşunda, daha oraya varmadan nar suyu hâline
döndü. Bu apaçık kerâmetleri gören Apostol, müslüman olmakla şereflenip,
Ali ismini aldı. Arsasını Yahyâ Efendiye hediye etti ve kendisi de onun
talebeleri arasına katıldı. Bu zât, Yahyâ Efendi ile aynı türbede, onun
kabrinin ayak ucunda yatmaktadır.
Beşiktâşî Müderris Yahyâ
Efendi, ömrünün sonuna kadar Beşiktaş’taki yerinde, ibâdet ve mücâhede
ile vakit geçirdi. 1569 (H.977) Zilhicce ayında, kurban bayramı gecesi
vefât etti. Vefâtında seksen yaşına yaklaşmıştı. Kurban bayramı günü,
Süleymâniye Câmiinde, bayram namazından sonra cenaze namazı kılındı.
Cenâze namazını Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Bahçesi yakınında
bulunan ve daha önceden hazırladığı kabrine defnolundu. Cenâzesinde
vezîrler, âlimler, zenginler ve fakirlerden müteşekkil çok kalabalık bir
cemâat hazır bulundu. Bu cemâat, onun hâlinin iyi olduğuna, sonunun
hayırlı olduğuna, tam ve âdil bir şâhitti. Vefât gecesinde; âlimler,
hâfızlar, vâizler, imâmlar, tasavvuf büyükleri Kur’ân-ı kerîm okudular.
Kelime-i tevhîd ve tesbîh ile o geceyi ihyâ edip, sevâbını o büyük zâtın
rûhuna hediye ettiler. Kabri üzerine İkinci Selim Hân tarafından türbe
yaptırıldı. Sonra gelen Osmanlı sultanları, Yahyâ Efendinin türbesinin,
câmi ve zâviyesinin ve diğer külliyâtının bakım ve tâmirini büyük bir
hassâsiyetle ve aksatmadan yapmışlardır.
Bir gün Yahyâ Efendi hazretleri Sahn-ı
semân Medresesine gitmek için yola çıkmıştı. Yolda atının yularını bir
papaz tuttu ve; “Ey âlim zât! Ey Yahyâ Efendi! Size bir suâlim var. Bu
müşkül işi bana îzâh edin. Soracağım şeyin cevâbı acabâ dîninizde var
mıdır? Her sene yeni defter tutulmayıp, gidiyor. Ölen kalan kim
bilinmeden ölmüş bir gayr-i müslimden devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl
iştir. Bu şekilde hareket dîninizde var mıdır?” dedi. Yahyâ Efendi
bunları duyunca; “Hayır. Dînimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan
haraç alınmaz. Sonra çok fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok
yaşlı olanlardan da haraç alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultânımız
ona muhtaç değildir.” dedi. O zaman papaz; “Efendi şunu iyi bil ki,
bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip, her yıl alırlar. Bunu ben
size soruyorum. İslâm dîni bunun alınmasını istiyor mu? Ne olur bunu
Sultan Süleymân Hana arzedin, haber verin, sorun?” dedi.
Bunları işiten Yahyâ Efendi celâllendi
ve din gayreti ile medreseye vardı. Ders yapmadan önce hemen kalem kâğıt
istedi ve Sultan Süleymân Hana hitâben; “Ey cihân sultanı Süleymân Han!
Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün ölen kişilere kadar uzandı demek.
Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti?
Bak, müminleri bir kâfir ilzâm ediyor, susturuyor, çâresiz bırakıyor.”
diye yazdı. Sonra da sevdiği birine bu mektubu verip Sultana gönderdi.
Mektup, Kânûnî’nin eline ulaştığında, Kânûnî ona nazar edip okudu. Rengi
değişip, kalbini bir üzüntü kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahyâ
Efendiye göndererek geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına
binip Yahyâ Efendinin dergâhına vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve;
“Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel
haslet sâhibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyân edip açıklayınız? Biz de
işin hakîkatını bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime
zulmeyledim?” diye sordu.
Hayretler içinde kalan Kânûnî; “Hâlimi
Allah biliyor ki, bu söylediklerinizden zerrece haberim yoktur.” dedi.
Yahyâ Efendi de; “O halde bu gaflet nedir? Yarın Allah'ın huzûrunda buna
vereceğin cevap ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kâfir
hakkı, kul hakkı olur. Ergeç Allah'ın huzûruna çıkacaksın. Yakanı
kâfirin eline vereceksin. Netîcede korkarım Cehennem ateşine atılırsın.
Cihân pâdişâhının kâfirle birlikte gelmesi lâyık mıdır? Bu mudur din
gayreti, bu mudur îmân gayreti? Kullara zarar verene, inletip ağlatana
Allah'ın rızâsı yoktur. Sana yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna
Resûlullah efendimiz hiç rızâ gösterir mi? Yaptığın işler yanlıştır.
Niçin adâletle işlerini görmezsin? Dîninin bildirdiği yola gitmezsin?
Şunu iyi bil ki, ey cihân pâdişâhı! Şöhret zînetinin hepsi burada bu
dünyâda kalır. Bu apaçık bir iştir. Eğer adâletle bir iş yaptıysan, sana
kalacak odur.” buyurdu.
Kânûnî, bir gün kayıkla
Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince kıyıya yanaşıp, bir
adam göndererek Yahyâ Efendiyi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile
gelip kayığa bindiler. Birlikte giderlerken, Yahyâ Efendinin ahbâbı,
devamlı olarak Kânûnî’nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe
bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince,
parmağındaki o kıymetli yüzüğü çıkarıp; “Buyurun, daha yakından iyice
bakıp inceleyebilirsiniz.” dedi. O zât yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten
sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok
hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini
bildirince, kayık kıyıya yanaştı. O zât, ineceği sırada denizden bir
avuç su alıp Sultana uzattı. Avucunda biraz önce denize attığı yüzük
vardı. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret
ettiler. Kânûnî, elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden
kayboluverdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiye dönüp; “Ağabey, neler oluyor?”
dedi. O da; “O gördüğünüz Hızır aleyhisselâm idi.” dedi. Bunun üzerine
Kânûnî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince, Yahyâ Efendi; “O
kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız.” buyurdu.
Bir gün cihân pâdişâhı
Kânûnî Sultan Süleymân Han, Yahyâ Efendi hazretlerine bir hatt-ı şerîf
gönderdi ve; “Ağabey! Sen ilâhî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle
de bize Osmanoğullarının âkıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli
kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir.” dedi. Hatt-ı
şerîfi okuyan Yahyâ Efendi eline kalem kâğıt alıp; “Kardeşim! Neme
gerek.” diye iri harflerle yazıp Kânûnî’ye gönderdi. Kânûnî, Yahyâ
Efendiden gelen mektûbu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Fakat bir şey
anlamamıştı. Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece sözün
mânâsını anlamak için Yahyâ Efendinin dergâhına geldi. Yahyâ Efendiyi
görür görmez; “Ağabey! Ne olur gizlemeyip, suâlime cevap veriniz. Biz de
ona göre hareket edelim.” dedi. Yahyâ Efendi bunun üzerine tebessüm
edip; “Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız.” dedi.
Kânûnî; “Nasıl?” deyince, Yahyâ Efendi; “Zulüm, haksızlık yayılsa,
işitenler de; “Neme gerek.” dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra
koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese,
fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryâdı göklere çıkıp bunları taşlardan
başkası işitmese, işte o zaman felâkettir. Neslinin o zaman yok
olmasından korkulur. Hazînelerin boşalır. Askerin itâat etmez olur ve
yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir.” buyurdu. Kânûnî bunları
işitince, göz yaşlarını tutamadı. Yahyâ Efendiye olan sevgisi daha da
arttı.
Avrupa’da Kara Pehlivan
ismiyle meşhûr ve bütün güreşçileri yenen gayr-i müslim bir güreşçi
vardı. Bu güreşçi bir ara İstanbul’a geldi. Bütün güreşçilere meydan
okuyor, hiç kimsenin kendisiyle güreşmeye cesâret edemeyeceğini
söylüyordu. Yahyâ Efendi, İslâmiyetin şerefini, vekarını korumak için,
güreşmek üzere o meşhûr pehlivanın karşısına çıktı. Kendisi daha önce
hiç güreşmezdi. Herkes bu duruma çok hayret etti. Pehlivanlar meydana
çıktığında, binlerce insan merak dolu bakışlarla ve endişe ile netîceyi
bekliyorlardı. Nihâyet Yahyâ Efendi, Kara Pehlivan ile karşılaştı. O
meşhûr, mağrûr ve kendini beğenen Kara Pehlivan’ı bir elense ile
yeniverdi.
Mağripli birisi Yahyâ
Efendinin ismini duyup, görmeden ona âşık oldu. Yahyâ Efendinin nerede
olduğunu bilmiyordu. Mısır, Şam, Halep ve başka birçok yer gezip Yahyâ
Efendiyi aradı. Netîcede İstanbul’a geldi. Gördüklerine dâimâ; “Yahyâ
nerede. Ey insanlar Yahyâ’yı biliyor musunuz?” derdi. Birisi onun hâlini
anlayıp aradığı kişinin Beşiktaş’ta olduğunu haber verdi. Mağripli
yürüyerek Beşiktaş’a geldi. Sorarak Yahyâ Efendinin dergâhını buldu.
Kapıyı çalıp, Yahyâ Efendi hazretlerini sordu. Dergâhtakiler Yahyâ
Efendinin Kavak’taki bahçesine gittiğini söylediler. Âşık Mağripli;
“Âşığa Bağdât ırak değildir.” diyerek Kavak’taki bahçeye geldi. Bahçe
çok güzel olup ortasında bir havuz vardı. Yahyâ Efendi havuzun yanında
oturmuştu. Hizmetçiler bahçeyi suluyorlardı. Mağripli doğruca Yahyâ
Efendinin yanına yaklaşıp, selâm verdi ve elini öptü. Sonra da; “Efendim
ne olur beni talebeliğe kabûl edin. Nice yıllar diyar diyar gezip sizi
ararım." dedi. Yahyâ Efendi ona; "Acabâ maksadın nedir?Bu kadar zahmete
sebep ne oldu. Bize anlat, biz de sana yardım edelim, gamını giderelim."
buyurdu. Mağripli, Yahyâ Efendinin ayaklarını öpmek istedi ve; "Efendim
ne olur kimyâ ilmini bana öğretin.” dedi. Bu sözü üzerine Yahyâ Efendi;
“Sen yanlış haber almışsın. Biz o senin dediğin şeyi bilmeyiz.” buyurdu.
Mağripli yine; “Efendim! Derdimin dermânı sendedir. Ben arzuma
kavuşmadan buradan gitmem.” dedi ve sözlerinde ısrar etti. Meğer ki
Mağripli, Yahyâ Efendiyi imtihan etmek istermiş. Onun maksadını anlayan
Yahyâ Efendi, Mağriplinin ayak ucunda bir siyah taş gördü ve; “Ey kişi!
Şu kara taşı bana al da veriver.” buyurdu. Mağripli eğilip yerdeki kara
taşı aldı ve Yahyâ Efendinin eline verdi.Yahyâ Efendi o taşa dikkatle
baktı. O sırada taş altın kesildi. Sonra havuzun içine atıverdi ve;
“Allah'ın sevgili kulları taşa nazar etseler, o hâlis altın oluverir.”
buyurdu. Bunu gören Mağripli; “Elhamdülillah. Cenâb-ı Hak beni maksâdıma
kavuşturdu. Maksadım hâsıl oldu. Efendim beni kabûl edin. Hizmetinizle
şereflenmek istiyorum. Canım başım yolunuza fedâdır.” dedi ve ellerine
sarıldı. Yahyâ Efendi de onu talebeliğe kabûl etti. Bir bahçenin bakım
işlerini ona verdi.