Tasavvuf Portalı
Digital Ashab
{Buradasınız}
Digital Âsitane
Digital Mürşid
Digital Murabıt
Digital Sufi
Digital Ziyaret
Digital Sanat
Tasavvuf Literatürü

Tasavvuf
Portalı Haritası
08/08/07
|
|
Tasavvuf & Sufiler âsitanesi tasavvuf.info adresinde
yayında...
DİGİTAL ASHÂB

HZ. ÖMER
EL-FARUK
[ R. A. ]
İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için
Rasulullah (s.a.s)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan
sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra
Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük
Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe,
Kahire 1970, IV,146). Hz. Ömer hilafet müddeti on sene, altı ay dört gündür. Hicretin 43.
senesinde 63 yaşında vefat etmiştir. Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da
Rasulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup
olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan
Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145)
Hz. Ömer’in künyesi Ebu’l Hafs’tır.
Hz. Ömer’in ismiyle özdeşleşecek kadar ünlü lakabı olan
‘Faruk’ iyiyi kötüyü, hakkı batıldan en iyi ayıran anlamına
gelir. Hz. Ömer’e Peygamber Efendimiz (s.a.v.)
tarafından konulan bu lakaba ilişkin menkıbe şöyledir: Hz. Ömer Müslüman
olduğu gün müslümanların gizliden tebliğ yapmasını yadırgayarak
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e şu soruyu sorar: “Ya
Rasulullah, biz ölsek de, yaşasak da hak üzerine değil miyiz?”
Buna karşılık Rasulullah’ın verdiği cevap olumlu olunca, şu cesaret
dolu sözcükleri söyler: “Allah seni hak bir dava üzerine
gönderdiyse, o zaman niye gizlenelim?”. Bundan sonra Peygamber
Efendimiz (s.a.v.)’e açıktan tebliğ yapmayı teklif eder. O günle
birlikte sayıca az olan Müslümanlar Hz. Hamza ve Ömer birlikte
Dar’ül Erkam’dan çıkıp, Mekke içinde Kabe’ye kadar giderler.
Rasulullah bugün Ömer’e ‘Faruk’ unvanını verir. Hz. Ömer bundan sonraki hayatını hakkı batıldan,
iyiyi kötüden ayırmak için kılı kırk yararcasına yaşamış ve
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in verdiği bu unvana layık olduğunu
hayatının her anında isbatlamıştır.
Peygamberliğin 6.
senesinde 27 yaşında Müslüman oldu. Genelde 40. Müslüman olarak
bilinse de gerçekte 40. Erkek Müslüman’dır. Ondan evvel
39 erkek, 23 hanım Müslüman olmuştu.
Hz. Ömer 8 erkek 4 kız çocuk babasıdır. Oğullarından Abdullah hadis
ilmi, fıkıh bilgisi ve sünnete ittibası ile çok meşhurdur. Diğer
oğlu Asım da ilim, fazilet, zühd ve takvası ile tanınmıştır.
Kızlarından Hz. Hafsa ile Resulün zevcesi ve bizlerin de annesi
olmakla tanınmıştır.
Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında
fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere
çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye
taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim
Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke
eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare
(elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı
tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve
görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan
anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar
bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123;
Üsdül-Ğâbe, IV, 146).
Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki
gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini
inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan
yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'ı öldürmeye karar vermişti.
Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak
olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu
doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer
(r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Rasulullah
(s.a.s)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda
Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye
gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini
söylemişti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istediğini öğrenince ona,
kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce
kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer
(r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde
Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an
sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye
başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu
kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden
dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona
karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri
görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an
ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Rasulullah
(s.a.s)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa
tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp
ibadet ediyorlardı. Rasulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu
öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin
Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer
silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza:
"Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir
düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır" diyerek kapıyı
açtırdı. Rasulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'ın iki yakasını tutarak;
"Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!"
dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân
ettiğini açıkladı (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe,
IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).
Rivayetlere göre Ömer (r.a)'ın müslüman oluşu, Rasulullah (s.a.s)'ın
yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam
(Ebû Cehil) ile yücelt" şeklinde bir duanın sonucu olarak
gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe,
Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman
edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş ****en
kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).
Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar,
Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya
gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın
yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli
tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların,
müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla
birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu
şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği
sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman oluşu bir
fetihti" (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü
bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği
bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a)
olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın
verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir
tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve
kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret
edemiyorlardı.
***
Müslüman olduktan sonra sürekli Rasulullah (s.a.s)'ın yanında
bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.
O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini
her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur.
İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret
emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye
başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a),
beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı.
Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: "Ömer'den
başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete
hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını
aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda
oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı
İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek
tek dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız,
çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni
takip etsin" dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret
edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130).
Bunun içindir ki İbn Mes'ud;
"Onun hicreti bir zaferdi" (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-Ğâbe, IV,
153) demektedir.
Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün
olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Rasulullah (s.a.s)'ın önemli
kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer
(r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı
ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu.
Rasulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi:
"Allah, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı" (Üsdül-Ğâbe, IV,
151).
Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok
sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev
yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e
karşı gönderilen seriyyedir.
Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla
tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan
saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara
şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan
anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan
biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda
hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen
kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.
Rasulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan
karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz.
Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde
en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i kendisine
halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı
sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'ın fazilet ve
üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı
buluyorlardı.
Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona;
"Rabbin seni Ömer'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne
cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir"
demişlerdi.
Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki: Allahım! Kullarının
en iyisini onlara halife yaptım"
karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz.
Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten
sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan
kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz.
Ömer'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe,
IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).
Hz. Ömer Döneminde
İslam Devleti ve Fetihler
Rasulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın
hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek
müslümanlarla bütünleşmişlerdi.
Bunun peşinden Rasulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara
ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden
biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı.
Ebû Bekir (r.a), Rasulullah (s.a.s)'ın vefatından hemen sonra ortaya
çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki
topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot
devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî
faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düşen, bu
siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan
Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte
taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu.
Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ,
saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda
kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş
ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun
eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be, Azerbaycanı sulh
yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler
arasındaydı.
Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât
batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten
sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre
direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak,
komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye
teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde
tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a bildirildi. Hz. Ömer (r.a)
Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den
komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı.
Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e
kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa
bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.
Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer,
bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir
sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli
takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak
üzere, Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin
sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar
tamamlanmıştı.
Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât
planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır'dan geri
püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların
üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den
sonra, Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli
Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip
Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).
İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan
gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler
halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin
zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı
merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt
göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir
baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine
kavuşuyorlardı.
Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki
engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz
müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya
çalışıyordu.
Hz. Ömer'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan
paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum
normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve
giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da
yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya
içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî
düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin
kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının
kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.
Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını
korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları
yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve
Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis
ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya
çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.
Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir
gruplandırmaya tabi tutmuştur.
Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden
ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye,
Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı
tayin etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu
dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz.
Ömer, tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri
gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına
çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük
İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).
Hz. Ömer (r.a)'ın,
üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli
konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım
gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli
davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında
bir fark yoktur.
O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve
yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki
durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı.
O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve
yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.
Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara
ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış,
buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve
onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama
yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın, müslüman olan insanlara
öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden
ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde
görevlendirmiştir. Kur'an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu
âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer,
devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört
bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi,
Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).
İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç
duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet
işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan
kaldırılmıştır (H. 16).
İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî
sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen,
kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde
Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları
tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye
başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde
getirmekteydi. Hz. Ömer'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını
sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi
düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca
Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği
de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye,
Beyrut 1979, 13-15).
Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara
karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın
yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran
ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra
ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından
tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti.
Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine
gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.
Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra İran
içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı.
Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde
etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakımından uygun ve
merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir
kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve
Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah
şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.
Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi karargah
edinmek için Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a),
haberleşme açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır'daki
kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in
doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu
ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de
oluşturulmuştur.
Hz. Ömer'in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren
meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur,
onlarla istişare ederdi. O "istişare etmeden uygulamaya konulan
işler başarısızlığa mahkûmdur" demekteydi. İstişarede takip ettiği
yöntem şuydu: Önce meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile
görüşür, peşinden Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da
sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya
çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı
işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi.
Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle
alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla
istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet anlayışının ne kadar
kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert
davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı.
Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa
gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz
uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: "Fırat kıyısında bir deve helak
olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarım" sözü ile ortaya
koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu
yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların
çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine
ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına
rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere
ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak
yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu
sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir.
Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış
bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e;
"Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi
onların yanına gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki
çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken
gördüler. Hz. Ömer, onlara; "Işıklı aileye selâm olsun" dedi. Kadın
selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer
ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın,
karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne
pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek
pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; "Allah bunu Ömer'den elbette
soracaktır" diye ekledi. Hz. Ömer, ona; "Ömer bu durumu nereden
bilsin ki?" diye sorduğunda kadın;
"Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu" karşılığını
verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte
doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem
taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kıyamet gününde benim yüküme
ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım"
diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu
yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi
ve onları doyurdu. Eslem; "O, ateşe üflerken şakakları arasından
çıkan dumanları seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer oradan
ayrılırken kadın; "Siz bu işe Ömer'den daha layıksınız" dedi. Hz.
Ömer;
"Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun"
dedi.
Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede
gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.
İlmi
Hz. Ömer'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle
devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu
teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için
gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile
başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri,
karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip
ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle
rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz.
Ömer'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi
vardır ve Rasulullah (s.a.s)'ın hadislerinden başka hiç bir şey onun
bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal'acı,
Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in
Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda
tasnif edilmiştir).
Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O,
Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya
çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz.
Ömer'in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir
(Suyutî, a.g.e., 123).
Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn
Ömer'den rivayet edildiğine göre, kendisine Rasulullah (s.a.s)
hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: "Ebu Bekir ve
Ömer'den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum" karşılığını
vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).
Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli
davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere
karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği
İslâm'ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.
Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın
elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile
bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği
veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile
fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu
yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi
gözetlerler. Allah'a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara
uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım".
Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça
mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir
devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir
hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten
kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle
uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi
olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla
doluydu.
Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir
uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi.
Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için
bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir
zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin
şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.
Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife
olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile
namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "ve namazı
ailene emret" (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak
uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac
farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat
riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine
ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse
sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki
bir beyitle dile getiriyordu:
"Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna,
nefsime zulmetmiş bulunuyorum" (Şıblî, a.g.e., II, 373).
Hz. Ömer (r.a)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a),
Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde
pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve
muktedir bir devletin başkanıdır.
Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık
ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul
bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu
hafifletmek için mescid'in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit
olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu
halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı
dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih
etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri
gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i ziyarete
gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde
koşar bir vaziyette bulmuştu.
Ömer (r.a), Ahnef'i gördüğünde ona; "Gel de kovalamaya katıl.
Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu
biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar
üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini
söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmiş?" diyerek karşılık
vermiştir (Şıblî, a.g.e., I, 384-385).
Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)'ın ümmetin
sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne
şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp
sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri
gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur.
Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük
yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)'a
âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim
kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a)
geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)'in
Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber'in
fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar
arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen
araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti: "Bu
arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz;
geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve
misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak
yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur" (Buharî, Şurût,
19). İslâmda ilk vakıf olayı budur.
Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi
iaşesinin temini için Ashab'a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın
teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından
geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı
zaman, ona da ileri gelen Ashab'a verilen miktarda, beş bin dirhem
maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi
meblağdı. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek
(buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.
Hz. Ömer (r.a)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih
hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki,
şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında
Rasulullah (s.a.s)'in yanına gitti. Rasulullah (s.a.s)'dan bir şey
istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer'in sesini
duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer
içeri girdiğinde Rasulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; "Allah
yaşını güldürsün ya Rasulullah" dedi. Bunun üzerine Rasulullah
(s.a.s); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince
perdeye koştular" dediğinde Hz. Ömer; "Ya Rasulullah, onların
çekinmesine sen daha layıksın" dedi. Sonra da kadınlara dönerek; "Ey
nefislerinin düşmanları! Rasulullah (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da
benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; "Evet.
Sen Resulüllah (s.a.s)'den sert ve haşinsin" dediler.
Rasulullah
(s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki,
şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi"
(Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).
Başka bir rivayette
Rasulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu:
"Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer'e saygı duymasın. Yeryüzünde
ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın" (Suyûtî, a.g.e.,
133).
Rasulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda
Ömer (r.a)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: "Sizden
önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim
ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır"
(Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'ın işlerinde ve
verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar
niteliktedir. Nitekim Rasulullah (s.a.s); Allah
doğruyu Ömer'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır" (Üsdül-Ğâbe, IV,
151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer'i göstererek
şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne
arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır" (Suyûtî, aynı
yer).
Ömer (r.a)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce
onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz.
Ömer şöyle demiştir: "Rabbime üç şeyde muvafık düştüm:
Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde" (Müslim,
Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemiştir. Örneğin
münafıkların cenaze namazını kılmaması için Rasulullah (s.a.s)'e
inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (r.a)'ın
görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e.,
137-140).
Hz. Ömer’in şemaili şu şekilde rivayet edilmiştir:
Uzun boylu, iri cüsseli, sert mizaçlı, beyaz tenli, alnı geniş,
bıyıkları uzun, saçları dökük ve gözlerinde bir nevi kırmızılık
vardı.
Ahlaki nitelikleri ise cesur ve yiğit, akıllı ve
tedbirli, kanaatkar ve sabırlı, ibadet ehli ve zahid kısaca külli
kemalat sahibi oluşu idi. Sözünü dinletir, din işlerinin yerine
getirilmesinde insanların tenkidinden çekinmez, hak uğrunda hiçbir
hatır gözetmez ve çevresindekilere sürekli iyilikte bulunurdu. Bütün
yaşantısında Kitap ve Sünnet’in hükümlerini gözetmiştir. Bu yüzden hakkında “ El vakkafü indel hak (Hak mevzu bahis olunca
hemen durup ona uyan)” denirdi. En mühim vasfı diye
nitelendirebileceğimiz özelliği ise bütün işlerinde adaleti
gözetmesiydi. Hatta O, tarihte adaletle ikiz olarak anılan bir insan
olmuştur.
Seçkin Nitelikleri :
*Nesep ilmini çok iyi bilirdi. Bu ilmi babasından öğrenmişti. Arap
soylarını çok iyi bilirdi.
* İyi bir sporcu, atlet ve güreşçiydi. Binicilikteki yeteneği tartışılmazdır. Cahız, onun bir sıçrayışta
atına atlayarak, ustalıkla eğere yerleştiğini ve adeta ata
yapışıkmış gibi göründüğünü kaydeder.
* Cahiliyye döneminde okuma yazmayı bilen az kimselerden biri idi.
* En büyük özelliklerinden biri; kararlarındaki isabetliliğiydi. Bu
konuda Hz. Ali efendimiz şöyle buyururlar:“Biz Ömer’in dilinden ne
çıktıysa sonradan onun hakikat olduğunu gördük.”
* Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke
şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş
çıkması durumunda karsı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve
dönüsünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi.
Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol
alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı.
*Çok müthiş bir hatipti. Hitabeti gibi kalemi de çok kuvvetliydi.
Bunu yazdığı emirnamelerindeki üsluptan anlıyoruz. Sesi gür ve
etkileyici idi. Abdullah İbn-i Abbas onun konuşmalarını hiç
kaçırmazdı. Hele hele Suriye gezisinde çeşitli dinden ve ırktan
insanlara yaptığı ve Suriye başpiskoposunun da dinleyiciler arasında
bulunduğu bir hitabesi çok meşhurdur. Bu konuşma nın bazı bölümleri
uzun yıllar halk ve fakihler tarafından anlatılmış, bu konuşmadan
bir çok fıkhi esas çıkarılmış, edebiyatçılar bu güzel sözlerin
sanatsal kıymetini açıklamış, ahlak alimleri ile mutasavvıflar bu
konuşmada kendilerini ilgilendirecek yönler bulmuşlardı.
* Kur’an da onun rey’ine uygun düşen on kadar ayet vardır. Bu sayı
İbn-i Hacer’e göre 15, İmam Suyuti’ye göre 21dir. Bunlara
“Muvafakat-ı Ömer” denilir.
* Hz. Ömer halifeliği zamanında bizzat fetihlere iştirak etmemişti,
fakat bunun yanında savaşları asıl yöneten kendisiydi. Bu konu
üzerinde Şibli Numani şu izahta bulunmuştur: “İslam ordusunun fetih
yerine hareketinden itibaren takip edilecek yollar ve kat edecek
aşamaların hepsi Hz. Ömer tarafından gösterilirdi. Hz. Ömer askerin
ne şekilde hareket edeceğine dair ayrıntılı açıklamayı yazılı olarak
komutana verir ve savaş alanına gelindiği zaman oranın bir
topoğrafyasını gösteren bir harita ister ona göre askerlerin
mevzilerini belirlerdi.”
* Hz. Ömer hakkında en güzel ve mufassal eser olan “El Faruk”’un
müellifi Mevlana Şibli, Hz. Ömer’in fıkıh yönünde öne
geçilemez bir şahsiyet olduğunu belirtir ve şu ifadeleri kullanır:
“Hz. Ömer o kadar çok fıkhı meseleyi açıklığa kavuşturmuştur ki,
bunlardan mükemmel bir eser meydana getirilebilir. Bu fıkhi
meselelerin başlıca ayırıcı özelliği, akla tamamen uygun olmasıdır.
Bu da Hz. Ömer’in esrar-ı din ilminde bir uzman ve bir rehber
olduğunu gösterir.” Nizamiye medreselerinin en büyük hocası allame
Ebu İshak Şirazi diyor ki: “Sözü uzatmaktan korkmasam, Hz. Ömer’in
her faziletli kişiyi hayran bırakacak fıkhını anlatırdım” Şu
kadarını da buna ekleyebiliriz İmam-ı Azam’ın mezhebi iki sahabenin
fetvalarına dayanır: 1- Hz. Ömer 2- Abdullah Bin Mesud.
* Bütün hayatı boyunca 70 kadar hadis rivayet etmiştir. Hz. Ömer
gibi adını sürekli Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile birlikte
duyduğumuz bir sahabe efendimizin bu kadar az hadis rivayet etmesi
tuhaf karşılanabilir. Bu konuda Hz. Ömer’in fikri kendi sözlerinden
anlaşılmaktadır. Bir mevzu üzerine halka diyor ki: “Hadise bir şey
eklemek veya bir şey çıkarmak korkusu olmasa, size hadis rivayet
ederdim.”
* Muhaddislerin çoğu Resul-i Ekrem’in(s.a.v.)ashabından özellikle 6
kişinin fıkıh ilminin esaslarını oluşturdukları konusunda aynı
görüştedirler. Bunlar başta Hz. Ömer olmakla birlikte Hz. Ali,
Abdullah bin Mesud, Übeyy bin Ka’b, Zeyd bin Sabit ve Ebu Musa El-Eş’aridir.
* Hz. Ömer, güzel bir şiir duyunca onu ezberleyinceye kadar tekrar
ederdi. “Bir mecliste İbn Ebi Salt’tan bin beyit okuyabilirim”
derdi.Arap şairlerin şiirlerin ekseriyeti hafızasında idi. Allame
İbn-i Raşik el Kirvani; “Hz. Ömer, zamanında, şiirin en mükemmel ve
en hünerli tenkitçisiydi” der. Cahız da; “Hz. Ömer devrinin şiirine
en fazla aşina olan kimse idi” der. Üç şairi çok beğenirdi; “İmr-ül
Kays, Züheyr ve Nabiğa” Bunlar içinde de en çok Züheyr’i beğenir ve
ona “şairler şairi” derdi. Neden en çok onu beğendiğini soran İbn-i
Abbas’a; “Züheyr bayağı sözler kullanmaz, muğlak söz söylemez,
bilmediğini anlatmaya kalkmaz, övdüğü zaman hakiki sıfatlarla över”
demişti. İmr-ül Kays’ı da şairlerin üstadı kabul eder ve “İmr-ül
Kays şairler için şiir kaynağını açmış, kör manalara göz vermiştir”
demiştir. Az da olsa Hz. Ömer de şiir yazmıştır.
*Dinin mübah kıldıkları konusunda çok müsamahalı idi. Bir defasında
Hz Ömer arkadaşları ile hacca giderken o sıralar tatlı bir genç olan
Abdullah bin Zübeyr arkadaşlarına latifeler yapıyor, yolda şarkılar
söyleniliyordu. Hz.Ömer hiç müdahale etmedi. Yalnız, sabah namazı
girince arkadaşlarına; “Namaz vakti girdi, Allah’ınızı düşününüz”
demişti. Bir yolcunun şarkı söylediğini görünce men etmek istediler.
Hz. Ömer ise: “Şarkı yolcunun azığıdır” buyurdu.
*Halifeliği zamanında bile dünya hayatı onu yamalı elbise giymekten
alıkoyamadı.
*İran’ın fethi, Hz. Ömer zamanında olmuştur. İran Müslümanlara çok
pahalıya mal olmuştu. Hz. Ömer (r.a.) “keşke bizimle Fars(İran)
arasında ateşten bir dağ bulunsaydı da hiç birimiz ötekine taarruz
etmeseydi” derdi.
Hz. Ömer'in Halife Olarak İslam Devletine
Getirdiği Yenilikler:
* Nüfus sayımı
* Kadılar tayini, Mahkemeler te’sisi
* Hapishanelerin kurulması
* Memleketleri gezip teftiş ederek halkın durumunu araştırması
* İstihbarat biriminin kurulması
* Anneleri tarafından terk edilen çocukların himaye edilmesi
* Kimsesiz Yahudi ve Hıristiyanlara maaş bağlanması
* Mekteplerin kurulması
* Öğretmenlere maaş bağlanması
* Sabah ezanına “Es-salatü hayrun min-en-nevm” yani, namaz uykudan
hayırlıdır, cümlesini eklemek
* Teravih namazının cemaatle kılınması
* Vakıf sisteminin kurulması
* Camilerde irşad için vaaz başlatılması
* Beytü'l-Mal te’sisi.
* Gönüllülere maaş tahsisi
*Araziyi ölçtürmek.
Hz. Ömer (R.A.)
Kriterleri:
Adamın biri, Hz. Ömer (r.a.)’ın huzurunda birini methedince, Hz.
Ömer (r.a.) sormuş:
- “Bu adamla bir muameleniz oldu mu?”
- “Hayır demiş.”
- “Beraber yolculuk ettiniz mi?”
- “Hayır demiş.”
- “O halde siz hiç bilmediğiniz bir şeyden bahsediyorsunuz.”
demiştir.
***
En çok tekrar ettiği dualarından birisi: “ Allahım! Bütün
amellerimi salih ve sırf senin rızan için hâlis kıl. Senin rızan
dışında hiçbir şey koyma”
Hz. Ömer İle İlgili
Olduğu Rivayet Olunan Ayetler:
İsmail Hakkı Bursevi Tefsir-i Ruh-ul Beyan’ında(9/60)der ki:“Hz.Hasan
(R.A.) demiş ki: “Fetih Suresinin 29. âyeti Hülefa-i
Raşidîn'in herbirisinin galib vasfı olan sıfatlarına işaret
etmektedir.” Bediüzzaman hazretleri de Lem’alar’da bu
ayeti tefsir ederken “eşiddau alel küffar”(kafirlere karşı
çok şiddetlidirler” ayeti için “İstikbalde Küre-i Arz'ın
devletlerini fütuhatıyla titretecek ve adaletiyle zalimlere saika
gibi şiddet gösterecek olan Hazret-i Ömer'i gösterir” diyor.
Hz. Ömer
İle İlgili Hadisler:
*“Allah, hakkı Ömer’in diline ve kalbine koydu.”(Ebu Davud- Haraç:
18)
*“Eğer benden sonra peygamber gelecek olsaydı, bu Ömer olurdu.”(Tirmizi-
Menakıb-18)
*“Ömer’i şeytan ne zaman görecek olursa O’nun heybetinden hemen yere
düşer.”(Mişkat-ül Mesabih)
*“Ümmetler içinde ilhama mahzar olarak konuşan kişiler vardır. Eğer
benin ümmetimde bu konuda birisi varsa, o da Ömer bin Hattab’tır.”(Tirmizi)
*“Güneş Ömer’den daha hayırlı bir kimse üzerine doğup batmadı.”(Tirmizi)
*”Ömer sağ kaldıkça içinizde fitneler zuhur etmez.”(Buhari- Müslim)
*“Benden sonra şu iki kişiye iktida edin: Ebu Bekir ve Ömer. "(Tirmizi)
* Abdullah bin Ömer’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Rüyamda bir bardak süt ile
geldiler. İçtim. O kadar kandım ki, tokluk alameti olarak
tırnaklarımda göründü. Kalanını da Ömer’e verdim.” Sahabe
efendilerimizin bu rüyanın tabirinin nasıl olacağını Peygamber
Efendimiz (s.a.v.)’e sorduklarında “bu ilimdir” buyurdu.(Tirmizi-Mişkat)
* Ebu Said el Hudri rivayet ediyor: “Ben rüyamda insanların gömlek
giyinmiş oldukları halde bana arz edildiklerini gördüm.Kiminin
gömleği göğsüne kadar, kiminin ki de ondan aşağı idi. Ömer de
getirildi. Onun gömleği o kadar uzundu ki yerde sürüyerek
yürüyordu.” Sahabe-i Kiram: “Ya Rasulullah! O rüyayı nasıl tabir
ettiniz diye sorunca buyurdu ki; “Din ile tabir ettim.”(Tirmizi-
Mişkat)
Hz. Ömer
(R.A.)'den Tavsiyeler:
*Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz.(Bu söz hadis diye
bilinirse de, gerçekte Hz. Ömer’in sözüdür.)
*İstişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur.
*Kış mevsimi abidlerin ganimetidir.
*Bugünün işini yarına geciktirmeyiniz. İş bir vakit geri kalırsa
hiçbir vakit ilerlemez.
*İnsanların en akıllısı, insanların hareketini takdir edendir.
*Soru soran adamın sorusundan onun akıl seviyesini anlarım.
*Günah işlemekten vazgeçmek tövbeyle uğraşmaktan daha kolaydır.
*Adalet mülkün temelidir.
*Kimin gülmesi çok olursa heybeti azalır.
*Çok konuşanın çok yanlışı olur.Çok yanlışı olan kişinin
hayası azalır. Hayası az olan kişinin verâsı da azalır. Kimin de
verâsı az ise, artık onun kalbi ölmüştür.
*Sadık dostlar edin ve sayılarını çoğalt. Çünkü onlar iyi günde süs,
kötü günde destek olurlar.
*Çocuklarınıza okuma yazmayı, yüzücülüğü, atıcılığı, biniciliği
öğretiniz.
*Allah yolunda Cihad, düşmanla savaşmakla birlikte, haram olan
şeylerden de sakınmaktır.
*Cihad amelin zirvesidir.
*Allah bizi bu dinle aziz kıldı. Ondan başkası ile şereflenmek
istediğiniz takdirde o sizi alçaltır.
*En cömert insan, muhtaçken dahi verebilendir.
*En iyi miras edeptir.
*Zikrin en üstünü Allah’ı anmanın yasak olduğu zaman ve yerde onu
anmaktır.
*En sevdiğim insan bana ayıp ve kusurlarımı söyleyendir.
*Takva gözünün bebeği, gönlünün cilası olsun.
*Zaferin akvası(en kuvvetlisi) takvadır.
*Kişinin erdemini dini, aslını aklı, insanlığını huyu belirler.
*İşsizliğin kötü sonuçlarından sakınınız. Kuşkusuz o, sarhoşluktan
daha zararlı olan kötülükleri kendisinde barındırır.
*İman sözle değil,i gereğine uymakla olur.
*Çalışma zahmetse, boş durma mahvolmadır.
*Sabah uykusundan sakınınız. Çünkü o ağız kokusu ve nefes darlığı
yapar.
*Mümin amellerinde kusur ederse, girdiği günahın affı için bir
dertle imtihan edilir.
*Namazı zayi eden bir adamı görürseniz, ona, Allah haklarından başka
şeyleri daha çok zayi eden bir kişi gözüyle bakınız.
*Sevmen aşırı sevmemen yıpratıcı olmasın.
*Mezardaki babasının ruhunu şad etmek isteyen, onun geride bıraktığı
arkadaşları ile ilişkiyi kesmesin.”
*Astına iyi muamele eden üstünden iyi muamele görür.
*Nice bakış vardır ki şehvet üretir; şehvetin çoğu ise geride
sürekli kalan bir üzüntü bırakır.
* "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar
diye korkarım"
* Hz. Ömer bir gün sabah namazının sünnetini kıldı ve şöyle buyurdu:
“Bu iki rekat en büyük nimetlerden daha değerlidir.”
Hz. Ömer Hakkında
Rivayet Olunan Sözler:
*“Yeryüzünde benim için Ömer’den daha sevimli kimse yoktur.” Hz.
Ebubekir
* “Bir yerde huzur ve sükun varsa, bu Ömer’in varlığının alameti
idi.” Hz. Ali
* Salihler zikredildiğinde, Ömer akla gelmeli. Hz. Ali
*Hz. Ömer şehid edildiğinde Hz. Ali onun mübarek kefenini açıp
yüzüne bakarak şöyle demişti. “Ey Ebu Hafs! Allah’ın rahmeti
senin üzerine olsun. Rasulullah’tan sonra, senden başka, amel
defteriyle Allah’ın huzuruna çıkmak istediğim hiçbir kimse yoktur.”
* Hz. Ali, Hz. Ömer’in ölümüne ağladığı bir anda “niçin
ağlıyorsun” diye soranlara şu cevabı vermişti: “Ömer’in ölümüne
ağlıyorum. Ömer’in ölümü İslam için öyle bir gediktir ki, kıyamete
kadar doldurulamaz.”
* “Ömer'in Müslüman oluşu bir fetihtir. Hicreti bir zaferidir.
Halifeliği de bu ümmete bir rahmettir." Abdullah bin Mesud
* Ömer Müslüman olduğundan beri hep izzetli olmuşuzdur.” Abdullah
bin Mesud
* Muhakkak ki Ömer İslam’ın korunaklı bir kalesi idi. İnsanlar o
kaleden içeri giriyorlar ve çıkamıyorlardı. Fakat Ömer vefat edince
o kale dağıldı.” Abdullah bin Mesud
* Hz. Ömer’in idare ve siyasetteki ilmi mizanın bir gözüne ve
yeryüzündeki diğer alimlerin bu husustaki ilmi de diğer kefeye
konsaydı, Hz. Ömer’in ilmi ağır gelirdi. Ömer öldüğünde idare ve
siyaset ilminin onda dokuzu onun ile kabre gitti. Abdullah bin
Mesud
*Şüphesiz Ömer hepinizden daha çok Allah’ı tanıyan, hepinizden daha
çok Allah’ın kitabını okuyan ve hepimizden daha çok Allah’ın dinini
bilen bir kimseydi.” Abdullah bin Mesud
*Abdullah bin Mesud Hz.Ömer’in vefatına üzüldüğü ve ağladığı
kadar hiçbir şeye üzülüp ağlamamıştı, hatta “Vallahi Ömer’in bir
köpeği sevdiğini bilseydim ben de onun severdim. Dikenli ağaçların
bile onun ölümüne üzüldüğünü hissediyorum" demişti.
*Ömer bir meselede “benim fikrim şu merkezdedir” dedi mi, mesele
mutlaka onun gösterdiği gibi vaki olurdu.” İbn-i Abbas
* İslam, Ömer zamanında “gelen” kişiye benzerdi. Yakınlığı artardı.
O’ndan sonra İslam “giden” kimseye benzerdi. Uzaklığı artardı.
Huzeyfetü’l Yemani.
* Sanki bütün insanların bilgisi Ömer’in kafasında saklıydı.
Huzeyfetü’l Yemani.
*“Biz takva ve riyazeti öğrenmek için Hz. Ömer’e eşlik ederdik.Mesur
bin Mahseme
* “Vasıfları ve özellikleri bütün memurları üzerinde öyle bir etki
bırakmıştır ki, hepsi de ona benzemişlerdir.” Mesudi (Tarihçi)
* “Hz. Faruk-u Azam’ın dimağı, bir çok kapısı olan bir eve
benzetilebilir. Mesela kapının birinde, cihanı fetheden orduları ve
kahramanlarıyla Büyük İskender; diğerinde, meşhur adaletiyle ve
halkını koruması ile bilinen Nuşirevan(Hazreti Ömer’i Nuşireven ile
kıyaslamanın kesinlikle doğru olmadığını unutmamalıyız);diğer kapıda
ilim ve irfanıyla, fazilet ve takvasıyla Ebu Hanife ve İmam Malik
bulunur. Diğer kapıda, Seyyid Abdülkadir Geylani ve Hace Alaaddin
gibi mürşitler vardır. Beşinci kapıda İbn Ömer ve Ebu Hureyre gibi
hadisçiler vardır. Sonuncu kapıda Mevlana Celaleddin Rumi ve Şeyh
Feridüddin Attar gibi düşünürler ile karşılaşırsınız. Halk bu evin
etrafını sarmıştır. Herkes istediğini sorup,kendini tatmin eden
cevabı alarak memnun ve mesut dönmektedir. Şah Veliyullah Dehlevi
* Hz. Ömer hutbelerinde hadislerin konusunu söyler ve onlardan
kuvvet alırdı. Bunu bilmeyenler, Hz. Ebubekir’in altı, Hz. Ömer’in
yetmiş hadis rivayet etmesine şaşırıp kalırlar. Halbuki gerçekte,
hadis ilmini kuvvetlendiren kişi Hz. Ömer’dir.” Şah Veliyullah
Dehlevi
*Hz. Ömer sahabelere danışır, meseleyi halledinceye kadar onlarla
münazara ederdi. Bundan dolayıdır ki, onun bir çok fetvansa ve
hükmüne dünyanın doğusunda ve batısında uyulur.” Şah Veliyullah
Dehlevi
* “ O yalnız Büyük İskender değildi; aynı zamanda Aristo’ydu. O hem
bir Mesih; hem bir Lokman’dı. hem bir Timur; hem bir Nuşirevan’dı.
Hem bir Ebu Hanife; hem bir İbrahim Ethem’di.” Şibli Numani
*“ Hz. Ebu Bekir’in kısa halifeliği dönemi, Arap kabileleri
içinde huzur ve güveni sağlama yolunda geçtiğinden, eline yeni bir
İslam devletini düzenleme fırsatı geçmedi. Fakat gerçekten çok
muhteşem bir insan olan Hz. Ömer, halifelik yularını ele alınca,
bitmez tükenmez bir gayretle, ele geçirilmiş ülkelerde halk huzur
içinde yaşasın, her tarafta refah ve güven hakim olsun diye çalıştı.
Bu, İslam devletinin ta baştan beri sahip olageldiği çok önemli bir
özelliktir.”“ Hz. Ömer’in halifeliği çok büyük bir öneme sahipti. İslam ona çok
büyük güç ve kuvvet bahşetmişti. Hz. Ömer ahlak açısından kendine
has bir yaşayış tarzının, kendine özgü bir davranış biçiminin insanı
idi. Karakterinde olgunluk, huyunda yumuşaklık vardı. Hak ve hukuk
konularında kesin, katı ve prensip sahibiydi. Yaşayışında olgunlukta
ve kesin davranış ölçüleri içinde benzersizdi.”“ Hz. Ömer’in ölümü, çok büyük bir kayıp, İslam için ise çok büyük
facia idi.”Şii Fakih Seyyid Ali
***
*Bir nazar-ı peygamber, Birdenbire kalbeder; bir bedevî-i cahil, bir
ârif-i münevver. Eğer mizan istersen: İslâm'dan evvel Ömer,
İslâm'dan sonra Ömer...Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer...
Def'aten verdi semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber”
Şiddet-i hamiyet-i İslâmiye ile küffara galebe-i kat'iyesi ile
şöhret-şiar olan Hazret-i Ömer” Bediüzzaman
***
Hz. Ömer Hakkında:
Hulefa-i Raşidin arasında, illa birine müceddit denecekse bence o
Seyyidina Hazret-i Ömer olmalıdır.”
* Hz. Ömer (r.a) halife olduğunda genişliği bugünkü Türkiye'nin
altı-yedi katı bir ülkeyi idare ediyordu. Buna rağmen O da, İslâm'a
girdikten sonra başlattığı hayat ritmini asla değiştirmemişti;
değiştirmemişti ve halife olduğunda Medine'nin en fakiri olduğu
gibi, vefat ederken de yine en fakiriydi. Üzerindeki elbisede
-rivayete nazaran- otuzdan fazla yama vardı. O'nu arayanlar
ekseriyetle "Baki-i Garkat"ta başını bir mezar taşına yaslamış, öyle
düşünüyor bulurlardı. Krallara taç giydiren ve kralları tacından
eden koca halifenin hiç değişmeyen hayat tarzı işte buydu!.. Ve bu
O'nun aynı zamanda en tesirli tarafıydı. Buna, hâl dilinin gücü ve
tesiri de diyebiliriz.
*“Öyle zannediyorum ki, şehitlik mertebesinin kusvâsını da
fârûkiyetiyle beraber Hz. Ömer (r.a.) tutmaktadır. Evet, bu işin
doruğunda o vardır.”
*Hz. Ebu Bekr bizim anlayışımıza göre hem şehiddir, hem de sıddîktır;
fakat şehidlik bakımından üstünlük Hz. Ömer’e, sıddîkiyet bakımından
büyüklük ise Hz. Ebu Bekr’e aittir. Aynı şekilde Hz. Ömer de hem
sıddîktir hem de şehiddir. Ancak sıddîkiyeti Hz. Ebu Bekr’den geri,
şehidliği ise ileridir. Mutlak fazilete gelince onu yukarıda da
söyledik: Hz. Ebu Bekr mutlak fazîlette, Nebilerden sonra zirve
insandır.
*”Hz. Ömer’in öz torununu sokakta görüp tanımadığını, kendi torununu
tanıyamayacak kadar bütün ümmetin dert ve ızdıraplarıyla dolu
olduğunu okuyup öğrenince hayran kalmıştım ona.”
*O ki, “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer olurdu” sözüyle
serfirazdır. O ki, Allah Resûlü’nün massettiği ledünnî ilmi ikinci
derecede masseden insandır. O ki, ümmetin önünde bir kâmet-i
bâlâdır. Bununla beraber O, mücadele ve mücahede dolu hayatını bir
taç halinde başına korken, şehadeti de sorguç olarak bu taca
yerleştirme arzusundadır.
* “Kulluk kapısından girerken kapının sövelerini de söküp içeriye
giren Ömer (ra) bunun en çarpıcı örneğidir! O, Peygamberi kendisine
tam bir rehber ve önder olarak kabul etmiş, yaşadığı hayatı
bütünüyle O’na benzetmiş; O’nun hayat tarzıyla bezenmiş eşsiz bir
insandı. Roma’nın, Bizans’ın kapıları ona ardına kadar açılıp,
ülkeler ve hükümdarlar kendisine bende olmayı kabul ederken dahi,
onun hayat düzeninde zerre kadar değişiklik olmamıştı..
*Câhiliyede izzetli, onurlu Ömer, İslâmiyet'te de, vakârlı,
ciddiyetli, gönül sahibi, azametli ve aziz Ömer... Birinde, oldukça
sert, oldukça haşin ve istediğini yaptırtan; öbüründe tevâzu
kanatlan yerlere kadar ve insanların ayağının altında; fakat
kâfirlere, fâcirlere karşı azîm, cesim bir Ömer!.. Câhiliye devrinde
ma'den olarak nasılsa İslâmiyet'te de öyle.
* “Hz. Ömer, daha geniş bir zamanda gerçekleştirdiği açılımlar ve bu
açılımlara rağmen kendisini sıfırlamaktaki başarısı, vefatı anında
“dünyaya girdiğim gibi çıkarsam kendimi mutlu sayacağım” cümlesiyle
dile getirdiği duygulardaki derin mana, hakperestliği ve Allah’ın
inayetinden başka dayanak tanımayışıyla bende derin bir hayranlık
hissi uyarıyor. Marx’ın da ona hayran olduğunu söylerler.
*Hz. Ömer (ra) kâinatı çok iyi anlamıştı. Devlet nasıl idare edilir,
onu gayet iyi biliyordu. Bir asker, bir mücahit, aynı zamanda bir
sofi, bir âbid ve bir zâhiddi. Dünyayı çok iyi anlamış, eşyanın
tabiatına vâkıf ve onunla dengeli bir münasebeti vardı. Varlıkla
içli-dışlı; ihtiyacı kadar yiyor, içiyor; dinlenip istirahat ediyor;
evlenip yuva kuruyor ama; kat’iyen cismanî hayatı birinci iş ve gâye
haline getirmiyordu.
Mahmud Akkad, Abkariyat adlı eserinde diyor ki, “Hz. Ömer döneminde
Kufe gibi, Basra gibi şehirler kuruluyor. Seyyidina Hz. Ömer diyor
ki, “caddeleri 40 zira genişliğinde yapın.” Bu çok önemli bir
şeydir. Yolculuğun o caddelerde gezme, deve ile, bağışlayın, küçük
at arabaları ile olduğu bir dönemde 20 metre genişliğindeki yollar
bugün çok önemlidir yani, şimdi bizim bu otobanlar gibidir. Kaynak
vererek söylüyor orda. Bana çok enteresan gelmişti. 1520 sene evvel
o meseleye bakınca çok enteresan gelmiştir. Bir ufuk meselesi.
Bugünden ta yarınları öbür günleri görebilme meselesi”
* “Hz. Ömer’in de -tabii terbiyemiz icabı cahiliyeliği vardı demeyiz
ama- İslam’la buluşacağı, ulaşacağı ana kadar yad ellerde olduğu
muhakkak. Ama öyle bir cevheri vardı ki, o peygamber firaseti,
fetaneti ile seziliyordu. Onun için onca insan arasında onun
hidayete ermesi için Efendimiz dua ediyor, önemli bir şey. Sanki
onun on sene gibi çok bereketli, İslam’a ait her şeyi omuzlayıp,
temsil edeceğini görmüş ve daha baştan onu Allah’tan istemiş, bunu
bana ver, bu bana çok lazım demiş.. benim asarımı arızasız temsil
edecek demiş.
*Hz.Ömer söz bilen bir insandır. Peygamberce söz söylemesini
bilenlerdendi. Azmi peygamberane olduğu gibi, muhakemesi
peygamberane olduğu gibi beyanı da peygamberanedir. O hutbe irad
edeceği zaman -çok bildiğiniz şeylerdir-sahabenin allameleri bile
onun hutbelerini dinlemek için Mekke'den Medine'ye, Medine'den
Mekke'ye göç eder, onun hutbesine ulaşmaya çalışırlardı.
(M. Fethullah Gülen)
|
WEBSİTE
İÇERİĞİ
|
EDİTÖR
NOTLARI
"Her dem yeniden doğarız..." diyen ustamız Yunus'un sözlerine uygun
olarak yeniden ve yepyeni bir tarz ile huzurunuzdayız.
İlk editörial notumuzda "İslam'ı yaşama sanatı" olarak
tanımladığımız tasavvuf konulu bu websitesinin hayrlara vesile olacağına
inancı ile yeniden "merhaba".
Devamı için
tıklayınız.... |
Linkler
|
|
Görüş
ve Öneriler
Tasavvuf & Sufiler ile ilgili görüş, düşünce ve önerilerinizi bize
iletiniz:
tasavvufvesufiler@yahoo.com
|
Tasavvuf & Sufiler web grubunun interaktif alanları |
|