|
Z
İ K İ
R
Zikir,
her işte Allah’ı hatırlamak,
zihinde tutmak, yâd etmek,
unutmamak ve anmak,kendini
gafletten kurtarmak, kulun Allah’ı dille ve kalple anması
anlamında Kur’an kaynaklı
bir tasavvuf kavramıdır.Gaflet
de Allah’ı unutmak demektir.
Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricâli, zikri yollarının temel esası
saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle Kur’an’da 250‘den fazla yerde
geçmektedir. Kur’an’ın bizzat kendisi ve emirleri birer zikirdir. Bu
yüzden Kur’an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır.
Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah’ı şiddetle sevmek, O’ndan nasıl
korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşâhede
semâsına yükselmektir. Ya da Mezkûr yani Allah’dan başkasını unutmaktır.
Çünkü Allah
"Unuttuğun zaman rabbını zikret! (hatırla)" (el-Kehf, 18/24) buyuruyor.
Allah,
Kur'ân-ı kerîmde Ra'd sûresi 30. âyetinde yine şöyle buyuruyor: "İyi
biliniz ki, kalpler, Allah'ın zikri ile itminâna, râhata kavuşur."
Bakara sûresinin 152. âyet-i kerîmesinde ise şöyle
buyrulmuştur: "(Kullarım!) Siz beni (tâat ile, beğendiğim işleri yapmak
sûretiyle) zikrederseniz, ben de sizi (rahmet, mağfiret, ihsân ve tövbe
kapılarını açmak sûretiyle) anarım."Kur’an’da
iki tür zikir emri vardır: Mutlak ve mukayyed zikir. Kur’an’da herhangi
bir kayıt belirtmeden mutlak mânâdave çok çok zikretmeyi emreden âyetler
vardır. (bk. Âl-i İmrân, 3/41; el-Ahzâb, 3/41; el- Cum’a, 62/10) Bunların
emrettiği zikir, gafletin zıddı anlamındaki kalbî zikirdir. Allah’ın
adının anılmasını emreden (el-Müzzemmil, 73/8);ed-Dehr, 76/25) âyetler
ise kalbî mânâda zikre muvaffak olamayanlara dil ile zikretme kolaylığı
sağlamakta ve bir bakıma kalbî zikre alıştırma yaptırmaktadır.
Zikirden maksad Allah’ı hiç unutmamak olduğuna göre zikrin efdal olanı
kalbî ve hafî olanıdır. Ancak cehrî olarak yapılan zikirlerin herbirinin
sâlikin durumuna göre ayrı özellikleri vardır. Tevhid zikrinin kalbi
masivâdan temizlemede, lâfza-i celâl zikrinin kalbî zikre ermede ayrı
bir yeri vardır. Bunlardan hangisinin kime ne kadar yararlı olacağını
mürşid tayin eder.
Sünenü'l-Beyhekî'de geçen iki hadîs-i şerîfte de buyrulmuştur ki:
"Derecesi en yüksek olanlar, Allah'ı zikredenlerdir.", "Allah'ı sevmenin
alâmeti, O'nu zikretmeyi sevmektir."
Asr-ı saâdette
bizzât Hz. Peygamber’in toplu zikir yaptırdığını gösteren rivâyetler
vardır. Ahmed b. Hanbel’in naklettiği bir olay şöyledir:"Şeddâd b. Evs
anlatıyor: Hz. Peygamber’le beraber bir evde idik. Bize sordu:"İçinizde
garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?" Biz: "Hayır" dedik.Sonra
kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi. "Ellerinizi kaldırın ve Lâ
ilâhe illallah deyin." Ellerimizi kaldırdık ve lâ ilâhe illallah dedik.
Sonra Hz.Peygamber: "Allah’a hamdolsun. Yâ Rabbi, sen beni bu kelime ile
gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen
vaadinden dönmezsin." dedi.Sonra da şöyle buyurdu: "Sevinmez misiniz,
Allah sizin hepinizi afvetti."(Müsned, IV, 124) Bu hadiste geçtiği gibi
insanların tevhid kelimesi veya başka ilâhî isimlerle zikretmek üzere
bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Toplu zikrin
asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen bir
rivâyette anlatılmaktadır. Bu rivâyete göre Allah Rasûlü birgün halka
teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğunun yanına vardı. Onlara niçin
böyle oturduklarını sordu. Onlar da: "Kendilerine başta İslâm olmak
üzere pekçok nimetler veren Allah’ı zikretmek için bir araya
geldiklerini" anlattılar. Peygamberimiz tekrar: "Siz gerçekten sadece
Allah’ı zikretmek için mi toplandınız?" diye ısrarla sorunca sahâbîler:
"Vallahi sadece bu maksadla bir araya geldik." diye yemin ettiler.
İmâm-ı
Rabbânî; "Her vakit, Allah’ı zikr etmek lâzımdır. Kalpte başka hiçbir
şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep
zikir yapmalıdır." demiştir. Cübeyr bin Nüfeyr; "Her an, dilleriyle
Allah’ı zikr edip, O'nu bir an unutmayanlardan herbiri, güler bir hâlde
Cennet'e gireceklerdir." demektedir. Zikir, cehrî ve hafî olmak üzere
iki kısımdır. Zikr-i cehrî, yüksek sesle Allah’ı anmak, zikr-i hafî ise,
gizli olarak ve kalb ile Allah’ı hatırlamaktır.
Zikir
hakkında daha detaylı bir açıklama için bakınız: "Zikr
: Allah'ı Hatırlama"
19.Yüzyılın Büyük Sufilerinden Kuşadalı İbrahim Halveti* [K.S.]'nin
"Zikr"
ve "Tasavvufi Pratik"Hakkındaki Görüşleri
El-Zikr kelimesi
hatırlamak, hatırda tutmak, şöhret, şeref anlamlarını taşır. Zikirdeki hatırlama
iki tür anlama işaret eder: l. Unutulan şeyi hatırlamak, 2. Unutmamak için
sürekli olarak hatırda tutmak. Kur'an ve Hadiste "zikr kavramı"
dua, niyaz ve hatta Kur'an-ı Kerim manâsına da kullanılmıştır, (bk. Kur'an, 3/58,
21/24, 51, 43/44) Tasavvuf ıstılahı olarak zikr, havf (=korku)in galebesi veya hubb
(=Allah sevgisi)un çokluğu ile "gaflet meydanından çıkıp Allah’ı müşahede
fezasına yükselmek" anlamını taşır. Zikredene "zâkir",
zikredilene yani Allah'a "mezkur" denir. Vird (çoğulu:evrad): Anlam
olarak Kur'an-ı Kerim'den her gün okunan muayyen kısım demektir . Vird zamanla,
dervişin devam ettiği günlük zikir ve dua manasına da kullanılmıştır.
İslam bilginlerinin bir
çoğu zikri «ibadetlerin en yücesi olarak yüceltmektedirler.
Zikr Kur'an’ı
Hakim’de üzerinde ısrarla durulan konulardan birisidir. Zikr kelimesi kavram olarak,
Kur'an’da, 256 yerde geçmektedir. Bu keyfiyet zikir ve ondan türeyen kelimelerin
vücut verdiği kavramların Kur'an bünyesinde tuttukları yerin büyüklüğüne bir
delildir. Rasûlullah (s.a.v) ‘in sözleri ve davranışları, zikrin İslam’daki
yerini göstermektedir.
Zikir dışındaki
ibadetlerin hiç birisi Allah ile kul arasındaki perdelerin tamamını ortadan
kaldırmaz, Allah-kul arası bütün perdelerin kalktığı an zikir anıdır. Bu
yüzdendir ki zikir, İslam’ın beş temel şartından biri olan namazdan da ulvî ve
erdirici olarak takdim edilmektedir. Şah Veliy'yullah ed-Dehlevî şöyle diyor: “Namaz
— Allahın azameti hakkında tefekkür ve sürekli zikir (:zikr-i daimi) istisna
edilirse— amellerin en üstünüdür. Tefekkür ve sürekli zikre gelince onlar sadece
ruhları ulvîleşmiş insanlardan beklenebilir.»
Zikir için , namazın
aksine her hangi vakit belirlenmemiştir.. Kul, « her vakitte Allahı zikretmekle
yükümlü tutulmuştur» Kur'an’ın ifadesiyle bu memuriyet “ayakta iken, otururken,
yatarken” kısaca her hal ve tavır içinde devam eder. Bu ilahî beyana
sadık kalarak sürdürülen zikre sürekli zikir (:zikr-i daim) denmektedir.
Zikrin cehri (dil ile
sesli) veya sırrî (dil ile sessiz veya sadece kalbî) olması tarîkattan tarîkata
farklıdır. Fakat bazen aynı tarikat bünyesinde salikin durumu cehri veya sırrî
zikirden birinin tercihine sebep teşkil edebilmektedir. Denmiştir ki: “Cehri zikir
bidayette olanlar için faydalıdır. Çünkü onların kalplerine kasvet musallat olur.
Kasveti gidermede, cehri zikir sırrî zikrden daha etkilidir. Sülükte ilerlemiş
olanlara ise sırrî zikir tavsiye edilir.” Şunu belirtmek zorundayız ki sırrî zikir
yapan her salik ileri merhalelere gelmiş sayılamaz. Nakşbendi tarîkatinde bütün
müntesiblere, derecelerine bakılmadan sırrî zikir verilir. Bu uygulama o tarikata ait
bir özellikdir.
Zikir için esas
alınacak “kutsal cümle veya kelime” olan lafız da önem taşımaktadır. Kelime
veya cümle seçimini tarîkatin özelliği yanında müridin yaradılışı ve sulükteki
durumu da etkilemektedir. Hangi cümlenin veya Allah’ın Esmau'l-Hüsna'sından
hangisinin mürîde daha lüzumlu ve uygun olduğuna mürşid karar verecektir. Fakat her
müridin haline uygunluğu ittifakla kabul edilen bir cümle ve bir de kelime vardır:
“La ilahe illAllah” cümlesi ve Allah (:lafza-i celal) kelimesi. Her mertebede her
mürid, zikrini bunlarla yürütebilir. Esmau'l-Hüsnanın diğer isimleriyle zikir,
büyük Halveti mürşidi Kuşadalı İbrahim Halveti’nin de da ifade ettiği gibi,
«izn-i mürşide mütevakkıftır».
Halvetiyyede zikir,
prensip olarak esma-i seb'a (: yedi isim) denen isimlerle yapılmaktadır. Ancak bu
isimlerden hangisinin ne kadar tekrarlanacağına mürşid karar verecektir. Şayet
bunlarla zikretmek zararlı bulunursa umumî zikir ve dualarla iştigal emredilmektedir.
Bunların başında da Kur'an okumak gelir. Halvetîler zikre istiğfar ile başlarlar;
emredilen müddet kadar istiğfardan sonra salat ü selama geçilir ve nihayet mürşidin
beyanı veçhile zikir icra edilir.
Zikri, «ruhun
gıdası” sayan Kuşadalı İbrahim Halveti onun en erdirici şeklini Kur'an-ı
Kerim’de bulmaktadır. Kur'an her salikin haline uyan bir zikirdir. Salikin, bizzat
kendisinin seçeceği isim veya cümleyle zikretmesi çoğu kere tehlikeli olmaktadır.
Çünkü her ismin veya cümlenin bir tecellisi vardır ve bu tecellinin, durumuna uygun
düşüp düşmediği salik tarafından bilinemez. Halbuki Kur'an Allah tertibi olduğu
için bütün kulların maslahatlarına uygun tecellîlerle doludur. Onun tecellîlerine
korkusuzca teslîm olabiliriz.
Bazı durumlarda, salikin
kul tertibi olan evrad ve zikirler ile uğraşması tamamen yasaklanabilir. Kuşadalı
İbrahim Halveti’nin de bu yasağa zaman zaman başvurduğu görülüyor. Mürîdine
şöyle yazıyor: “Kur'an-ı Azîmüşşan, hakkınıza göre zikirdir, başka zikir ve
evrad ile iştigal yüzün göstermeyesiniz”.Böylesine önemli ve feyizli bir zikir
olan Kur'an'ın, tam istifade için, belirli şartlar altında okunması gerekir. Her
şeyden önce zakir Kur'an'ın tertîbine dokunmayacaktır. O tertib “Levh-i Mahfuz
tertibi” olduğu için, zakirin onu bir takım takdîm ve te'hirlerle değişikliğe
uğratması, beklenen ilahî feyiz ve tecellîyi engelleyebilir veya aksatabilir. O halde
Kur'an'dan seçmeler yaparak bir vird vücuda getirmek doğru değildir. Onu,
mushaflanmızda yeralan tertîb üzre okumalıyız. Kuşadalı İbrahim Halveti ,
Kur'an'ın mana ve lafzı gibi tertîbinin de ilahî olduğuna dikkat çekiyor.
İkinci şart olarak, bu
okuyuş, Kur'an'ın evvelinden ahirine tekrar, tekrar hatimler şeklinde
olmalıdır.Üçüncü şart da, Kur’an’daki anlamı inceden inceye düşünerek
okumaktır. Bu, «düşünerek okuma» keyfiyetini ifade için mektûbatta «tedebbür-i
ma'anî», «tefekkür-i ma'anî» ve «teemmül» tabirlerinin kullanıldığını
görüyoruz. Nihayet Kur'an-ı Kerim'i teennî ile (: aceleden kaçınarak) ve ta'zîm
tavrı içinde okumak ve tashîh-i hurüf (:harf-leri gerektiği şekilde telaffuz) a da
dikkat etmek lazımdır.
Sulûku tekke dışında
yürütmeyi esas alan bir mutasavvıf sıfatıyla İbrahim Halveti, zikir için mekan,
hatta zaman tayinine lüzum görmez. Her yerde ve her zamanda zikredilebilir. Zikr için
belirli zaman ve mekan kaydı koymayan Kuşadalı İbrahim Halveti, zikir meclisleri
teşkiline müsaade etmektedir. Fakat bunun çok ağır şartlarla bağlandığı hemen
dikkatimizi çeker. Bu şartlar: Fenafi'ş-şeyhe mazhar bulunmak ve dünya
çıkarlarından uzaklıktır. Kendisinde bu iki şart mevcut olmayanların zikir meclisi
teşkîl etmeleri veya teşkîl edilmiş meclise girmeleri, sadece zarar getirir.
Şartları yerine getirilen bir zikirde vecd ve coşkunluk zuhur etmişse bunu içimizde
hapsetmek yerine izhar etmeliyiz. Kuşadalı İbrahim Halveti’nin tabiriyle,
«coşkunluk zuhurunda aşkı yutkunmayarak ağlıya ağlıya sema'-i Mevlana etmeli».
Demek oluyor ki Kuşadalı İbrahim Halveti, bir halveti olmasına rağmen mevlevî
semaına müsade etmekte, bunun da ötesinde onu övücü ifadeler kullanmaktadır.
***
Kuşadalı İbrahim
Halveti sulûkün tekke dışında tamamlanmasını tarîkatının aslî prensipleri
arasına koyarak, kendine has bir sülük anlayışının en önemli adımını atar. Bir
kaza sonucu yanan tekkesinin yeniden inşaını isteyenlere engel olmuş ve sebep olarak
da tekkelerden feyzin kaldırıldığını söylemiştir. “Tekkesi yandığı zaman
halîfesi Ahmed Îzzet'e şöyle der:
“Keyfine bak izzet,
masivayı yaktın !”
Kuşadalı İbrahim
Halveti, tekke devrinin kapandığı yolundaki düşüncesini şu gerekçelere istinad
ettirmekten çekinmemiştir: “Zamanımızda (: Fî zamanina) tekkelerde sulûk ve irşad
etvarı yok.” “Tekkeleri meyhane, kerhane ediyorlar”. “Sofîlik taç ile aba oldu
Hayfakim marifet heba oldu.”
Sulûk ve irşadın
zamana, salikin durumuna göre şekil ve tavır kazanacağım beyan eden Kuşadalı
İbrahim Halveti, yaşadığı devirden itibaren sulûkün tekkelerde yürütülmesini
mümkün görmemekte ve 13 asır süren tekke tatbîkatından rücü' edilmesi gerektiği
fikrini savunmaktadır. İlk tekkenin hicri 150/767 ‘de ölen ve Sûfî diye anılan
Ebü Haşîm tarafından, Şam'ın Remle mevkiinde yaptırıldığı söylenmektedir.Buna
göre ilk tekkenin h. 100-150 yılları arasında inşâ edildiğini kabul mümkün
görünmektedir.
Rabıtasında meleke
peyda etmiş salikler için zaman ve yer tayinine lüzum kalmamıştır, herkes bulunduğu
yerde sulûkünü sürdürecektir. Bu, bir bakıma, bütün yeryüzünü bir tekke olarak
görmektir.
Sulükün tekke
dışında yürütülmesi, diğer bir ifadeyle tekke yerine bütün yeryüzünün ikame
edilmesi ne demektir? Ve böyle bir sülük nasıl gerçekleştirilecektir? Kuşadalı
İbrahim Halveti ‘nin bu sorulara cevabı şudur: Bidayete rücü'(=Başlangıca
dönüş) Bidayete rücü' kavramıyla ilgili olarak getirdiği izahlardan bunun,
Rasulullah (s.a.v.) devrine dönmek olduğunu anlıyoruz. Şimdi, bu noktaya açıklık
getiren bir beyanım okuyalım: «Evler istirahat için, camiler ihfaen ibadet için
olmasına binaen tekkeler yapılıp cehren çalışması için mukaddem işaret olunmuş
idi. Şimdi tekkeleri meyhane, kerhane ediyorlar. Evailde sülük gaza ile; ta'addüd-i
esma dahi yok. Sonra ülke kavgası zuhuru ile gaza ile sulûkte inkıraz zuhur edip sonra
istirahata ve ihfaen ibadete halel getirilmeyecekleyin olan mevazı'da, gerek bûyût-i
vasi'ada, ve gerek kırlarda ihvan, rabıta birliği ile böyle çalışırlar iken o
mahallerde dahi türlü fesat zuhürundan sonra tekkeler ihdası işaret olundu. Şimdi
vakitler, mukaddeme-i zuhûr-i Mehdî kuddise sirruhu'dur. Yine vara vara onun vaktinde
sulûk gaza île olacaktır. Şimdilik bir mevzi'da zikrolunması devam-i adet elvermez,
îstirahata halel getirilmeyecek mevzi'da ve sibyan işitmeyeceği mahalde ve rabıtası
olmayan ve rabıtasında meleke birliği olmayanlardan tehaşî ederek mahal tesadüf eder
ise edivermelidir. Yoksa yok. îmdi, kesret lazım değil, olur ise bile, bila halel
olmalıdır. Keçi gibi olmalıdır, keçi mekan tutmaz.»
İlk tekke, hicret
sonraki ikinci yüzyılda yapıldığına ve bundan önce, evler ve kırlarda zikir
meclislerinin teşkil edildiği bir devir geçtiğine göre sulûkün gaza ile
gerçekleştirildiği » evâilin Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidîn devri olduğu,
rahatlıkla söylenebilir. O halde evaile dönmek, devr-i peygambere avdet manasını
taşır. Yukarıdaki sözler, ayrıca, Kuşadalının, Hz. Peygamber devrinden sonra
gazaların ülke fethetmek kavgası haline dönüşmek suretiyle îslamî manalarını
yitirdikleri yolunda bir kanaate sahip bulunduğunu da göstermektedir. Gazalar, o aslî
manalarım kaybettikleri içindir ki Allah’a vasıl olma cehdi gaza meydanların-dan
tekkelere nakledilmiştir. Fakat tekkeler de giderek bozulmuş ve meydanlara çıkma
zamanı tekrar gelmiştir. Kuşadalı İbrahim Halveti, avdet eden «gaza ile sulûk»
devrinin mukaddimesi olarak kendi yaşadığı zamanı (19.yüzyılı)
gösteriyor.
Tasavvufi pratikte mürşidin zikir tavsiyesi hakkında
reel bir örnek sunuyoruz:
İNTİSAB
& ZİKİR TARİFİNE BİR ÖRNEK
[Bu metin A.B.D.'nin Pennsylvania kentinde intisab eden
müminlere ülkemizin tanınmış tasavvuf simalarından bir Nakşbendi mürşidi
olan Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan [K.S.]'ın yaptığı tasavvufda
zikir'in anlamı ve usulü hakkındaki konuşmadan özetlenerek bir fikir
vermesi niyetiyle websitemize konulmuştur. ]
"...Evvelâ berâberce tevbe edelim:
Allah'a dönüş yapmağa tevbe derler. O halde anlaşılıyor
ki, tevbe sadece "Tevbe yâ Rabbî!" demek değildir. Tevbe aslında insanın
hayatını değiştirmesi demektir. Hayatının akışını, yönünü, yaşam tarzını
değiştirmesi demektir.
Estağfirullàh... Estağfirullàh... Estağfirullàh...
Estağfirullàh el'azîm elkerîm ellezî lâ ilâhe illâhû...
El hayyel kayyûme ve etûbü ileyh...
Yâ Rabbi! Yapmış olduğumuz, bugünkü yaşımıza kadar
işlemiş olduğumuz hatalarımızı, günahlarımızı, suçlarımızı, kusurlarımızı
lütfunla, kereminle bağışla... Bundan sonraki ömrümüzde bizi günahlara, hatâlara
bulaşmadan sevdiğin kul olarak yaşamayı nasib eyle...
Tarikata girişte ilk yapılan iş tevbedir. Kul hakları
olabilir.Kul haklarını da tevbe etmek silmez. Allah kul haklarını affetmiyor,
sahibiyle helâlleşmeyi gerekli görüyor.
Tarikata giren bir insan mâdem ahiret saadetini kazanmayı esas
alıyor; mâdem "Dünyada ahirette ben Allah'ın sevgili kulu olayım da, bahtiyar
olayım, cennetlik olayım, iki cihan saadetine nail olayım!" diye bunu istiyor; bu
iki cihan saadetini elde etmesine mani olan şeylerin bir kısmı da kul haklarıdır,
onları da ödemeye girişecek. Helâlleşecek, dargınlarla barışacak, hak sahiplerine
haklarını verecek.
Günahlarından, kul haklarından başka neleri vardır
insanın?.. Namazları, oruçları, eğer kılmamış ise; kılmadığı namazlar,
tutmadığı oruçlardan dolayı da vebali olabilir. Bunun vebali sanıldığından çok
daha ağırdır. İnsanın bu dünyada iken namazları kılması lâzım; bir...
Kılınmadığı namazları ödemesi lâzım; iki...
Devamlı abdestli gezin! Tarikatımızın usüllerinden birisi de
budur. Abdestli gezeceksiniz. Abdestli olan bir insana şeytan tesir edemez. Abdest
insanın mânevî bakımdan korunmasını sağlıyor, adetâ bir zırh gibi oluyor,
şeytan ona tesir edemiyor.Bir insan böyle abdestli gezdiği zaman, gece abdestli
yattığı zaman, melekler etrafında kendisine dua ederler.
Sonra her gün zikir vazifeleriniz olacak
tarikata girdiğiniz için... Bu zikir vazifelerini yapacaksınız. Zikir nedir?.. Zikir
bir ibadettir. Nasıl bir ibadettir?.. Çok kolay bir ibadettir. Hasta olan da yapabilir,
ihtiyar olan da yapabilir, yatalak olan da yapabilir, felçli olan da yapabilir... Yeter
ki aklı olsunAklı varsa zikri yapabilir. Çok kolay bir ibadettir, çok sevaplı bir
ibadettir. Kolay olduğu için sevabı az değildir, sevabı çoktur. Kolay olmasının
aksine, sevabı çoktur.
Bir kere bile Allah demenin sevabı çok... Lâ ilâhe
illallah demenin sevabı çok... Estağfirullah demenin sevabı çok...
"Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammed" demenin sevabı çok... Bunlar
hakkında yüzlerce hadis-i şerif var... Sevabının çok olduğu kesin... Siz de bir
hadis kitabı okursanız,Peygamber Efendimiz'in zikre ne kadar düşkün olduğunu
öğreneceksiniz.
İlk başta delil olarak gösterilen ayet-i kerime, bismillâhir
rahmânir rahîm:
(Yâ eyyühellezîne âmenüzkürullàhe zikran kesîrâ ve
sebbihûhu bükreten ve esîlâ) "Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin, sabah
akşam onu tesbih edin!"
Tesbih de bir çeşit zikirdir, "Sübhânallah" demektir.
Allah'ı çok zikredin, çok tesbih edin diye bildiriyor.
Sonra, sevdiği kulları, çok büyük mükâfatlar verdiği
kulları anlatan bir ayet-i kerime var; şöyle başlıyor:
(İnnel müslimîne vel müslimât) [Müslüman erkekler
ve müslüman kadınlar...] diye başlıyor. En sonunda da, (Vez zâkirînallàhe
kesîran vez zâkirât) "Allah'ı çok zikreden beyler ve çok zikreden
hanımlar... (Eaddallàhu lehüm mağfireten ve ecran azîmâ.) Allah bunlara çok
büyük ecirler hazırlamıştır, mağfiretine mazhar edecektir. Affettiği kulları
arasına bunları dahil edecektir." diye bildiriliyor.
Demek ki, zikir Kur'an-ı Kerim'de seksen küsur yerde emredilen
bir ibadettir. Kolay bir ibadettir, sevabı çok olan bir ibadettir. Şerefi çok büyük
bir ibadettir. Çünkü sen Allah'ı zikrettikçe, Allah da seni zikreder.
düşünebiliyormusun ki, kâinatı yaratan, alemlerin Rabbi seni zikrediyor. Allahın bir
kulu zikretmesi onun için hem çok büyük şereftir, hem de kimbilir o zikirden neler
neler kazanacaktır o kul...
Onun için zikir vazifeleriniz olacak, zikir vazifelerinizi
yapacaksınız!
Zikir vazifelerini bütün müslümanların yapması lâzım ama,
herkes her konuda ciddî ve titiz olmuyor, çalışkan olmuyor, vazifelerini yapmıyor.
İbadetlerini bile yapmıyorlar. Biz müslümanlığı tam yapmak isteyen insanlar
olduğumuz için, zikir vazifelerini de ihmal etmiyoruz. Bir de zikrin sevabı çok
olduğundan, zikreden insanların kazancı birden büyüyor. Allah'ın sevgili kulu
olması hızla mümkün oluyor.
İnsan Allah'ın sevgili kulu olmak için ne yapacak?.. Hadis-i
şerifte bildiriliyor ki: "Kulum bana farz ibadetlerini yaptıkça, ben o kulumu iyi
bir kul olarak sayarım, severim. Nafile ibadetleri yaptıkça da, kulum bana
yakınlaşmaya devam eder." Yâni farzlardan ayrı fazîlet babından ibadetleri yapa
yapa kulum bana yakınlaşmaya devam eder. Yâni Cenâb-ı Mevlâya ulaşmaya doğru bir
gidiş var... (Hattâ ühibbehû) Nihayet ben o kulumu severim." Nafile
ibadetleri yapa yapa nihayet Allah o kulu seviyor. Sevdiği zaman evliyası oluyor
işte... O zaman kerametleri, her şeyi oluyor.
İşte Allah'ın o rızasını kazanmak için, en kestirme yol,
en çok sevap kazanma şekli zikirdir. Onun için, tarikatta zikir vazifelerinizi
yapacaksınız.
Her gün zikirleriniz olacak. Niye her gün... Çünkü, zikir
dervişin gıdasıdır. Derviş mânevî gıdasını zikirden alır. İnsan yemek
yemediği zaman halsiz düştüğü gibi, gıda aldığı zaman kuvvetlendiği gibi,
derviş de zikirle kuvvetlenir.Zikri her zaman yapabilirsiniz. Zikrin mecburi bir zamanı
olmadığı gibi yasak bir zamanı da yoktur. Bütün gün, istediğiniz bir zaman
yapabilirsiniz.
Zikri tam usûlüne uygun yapmak istiyorsanız, sakin bir
yerde, tenha, temiz bir yerde diz çökerek oturursunuz. Gözünüzü yumarsınız,
tadını çıkarta çıkarta yaparsınız zikrinizi...
Evvelâ 25 defa "Estağfirullah" diyerek
başlayacaksınız ki, bir mânevî temizlik olsun.
Sonra bir Fâtiha, üç Kulhuvallah okuyacaksınız.
Bunların sevabını Peygamber SAS Efendimiz'e ve Peygamber Efendimiz'den bize kadar
gelmiş geçmiş pirlerimizin, şeyhlerimizin ve evliyâullah büyüklerimizin ruhlarına
hediye edeceksiniz.
Biliyorsunuz bu iş nasıl geldi bize kadar: Peygamber Efendimiz
insanları hak yola davet etti, yaşadı. Ondan sonra vefat etti, ahirete göçtü. Ondan
sonra Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz geldi, hulefâ-i râşidîn geldi. Ondan sonra
evliyâullah geldi, mürşid-i kâmiller, büyük alimler, Allah'ın sevgili kulları,
mübarek kulları geldi. Bu irşad vazifesini yaptılar, yaptılar, yaptılar... Buna
tarikat diyoruz.
Kimlerdir o büyüklerimiz: Bahâeddin Nakşıbend Efendimiz
büyüğümüzdür, İmâm-ı Rabbânî Efendimiz büyüğümüzdür, Abdülkàdir-i
Geylânî Efendimiz büyüğümüzdür, Şehâbeddin Sühreverdî Efendimiz
büyüğümüzdür...Hàlid-i Bağdâdî Efendimiz büyüğümüzdür, Mevlânâ
Celaleddin Rumi Hazretleri yine büyüğümüzdür, akrabamız olan bir
tarikattandır... Şâzelî Tarikatı büyükleri büyüklerimizdir. Yâni zikre
oturduğumuz zaman onlara bir Fâtiha, üç Kulhüvallah gönderiyoruz. Bu
gider; sen okursun, Allah onlara bildirir. Onlar da sizi bilirler. Dünyadan filânca
şahıs bana Fâtiha gönderiyor, sevaplı şeyler gönderiyor, evlâdım benim diye
sever.
Evliyâullah'ın ruhlarının hürriyeti vardır ahirette,
serbestliği vardır, tasarrufatı vardır, vazifeleri vardır. Onlar insanların
rüyasına girerler, hak yolu gösterirler, nasihat ederler. Öyle kabiliyetleri vardır
evliyâullahın...
Sonra gözünüz kapalı üç rabıta
yapacaksınız.
Rabıta tefekkür mânâsınadır burda... Üç tefekkür ve
tahayyül yapacaksınız. Tahayyül, hayal etmek demektir.
Birincisi Rabıta-i Mevt... Yâni, bu hayatın fâni
olduğunu, bir gün gelip öleceğinizi, öldükten sonra kıyametin kopmasından sonra
kabirden kalkacağınızı, mahşer yerinde toplanacağınızı, Allah'ın insanları
muhakeme edeceğini, sevapların günahların tartılacağını, iyilerin bir tarafa,
kötülerin bir tarafa ayrılacağını; iyilerin sıratı geçip cennete varıp ebedî
saadete ereceğini, kötülerin cehenneme atılıp yanacağını biliyoruz. Bunları
düşünmeye rabıta-i mevt yapmak denir. Bunun aslı Peygamber Efendimiz'in
tavsiyesidir. Efendimiz ölümü çok düşünmemizi tavsiye ediyor.
Ölüm biraz acı bir şeydir, korkunç bir şeydir amma, bu
nefis ölüm korkusundan başka bir şeyle de ıslah olmaz. Nefsi ıslah etmek için en
iyi çare bu olsa gerek ki, Peygamber Efendimiz ölümü düşünmeyi tavsiye ediyor.
İkincisi insanın mürşidini düşünmesi: Rabıta-i
Mürşid... .Nerde olursanız olun... Nerde olursak olalım bizimle irtibat
kuracaksınız, zikre oturduğunuz zaman... Gözünüzü kapatacaksınız, bizi böyle
karşınızda göz önüne getireceksiniz, bizimle mânevî bağlantınızı
kuracaksınız.İnsan bu bağlantıyı kurduğu zaman ne olur?.. Bu bağlantıyı kurduğu
zaman, büyüklerin mânevî halleri, feyizleri ona intikal eder. Yaptığı ibadetin
tadını duyar, faidesini görür, feyzi çok olur, içi dışı nurlanır, tarikatta
ilerler. Bu ilerlemeyi güzel yaparsa, Rasûlüllah'la buluşmaya gelir.Allah'la
buluşmaya gelir.
Onun için, rabıta-i mürşidi de güzelce yapın! Bunu
yaptığınız zaman feyziniz, zikir yaparken aldığınız mânevî duygular daha
kuvvetli olacak, tarikatta ilerlemeniz daha iyi olacak.
Üçüncüsü: Rabıta-i Huzur...Allah'ın
huzurunda olduğunu düşünmen demektir. Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki:
(Ve hüve meaküm, eyne mâ küntüm) "Siz nerde
olursanız olun ey kullar, Allah sizin yanınızda!.."
(Lâ tüdrikühül ebsâr ve hüve yüdrikühül ebsâr) "Kullar
onu görmeze ama, o kulları görür." O bizi görüyor, her halimizi biliyor, her
yaptığımızdan haberdar...
Gözünüzü kapattığınız zaman, Allah'ın huzurunda
olduğunuzu düşüneceksiniz. "Sen beni görüyorsun, benim söylediklerimi
biliyorsun! Söylemesem, içimden geçenleri biliyorsun!.. Sen alemlerin Rabbisin, ben
seni kulunum... Sen her şeye kadirsin, ben senin lütfuna muhtacım... Ben fakirim, ben
muhtacım, ben acizim... Sen bana lütfedersen, benim halim iyi olur. Ben senin iyi kulun
olmak istiyorum, bana yardım etmeni istiyorum. Bana yardım et de ben de senin sevdiğin
kullardan olayım, iyi kullardan olayım, iyi işler yapabileyim... Ömrümü rızana
uygun geçirebileyim yâ Rabbi!.." diye dua edeceksiniz.
Ondan sonra Allah'ın huzurunda olduğunuz mânâsını
kaybetmeden, elinizde tesbihle zikre başlayın!..
1. Yüz defa "Estağfirullah..." deyin!..
Hadis-i şerifte vardır, Peygamber Efendimiz SAS'in tavsiyesidir.
2. Yüz defa "Lâ ilâhe illallah" deyin!..
3. Bin defa "Allah..." deyin!.. Her yüz
defasında "İlâhî ente maksudî ve rıdàke matlûbî" deyin!.. Bu da
hadis-i kudsîden alınma bir sözdür. "Yâ Rabbi! Maksudum sensin, ben senin
rızanı istiyorum." demektir.
4. Yüz defa salevât-ı şerife getirin! Bu da hadis-i
şerifte vardır.
5. Yüz defa da Kul huvallàhu ehad'ı okuyun!.. Bu da
hadis-i şerifte vardır. Hadis-i şerifleri uygulamış oluyorsunuz. Zikri hadis-i
şeriflere uygun olarak yapmış oluyorsunuz.
Bu zikirleri böyle yaptıktan sonra dualar edeceksiniz.
Annenizi, babanızı duadan unutmayacaksınız! Ondan sonra müslümanlara dua edersiniz.
Tabii, zikir bu kadarcık değildir. Zikir başka zaman da
yapılabılır. Onu da zikr-i kalbî ile yaparsınız.
Şimdi ben size zikir telkin edeyim, beni dinleyin:
-Lâ ilâhe illallah... Lâ ilâhe illallah... Lâ ilâhe
illallah...
Buyrun, siz de hep beraber söyleyin, Allah şahid olsun:
-Lâ ilâhe illallah... Lâ ilâhe illallah... Lâ ilâhe
illallah...
-Allah...
-Allah...
-Allah...
-Şimdi ağzınızı kapatın, gözünüzü de kapatın!.. Allah
demeyi içinizden devam ettirin, sessiz olarak...
...
Allah mübarek etsin... İşte böyle sessizce, dil dudak
kıpırdamadan, kimse anlamadan yapılan zikre de zikr-i kalbî derler. İçinden
yapıldığı için, kalbinden yapıldığı için kalbî deniliyor. Bunun sevabı çok
yüksektir. Bunu kimse bilmez, gösteriş tehlikesi olmaz, başkasının dikkatini
çekmez. Melekler de duymazmış, bilmezmiş bunu... Allah'ın bildiği bir zikir...
Bu zikre de devam edin! Yolda, işte, vasıtada, otururken,
yürürken, hattâ yatakta uyumadan yatarken kalbiniz "Allah... Allah...
Allah..." diye zikretsin!..
Siz de böyle zikri her zaman yapın...
Tabii, ana çizgiyi, ana çerçeveyi iyi bilmek lâzım!.. Bizim
yolumuz iyi müslüman olmak yolu, Peygamber Efendimiz'in yolu, sahabe-i kirâmın yolu,
Kur'an yolu; bunu iyi bileceğiz. Bu çerçeveden dışarı çıkmamak lâzım!..
Çünkü, bir çok insanlar din namına çerçeveden dışarı çıkıyorlar, başka
şeyler yapıyorlar, günahlara giriyorlar, haramlara bulaşıyorlar... Hem dünyaları
mahvoluyor, hem ahiretleri mahvoluyor. O bakımdan an çerçeveyi unutmayalım!..
Onun için size tavsiye ediyorum, Riyâzüs Sàlihîn
kitabını okuyun!
Namazları evvel vaktinde kılın!..
Farz namazlardan ayrı öteki namazları,nafileleri
kılacağız.Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği namazlardır. Nafile namazları
kıldığımız zaman, Allah'ın sevgisini kazanırız. "Bak, kulum mecbur
olmadığı şu ibadetleri de severek yapıyor!" diye Allah sever.
1. Sabah namazından sonra uyumayıp, Kur'an okuyup,
Evrad'ımızı, dualarımızı okuyup, güneşin doğmasından yarım saat geçinceye
kadar meşgul olup işrak namazı kılmak...
Ne zaman kılınıyor?.. Güneş doğduktan yarım saat,
kırkbeş dakîka sonra kılınabiliyor.
2. Sabahla öğlen arası bir duha namazı vardır.
Öğlene kırkbeş dakika kalıncaya kadar kılınabilir. Dört rekât, iki rekât veya
daha fazla olarak onu da kılın!..
3. Akşam namazının sünnetinin arkasından, Peygamber
Efendimiz'in tavsiye ettiği sevaplı namazlardan birisi olarak evvâbîn namazı
vardır.
4. Yatsı namazını kılıyoruz.
Yatma zamanı gelince taze abdest alacaksınız, dört rekat
namaz kılıp abdestli yatacaksınız!..
5. Geceleyin de uykunuzu bölüp teheccüd namazı kılmaya
çalışın!
Bu namazları SAS Efendimiz tavsiye etmiş, biz de tavsiye
ediyoruz.
Bazı sevaplı oruçlar var:
1. Bir kere haftalık pazartesi perşembe oruçları var...
Peygamber efendimiz tutarmış, bize de tavsiye ediyor. Tutabilirseniz bunları tutun!..
2.Her arabî ayın başında ortasında, sonunda oruç tutmak
tavsiye ediliyor.
3. Her arabî ayın ortasında, ayın onüç, ondört,
onbeşinde, yâni dolunay olan gecelerin gündüzlerinde oruç tutmayı tavsiye
ediyor Peygamber Efendimiz...
Başka sevaplı neler var?.. İlim öğrenmek sevaptır,
öğretmek sevaptır. Öğrenirsiniz, öğretirsiniz. Okursunuz, okutursunuz. Kur'an
öğrenirsiniz, öğretirsiniz, ezberlersiniz. İslâm'ı yaymaya çalışırsınız.
Demek ki insan elinden geldiğince çeşitli hayırlar yapabilir.
Kendisinden sonra da sevap kazanmasına sebep olacak eserler bırakabilir.
Genel olarak sevaplı işleri yapmağa dikkat edeceksiniz.
Genel olarak günahlardan kaçınmağa dikkat edeceksiniz;
harama, şüpheliye yaklaşmayacaksınız.Helâlleri yapar, haramlardan kaçınırsınız.
Sevaplı işleri yapar, günahlardan kaçınırsınız. Takvâ ehli müslüman olmağa
gayret edersiniz.
Üçüncü ana prensibimiz nedir?.. Huylarımızı
güzelleştirmektir. İnsan müslüman olur ama, insanın içinde iyi huylar olduğu gibi
kötü huylar da vardır. Kötü huylar da kalabilir.
Kin tutmak kötü huydur. Hased etmek kötü huydur, kendini
beğenmek kötü huydur. Kibirlenmek kötü huydur. Cimrilik kötü huydur... Bu kötü
huyları insanın içinden çıkartması lâzım, iyi huyları alması lâzım!..
Tasavvuf, büyük ölçüde ahlâkı düzeltme yoludur.Onun
için, kötü huyları atıp iyi huyları almak lâzımdır.
Aslında tarikat değimiz şey, eğitim demektir, ahlâk eğitimi
demektir, tekke terbiyesi demektir. İnsanın kâmil bir insan olması demektir. Allah bu
işleri yapmağa sizleri muvaffak eylesin...
Her biriniz bir Fâtiha, üç Kulhuvallah okuyun
da, bunları Peygamber Efendimiz'e, pirlerimize ve mürşid-i kâmillerimize hediye
edelim, ondan sonra duanızı yapayım:
...........................
Bismillâhir_Rahmânir_Rahîm
İnnellezîne yübâyiuneke innemâ yübâyiunallàh...
Yedullàhi fevka eydîhim... Ve men nekese ve innemâ yenküsü alâ nefsihî... Ve men
evfâ bimâ àhede aleyhullàhe feseyü'tîhi ecran azîmâ.
Sadakallàhul azîm.
[Muhakkak ki sana bey'at edenler gerçekte Allah-u Teâlâ'ya
bey'at etmişlerdir. Allah'ın kuvvet ve yardımı bey'at edenlerin üstündedir. Şu
halde kim bu bağı çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur. Kim de Allah ile
sözleştiği şeye vefa, onun hükmünü îfâ ederse, Allah da ona büyük bir ecir
verecektir.]
Ahdinize sàdık olun, Allah'ın yoluna vefâlı olun, sırat-ı
müstakîmden sapmayın!.. Allah-u Teâlâ sizleri bundan sonra nefse şeytana
yenilmeyenlerden eylesin... Yolunda dâim eylesin, zikrinde kàim eylesin... Tarikatın
âdâbını, ahlâkını öğrenip, tekke âdâbına sahib kâmil, sàlih, velî, mahbub
bir kul olmayı nasib eylesin...
Gönlünüzü nurlandırsın, gönlünüzün pasını izâle
eylesin, gönlünüzün perdesini kaldırsın... Ma'rifetullaha erdirsin, ârif kullar
olun... Aşkullaha, muhabbetullaha erdirsin; Allah'ın aşıkları olarak Allah'ın dinine
aşıkàne hizmet eyleyin... Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin huzur-u izzetine sevdiği,
râzı olduğu kullar olarak varıp, Rabbim sizi cennetiyle, cemâliyle taltif eylesin...
Bihürmeti esrâr-ı sûretil_fâtiha!..
22. 7. 1995 / Pennsylvania - U. S. A.
Bu sohbetin
tamamı okumak için tıklayınız.
 |
*Kuşadalı
İbrahim Halveti [K.S.] ( 1774 -1845 ) |
 |
Kaynak :Dr.Yaşar Nuri
Öztürk , Kuşadalı İbrahim Halvetî , İstanbul 1982 |
|