ALLAH ADAMLARININ
ÖZELLİKLERİ :
TAKVÂ : Velîlerin hepsi takvâ sâhibiydiler.
Takvâ sakınmak, Allah’dan korkarak, haramlardan, yasaklardan, günâhlardan
sakınmaktır. Harama düşmemek için, haram veya helâl olduğu belli olmayan şüpheli
şeylerden sakınmaya verâ denir. Bu bakımdan, haramlardan daha çok sakınma derecesi
olan verâ takvânın mânâsı altına girer.
Kur'ân-ı kerîmde
meâlen buyruldu ki: "Allah, o takvâ sâhiblerini sever." (Âl-i İmrân
sûresi: 76) Rasûlullah efendimiz; "Yâ Rabbî! Bana ilim, hilm, takvâ ve âfiyet
ihsân eyle." duâsını çok söylerdi. Ebû Saîd Muhammed Hâdimî Berîka'sında
bu hadîs-i şerîfi açıklarken, duâda geçen ilimden maksat faydalı ilim, yâni
îmân, ibâdet, amel ve ahlâk bilgileridir. Hilm ise, yumuşaklık demektir. Âfiyetten
murâd, dînin ve îtikâdın, bozuk inançlardan, işlerden, nefsin isteklerinden, kalbin
vesvese ve şüphelerinden, bedenin hastalıklarından kurtulmasıdır demektedir.
İmâm-ı Rabbânî
hazretleri; "Dünyâda felâketlerden, âhirette Cehennem'den, ateşte yanmaktan
kurtulmak için iki şey lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu
ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu, yasaklardan sakınmak yâni verâ ve
takvâdır." demiştir. Bundan sonra da şu açıklamayı yapmıştır: "Verâ
ve takvâyı tam yapabilmek için, mubâhları lâzım olduğu kadar kullanmalı, zarûret
mikdârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de, kulluk vazîfelerini
yapabilmek için kullanmaya niyet etmelidir. Bir insan, mubah, yâni dînin izin verdiği
şeylerden, her istediğini yapar, mubahları aşırı derecede işlerse, şüpheli
şeyleri yapmaya başlar. Şüpheliler ise, haram olanlara yakındır. İnsan, bir gün
harama düşebilir."
VERÂ : Helâl ve haram olduğu bilinmeyen
şüpheli şeylerden sakınarak helâle, harama dikkat etmeye verâ denir.
Künûz-ul-Hakâyık'ta geçen hadîs-i şerîflerde; "Hiçbir şey verâ gibi
olamaz." ve "Dîninizin direği verâdır." buyrulmuştur. Ebû Hüreyre
hazretleri, kıyâmet günü, Allah'ın huzûrunda kıymetli olanların verâ ve zühd
sâhipleri olduklarını beyân etmiştir.
İmâm-ı Rabbânî, bir
kimse, şu on şeyi kendine farz bilmedikçe, tam verâ sâhibi olamaz deyip bunları
şöyle saymıştır: Gıybet etmemeli, mümine sû-i zân etmemeli, kimseyi kötü
bilmemeli, kimse ile alay etmemeli, yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı, doğru
söylemeli, kendini beğenmemek için, Allah'ın, kendisine yaptığı ihsânları,
nîmetlerini düşünmeli, malını helâl yere harc edip, haramlara vermemeli, nefsi,
keyfi için mevki-makam istemeyip, bunları insanlara hizmet yeri bilmeli, beş vakit
namazı, vaktinde kılmayı birinci vazîfe bilmeli, Ehl-i sünnet âlimlerinin
bildirdiği îmân ve işleri iyi öğrenip, kendini bunlara uydurmalı.
Hasan-i Basrî
hazretleri, zerre kadar verâ sâhibi olmak, bin nâfile oruç ve namazdan daha
hayırlıdır demiştir.
ZÜHD : Şüpheli olmak korkusu ile mübâh
şeylerin çoğundan sakınmak, dünyâdan ve dünyâlık olan şeylerden uzak durmak
mânâsına gelen zühd hakkında, Hâris el-Muhâsibî şunları söylemektedir:
"Zühd, insanın kalbini dünyâ sıkıntılarından uzak tutar. Allah'ın
yüceliğini ve büyüklüğünü tanımayı, tövbe etmeyi temin eder."
El-Câmiu's-Sagîr'de
zikredilen bir hadîs-i şerîfte ise şöyle buyrulmuştur: "Zühd, kalbe ve bedene
rahatlık verir, dünyâya rağbet ise, düşünce ve hüzün verir." Berîka'da
geçen bir hadîste ise; "Dünyâda zâhid olanı, Allah sever. İnsanlarda
bulunanlarda zâhid olanı, insanlar sever." buyrulmuştur. Muhammed Hâdimî;
"Zahid âlimin iki rekat namazı, zâhid olmayanın ömrü boyunca kıldığı
namazdan hayırlıdır." demiş, Lokman Hakîm de; "Ey oğlum! Yakîn ve sabrı
sanat edin. Allah'ın haram kıldığı şeylerden uzak olursan, dünyâda zâhid ve
mücâhid olursun." buyurmuştur.
İHLAS : Hâlis, temiz etmek, niyeti temizlemek,
dünyâ faydalarını düşünmeden bütün işlerini, ibâdetlerini yalnız Allah için
yapmak demek olan ihlâs hakkında, Mektûbât'taki bir hadîs-i şerîfte şöyle
buyrulmuştur: "İbâdetlerinizi ihlâs ile yapınız! Allah, ihlâs ile yapılan
işleri kabûl eder." Hilyetü'l-Evliyâ'da kaydedildiğine göre, Rasûlullah
efendimiz, Muâz bin Cebel'i, Yemen'e vâli gönderirken şöyle buyurmuşlardır:
"İbâdetlerini ihlâs ile yap. İhlâs ile yapılan az amel, kıyâmet günü sana
yetişir."
Seyyid Emîr Külâl;
"İhlâssız amel, sahte para gibidir, kabûl edilmez." demiş; Sehl-i
Tüsterî'ye; "İnsanın nefsine en çok ağır gelen şey nedir?" diye
sorduklarında, "İhlâstır." cevâbını vermiş; "Zîra ihlasta nefsin
nasîbi yâni payı yoktur." diye bir açıklamada da bulunmuştur. İmâm-ı
Rabbânî ise, ihlâs ile, uzun yılların amelinin, işinin, kısa zamanda ele
geçeceğini açıklamıştır.
MARİFET : Gönülle bilmek, Allah’ı hakkıyla
tanıyıp bilmek mârifet diye isimlendirilir. Muhammed Ma'sûm Fârûkî, insanın
izzetinin, îmân ve mârifet ile olduğunu, mal ve mevki ile olmadığını
belirtmiştir. Ahmed bin Hadraveyh; "Mârifetin hakîkati, Allah’ı kalb ile
sevmek, dil ile anmak ve Allah’dan başka her şeyden ümîdini kesmektir."
demiştir. Ebü'l-Kâsım Nasrâbâdî, mârifet ve Allah’a yakın olma hâlinin,
farzları edâ etmekle ve sünnet-i seniyyeye tâbi olmakla ele geçeceğini ifâde
etmiştir. Ebü'l-Hasan bin Sâî ise; "Mârifet, her durumda kulun, Allah'ın
verdiği nîmetlere şükretmede âciz kaldığını, genç ve kuvvetli zamanlarında
zayıf olduğunu bilmesi ile ele geçer." demiştir.
Allah’ı kalp ve rûhla
tanıyıp bilmeye mârifetullah da derler. Sülûk-ül-Ulemâ adlı eserde geçen bir
hadîs-i şerîfte; "İlimlerden öyleleri vardır ki, onları ancak mârifetullaha
sâhib olanlar bilirler. Onlar bu ilimlerden haber verdikleri zaman, mârifetullaha sâhib
olmayanlardan başkası onları inkâr etmez." buyrulmuştur. Muhammed Mâsûm, bu
dünyâda en kıymetli şeyin mârifetullaha kavuşmak olduğunu belirtmiş, İmâm-ı
Rabbânî kalbinde hardâl tânesi kadar dünyâ muhabbeti bulunan kimsenin mârifetullaha
kavuşamayacağını ifâde etmiştir.
Hâdimî hazretleri;
"Mârifetullah bilgileri, keşfle ve ilhâm ile hâsıl olur. İbâdetlerin
yapılması ve bütün şerîat (İslâmiyet) bilgileri ise, üstâddan öğrenmekle elde
edilir. Şerîat bilgileri, ilhâm ile hâsıl olsaydı, Allah'ın peygamberler ve
kitaplar göndermesine lüzum olmazdı." demiştir.
İLİM : Bir şeyi hakkıyla bilmek, anlamak,
öğrenmek, cehlin zıddı mânâlarına geldiği gibi, okumak, görmek, dinlemek veya
cenâb-ı Hakk'ın ihsânı ile elde edilen mâlumât ve bilgi anlamında da kullanılan
ilim çok çeşitli kısımlara ayrılmaktadır. Amele dâir ilimlerden biri olan ilm-i
ahlâk, fazîlet ilmi olup, buna kavuşma ve bu fazîleti giderecek şeylerden sakınma
yollarını bildirir. Kalp ve rûh bakımından insanı olgunlaştıran ilim ve ameller,
tasavvuf, ahlâk mânâsına da gelir. İnsanın görünmeyen ve âlem-i emirden olan
kalp, sır, rûh gibi latîfelerini konu alan ilme, kısaca gönül yâni kalp ve rûhla
ilgili ilme ilm-i bâtın denilir. Deylemî'nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte;
"İlm-i bâtın, Allah'ın sırlarından bir sırdır. O'nun hükümlerinden bir
hükümdür. Dilediği kulunun kalbine verir." buyrulmuştur. Şihâbüddîn
Sühreverdî; "İlm-i bâtın ile kulun, Allah’a yakınlığı artar. Bu ilim,
Allah adamı denen velîlerin ve tâlibleri O'na kavuşturan, doğru yolu kuvvetlendiren
ve insanlara doğru yolu gösteren âlimlerin sohbetlerinde kazanılır. Bu âlimler,
Peygamberlerin vârisleridir." demiştir.
Genel olarak ilim, ilm-i
husûlî ve ilm-i hudûrî diye ikiye ayrılabilir. İlm-i husûlî, Ehl-i sünnet
(Rasûlullah efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olan) âlimlerinin sohbetlerinde ve
derslerinde bulunularak, çalışılarak elde edilen ilimdir. İlm-i hudûrî ise,
çalışmadan Allah'ın ihsân etmesiyle kazanılan ilim, vehbî ilim demektir ki bu ilme
ilm-i lüdünnî de denilir.
Hâce Ubeydullah
Ahrâr ise : "İlim iki çeşittir. Biri verâset, biri de ledün ilmidir. Verâset
ilmi çalışarak elde edilir, buna "kesbî" denir. İlm-i ledün ise, Allah'ın
ihsânıdır. Çalışmadan elde edilir. İlâhî bir mevhibedir. Kullarından dilediğine
verir, buna "vehbî" de denir." buyurmuştur.
İmâm İbn-i Mâce'nin
Sünen'inde geçen bir hadîs-i şerîfte; "İlim, Çin'de de olsa onu alınız.
Zirâ ilim öğrenmek, kadın-erkek her müslümana farzdır." buyrulmuştur.
Ed-Dürrü'l-Muhtâr'daki hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmuştur: "Bir saat ilim
öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevaptır." Berîka'da
geçen bir hadîs-i şerîfte, Rasûlullah efendimiz; "İlmi ile amel edene, Allah,
bilmediklerini bildirir." buyurmuştur.
Abdülhak-ı Dehlevî
Merec-ül-Bahreyn isimli kıymetli kitabında, Ahmed Zerrûk'dan alarak diyor ki:
"İmâm-ı Mâlik; "Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden
çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan (bid'at sâhibi)
yâni sapık olur. Her ikisini edinen, hakîkate varır." buyurdu. Fıkhı doğru
öğrenen ve tasavvufun zevkini alan, kâmil insan olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsi
kemâle gelmeden önce bir fıkıh âliminin mezhebinde idi. Tasavvufçunun mezhebi yoktur
demek, mezheblerin hepsini bilir, hepsini gözetir, evlâ olanı, ihtiyâtlı olanı yapar
demektir. Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyân-ı Sevrî'nin mezhebinde idi. Abdülkâdir-i
Geylânî, Hanbelî idi. Ebû Bekr-i Şiblî, Mâlikî idi. Cerîrî, Hanefî idi. Haris-i
Muhâsibî, Şâfiî idi (kaddesAllah esrârehüm)."
Ebü'l-Esved ed-Düelî;
"Hiçbir şey ilimden üstün değildir. Çünkü sultanlar, insanlara hükmederler.
Âlimler ise, sultanlara hükmederler." demiş, Lokman Hâkim de oğluna şunu
söylemiştir: "Ey oğlum! Dünyânın sevinç ve neşelerini tecrübe ettim.
İlimden lezzetli bir şey bulamadım." Ayrıca; "Dervişler, fakir ve yoksullar
ilim sâyesinde sultanlar sofrasında otururlar." buyurmuştur. Bir de Abdülhak-ı
Dehlevî, "İnsanın göğsünü genişleten şeylerden biri ilimdir."
demiştir.
LEDÜNNİ İLİM : İlm-i ledün veya ledünnî ilim, Allah
ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve mârifet ilmidir. Allah, âyet-i kerîmede
meâlen buyurdu ki: "Orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya
uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini
(Hızır'ı) buldular." (Kehf sûresi: 65)
Hem Sa'lebî'nin hem de
İmâm-ı Rabbânî'nin ifâde ettikleri gibi, Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk
sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allah'ın izni ile kerâmet ehli
olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilim verilmişti.
Muhammed Pârisâ; "İlm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın
rûhâniyeti vâsıta olmaktadır." buyurmuştur.
Senâullah-ı Dehlevî bu
ilim hakkında şöyle demektedir: "Ledünnî ilim, çalışmak ve gayretle ele
geçmez. İhsân edilen kimselere mahsûstur. Umûma şâmil değildir. Peygamberlere
verilen ilimler ve vahyedilen şeyler ise, umûma şâmildir ve herkesi ilgilendirir.
Yâni peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle, bildirmekle
vazîfelidirler. Bu bakımdan peygamberlerin ilmi, ledünnî ilminden üstündür."
Seyyid Abdülhakîm
Arvasi ise, şunları ifâde etmektedir: "Emîr Sultan hazretleri, ledünnî
ilme sâhipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca
yapraklarının sayısını, bir denize bakmakla damlalarının adedini, bir çöle
bakınca kumlarının sayısını bilir."
YAKÎN : Şek ve şüpheden uzak olan doğru,
sağlam, sarsılmayan şüphe ve tereddüt bulunmayan îtikâda, îmâna yakîn adı
verilir. Râmûzu'l-Ehadîs'teki bir hadîs-i şerîfte; "Âgâh olunuz ki, insana
dünyâda yakîn ve âfiyetten (rûhen sağlam ve günâhlardan uzak olmaktan) daha
hayırlı bir şey verilmemiştir. Öyle ise Allah'tan o ikisini isteyin."
buyrulmuştur. İmâm-ı Rabbânî; "Yakîn ihsân edilen birinin kerâmetlere,
hârikalara ihtiyâcı olmaz. Bütün bu kerametler, zât-ı ilahînin zikrinden ve kalbin
bu zikir ile zînetlenmesinden aşağı kalır." demiştir. Hazret-i Ali ise;
"Îmân ağaç gibi olup, kökü yakîn, dalı takvâ, nûru hayâ, meyvesi
cömertliktir." buyurmuştur.
MAİYYET : Sözlükte berâberlik, beraber olma
demek olan maiyyet, tasavvufta Allah ile beraber olma, O'na kavuşma yolu mânâsında
kullanılır. Muhammed Bâkî-billah; "Maiyyet yolu, cezbe (Allah'ın çekmesi)
yollarından biridir. Maiyyet yolundan Allah’a kavuşmak nasîb olursa, vâsıta, aracı
olmaksızın kavuşulur. "Kişi sevdiği ile berâberdir." hadîs-i şerîfi, bu
sözümüzü kuvvetlendirmektedir." demiştir. İmâm-ı Rabbânî ise; "Yüksek
hocamın, lutfederek, acıyarak mübârek gönlünü, bu fakire çevirmesi ile,
tasavvufcuların tevhîd (bir bilmek), kurb (yakınlık), maiyyet, ihâta (her tarafı
kaplamak), sereyân (her zerrede bulunmak) gibi sözlerle anlatmak istedikleri
mârifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen hemen hemen hiç kalmadı." demiştir.
SEYR U SÜLÛK : Tasavvuf yolculuğu, tasavvuf yolunda
ilerlemeye seyr ve sülûk denilir. İmâm-ı Rabbânî; "Seyr ve sülûkdan maksad,
nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemektir." demiş, bu çirkin
sıfatların başında nefse düşkün olmak ve onun arzularına, isteklerine tutulmak
geldiğini ifâde etmiştir. Seyrin çeşitli kısımları vardır. Seyr-i âfâkî,
seyr-i enfüsî, seyr-i fillah, seyr-i fil-eşyâ, seyr-i ilallah, seyr-i anillahi billah,
seyr-i murâdî gibi. Muhammed Bâkî-billah, seyr-i enfüsîden (insanın kendinde
yaptığı yolculuktan) önce olan şeylerin yâni ilerlemelerin hepsinin seyr-i âfâkî
olduğunu, seyr-i âfâkîde ele geçen şeylerin bir hiç mesâbesinde olduğunu
belirtmiştir.
Ebû Saîd-i Harrâz;
"Seyr-i âfâkî (kendinin dışında ilerleme), insanı, matlûbdan (aranılandan)
uzaklaştırır, seyr-i enfüsî ise, insanı, matlûba kavuşturur." demiştir.
Seyr-i enfüsî, tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kendinde ilerlemesi, kötü huylardan
temizlenen nefsin, iyi huylarla bezenmesi, süslenmesidir. Abdülkâdir-i Geylânî,
"Seyr-i enfüsîde, insanı, Allah'ın sevgisi kaplayarak, insan, kendini sevmekten
kurtulduğu için, evlâd ve mal sevgisi de bununla berâber yok olur. O halde, seyr-i
enfüsî muhakkak lâzımdır." buyurmuştur.
Allah'ın isimlerinde ve
sıfatlarında ilerleme, Allah'ın beğendiği ve râzı olduğu şeylerde fâni olma
(yâni O'nun sevdiklerini sevmek ve O'nun sevdikleri kendine sevgili olmak) seyr-i fillah
diye isimlendirilir. Hace Ubeydullah-ı Ahrâr; "Allah’a kavuşmakta, zulmet
perdelerinin kalkması için mahlûkların hepsini aşmak, yâni seyr-i âfâkîyi ve
seyr-i enfüsîyi tamamlamak lâzımdır. Nûrdan perdelerin aradan kalkması için de
seyr-i fillah gerekir." demiştir.
Allah’a doğru olan
yolda ilerlemek mânevî ilimde durmadan yükselmek, seyr-i âfâkî (kötü hâllerden
kurtulma) ve seyr-i enfüsî (iyi hâllerle süslenme)yi de içine alan tasavvuf
yolculuğuna seyr-i ilallah denilmektedir.
Abdülhakîm bin
Mustafa Arvâsî; "Seyr-i ilallah ve seyr-i fillah yâni Allah'ın beğendiği
şeylerde fânî olma hâsıl olmadıkça, tam ihlâs (her işini yalnız Allah'ın
rızâsı için yapma) elde edilemez. Muhlislerin (ihlâs sâhiplerinin) olgunluğuna
kavuşulamaz." demiştir. Muhammed Behâeddîn-i Buhârî; "Tasavvuf yoluna
girip ilerlemek, yol gösteren rehberi sevmeye bağlıdır." buyurmuştur. Seyr-i
murâd (murâdların, seçilmişlerin Allah'ın lutf ve ihsânı ile çekilerek
kavuştukları yol) ile ve kuvvetle çekilerek vilâyetin (evliyâlığın) yüksek
derecelerine kavuşturulan bu rehberin bakışları, kalp hastalıklarına (kalbin
Allah’dan başka şeylere tutulmasına) şifâdır. Onun teveccühü yâni sevgisine
kavuşmak, mânevî hastalıkları giderir.
Tasavvufta nihâyete
kavuşan bir velînin geri döndükten sonra, daha önce unutmuş olduğu eşyânın
bütün bilgilerine yeniden sâhib olması, Seyr-i fil-eşyâ diye isimlendirilir.
Muhammed Bakî-billâh; "Seyr-i fil-eşyâ, davet makamını elde etmek içindir.
Davet makâmı, peygamberlere mahsûstur." demiştir.
KURB : Yakınlık, yakın olmak demektir ki,
Abdülganî Nablüsî; "Allah’a farzlarla hâsıl olan kurb, nâfilelerle hâsıl
olandan elbette kat kat daha çoktur. Fakat kurbu, takvâ sâhiplerinin (haramlardan
nefret eden, haram işlemekten kaçınanların) ihlâs ile yaptıkları farzlar hâsıl
eder." demiştir. İmâm-ı Rabbânî, kurb ve visâl (kavuşma) lezzetinin Cennet
nîmetlerinin lezzetinden ziyâde olduğu gibi, bu'd ve hırmân (uzaklık ve mahrumluk)
azâbının da Cehennem azâbından beter olduğunu ifâde etmiş, Muhammed Mâsûm
Serhendî ise, farzların kurb hâsıl etmesi için, nâfile ibâdetleri de yapmanın
şart olduğunu belirtmiştir.
Allah’a yakın olmak,
vilâyet yâni velî olmak kurb-i ilâhî terimiyle de ifâde olunur ki, Abdullah-ı
Ensârî bunun; Allah’dan başka her şeyi unutmak olan fenâdan sonra, Allah
tarafından, evliyâsına ihsân olunacağını beyân etmiştir. Kurb-i nübüvvet ve
kurb-i velâyet olmak üzere iki türlü kurb vardır. Kurb-i nübüvvet, nübüvvet
kemâlâtına, olgunluklarına kavuşma, nübüvvet yolu ile Hakk'a erme demektir.
İmâm-ı Rabbânî'nin belirttiğine göre, kurb-i nübüvvet, insanı aslın aslına
ulaştırır. Peygamberler (aleyhimüsselâm) ve bunların arkadaşı olan sahâbîleri
Allah’a bu yoldan kavuşmuşlardır.
Allah’dan gelen feyz ve
bereketlere, arada vâsıta bulunmak sûretiyle kavuşma, kurb-i velâyet adını alır.
Yine İmâm-ı Rabbânî'nin ifâdesine göre, bir velînin kurb-i velâyet yolunda
ilerleyerek, kurb-i nübüvvet yoluna kavuşması, yâni her iki yoldan feyz alması
câizdir.
Bir de kurb-i ebdân
tâbiri vardır ki, bedenlerin birbirine yakın olması, yakın bulunmak demektir. Kurb-i
ebdânın, kalplerin birleşmesinde büyük tesiri vardır. Bunun içindir ki, Rasûlullah
efendimizin sohbetinde bulunmayan hiç bir velî, bir sahâbînin derecesine yükselemez.
Veysel Kârânî o kadar şânı yüksek olduğu hâlde, Rasûlullah efendimizi hiç
görmediği için, Eshâb-ı kirâmdan en aşağı olanın derecesine yetişemedi. Büyük
İslâm âlimi Abdullah bin Mübârek hazretlerinden; "Hazret-i Muaviye ile Ömer bin
Abdülazîz'den hangisi daha yüksektir?" diye soruldu. Cevap olarak; "Hazret-i
Muâviye, Rasûlullah efendimizin yanında giderken, atının burnuna giren toz, Ömer bin
Abdülazîz'den kat kat daha yüksektir." buyurdu. İmâm-ı Rabbânî;
"Büyüklerden istifâde edebilmek için kurb-i ebdân istemeli, bunun için
çalışmalı. Nîmetlerin tamam olması, bedenlerin yakın olması iledir. Kurb-i ebdân
olunamazsa, yakınlık sebeplerini elden bırakmamalıdır." buyurmuştur.
CEM'İYYET : Sözlükte toplum, topluluk, toparlanma,
toplanma demek olan cemiyyet, hep bir olanı müşahede (eserlerini görmek) ile meşgûl
olup, kendinden dahi habersiz olma hâli yâni kısaca rûhunu ve kalbini toplayıp,
Allah’dan başkası ile olmama hâlidir. İmâm-ı Rabbânî, cemâatle kılınan beş
vakit namaz ve devâmlı Allah’ı zikretmenin cemiyyete sebeb olacağını beyân
etmektedir.
HUZUR : Allah’dan başka hiçbir şeyin kalpte
bulunmaması, berâberlik, birlikte olma, hâzır bulunmaya huzur da denir. Muhammed
Mâsûm Fârûkî, huzur, gafletten kurtulmaktan ibârettir demiş, ayrıca huzurlu ve
uyanık olan kalbin namazda, uykuda ve vilâyette aynı olduğunu, huzur ve
uyanıklığın kalbin melekesi olup onun gerekli sıfatları olduğunu, hiç bir zaman
ayrılık kabûl etmediğini ifâde etmiştir.
TEVECCÜH : Teveccüh, tasavvuf yolunda ilerleme,
yükselme sebeplerinden önemli olanlarındandır. Bu, bir velînin, Allah'ın izni ile
nazar etmek (bakmak) yâhut başka yollarla talebesinin veya sevdiğinin yâhut başka
birinin kalbindeki, mâsivâ (Allah’dan başka her şey) ve dünyâ sevgisini, günâh
lekelerini temizleyip, yerine feyz, mârifet, ilim ve hikmetle yâni mânevî ilimler,
iyilikler, bereketler ve faydalarla doldurması, yüksek derecelere kavuşturması
demektir. Muhammed Mâsûm; "Pîrin (tasavvuf büyüğünün) teveccühünü, zulmet
ve keder dağlarını, her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksınlar, sadık talebeden
kaldırıp, uzaklaştırır." demiştir. Ubeydullah-ı Ahrâr'ın oğlu Hâce
Muhammed Yahyâ; "Tasarruf sâhipleri üç kısımdır. Bir kısmı, Allah'ın izni
ile, her istedikleri zamanda, diledikleri kimsenin kalbine tasarruf ederek, onu tasavvufta
en yüksek derece olan fenâ makamına eriştirir. Bazısı, Allah'ın emri olmadan
tasarruf etmez. Emir olunan kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise, kendilerine bir
sıfat (hâl) geldiği zaman kalplere tasarruf ederler." demiştir.
İmâm-ı Rabbânî;
"Tasavvuf yolunda çok yüksekleri aramalı, ele geçenlere bağlanıp
kalmamalıdır. Verâların verâsını yâni ötelerin ötesini aramalıdır. Böyle bir
istek, böyle çok çalışmak ancak vazîfe alınan büyüğün teveccühü ile elde
edilebilir. Onun teveccühü de müridin (talebenin) ona olan sevgisi, bağlılığı
kadar olur." demiştir.
Teveccüh, bir de, bir
kimsenin, hayatta veya vefât etmiş, kabirde olan bir velîden feyz alabilmek, ondan
mânevî olarak istifâde etmek, faydalanmak için, kalbini ona bağlaması, hâtırına
hiçbir şey getirmeyip, yalnız onu düşünmesi mânâsında kullanılır. Abdullah-ı
Dehlevî, bu konuda şunları söylemektedir: "Bâtındaki yâni kalbindeki nisbetin
(bağlılığın) artmasına çalış. Allah ism-i şerîfini, bâzan da kelîme-i
tehlîli (Lâ ilâhe illallah'ı) çok zikrederek (söyleyerek), bâzan salevât okuyarak,
Kur'ân-ı kerîm okuyarak, Allah’a yaklaşmaya çalış. Bu çalışmalarda gevşeklik
olursa, bu fakirin rûhâniyetine teveccüh ediniz. Yâhut, Mirzâ Mazhâr-ı Cânân'ın
kabrine gidiniz, ona teveccüh ediniz, çok terakkî edilir, ilerleme ve yükselme olur.
Ondan hâsıl olan fayda, bir diğerinin faydasından daha çoktur."
HİMMET : Lügatte kasd, irâde, kuvvetli istek,
arzu gibi mânalara gelen himmet, ıstılahta Allah'ın velî kullarından bir zatın
kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurup, başka bir şeyi kalbine getirmemesi
ve Allah’dan dileyerek, bu şekilde mânevî yardımda bulunması demektir.
Ubeydullah-ı Ahrâr; "Allah'ın isimleri ile münâsebeti olan bir zât, kalbinde
yalnız bir işin yapılmasını bulundurur ve bu şeye himmet eder, kalbine bundan başka
hiçbir şey getirmez; yalnız o işin yapılmasını isterse, Allah da o işi yaratır.
Allah'ın âdeti böyledir." demiştir.
MAHBÛBİYYET : Mahbûbiyyet, sevilen olmak, mahbûb
olmaklık, sevilmeklik demektir. İmâm-ı Rabbânî; "Rasûlullah efendimize tâbi
olmanın en yüksek derecesi mahbûbiyyet ve ma'şûkiyyet (âşık olmak) kemâlâtına
(üstünlüklerine) sâhib olmaktır. Bu, Allah'ın çok sevdiklerine mahsustur ve lutf
ile ele geçmez, muhabbet lâzımdır." demektedir. Abdülhak-ı Dehlevî ise,
âhirette azâblardan kurtulmak ve sonsuz saâdete kavuşmak, ancak geçmiş ve gelecek
bütün varlıkların en üstününe (Hazret-i Muhammed'e) uymakla olur. Bunun için O'na
uymakla mahbûbiyyet makâmına erişirler. O'nun yolunda bulunmakla, Allah'ın zâtının
tecellîsine kavuşurlar demiştir.

AŞK: Allah’ı tam bir muhabbetle sevmek,
O'ndan başka her şeyden yüz çevirmek aşk adını alır. İmâm-ı Rabbânî;
"Nefsin kötü arzularına yâni şehvete aşk ve muhabbet adını takmamalıdır.
Aşk, muhabbet kalpte olur ve kıymetlidir. Gerçek aşk, Allah’ı ve O'nun sevdiklerini
sevmektir." buyurmuştur.
İbrâhim Hakkı
Erzurumî de; "Aşk, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzelleştirir. Aşk, insanın
kalbinde bir ateş olup, kalpte Allah sevgisinden başka bir şey bırakmaz. Hak
âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi, doğru ve saftır. Uyanık kalpli ve
hatâdan uzaktır." demiştir.
TEMESSUL: Allah, meleklere, cinne çeşitli
şekiller alabilme kuvveti verdiği gibi, çok sevdiği kullarının ruhlarına da, bu
kuvveti vermektedir. Başka bedene ihtiyâç yoktur , rûhlar da, görülecek şekiller
alabilmektedir. İşittiklerimiz ve okuduklarımıza göre, evliyâdan birçoğu, bir anda
çeşitli yerlerde görülmüş, birbirine uymayan işler yapmışlardır. Burada
latîfeleri, insan şekline girmekte, başka başka bedenler halini almaktadır. Bunun
gibi, meselâ Hindistan'da oturan ve şehrinden hiç çıkmamış olan bir velîyi,
hacılar Kâbe'de görüp konuştuklarını, başkaları da, meselâ aynı günde
İstanbul'da, bir kısım kimseler de, bu velî ile, yine o gün, Bağdad'da
görüştüklerini söylemişlerdir. Bu da, o velînin latîfelerinin muhtelif şekiller
almasıdır. Bâzan o velînin bunlardan haberi olmaz. Seni gördük diyenlere,
yanılıyorsunuz, o zaman, evimdeydim, o memleketlere gitmemiştim, o şehirleri
bilmiyorum ve sizleri de tanımıyorum der. Yine bunlar gibi, güç halde bulunan
kimseler, korku ve tehlikelerden kurtulmak için, ölü veya diri olan bâzı evliyâdan
yardım istemişlerdir. O büyüklerin, kendi şekillerinde olarak, hemen orada
bulunduklarını ve imdâdlarına yetiştiklerini görmüşlerdir. Bu velinin yaptığı
yardımlardan bâzan haberleri olmakta, bâzan da olmamaktadır. Bu hâl, bilhâssa
muhârebelerde görülmüştür. Böyle yardımları yapanlar, o din büyüklerinin
rûhları ve latîfeleridir. Latîfeleri bâzan, bu âlem-i şehâdette, bâzan da âlem-i
misalde şekil almaktadır. Nitekim Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) bir
gecede, binlerce kimse rüyâda görüp istifâde etmektedir. Bu gördükleri, hep O'nun
latîfelerinin ve sıfatlarının âlem-i misâldeki şekilleridir. Yine bunlar gibi,
sâlikler, mürşidlerinin âlem-i misâldeki sûretlerinden istifâde ederler ve bu yolla
müşkillerini çözerler.
VELİNİN "HAL"
SAHİBİ OLUŞU VE ONLARDAN İSTİFADE OLUNMASI İLE İLGİLİ KONULAR : Muhammed Mâsûm Serhendî,
Mektûbât'ında (2. cild, 140. mektub) diyor ki: "Hadîs-i kudsîde; "Bir velî
kuluma düşmanlık eden, benimle harb etmiş olur. Kulumu bana yaklaştıran şeyler
arasında, en sevdiğim, ona farz ettiğim şeydir. Nâfile ibâdet yaparak, bana
yaklaşan kulumu çok severim. Çok sevdiğim kulumun işiten kulağı, gören gözü,
tutan eli, yürüyen ayağı olurum. İstediğini elbette veririm. Bana sığındığı
zaman, elbette korurum." buyruldu. Farzlarla hâsıl olan kurb, yâni Allah’a
yaklaşmak, nâfilelerle hasıl olandan, elbette daha çoktur. Fakat, takva sâhiplerinin
ihlâs ile yaptığı farzlar kurb hâsıl eder. (Takvâ, haramlardan nefret etmek, haram
işlemeyi hâtıra bile getirmemektir. Allah’a yaklaşmak, O'nun rızâsına , sevgisine
kavuşmak demektir.) Takvâ ve ihlâs elde etmek için de, tasavvuf ehlinin bildirdiği
vazîfeleri yapmak lâzımdır. Farzların kurb hâsıl etmesi için, bu nâfile
vazîfeleri yapmak şarttır. Nâfile ibâdetleri yapmaya "Sülûk" denir.
Sülûk vâsıtası ile, insanda "Fenâ" hâsıl olarak, Allah’dan başka her
şeyin sevgisi kalbinden silinir. Sonra "Bekâ" hâsıl olarak, Allah'ın
sevgisi, kalbine yerleşir. Her şeyi Allah için sever. Her işi Allah için yapar.
Böyle insana "Velî" denir.
Ancak bunun yaptığı
farzlar kurb hâsıl eder. Takvâ hâsıl etmek için iki yol vardır: Birincisi, Ehl-i
sünnet îtikâdını ve ibâdetlerin şartlarını ve haramları öğrenip, haram
işlememek için kendini zorlayarak, ibadetleri yapmaktır. Bunları öğrenmek ve yapmak
senelerce sürer. İkinci yol, sülûk vazîfeleridir. Bu yol ile, takvâ az zamanda
hâsıl olur. Eshâb-ı kirâmın hepsi, hep bu yoldan takvâya kavuştular. Bir
"Mürşid"i, "Rehber"i tanıyıp, sohbetinde bulunan, yâni yanında
edeb ile, severek oturan yâhut uzaktan râbıta yapan, yâni yüzünü hayâline
getirerek edeb ile bakan kimsenin kalbine, mürşidin kalbinden feyz gelir. Yâni kalbinde
fenâ ve bekâ hâsıl olur. Bir "Mürşid" tanımayınca, birinci yolda
çalışmak îcâb eder. Mazhâr-ı Cân-ı Cânân hazretleri; "Bütün feyzlere,
bütün nîmetlere, üstâdlarıma olan sevgim sebebi ile kavuştum. Kusurlu
ibâdetlerimiz, bizi Allah’a yaklaştırmaya sebeb olabilir mi?" buyurdu.
İbâdetin, insanı, Allah’a yaklaştırabilmesi için, ihlâs ile yapılması
lâzımdır. İhlâs da, ancak âriflerden feyz almakla hâsıl olur.
Künûzu'd-Dekâik'daki hadîs-i şerîfte; "Her şeyin menbâı vardır. İhlâsın,
takvânın menbâı, kaynağı, âriflerin kalpleridir." buyruldu. Velî olmak için,
yâni Allah’a yakın olmak, yâni O'nun sevgisine kavuşmak için, farzları yapmak
lâzımdır. Farzların birincisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îmân
etmektir. Bundan sonra, haramlardan sakınmak ve farz olan ibâdetleri yapmak ve
evliyâyı sevmektir. Sevdiği velîden feyz gelerek kalbi temizlenir. Muhakkak velî
olur.
Senâullah-ı
Pânî-pütî'nin yazdığı Tefsîr-i Mazharî'de Cin sûresinin 26. âyet-i kerîmesinin
tefsîrinde Allah'ın, gaybdan bildiği şeylerin bâzılarını Peygamberlerinden
dilediğine bildirdiğini açıklarken; "Allah, evliyâsına vâsıtasız da
bildirir. Hazret-i Ömer'e, Sâriye'yi gösterdi. Mûsâ aleyhisselâmın annesine,
oğlunu denize koymasını, yine geri göndereceğini ve nebi yapacağını bildirdiğini
haber veriyor. Havârîlere vahiy gibi bildirdiğini ve hazret-i Meryem'e; "Hurma
kütüğünü salla, tâze hurma olacak. Onları ye." dediğini haber veriyor. Bunlar
peygamber değildi. Velî idiler." buyruluyor. Akâid kitaplarında, evliyânın
kerametlerinden bir kısmı yazılmıştır.
Abdülganî
Nablüsî'nin, El-Hadîkat-ün-Nediyye fî Şerh-it-Tarîkat-il-Muhammediyye (c.2, s.126)
isimli kıymetli kitabında açıkladığına göre: "Rasûlullah ile, Eshâb-ı
kirâm ile ve Tâbiîn ile, bunlar öldükten sonra da, Allah’a tevessül etmek, yâni
bunların hürmeti için, dilekte bulunmak câiz ve meşrûdur. Tevessül etmek,
şefâatini istemektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bunun câiz olduğunu bildirdiler.
Mûtezile fırkası ise buna inanmadı. Tevessül edenin duâsının kabûl olması,
tevessül olunanın kerâmeti olur. Yâni, öldükten sonra kerâmet göstermesi olur.
Bid'at sâhibi, sapık olanlar buna inanmadılar. İmâm Abdürraûf el-Münâvî
El-Câmiu's-Sagîr şerhi olan Feyz-ul-Kadîr'inde bu câhillere cevap vermektedir.
İmâm-ı Sübkî de buyuruyor ki: "Rasûlullah ile tevessül etmek, yâni istiğase
etmek, O'ndan şefâat istemektir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslâm
âlimlerinden hiçbiri buna karşı bir şey dememişlerdir. Yalnız İbn-i Teymiyye, bunu
inkâr etmiştir. Böylece doğru yoldan ayrılmıştır. Kendisinden önce gelen
âlimlerden hiçbirisinin söylemediği bir bid'at çıkarmış, bu bid'ati ile
müslümanların diline düşmüştür. Resûlullah'ın ismi ile kasem ederek, yâni
Rasûlullah hakkı için diyerek, Allah’dan bir şey istemenin câiz olduğunu, İbn-i
Abdüsselâm uzun bildirmektedir. Resûlullah'ın vârisi olan evliyâ ile de kasem câiz
olduğunu, Ma'rûf-i Kerhî bildirmekte ve bu husus Kuşeyrî Risâlesi'nde
yazılmaktadır."
Yine Hadîka'da (s.151)
deniliyor ki: Herhangi bir müctehidin câiz olur dediği bir şeyi yapana mâni
olmamalıdır. çünkü dört mezhebden birini taklid etmek câizdir. Bunun için, kabir
ziyâret edenlere, evliyânın mezarları ile teberrük edenlere, hastası iyi olmak için
veya gâib olan şeyin bulunması için bunlara nezir yapanlara mâni olmamalıdır. Adak
yaparken, evliyâya adak demek mecâz olup, türbeye hizmet edenlere adak demektir. Fakire
zekât verirken, ödünç verdiğini söylemek gibidir ve böyle söylemenin câiz olduğu
bildirilmiştir. Burada söze değil, mânâya bakılır. Bunun gibi, fakire verilen
hediye, sadaka olur. Zengine verilen sadaka da hediye olur. İbn-i Hacer-i Heytemî,
evliyânın kabirlerine nezir yapılırken, onun çocuklarına veya talebesine, yâhut
orada bulunan fakirlere sadaka olması gibi başka bir kurbet, yâni başka bir hayır
niyet edilirse, bu nezrin sahîh olacağına fetvâ vermiştir. Böyle nezirlerin, niyet
edilen kimselere verilmesi lâzım olur. Şimdi türbelere yapılan nezirlerin hepsinde
böyle niyet edilmektedir. Velîye nezr sözünden bunu anlamak lâzımdır. Geçmiş
evliyâya dil uzatmak, onlara câhil demek, sözlerinden dinimize uymayan mânâlar
çıkarmak, öldükten sonra da kerâmet gösterdiklerine inanmamak ve ölünce
velîlikleri biter sanmak ve onların kabirleri ile bereketlenenlere mâni olmak,
müslümanlara sû-i zan, zulmetmek, mallarını gasb etmek gibi, hased, iftira ve yalan
söylemek ve gıybet etmek gibi haramdır.
Tarihde olduğu gibi
günümüzde de birçok insanın, gayrımüslimin İslam'a , Allah yoluna girmesine
vesîle olan, İslâm'a büyük hizmetler yapmağa devam eden velîlerin
kıymetlerini bilip hiçbirine dil uzatmamalıdır. Çünkü bir velinin velayetini inkâr
eden veliyi Allah nezdindeki derecesinden uzaklaştırmaz ancak kendisini
ilahi zevklerden mahrûm bırakır.