TASAVVUF
ALEMİNİN KİŞİLİKLERİ
ÂRİF: Allah’dan başkasının sevgisini
kalbinden çıkaran, O'nu gönülle bilen ve O'nun rızâsını kazanmış, ermiş, velî
kimselere ârif-i billâh veya yalnız ârif denir. Künûz-ul-Hakâik'da kaydedilen bir
hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmaktadır: "Her şeyin kaynağı vardır. Takvânın
(haramlardan sakınmanın) kaynağı âriflerin kalpleridir." Süleymân bin Cezâ,
ârif kimsenin alâmetini şöyle belirtiyor: "Susması; tefekkürü, Allah'ın
büyüklüğünü düşünmesi, gördüklerinden ibret, ders alması ve Allah'ın râzı
olup beğendiği şeyleri istemesidir." Bâyezîd-i Bistamî ise; "İrfân
sâhibi, ârif odur ki: Seninle yediğini, içtiğini, seninle eğlendiğini,
alış-veriş ettiğini görürsün; ne var ki, onun kalbi yüce Allah'a bağlıdır.
O'ndan başka hiç bir derdi yoktur." Yine o; "Ârif boş yere konuşmaz,
devamlı Allah’ı düşünür." demiştir. Cüneyd-i Bağdâdî de;
"Rasûlullah efendimizin sünnetini terk edeni ve O'ndan gelen edebleri gözetmekte
gevşeklik göstereni ârif zannetme!" îkazını yapmaktadır.
VELÎ :Bütün sözleri, işleri ve ahlâkı,
İslâm dîninin bildirdiği gibi olan, Allah'ın ve Resûlünün çok sevdiği kimselere
velî ve bunun çoğulu olarak evliyâ denir. Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Biliniz
ki, Allah'ın evliyâsı için azâb korkusu yoktur. Nîmetlere kavuşmamak üzüntüsü
de yoktur." (Yûnus sûresi: 62) buyrulmuştur. Büyük muhaddis Ebû Nuaym
el-İsfehânî'nin Hilyet-ül-Evliyâ kitabında zikredilen bir hadîs-i şerîfte;
"Evliyâ görülünce, Allah hatırlanır." buyrulmuştur. Sahîh-i Buhârî'de
geçen bir hadîs-i kudsîde ise; "Evliyâmdan birine düşmanlık eden, benimle harb
etmiş olur..." buyrulmaktadır.
Allah'ın râzı olduğu,
beğendiği kullarına, evliyâya, erbâb-ı kulûb, erbâb-ı dil, ibnü'l-vakt de
denmektedir.
Allah'ın emirlerine
uyup, O'nun sevgisini ve zikrini gönlünden hiç çıkarmayan, gafletten uzak, Allah
adamı kimselere, velîlere Ricalullah, Ehlullah adı da verilmektedir.
Yahyâ bin Muâz;
"Evliyânın sohbetine kavuşan, şeytanın elinden kurtulur, her an Allah ile
berâber olur." demiş, İmâm-ı Rabbânî de; "Mahşerde, önce Peygamberlerin
(aleyhimüsselâm), sonra evliyâ-yı kirâmın (kuddise sirruhum), Allah'ın izni ile
günâhı çok müminlere şefâat edeceklerini ifâde etmiştir.
ŞEYH : Zahir ve batın ilimlerinde
mütehassıs olan, yetişmiş ve yetiştirebilen rehber, Hakk yolunu gösterip, dîn-i
İslâmı yayan, mürşid, üstâd, pîr mânâlarında kullanılmaktadır. Seyyid
Abdülhakîm Arvâsî, şeyhlerin âlim olmaları ve meseleleri herkesin anlayabileceği
şekilde çözmeleri lâzım geldiğini belirtmiş, son zamanlarda tekkelerin, câhillerin
ellerine düştüğünü, dinden, îmândan haberi olmayanlara da şeyh denildiğini
ifâde etmiştir. Ayrıca, bu gibi şeyhlerin sözlerini, işlerini din sanmanın,
bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmanın çok yanlış olduğunu, böyle bir
durumun dîni bilmemek, anlamamak olduğunu söylemiştir.
En büyük üstâd
mânâsına gelen şeyh-i ekber sıfatı, evliyânın büyüklerinden 1240 (H.638)'ta
Şam'da vefât eden Muhyiddîn ibni Arabî'nin ünvanıdır.
PÎR : Tasavvufî literaturde geçen kelimelerden
biri de pîr kelimesidir. Tasavvuf yolunda rehber zât veya tasavvuf yollarından birinin
kurucusu, şeyh, mürşid, mânâlarında kullanılmaktadır. Hâce Behâeddîn Buhârî;
"Pîr, Allah’a kavuşmağa vesîledir. Maksûd olan (arzulanan, istenilen) Hak
sübhânehüdür." demiştir. Abdülhakîm Arvâsî; "Pîr, kâmil ve mükemmil
ise (yetişmiş ve yetiştiren ise) sohbeti büyük nîmettir ve onun bakışı devâ
(ilâç) ve sözleri (sohbeti) şifâdır. Sohbetsiz vüsûl (kavuşmak) mümkün
değildir." demektedir. Hace Muhammed Bâkî-Billâh pîre bağlılıkta bozukluk
olursa, yükselmenin düşünülemeyeceğini ifâde etmiştir. Süleymân bin Cezâ;
"Her işte pîrlerin mübârek rûhlarını vâsıta yaparak Allah’a yalvarmalı ve
duâ etmeli." tavsiyesinde bulunmaktadır. Hayderîzâde İbrâhim Fasîh Efendi;
"Bağlı olunan pîre, zâhiren (açıkça) ve bâtınen (gizli) îtirâz etmek, feyz
kapısını kapatır." demiştir. Hattâ İmâm-ı Rabbânî; "Pîrini
incitenden sen de incinmezsen, köpek senden daha iyidir." demektedir. Ayrıca
pîrlik ve müridliğin yalnız külâh giydirmekle ve babadan oğula kalmakla
olmayacağını, Ehl-i sünnet vel cemâat yolunu bilmek, öğretmek ve göstermekle
olacağını belirtmektedir.
GAVS : Arapçada imdâd etmek, yardım etmek ve
kurtuluş mânâlarına gelen bir kelime olan gavs kelimesi, tasavvufta yüksek husûsî
bir mertebede bulunan velî, insanlara yardıma yetişen büyük zât hakkında
kullanılır. Molla Câmî'nin belirttiğine göre gavs denilen büyük velî zâta,
Allah'ın izni ile insanların imdâdına yetişmesi sebebiyle bu lakab verilmiştir.
Gavs, Muhyiddîn ibni Arabî'ye göre medâr kutbudur. İmâm-ı Rabbânî'ye göre ise,
medâr kutbundan ayrı ve yüksek olup, ona yardım edicidir. Bu sebeple, medâr kutbu,
birçok işlerinde ondan yardım bekler. Ebdâl makâmlarına getirilecek evliyâyı
seçmekte bunun rolü vardır.
Gavs-ı a'zam en büyük
gavs (yardımcı) demek olup, tasavvufta bu dereceye ulaşan Abdülkâdir Geylânî
hazretlerinin lakabıdır. O, insanlara ve cinnîlere yardım eden, imdâdlarına yetişen
büyük bir velî olduğundan gavs-üs-sakaleyn diye de anılır.
MÜCEDDİD : İslâm dînini kuvvetlendiren,
bid'atleri yâni İslâm dinine sokulmak istenen reformları, hurâfeleri söküp atan ve
sünnetleri ortaya çıkaran âlimlerdir. Sünen-i Ebî Dâvûd'da zikredilen bir hadîs-i
şerîfte; "Her yüz senede bir müceddid zâhir olur (ortaya çıkar). Ümmetimin
işlerini yeniler." buyrulmuştur. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî'nin
beyânına göre; "Bu ümmet, ümmetlerin en iyisi olduğu ve bu ümmetin Peygamberi,
peygamberlerin sonuncusu olduğu için, bunların âlimlerine, İsrâiloğullarının
peygamberlerinin mertebesi verilmiştir. Peygamberlerin vazîfeleri, bu âlimlere
yaptırılmaktadır. Bunun için, her yüz sene başında, bu ümmetin âlimleri
arasından bir müceddîd seçilir. Hele bin sene geçince, geçmiş ümmetlerde bir
ülülazm Nebi (veya resûl) gönderildiği ve onun işi bir nebîye (her yüz senede bir
gönderilen peygambere) bırakılmadığı gibi, bu ümmette de, tam bilgili bir âlim
seçilir. Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki ülülazm peygamberlerin işini yapar."
Mîr Hüsâmeddîn
demiştir ki: "Rüyâmda Rasûlullah efendimizi gördüm. Bir minber (câmilerde
hutbe okunan yer) üzerinde, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini medh ederek (överek)
şöyle buyurdu: "Ümmetim içinde onunla iftihâr ediyorum (övünüyorum). Allah
onu, ümmetim arasında müceddîd kıldı."
Müceddîd-i elf-i
sânî, hicrî ikinci bin yılın yenileyicisi İmâm-ı Rabbânî hazretleri için
kullanılan bir tâbirdir. Muhammed Hâşim-i Keşmî'nin ifâde ettiğine göre,
İmâm-ı Rabbânî hazretlerine ilk defâ, müceddîd-i elf-i sânî ismini veren,
zamânının en büyük âlimlerinden Abdülhakîm-i Siyâlkûtî'dir.
Abdullah-ı Dehlevî
demiştir ki: "Sultanlar içinde Ömer bin Abdülazîz, din bilgilerinde İmâm-ı
Şâfiî, tasavvufta (bir müslümanın İslâm ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım
olan bilgileri ve yolları öğreten ilimde) Mârûf-i Kerhî, esrâr (sırlar, gizli
şeyler) bilgilerinde İmâm Muhammed Gazâlî, feyz vermekte ve kerâmetler göstermekte
Abdülkâdir-i Geylânî, hadîs ilminde Celâlüddîn-i Süyûtî, tarîkat, hakîkat ve
akâid (yâni inançla ilgili bilgilerin) inceliklerini açıklamakta ve kalplere
akıtmakta İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî,
müceddîd idiler. Hepsi de, İslâmiyet'in yayılmasına, kuvvetlenmesine hizmet
etmişlerdir.
Şah-ı Dehlevî,
İmâm-ı Rabbânî'yi şöyle tanıtmaktadır: "İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i
elf-i sânî, derin âlim, büyük velîydi. Müctehid yâni Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i
şerîflerden hüküm çıkaran bir âlimdi. İslâm âlimlerinin gözbebeğidir.
Âlimlerin önderi, velîlerin baş tâcıydı. Rasûlullah efendimizin güzel ahlâkını
açıklayan bir deryâdır. İmâm-ı Rabbânî'yi sevenler, mümin ve müttekî olanlar
yâni haramlardan kaçanlardır. Sevmeyenler münâfıklar, yâni içi dışı başka, iki
yüzlü olanlardır. İslâm memleketleri, hazret-i Müceddîd'in feyz ve nûrları ile
doldu. İnsanda bulunacak her üstünlüğü, Allah, İmâm-ı Rabbânî müceddîd-i
elf-i sânî hazretlerine vermiştir. Vermediği yalnız peygamberlik makâmı
kalmıştır."
HİCRETİN İLK YÜZYILINDAN BUGÜNE ASIRLAR BOYUNCA
MÜCEDDİDLER (Bir Varsayım)
EBDÂL : İnsanlara yardımda ve hizmette bulunan,
halkın açıkça bilmediği ve dünyânın nizâmı (düzeni) ile vazîfeli olup
bunlardan biri vefât edince, yerine başka bir velî bedel kılındığından yâni
görevlendirildiğinden ve çok olduklarından, bedelin çoğulu ebdâl veya büdelâ
kelimesi ile tanınmışlardır. İrşâd ehli yâni insanlara doğru yolu gösteren
velîlerden olmayıp, gözlerden saklı olan bu kimselerin sayısının yedi, kırk veya
yetmiş olduğunu Seyyid Şerîf Cürcânî ifâde etmiştir. Hilyet-ül-Evliyâ'da
zikredilen bir hadîs-i şerîfte bunlar hakkında şöyle buyrulmaktadır: "Ümmetim
arasında her zaman kırk kişi bulunur. Bunların kalpleri, İbrâhim'in (aleyhisselâm)
kalbi gibidir. Allah, onlar sebebi ile kullarından belâları giderir. Bunlara ebdâl
denir. Onlar bu dereceye namaz ve oruç ile yetişmediler." Abdullah ibni Mes'ûd;
"Yâ Resûlallah! Ne ile bu dereceye ulaştılar?" diye sorunca;
"Cömertlikle ve müslümanlara nasîhat etmekle yetiştiler." buyurdu.
KUTUB (Çoğulu
AKTÂB ) : Evliyâlıkta
yüksek derecelere ulaşmış mübârek, kıymetli âlimlerden bir kısmına da kutub ve
bunun çoğulu olarak aktâb adı verilir. İşlerin görülmesine veya insanların doğru
yolu bulmalarına vâsıta kılınan bu ulu kişilerden, dünyâ işleri ve madde
âlemindeki olaylarla alâkalı olana Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl veya Kutb-i medâr
(medâr kutbu), din ve irşâd işi ile vazîfeli bulunana Kutb-ül-irşâd (İrşâd
kutbu) denilir.
Kutb-ül-aktâb, âlemin
nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık,
yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan, ricâl-i gaybdan yâni herkesin
tanımadığı Allah adamı olup emrinde üçler, yediler, kırklar... diye söylenen yine
bu işlerle vazîfeli seçilmiş insanların bulunduğu büyük velîlerdir. Büyük âlim
İmâm-ı Rabbânî'nin bildirdiğine göre, Kutb-ul-ebdâl veya kutb-i medâr da denilen
bu zât her zaman bulunur. Rasûlullah efendimiz zamânında da vardı. Fakat bunlara
inzivâ (insanlar arasına karışmamak) lazımdır. Bunları herkes tanımaz. Hattâ
bâzıları, kendilerini bile bilmezler. Yine İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
"Kutb-i medâr, âlemde, dünyâda her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi
için, feyz gelmesine vâsıta olur. Her şeyin yaratılması, rızıkların
gönderilmesi, dertlerin, belâların giderilmesi, hastaların iyi olmaları, bedenlerin
âfiyette olması, kutb-i ebdâl da denen kutb-i medârın feyzleri ile olur. Îmân
sâhibi olmak hidâyete kavuşmak, ibâdet yapabilmek, günâhlara tövbe etmek ise kutb-i
irşâdın feyzleri ile olur. Kutb-i ebdâlin (kutb-i medârın) her zamanda, her asırda
bulunması lâzımdır. Âlemin ondan boş kalması mümkün değildir. Çünkü âlemin
nizâmı ona bağlı kılınmıştır. Eğer bu kutublardan biri giderse (ölürse),
yerine başkası tâyin edilir. İrşâd kutbu böyle değildir. Çünkü, âlemin rüşd,
hidâyet ve îmândan boş olduğu zamanlar olur. Rasûlullah efendimiz, zamânının
irşâd kutbu idi. Bu zamanda ebdâl kutbu ise hazret-i Ömer ile Üveys el-Karânî
idiler.
Âriflerin en meşhûru,
yüksek ilimler ve mârifetler sâhibi, âriflerin başı olan zâta kutb-ül-ârifîn
denir.
Kutb-i irşâda gelince:
Âlemin irşâdına (doğru yolu bulmasına) ve hidâyetine (saâdete ve kurtuluşa
ermesine) vesîle kılınan velî zât, mürşîd demek olan kutb-i irşâd, İmâm-ı
Rabbânî'nin de buyurduğu gibi, âlemin irşâdı ve hidâyeti için, feyzlerin
gelmesine vâsıta olur. Kutb-i irşâdın her zaman bulunması lâzım değildir. Öyle
zamanlar olur ki, âlem îmândan ve hidâyetten büsbütün mahrûm kalır, Rasûlullah
efendimiz zamânının kutb-i irşâdı idi. Kutb-i irşâd ile bütün insanlara îmân
ve hidâyet gelmektedir. Fakat kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalâlet (sapıklık),
kötülük hâline dönerler. Bu, şeker hastasına verilen kıymetli gıdâların, onun
kanında zehir hâline dönmesine benzer, yâhut safrası bozuk olana tatlının acı
gelmesi gibidir. Kutb-i irşâd, kâmil ve mükemmil, yetişmiş ve yetiştirebilen olup,
ender yetişir. Asırlardan, uzun yıllardan sonra bir tâne bulunursa, yine büyük
nîmettir. Her şey onunla nûrlanır. Onun bir bakışı, kalp hastalıklarını giderir.
Bir teveccühü, beğenilmeyen kötü huyları silip süpürür.
İmâm-ı Rabbânî, bu
konuda şunları söylemektedir: "Kemâlât-ı ferdiyyeye de sâhib olan kutb-i
irşâd, çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zaman sonra, böyle bir cevher dünyâya
gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve
hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer küresinin ortasından arşa
kadar, herkese rüşd, hidâyet, îmân ve mârifet onun yolu ile gelir. Herkes ondan feyz
alır. Arada o olmadan kimse bu nîmete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir
okyanus gibi (çok kuvvetli radyo dalgaları gibi) bütün dünyâyı sarmıştır. O
derya sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz.O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse,
onu düşünürse, yâhut o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin
kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre o deryâdan,
kalbi feyz alır. Bunun gibi, bir kimse, Allah’ı zikrederse ve bu zâtı hiç
düşünmezse meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat birinci feyz daha
büyük olur. Onu inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât bu kimseye
kırılmışsa, Allah’ı zikretse bile rüşd ve hidâyete kavuşamaz. Ona inanmaması
veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zât, bunun istifâdesini istemiş
olsa bile, onun zararını istemese bile, hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var
görünür ise de, yoktur. Faydası çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu
düşünmeseler ve Allah’ı zikretmeseler bile, yalnız sevdikleri için, rüşd ve
hidâyet nûruna kavuşurlar."
EVTÂD : Evliyâdan (Allah'ın sevdiği kıymetli
kullarından) ve ricâl-ül-gaybdan (açıkça bilinmeyen velîlerden) mübârek dört
zât vardır ki, büyük âlim ve velî Mollâ Câmî'nin ifâde ettiğine göre bunlar,
dünyânın dört tarafında bulunurlar. Her biri bulunduğu yerde dünyevî bakımdan
huzûr ve râhatlığı sağlamakla vazîfelidir. Evtâddan dünyânın doğu tarafında
bulunan zâtın ismi Abdülhayy, batıdakinin ismi Abdülalîm, kuzeydeki zâtın ismi
Abdülmürîd, güneydekinin ismi ise Abdülkâdir'dir (r.aleyhim).
Allah'ın velî
kullarından tanınmayan, bilinmeyen ve gizli olan bâzı mübârek kimseler daha vardır
ki, Şeyhülislâm Molla Câmî'nin belirttiğine göre, insanların imdâdlarına
yetişip, işlerinde dara düştükleri zaman yardımcı olan ve onların belâlardan
korunmasına sebeb olan bu insanlara nücebâ denilmektedir.
HAVASS : Avâm kelimesinin zıddı olan ve
hâslar, seçkinler, büyükler demek olan havâss, ilim ve tasavvufta, avâm ve mukallid
hâlinden kurtulup, ictihâd ve velâyet mertebesine yükselen seçkin zâtlardır.
İmâm-ı Gazâlî'nin buyurduğu gibi, sultanlar, milletin mal, can ve ırzlarını
zâlim ve haydutlardan korudukları gibi, havâss da avâmın (dînî ilimlerden haberi
olmayan câhillerin) îtikâdını (inancını) bid'atçilerin (sapıkların)
şerlerinden, kötülüklerinden korurlar. Ebû Osman Mağribî'nin belirttiği gibi,
bunlar iyi amelleri (güzel işleri) kendinden değil, Rabbinden bilirler.
MURAD : Murâd , cemal makamlarına riyazet ve
mücahede ile değil ilahi iradenin şefkatiyle götürülür ve sıkıntı
çekmeden, yakınlık derecelerine ulaştırılır. Tasavvuf yolunda bulunanlardan,
sıkıntı ve eziyet çekmeden Allah'ın yardım ve dilemesi ile yüksek makamlara
kavuşan ictibâ yolunun sâlikleri (çekilen talebeler) murâdlar diye isimlendirilir.
İmâm-ı Rabbânî, murâd olunanların başının ve sevilenlerin önderinin Muhammed
aleyhisselâm olduğunu ifâde buyurmuştur.
ÜVEYSİ : Mürşidi bulunmakla berâber,
ayrıca vefât etmiş bir büyüğün rûhâniyetinden faydalanan, yardım ve terbiye
gören zâta üveysî, bu yolla kemâle ermeye, olgunlaşmaya da üveysîlik denir.
Abdülhak-ı Dehlevî,
Peygamberler ve evliyânın vefâtlarından sonra, onlardan yardım istemeye, âlimlerin
câiz, olabilir dediklerini, tasavvuf büyüklerinin, bunun doğru olduğunu
bildirdiklerini ifâde etmiş, büyüklerden birçoğunun üveysîlik yoluyla
yükseldiklerini söylemiştir. İmâm-ı Rabbânî de, Bahâeddîn-i Buhârî'nin
üstâdının Seyyid Emîr Külâl hazretleri olduğunu, fakat ayrıca Hâce Abdülhâlık
Gücdüvânî'nin rûhâniyetinden istifâde ettiği için aynı zamanda üveysî
olduğunu zikretmiştir.
MUHLAS : Uğraşmadan, zorlamadan, külfetsiz ele
geçen ihlâs devamlı olup, hakkal-yakîn mertebesinde ele geçer. Devamlı ihlâs
sâhibi, her şeyi Allah'ın rızâsı için yapan muhlastır. Muhlas olana, ibâdet
yapmak, tatlı ve kolay olur. Çünkü bunlarda, nefislerinin arzûsu ve şeytanın
vesvesesi kalmamıştır. Böyle ihlâs, insanın kalbine ancak bir velînin kalbinden
gelir. Muhlaslar ile, ihlâsı çalışarak elde eden muhlisler arasında fark çoktur.
İlim ve amele dâir öğrenmekle, anlamakla hâsıl olan kelâm ilminin bilgileri,
tasavvuf yolunda ilerleyenlerde keşf yolu ile hâsıl olur, ele geçer. Ameller,
ibâdetler kolayca, seve seve yapılıp, nefis ve şeytandan hasıl olan tembellik ve
gevşeklik kalmaz. Günâhlar, harâm olan şeyler çirkin, iğrenç görünür. Âyet-i
kerîmede meâlen buyruldu ki: "İblis, senin mutlak kudretine and olsun ki, onlardan
(Allah'ın kullarından) muhlas olanlar hâriç hepsini azdıracağım, dedi." (Sâd
sûresi: 82-83).
MUKARRABÎN : Allah’a yakın kullar,
yakınlaştırılmışlar mânâsına gelir. Hadîs-i şerîfte; "Ebrârın iyilik
olarak yaptıkları, mukarrebler yanında günâh olur." buyrularak onların
dereceleri belirtiliyor. Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Îmânları
ileride olanlar, Allah'a yaklaşmakta ileride olanlardır. Bunların hepsi
mukarreblerdir." (Vâkıa sûresi: 10) buyurmaktadır. İmâm-ı Gazâlî onları
şöyle târif etmektedir: "Mukarrebler, Allah için olmayan her şeyden, yemekten,
içmekten, yatmaktan, konuşmaktan sakınırlar. Bunlar, din için niyet etmedikçe
hareket etmezler. Yemeleri, ibâdete lâzım olan aklı ve kuvveti bulmak niyeti iledir.
Her şeyleri Allah içindir."
İmâm-ı Rabbânî de,
bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır: "Mukarrebler asla yakın olanlardır. Rahat
ve rahmet bunlar içindir. Kıyamet gününün korkusundan emîn olanlar bunlardır.
Kıyâmetin dehşetinden, başkaları gibi ürkmezler."
RİCAL-İ GAYB : Her devirde bulunan, fakat herkesçe
tanınıp bilinmeyen ve görülmeyen, Allah'ın emirlerine tam olarak uyan mübârek,
büyük zâtlar, ricâl-i gayb adıyla isimlendirilmektedir. İmâm-ı Rabbânî, Nûr
Muhammed Püntî'nin ricâl-i gaybden olduğunu söylemektedir.
ÂBİD: Sözlük anlamı çok ibadet eden, kulluk
görevlerini yerine getirmede noksansız olmağa çalışandır. Miftâh-un-Necât'ta
zikredilen bir hadîs-i şerifte; "Allah'ın harâm kıldığı (yasak ettiği)
şeylerden sakın ki, insanların en âbidi olasın." buyrulmuştur.Her insan, kulluk
vazîfelerini yapmak için yaratıldı. Onun için herkes, Allah’ı yaratıcı,
kendisini yaratılmış bilmelidir. Bir kimsenin, Allah’a kul olması için, O'ndan
başka şeylere kul olmaktan ve bağlanmaktan tam kurtulması lâzımdır. Bunun için
büyük âlim ve velî İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî vilâyet yâni
evliyâlık mertebelerinin sonunun, en yükseğinin abdiyyet (kulluk) makâmı olduğunu
ifâde etmiştir.
ZÂHİD : Dünyâya düşkün olmayan, şüpheli
olur korkusu ile mübâh olanların (yâni izin verilenlerin, helâl olanların da)
çoğundan sakınan kimse mânâsına gelen zâhid, İmâm-ı Rabbânî'nin ifâdesine
göre, dünyâya gönül bağlamadığı için, insanların en akıllısıdır. Berîka'da
geçen bir hadîs-i şerîfte; "Allah, bir kulunu severse, onu dünyâda zâhid,
âhirette râgıb (rağbet eden, isteyen) yapar. Ayıplarını ona bildirir."
buyrulmuştur.