
Rasûlullah [s.a.v.]
Digital Âsitane
Digital
Ashâb
Digital Mürşid
Digital Murabıt
Digital Sufi
Digital Ziyaret
Digital
Sanat
Tasavvuf Literatürü
Sufî Forum
Tasavvuf
Portalı Haritası

Hakkani
1
2
3
4 5
6 7 8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22 23
24
25
26
27
28
29
30
31
32
33
34
35
36
37
38
39
40
Sohbetler

WEBSİTE İÇERİĞİ'nden
SEÇMELER...
Rasulullah
(S.a.v. ) Kronolojisi
Hz. Fatımatuz-Zehra ( R.A. )
Şehidler Efendisi : Hz. Hamza (R.A.)
Ashâb-ı Suffa
Bilal-i Habeşî
( R.A. )
Ebuzer-i Gifarî
( R.A. )
İmam-ı
A'zâm Ebu Hanife
( K.S. )
Tasavvuf Yollarının Pîrleri
"Su Üstüne Yazı Yazmak"
"Gariblerin Kitabı"
Karadut Ağacı Kurumasın !..
SUFÎ Forum
|
|
SU ÜSTÜNE YAZI
YAZMAK
"Su Üstüne
Yazı Yazmak " İnsan Yayınları arasında yayınlanan otobiyografik bir
roman... Romanın yazarı Muhyiddin Şekûr hakkında geçtiğimiz yıllarda
İstanbul'a bir konferansa katılmak üzere geldiği ve kitabın künye
sayfasında hakkında yazılan birkaç satır dışında bilgiye de sahip
değil-d-im. Bu kadarıyla ilk bakışta pek de ilgi çekici olmayan bir
kitap ve yazarı hakkında bir yazı yazmak için şahsen fazlaca bir sebebim
de yok-tu-. Ancak kitabı okuduğum günlerde dolaştığım internet
sitelerini biraz karıştırınca olağanüstü bir maceraya tanıklık ettiğimi
anladım ve bu tanıklığımın bana verdiği heyecanı - "cimrilik yapmanın
alemi yok !" diyerek halden anlayacak birileri ile paylaşmak gerektiğini
düşündüm.

Yazıda bahsedilen kitabın son
baskılarından birisinin kapağı.
Roman bir Amerikalı'nın - siyah ve psikoloji ile uzmanlık düzeyinde
ilgili- önce İslam dini ve sonrasında tasavvuf ile tanışmasını
kahramanının kaleminden anlatıyor. Bu kadarıyla İslam-tasavvuf- muhtedi
müslümanlar üzerine kafa yormuş olan Türkiyeli aydınlar için ilginç
olabilecek kitabın en önemli ve beni çarpan yanı ise benzerlerine ancak
önemli bir oranı rivayetlerle şişirilmiş tasavvuf menkıbelerinde
rastlanabilecek bir macerayı birinci elden anlatması oldu. Bu öyle bir
menkıbe idi ki anlatan kişi okyanusun ötesinde bile olsa halen hayatta
idi ve nefes alıp vermeğe devam ediyordu. Öyle bir menkıbe idi ki ruhlar
aleminin elest meclisinde yaşanmış sırlarından haberler taşıyordu. Öyle
bir menkıbe idi ki benim oturduğum eve 10-15 km mesafedeki bir uzlet
mekanında seyr-i sülukunu tamamlamış bir mutasavvıfın ölümünden yıllar
sonra maddi alemde cereyan eden manevi tasarrufunu ortaya koyuyordu.
Ancak bu menkıbenin sırları kendini öyle hemencecik de ele vermiyordu.
Yazarın kendisinin tercih ettiğini sandığım rumuzlu anlatım tercümesinde
de aynen korununca bu menkıbenin anlattığı manevi oluşun bir kısmı
kendini ele vermiyordu. Bunu daha iyi anlatmak için şimdi kitaptan bir
kısım alıntıları Muhyiddin Şekur'un dilinden sıralamanın tam yeridir:

"İlk turlarımız sırasında Türkiye'den gelen bir adamla tanıştık:
"Burada konuşman gereken biri var," dedi İbrahim, "Bu kardeşe çok dikkat
et, çünkü sana Sufî diliyle konuşabilir.(..)Bu karmaşık uyarıdan sonra,
İbrahim kalkıp gitti. Orada kalıp, bir süre söylediklerinin anlamını
çözme çabasıyla kendi içime daldım. Kimi büyük Sufîlerin eserlerini
okumuş ve bunların güzelliğinden ve derinliğinden hayli etkilenmiştim.
En güzel müslümanları hep onlar arasında görmüş ve gizliden gizliye hep
onların safına katılabileceğimi ummuştum."(S.24)
"Bu garip adam gözlerini dosdoğru yüzüme dikmişti. Hoş bir siması vardı,
gözleri nemli ve ışıl ışıldı. (...)Bu adam, hiç tanımadığım, daha önce
hiç görmediğim bu yabancı benim için gerçek bir manevî yoldaş
oluvermişti. Onun varlığı onca umutlarımı haklı çıkarmaya yetiyordu.
Sözü alarak konuşmaya başladı:
"Beni sana manevî üstadım şeyh
Nun
Kıbrısî'nin Şeyhi, Şeyh-i Ekber
Abdullah Dağıstanî gönderdi. Şeyh-i Ekber halen ahirette olduğu için,
kendisi hakkında daha çok bilgi edinmek istersen Şeyh Nun ile temas
kurmanı tavsiye ederim. Şeyh-i Ekber bana aradığın Şeyhi ve ayrıca diğer
aradıklarını da bulacağını söyledi."
Ağlıyordum. O konuştukça ben ağlıyordum. Bana bir çok şey anlattı.
Allah'tan, Resulullâh Muhammed aleyhissalâtü-vesselâmdan, bütün
peygamberlerin (aleyhimüsselam) kardeş oluşundan, İslâm'ın Allah'a
teslimiyet yolu olmasından ve hak aşıklarının arayışça ikiye
ayrılışından, kendisinden 'Ehl-i Zahir' dediği, daha çok ritüeller ve
biçimlerde kalıp sadece zahirî olanı arayanlar ve ritüellerden ve
biçimlerden geçip mânâ okyanusuna varmak isteyenlerden, yani 'Ehl-i
Bâtın'dan- sözetti."(S.25)

Abdullah Dağıstani
[K.S.]
"Yabancı, ziyareti sırasında bana 120 yaşındayken vefat etmiş
muhterem Şeyh-i Ekber'in bir fotoğrafını takdim etti. Bana tâ öbür
dünyadan ulaşan ve dervişi vasıtasıyla hayatıma giren bu adamın ışıltılı
siması ile sarsıldım. Fotoğrafı alıp bir köşeye koydum, fakat kalbimin
hissettiklerinin gerçek olduğunu hatırlatan bir anı olarak durdu."(S.26)
Bu birkaç
paragrafın ardında gizli büyük esrar denizini anlamak için bazı verileri
sahip olmak gerekiyor ; aksi halde sıradan bir mistik metinden başka bir
anlamı olmaz.Burada iki isim (Şeyh-i Ekber Abdullah Dağıstani,
Şeyh Nun
Kıbrısi) ve bir olgu (yıllar önce dünyadan göçmüş olan Şeyh Dağıstani'nin kitabın yazarına bir müridi vasıtasıyla "aradığı şeyhi
bulacağı" haberini iletmesi dikkati çekiyor.
Kitapta en çok tekrarlanan şekliyle "Şeyh-i Azam Dağıstani" ve
"Şeyh Nun"
isimlerinin işaret ettiği kişilikleri tanımadan bu eseri tam olarak
anlamak mümkün değildir.
Gelelim olguya ahirete intikal eden bir tasavvuf adamının yeryüzünde
kalan müridlerine haber ilettiğine dair rivayetleri hemen her tasavvufi
menakıb kitabında görmek mümkündür. Bu tür menakıbler tasavvuf düşmanı
çevrelerin en çok dile doladığı ve tasavvuf ehlini akıldışılıkla suçlama
çabalarına destek yaptıkları en önemli unsurlar arasında da yer
alır.Ancak burada dikkati çeken husus burada anlatılan olgunun nesnesi
olan zatın halen hayatta oluşu ve o zamana kadar Amerika'da geçen hayatı
esnasında normal olarak özne olan zatın adını dahi işitmemiş
oluşudur.Bir başka dikkati çeken husus ise haberin muhatabı olan kişinin
çağdaş Batı biliminin verilerine sahip bir uzman oluşudur.
Kitapta Şeyh Nun Kıbrisi olarak sadece bir kez , Şeyh Nun olarak ise bir
çok kez geçen kişi son yıllarda Türk kamuoyunun değişik vesilelerle
gündeme gelen ve hakkında yazılan söylenen olumlu-olumsuz fikirlerle
kısmen belirli kesimlerde tanınmış olan Nakşbendi şeyhi
M. Nazım
Kıbrısi'dir.Kitaptaki menkıbeyi asıl olağanüstü kılan kişi ise ( kitapta
çevirinin iki isim tarafından yapılmış olması dikkati alınırsa
düşünülebilecek bir karışıklıkla ) bazen Şeyh-i Ekber , çoğu zaman ise
Şeyh-i Azam adı ile anılan
Abdullah
Dağıstani'dir.
Muhyiddin Şekûr , A.B.D.ye döndükten sonra içinde uyanan "aradığını
bulmak" özlemi ile yaşamağa başlar:
"Seyahat dönüşümü izleyen haftalarda ve iyileştikten sonra, beni daha
önce benzerini yaşamadığım bir özlem sardı. Hiç birşey beni tatmin
etmiyordu. Çalışmak, birden dayanılmaz bir hal aldı. Her gün derin bir
melankoli geçiriyordum. Çok az konuşuyor ve herkesten giderek
uzaklaşıyordum. işlerimden elimi ayağımı çekip inzivaya girdim. Özlem
içimde büyüdü de büyüdü."(S.27)
Yazar arayış içinde A.B.D.de bulunan değişik müslüman gruplar ile temas
kurar. Nihayet yeni taşındığı kentte tasavvuf yoluna adım atacağı bir
cemaate ulaşır; tasavvuf yolunda ilk "usta"sına ulaşacaktır:
"Daha önce yeni manevî liderin gelişinden haber veren kardeş, beni
liderle tanıştırmak üzere iftara davet ediyordu...Geri dönüp binaya
doğru yürürken, henüz kapıdan yeni girmekte olan bir adam gözüme çarptı.
Üzerinde beni çeken bir şey var gibiydi ve içimdeki bir ses tanışacağım
kişinin o olduğunu söylüyordu...Onda büyük bir derinlik ve büyük bir aşk
hissettim. Hareketlerinde bir denge dışa vuruyor ve edasında bir esrar
saklıyordu. (..)Bir ara gözlerini bana çevirdi; o an sanki başka herkes
yok olmuş biz ikimiz kaldık gibi geldi bana. Bakışlarında tarif
edemediğim bir şey doğruca kalbime sokuldu ve beni kendine doğru çekti.
Onun aradığım Şeyhim olduğunu anlamıştım...(..) Seyahatim sırasında
tanıdığım o garip adamın sesi şimşek gibi çakıverdi zihnimde. Bu ender
insan, olağanüstü bir apansızlık hayatıma girmişti işte."(29-30)
"Allah'ın lûtfuyla Şeyhime kavuşmuş olarak, onun buraya bir rehber
olarak gelişinin büyük bir rahmet olduğunu anladım. Gerçek Allah erleri
kaknüs kuşu kadar ender bulunur ve dünya sahte öğretmenlerle
doludur."(S.31)
Tasavvuf yolunun inceliklerini artık kavramağa başlayan Muhyiddin Şekûr
, cemaat içinde yeni bir eğitim dönemine girer:
"Şeyhle müridi arasındaki muhabbet rabıtasını hissedebiliyordum artık.
Bu rabıtanın ön şartı iman ve yakîn'di. iman, inanmayı; yakîn ise
müridin Şeyhine samimi teslimiyetini ve itimadını içerir. Tıpkı ışığın
gözde yansıyıp, gözün de ona göre hareket etmesi gibi, Şeyhin ruhu da
müridinde yansıyor. Böylece mürid de üstadına, yani Şeyhine, bütün
düşündüklerini, konuştuklarını, yaptıklarını açmaya başlıyor. O gün
apaçık ortaya çıkan ders kelimelerle anlatılacak bir ders değildi." (
S.52)
"Rabbime hadsiz Hamdler olsun ki, bana, bir kardeşimin eliyle, görünür
farlılıklar ne olursa olsun, Yol'da hepimizin bir olduğunu daha bir
açıkça anlatmıştı. Demek ki her müridin kendine özgü bir vazifesi vardı.
Değil mi ki, Allah rahmetiyle her yerde hazır ve nazırdır, o halde
herkes Yol'da kendine mahsus yerini almalıdır."(S.60)
Muhyiddin Şekûr'ün hayatına yeni derinlikler kazandıracak bir dönem
Türkiye'den A.B.D.ye misafir öğretmen olarak gelen ve A.B.D.li sufilere
Kur'an-ı Kerim öğretecek olan Konya'daki Şems-i Tebrizi camii imamı
olarak zikredilen zatın gelişi ile başlar:
"O yıl müridler büyük bir beklenti içindeydi, çünkü çok özel bir
misafirimiz olacaktı. Başka bir ülkeden, aynı zamanda hafız olan
muhterem bir Şeyh ve arif, Ramazan boyunca bizimle beraber olacaktı. Bu
seçkin ziyaretçimizin benim tevekkül hakikatine erişmemde ne kadar
merkezî rol oynayacağından haberim yoktu.."(S.203)

Kitabın yazarı Muhyiddin
Şekur ile kitabda saygı ve muhabbet ile bahsettiği "Konyalı Ahmed Hoca"
A.B.D.'de bir konuyu müzakere ederlerken bir arada görülüyor.
Konyalı imam , Kur'an-ı Kerim öğretimi sırasında sufilerle sıcak bir
dostluk kurar, imamın armağan olarak yanındaki getirdiği kitaplardan
birisinde resmini gördüğü zatı hemen tanıyan Muhyiddin Şekûr , ile
aralarında ise bambaşka bir sevgi oluşur:
"Şeyh Ahmed, kitapları ilk çıkardığında incelemem için bana vermişti.
Kitapların yazarının adını görünce nutkum tutulmuştu, çünkü bu ad, beş
yıl önce, ilk Orta Doğu seyahatim sırasında benimle dervişi vasıtasıyla
temasa geçen Büyük Şeyh'in adıydı. Üstelik, kitabı açtığımda, hemende
birinci sayfada Büyük Şeyhin ve haleflerinden birinin, Şeyh Nûn'un koca
bir fotoğrafıyla karşılaştım. O gece, misafirimiz dışında, bu zatlar
hakkında bir şeyler bilen tek kişi bendim. Bu fotoğraf, yıllar önce
tanıştığım Garip Adamın bana emanet ettiği fotoğrafın tıpatıp aynısıydı.
Fotoğraf, hem görüşmemizin bir teyidi, hem âdeta gelecekte olacakları
haber veren bir uyarı olmuştu. O Garip Adamla yıllarca mektuplaşmıştım
ve bu fotoğrafı, çok yakın olduğum bir mürid dışında kimseye
göstermemiştim. Heyecanla kendimden geçtim, kitaptaki resimleri gördüğüm
adamlar hakkında bildiklerim anlatabilmek için mırıldandım, kekeledim.
Anlayarak, ama hiç şaşırmaksızın, sadece baktı ve tebessüm etti.
Ardından, bana Şeyh Nûn'un ertesi yıl Tekke'yi ziyaret edeceğini
söyledi. Bunları söylediği sırada, Şeyh Ahmed'in yüzüne bakarken, içimde
önemli bir dönüşümün tamamlanmakta olduğunu derin bir katiyyetle
biliyordum. Üstelik, Büyük Şeyhin halefiyle karşılaşmanın bütünüyle yeni
bir macera dizisinin sadece başlangıcına işaret edeceğini de biliyordum.
Kitapların genel başlığı, Mercy Oceans'tı (Rahmet Denizleri). Gerçekten
de Rabb-i Rahimim bana her adımda, rahmetinin denizlerden engin,
ölçülmez derinlikte, ve harikulâde sırlarla dolu olduğunu gösteriyordu.
Ben tarikat gemisine sadece O'nun Rahmeti sayesinde binmiş ve meçhule
doğru bir seyahate çıkmıştım."(S.206)
Muhyiddin Şekûr , o zamanki Yugoslavya ve Makedonya üzerinden Türkiye'ye
uzanan bir yolculuğa çıkar ; bu yolculuk sırasında değişik
coğrafyalardaki tasavvufi hayatlara ilişkin tecrübeler yaşamak yanında
yıllar önce kendisine fısıldanan gerçekle karşılaşacağını tabii ki
bilemeden...
"Hatırladığım ilk şeylerden biri, Şeyh Nûn'un benim gelişimden sadece
bir gün önce Prizren'de bulunmuş olmasıydı. Bu insanların dolaşma
tarzları bana ilginç geliyordu. O sıralarda dikkatimi üstünde özellikle
odaklamış olmasam da, yıllar önce, gökten zembille inmiş gibi bana kendi
Şeyhinin mesajını getiren Garip Adamın sırrını belki bilir diye de bir
umut vardı içimde. Ama Prizren'deki günlerim gayret ve şevkle dolu oldu,
o yüzden Şeyh Nûn'u çok fazla düşünemedim...Bir dervişin aslında nasıl
bir şey olduğunu öğrenmeye başladığım yer Prizren oldu. Onlar arasında
yaşadım, çalışmalarını ve eğlenmelerini gördüm. Allah'a aşklarının
ateşinden yükselen sıcaklığı ve zikirlerinin hazzındaki yakıcı sevinci
hissettim. Bu insanlar dünyanın tadı tuzu olmalıydılar. Kalpleri aşk
ateşiyle yanıp tutuşuyordu, kendilerini tamamen Allah'ta fani etmişlerdi
ve Şeyhlerine sarsılmaz bir sadakatle bağlıydılar. Halleri, tavırları
lekesizdi; tevazuları öylesine içten ve yapmacıklıktan uzak, hizmetleri
öylesine sevgi dolu ve cömertti ki onları sevmemek ve onlar gibi olmayı
istememek insanın elinde değildi; hiç olmazsa, benim elimde değildi."
(S.214)
"Öğle namazından sonra, Şeyh beni Hazret-i Pir Hayatî'nin kabrine
götürdü. Hoş bir ândı doğrusu. Binada yaklaşık on iki Şeyh, kabirlerinde
haşri bekliyordu. Kabirlerin çoğu, Hazret-i Pir'in kabrinin bulunduğu
ortadaki odacığın etrafında genişce bir odada yer alıyordu. Bu
seyahatimde, yeryüzünde yürüyenlerden çok, ahirete göçmüş olanlarla daha
fazla hayatiyet olduğunu fark ettim. Mübarek bir Velinin kabrine her
gidişimde, sanki sıcacık bir dosta uzun bir ayrılıktan sonra yeniden
kavuşuyormuşum duygusuna kapıldım."(S.221)
İstanbul'a vasıl olduktan sonra A.B.D. ziyareti esnasında tanıştıkları
Cerrahi tekkesinin o zamanki şeyhi
Muzaffer Ozak ile görüşür:
"Amerika'da tanıdığım Şeyh Muzaffer'i bulmaya çalışıyordum. Birkaç
dervişi ile birlikte tekkemizi ziyaret etmiş ve kendi nûruyla bizleri
tenvir etmişti. Beyazıt Camii yakınında bir sahaf dükkânı vardı Şeyhin;
kendisini bulmakta zorlanmadım."(S.225)
"Şeyh Muzaffer'in dükkânında tanıştığım bir adam, bana Şeyh Nûn'un bu
yakınlarda istanbul'da bulunduğunu, buradan da Konya'ya geçtiğini
söyledi. Cuma gecesi yapılan halveti zikrine kadar, istanbul'da iki gün
kaldım. Bu haftalık ibadet için Tekke'de iki yüzü aşkın derviş toplandı.
Bu ruhlar denizinin ortasında bulunmak, haz dolu bir teberrüktü. Öyle
etkileyici, öyle neşeli ve coşturucu, öylesine zarif bir kalpler
dansıydı ki, gerçekten de bu hali anlatacak tek kelime bulamadım...

Muhyiddin Şekur, Konyalı
Ahmed Hocaefendi diğer bazı dervişler A.B.D.de bir sohbet esnasında....
İstanbul'dan kendilerine Kur'an okutan imam ile Mevlana Celaleddin Rumi
ve Şems-i Tebrizi türbelerini ziyaret için Konya'ya geçer. Orada Şeyh
Nazım'ın kısa süre önce bulunduğu Konya'dan İstanbul'a geçtiğini öğrenir
ve içine düşen arzunun ardı sıra şeyh ile görüşmek üzere İstanbul'a geri
döner ve hayatına büyük anlam katılan ve benzeri ancak yüzyıllar önce
kaleme alınmış menakıb kitablarında bulunabilecek ezeli gerçek ile
yüzyüze gelir:
"Şeyh içeriye girdi. Onu selâmlamak için ayağa kalktım, niyaz sunup ve
elini öpmek üzere ilerledim. Varlığı odayı dolduruvermişti insan hiç
zorlanmadan onun bir nûr adamı olduğunu anlayabilirdi. Gözleri sevgiyle,
delip yakan bir berraklıkla parıldıyordu ve uzun, gümüş beyazlığındaki
sakalları yüzünün çevresine ve aşağı doğru gün ışığı gibi yayılıyordu.
Başında üzeri toplu, beyaz kubbe biçiminde bir sarık ve üzerinde yere
kadar uzanan, yeşil bir cübbe vardı.
"Adım Muhyiddin, Şeyh Efendi," dedim. "Şeyh Muhyiddin sensin demek,"
dedi, gülümseyerek.
(...)
"Ben senin kim olduğunu biliyorum," dedi Şeyh, "ve sana nasıl hitap
edeceğimi de. Ama gel şimdi başka şeyler konuşalım."
İstanbul'da kaldığım sürece, vaktimin çoğunu Şeyh Nûn ile beraber
geçirdim. (...) Bu süre içinde, altı yıl önce, ilk Doğu seyahatim
sırasında âlem-i gaybden bana
Şeyh-i Âzam Dağıstanî
tarafından
gönderilmiş olan o dervişin esrarını araştırdım."(S.228-229)
"Bunca yıl," dedi Şeyh Nûn, "aslında sana ait olan bir emaneti taşıdım.
Bu emaneti taşımaktan memnundum memnun olmasına ama, şimdi senin teslim
almak için burada olman beni rahatlattı."

Abdullah Dağıstani
[K.S.] ile tasavvufi yönden eğiterek yetiştirdiği
Nazım Kıbrısi
[K.S.]
Şam'da birlikde yaşadıkları günlerde...
Böyle bir şeyin nasıl olabildiğini sorduğumda, Şeyh bana dönerek
konuştu:
"Şeyh-i Âzam Dağıstanî, bir ruh avcısıdır. Seni Ezelde görmüş ve kendisi
için seçmiş."
Bu sözlere şaşırmıştım. Öylesine inanılmazdı ki!..." (S.230)
***
Böylece on yıl kadar önce Cidde'de kendisine işaret edildiği üzere
aradığını bulmuştur. Burada inanılmaz olan en önemli husus, 1973 yılında
alem-i bekaya intikal eden Abdullah Dağıstani'nin vefatından yaklaşık 10
yıl sonra nasıl olup da A.B.D.de yaşayan bir müslümanı
etkileyebildiğidir. Bu etki öylesine derin bir etkidir ki yeni müslüman
olmuş bir A.B.D. vatandaşına istanbul'da tarikat silsilesinin bugünkü
temsilcisinin elinden biata vesile olmaktadır.
Böyle bir rivayeti belki de daha esrarengiz olanını tipo baskılı sarı
yapraklı bir "beyazsaray kitabı"nın evliya menkıbeleri kitabının
yapraklarında görebileceğini düşünerek bu olguya dudak büken bir okuyucu
varsa lütfen şunu sorgulasın kendi zihninde: Bir menkıbe, bir mürşid,
bir sufi...Hepsi bu ... Ancak bu menkıbenin sahnesi A.B.D. ve
Türkiye'dir. Burada adı geçen zatlardan
Abdullah Dağıstani 1937 yılına
kadar Yalova yakınındaki Güneyköy'de yaşayıp 1973 yılında Şam'da vefat
etmiştir; bir diğer zat olan
Şeyh Nazım , Kıbrıs'ta doğmuş ve halen
yeryüzünde yaşamaktadır.
Şeyh Muhammed Nazım
Kıbrısî (K.S.)
Menkıbenin nesnesi olan şahıs ise bilemediğim bir A.B.D. şehrinde
yaşamaktadır ve yakınlarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin davetlisi
olarak İstanbul'da konferans vermiştir.Belki araştırılsa bir telefonla
kendisine hemen ulaşabilmek mümkün bir çağdaşımız. Ne kadar inanılmaz ve
ne kadar gerçek !...
***
*Bu yazı
31.12.1998 tarihli Yeni Şafak gazetesinde Dr.
Hayati BİCE imzası ile "Suya
Yazılan Yazı" başlığı ile yayınlanmıştır..
***

Muhyiddin Şekûr'e İslâm'ın ve tasavvufî
inceliklerini hali ile anlatan
Konya'lı Ahmed Büyüksakarya Hocaefendi
rh.a.'in Konya'da Yediler Kabristanı'ndaki kabri.

"Su Üstüne Yazı Yazmak " TİMAŞ Yayınlarında
yazıldığı dil olan İngilizce ile de basıldı.
|
WEBSİTE
İÇERİĞİ
Linkler
|
EDİTÖR
NOTLARI
"Her dem yeniden doğarız..." diyen ustamız Yunus'un sözlerine uygun
olarak yeniden ve yepyeni bir tarz ile huzurunuzdayız.
İlk editörial notumuzda "İslam'ı yaşama sanatı" olarak
tanımladığımız tasavvuf konulu bu websitesinin hayrlara vesile olacağına
inancı ile yeniden "merhaba".
Devamı için
tıklayınız.... |
|
|
|
Görüş
ve Öneriler
Tasavvuf & Sufiler ile ilgili görüş, düşünce ve önerilerinizi bize
iletiniz:
tasavvufvesufiler@yahoo.com
|
Tasavvuf & Sufiler
Forumu: |
|