|
ŞEYH ŞERAFEDDİN EFENDİ VE KURTULUŞ SAVAŞI
Arif EKİM
http://www.yalova77.com/077/kose/?yazar=51&yazi=316
Şeyh Şerafeddin
Efendi'yi, Güney Köyü'nü ziyaret ettiğimizde, duyarız. Türbesi bir
ziyaretgah olarak kullanılan Şerafeddin Efendi hakkındaki bilgimiz ise,
kendilerinin Nakşbendi tarikatının ileri gelenlerinden olduğu,
Kafkas'lardan bu bölgeye geldiği, dürüst ve saygın bir inanç önderi
olduğundan ibaretti. Dahası? Dahası hakkında fazla bir bilgimiz yoktu ve
maalesef anlatana da rastlamıyorduk.
Bir kitap yayınlandı: "Kurtuluş
Savaşı'nda Bektaşiler" . Yrd. Doç. Dr. Hülya Küçük'ün bu
araştırmasını, incelediği döneme duyduğumuz ilgi nedeniyle, okuduğumuzda
dehşetli heyecanlandık ve şaşırdık. Kitapta Şeyh Şerafeddin Efendi
önemli bir yer tutuyor ve onun Kurtuluş Savaşı içinde oynadığı role
büyük bir değer biçiliyor. Hülya Küçük'ün ortaya çıkardığı ve yazımızın
devamında okuyacağınız bilgi, bugüne kadar Yalova'da hiç kimsenin
bilmediği ve üzerinde durmadığı bir konuyu ele almaktadır. Şeyh
Şerafeddin Efendi, Kurtuluş Savaşı'nın dağdağası içinde, ihanetin kol
gezdiği ve ülkenin boydan boya yangın yerine döndüğü o meşum yıllarda,
sadece Yalova için değil, ülkenin kaderi ve bu kaderin olumlu bir
çizgide gelişmesi ve nihayete ulaşması için büyük bir rol üstlenmiş.
Şeyhimiz, öylesine alçakgönüllü ve tevekkül sahibi bir insan olmalı ki,
yakınlarına dahi bu yaptıkları ile ilgili bir şey söylememiş ve bundan
dolayı da böbürlenmemiştir. Yalova'da hiç kimsenin bu konuda hiçbir şey
bilmemesinin nedeni de, ancak hakiki bir din önderinde rastlanabilecek,
Şeyh Şerafeddin'in bu takdir edilecek tutumundan olsa gerek. Kendisine
duyduğumuz saygı, şimdi daha da fazla artmış ve büyümüştür.
Hülya Küçük'ün zikrettiğimiz kitabı,
türünde bir ilktir ve çok az araştırılmış bir alanı incelemektedir.
Hatalar ve eksiklikler yok mu? Var ve aşağıda yeri geldikçe işlediğimiz
konu çerçevesinde de bunları ortaya koyacağız. Ama peşinen ifade edelim
ki, eksikleri bu araştırmanın değerini küçültmüyor.
Bu yazımızda ne Hülya Küçük'ün kitabını
tanıtmak, ne de Kurtuluş Savaşı içinde tarikat ve dini cemaatlerin
oynamış olduğu rolü genel çerçevede aydınlatmak amacında değiliz.
Yalova'yı ilgilendiren yönüyle, Şeyh Şerafeddin Efendi ve onun Kurtuluş
Savaşı'ndaki etkinliği üzerinde duracağız ve kısaca da hayat hikayesini
anlatacağız ve yeri geldikçe de, söz konusu kitapta dikkatimizi çeken
hatalara işaret edeceğiz.
Önce, Şerafeddin Efendi'nin hayat
hikayesini kısaca özetleyelim: İncelediğimiz başka bir kaynağa göre,
Şerafeddin Efendi, Hicri 3 Zilkade 1292 tarihinde Dağıstan'ın
Timurhanşuro vilayeti Ganip kazasının Kikuni köyünde dünyaya gelmiştir .
Doğum tarihi, Miladi takvimle tam tamına 1 Aralık 1875'tir. Babası
Abdürreşid Efendi, annesi ise Emine Sara Hatun'dur. Tahsiline
Dağıstan'da başlayan Şerafeddin Efendi, öğrenimini tamamlayamadan Çarlık
Rusya'sının saldırıları üzerine ailesi ve kalabalık bir Dağıstanlı
topluluğu ile birlikte genç yaşta Türkiye'ye göç etmek zorunda kalır.
Yerleşecekleri yer, Yalova'nın o tarihlerde Reşadiye olarak anılan,
Güney Köyü'dür. Zamanının ünlü Nakşibendi Şeyhi, kendisi de Dağıstan
kökenli olan, Muhammed-ül Medeni'den eğitim alır. Güney Köyü'nün imarı
için gayret gösteren Şerafeddin Efendi, Dağıstan'dan gelen mültecilerin
sorunları ve yerleşimleri ile de ilgilenmiştir. Köyün imarı için yaptığı
eserlerin, daha sonra, Yunanlılar tarafından çıkartılan yangında zarar
gördüğü ifade edilmektedir. Çok sevdiği köyünde, Hicri 27 Cemaziyülevvel
1355 tarihinde, yani 15 Ağustos 1936'da, her ne kadar Hicri tarihe göre
63 derlerse de, 61 yaşında vefat etmiştir. Şeyh Şerafeddin Efendi,
tarikatın Muhammed Medeni'den sonraki şeyhidir. Tarikatın Şerafeddin
Efendi'den sonraki şeyhi, Mehmed Necati Simavi Efendi'dir; daha sonra da
bu görev Hasan Burkay'a intikal edecektir .
Şeyh Şerafeddin'in Kurtuluş Savaşı
öncesinde halkı ve bağlılarının sorunlarıyla ilgilendiğini,
yerleşmelerinde sorunlar olunca dilekçe verdiğini ve gelişmeleri takip
ettiğini biliyoruz. 1914 yılına ait bu belgelerin suretleri yazımız
ekindedir.
Şimdi, esas konumuza dönelim ve Şeyh
Şerafeddin Efendi'nin Kurtuluş Savaşı sırasında yaptıklarını anlatalım.
Yıl 1920'dir. Yunanlılar Anadolu'ya saldırmış ve İstanbul, dağılan ve
teslimiyetin içinde debelenen payitaht, İngilizler tarafından işgal
edilmiştir. Ankara'da onca direnişe ve oyuna rağmen TBMM açılmıştır.
İsyanlar, kışkırtmalar, dört cephede devam eden çatışmalar... "Türk'ün
ateşle imtihan" edildiği günler yaşanmaktadır. Mustafa Kemal ayağa
kaldırdığı Anadolu direnişinin başındadır ve ulusal kurtuluşu temin
etmek için ulusal birliği sağlamaya yönelik olağanüstü bir gayret
gösterilmektedir.
Hülya Küçük'ü dinleyelim: "Sufi şeyhlerinin
TBMM'ye destekleri sadece üye olmakla sınırlı değildi. Bazıları,
Meclis'i ziyaret ederek, memleketin kurtuluşu için onu meşru bir araç
olarak kabul ettiklerini müritlerine göstermişlerdir. Burada son
yüzyılın önde gelen Nakşi şeyhlerinden biri ve ailesi ile birlikte
Bursa'da yaşamış olan Şeyh Şerafeddin Zeynelabidin Dağistani'nin (v.
1936) TBMM ziyaretini ele alalım.
"TBMM'deki Nakşi mebuslardan biri olan Şeyh
Servet'in (Akdağ) ricası üzerine, Şeyh Şerafeddin önce Saray ve
Sultanla temas kurup sonra TBMM'yi ziyaret eder. 11 Mayıs 1920'de
yaptığı bu ziyaret sırasında Şeyh Şerafeddin, Şeyh Servet (Akdağ)
tarafından okunan etkileyici bir konuşma yapar. Şeyh Servet, bu
konuşmayı okurken bir taraftan da bazı açıklamalar yapar ve bu arada,
ziyaretin, mebusların Meclis'e olan güven ve inançlarını arttıracağını
söyler. Konuşmadan bazı bölümler sadeleştirilmiş haliyle şöyledir:
"Kainatta hakim olan kanuna göre,
kainattaki her mahlukun bir vazifesi vardır. Ve mahlukat bu vazifelerini
yerine getirdiği sürece ayakta kalabilir... Kainattaki en yüce varlık
olan insanın vazifelerinin neler olduğu da açık seçik olarak
belirtilmiştir.... Bu vazifelerin en kutsal olanı varlık, bağımsızlık ve
özgürlüğüne getirilecek herhangi bir kısıtlamaya karşı koyması ve aksini
gayri meşru olarak kabul etmesidir. Bu vazife onun varlığını alakadar
eder... Yani insanın hayat ve hürriyetine gelecek bir kısıtlamayı kabul
etmesi İslami kurallara uymaz. Bu Meclis de bu ulvi vazifeyi üzerine
almıştır. Bu harika görevin güzelliği ve hoşluğu beni burayı ziyaret
etmeye sevk etmiştir. (Meclis'ten 'teşekkür ederiz' sesleri.) İslam
gelişerek ilerleyecektir (Meclis'ten 'İnşallah' sesleri). Burada
[TBMM'de] olmanın akıl almaz bir güzelliği var. [TBMM'nin] güneşi henüz
doğmamışsa da, yakında doğacaktır. Bu güzellik ve hoşluğu gözümle
görmekten dolayı mutluyum. Bir şeyi işitmek görmek gibi değildir tabii
ki. (Meclis'ten 'teşekkürler' sesleri).
"Şeyh Şerafeddin, Sultan'la Milli
Mücadeleciler arasında aracılık ve kamuoyunu seferber etme gibi başka
fonksiyonlar da yüklenmiştir. Ancak bütün bunlara rağmen, faaliyetleri
günümüz araştırmacıları tarafından pek bilinmemekte, hatta kendileri
'milliyetçi karşıtı' diye sunulmaktadır. Mesela, Şeyh Nazım Kıbrısi ve
ondan nakille Atay, Şeyh Şerafeddin'in Bursa'da ihvanı (tekke arkadaşı)
Abdullah Dağistani ile kaldığı sırada, Mustafa Kemal'in ona gelip Milli
Mücadele için yardımını istediğini, ama onun Mustafa Kemal'in hilafetle
ilgili düşüncelerini önceden sezdiği için yardım ve destekten
kaçındığını, 'Sana verecek bir şeyim yok' dediğini yazarlar. "
( Bu satırlarda
yazılanlar tashihe muhtaçtır. Abdullah Dağıstani 1936 yılında Şeyh
Şerafeddin Dağıstani'nin vefatı sonrasında Şam'a göç etmiş ve burada
vefat etmiştir. Nazım Efendi ise o yıllarda konunun uzağında ve dışında
olduğundan anlatılan yıllardaki gelişmeleri değerlendirme imkanına hiç
bir zaman sahip olmamıştır.)
Tarikatın Şerafeddin Efendi'den sonraki
önderlerinin, O'nun Kurtuluş Savaşı'na destek vermesinden bahis etmemesi
ve hatta rahatsızlık duymasına şaşırmıyoruz. Çünkü, 1920'de de, bir
kısım tarikat ve cemaat önderleri İstanbul Hükümeti ve hatta
İngilizlerden yana ve Ankara'ya karşı tavır almışlardır. Küçük'ün
araştırmasından öğreniyoruz ki, bu tür olumsuz tavır alan inanç
önderlerinin sayısı o tarihlerde çok fazla değildir.
Hülya Küçük'ü okumaya devam edelim: "Düzgün
konuşmaları ile bilinen (..) Şeyh Şerafeddin de burada bahsetmeden
geçemeyeceğimiz diğer bir şahıstır. Kuva-yı Milliye lehine birçok
konuşma yapmıştı. TİTE'deki [Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü] bir belgeye
göre, gazetelerde onun bu faaliyetlerinden bahseden birçok haber yer
alıyordu. 11 Mayıs 1920'deki TBMM ziyareti sırasında, kendisi de Osmanlı
topraklarının değişik bölgelerine cihat için gelen birçok müridi
olduğunu söylemişti. Sözlerinin sadeleştirilmiş hali şöyle:
"Yabancılar olarak geldiğimiz bu Osmanlı
topraklarının değişik bölgelerinde birkaç müridimiz vardır. Onlar
buraya, halka bu önemli görevi, en büyük ,ilahi hizmeti anlatmak arzusu
ile bu ilmi, felsefi ve akli gerçekleri uygulamak için gelmişlerdir.
(Meclis'ten 'Teşekkür ederiz' sesleri). Allah'a şükür bu gayemize
eriştik" .
Hülya Küçük, kitabının ilerleyen
sayfalarında konuyu işlemeye devam eder: "İstanbul ve Ankara hükümetleri
arasında aracılık yapan diğer bir şeyh, Şeyh Şerafeddin idi. Bursa
Mebusu Şeyh Servet (Akdağ), Bursa'da bir süre valilik yapmış olan
Dahiliye Vekili Nazım Bey'in Şeyh Şerafeddin'in Sultan'ı etkileyecek
asil bir karaktere sahip olduğunu ve onunla konuşmasının faydalı
olacağını söylemesi üzerine, Şeyh Şerafeddin'den Sultan ile görüşmesini
rica ettiğini söyler. Şeyh Şerafeddin bu ricayı büyük bir memnuniyetle
kabul eder. İstanbul'a gidip Sultan'la görüştükten sonra, TBMM'yi
ziyaret eder ve 11 Mayıs 1920'de Meclis'teki konuşması Şeyh Servet
tarafından okunur. Konuşmasında, önce İstanbul'da gördüklerini özetler:
Sultan'la karşılaşmış ve onu Ankara'da gelişen kurtuluş hareketinin
samimiyetine inandırmaya çalışmıştır. Sultan'ın, Ankara'daki hareketin
'saltanatı devirmeye çalışan bir Bolşevik hareketi' olduğu şeklinde bazı
tereddütleri olduğunu ama kendisiyle konuştuktan sonra bu
düşüncelerinden kurtulduğunu söyler.
"Şeyh Şerafeddin'in ifadelerinden, Saray'ın
'vahşet olarak adlandırılabilecek' sert saldırılara hedef olduğunu,
hatta bu saldırılar sırasında Saray'ın kapılarının kırıldığını ve
Sultan'ın iki gelininin delirdiğini öğreniyoruz (hatta Şeyh
Şerafeddin'den Sultan'ın gelinlerini okuyarak tedavi etmesi
istenmiştir). Şeyh Şerafeddin, Sultan'ın tek probleminin korkaklığı
olduğunu ve aslında aynı gayeyi paylaşmalarına rağmen, 'mel'un
adamların' kalbindeki duygularını sızdırmasına bile müsaade
etmediklerini önemle belirtmiştir." Kısaca, Şerafeddin Efendi, Padişahı
çevresinin yanılttığı düşüncesindedir.
Şeyh Şerafeddin'e Ankara Hükümeti
tarafından İstanbul Hükümeti ve Padişahla temas kurması için görev
verilmiş olması ve bu temas sonrasında da Ankara'ya giderek
izlenimlerini TBMM'de yaptığı konuşma ile milletin vekillerine aktarmış
olması son derece dikkat çekicidir. Dönemin Yalova'sında bu tür kritik
bir görevi yerine getirecek hiç kimse yoktur, hatta Türkiye'de bu tür
bir görev üstlenecek insan sayısı da son derece azdır. Yanı sıra, Ankara
Şerafeddin Efendi'yi çok iyi tanımakta onun Padişah üzerinde etkili
olacağını düşünmektedir.
Şeyh Şerafeddin'in Kurtuluş Savaşı
yıllarında yaptıkları bundan ibaret de değildir. Hülya Küçük'ü okumaya
devam edelim: "Son olarak, insanların savaşa bilfiil katılımını sağlamak
için, sufi şeyhlerinin kendileri maiyetleri ile birlikte ilk saflarda
yer almışlardır. Mesela, BCA'da [Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi] bulunan
2 Haziran 1337 (1921) tarihli belgeden, Şeyh Şerafeddin'in, sayısı
1.855'i bulan - bunun 155'i kendi aile ferdi imiş - köylülerden oluşan
'maiyeti' ile birlikte, her şeyini bırakarak aktif çarpışmaya
katıldığını ve Orhangazi'den (Bursa, Reşadiye) Karamürsel'e göç
ettiğini; TBMM'den yardım istemeleri sonucu, kendisi ve ailesinin
Geyve'ye, maiyetinin Bolu ve Geyve arasına yerleştirildiğini, ayrıca
kendilerinin Hilal-i Ahmer'den ve bütçeden muhacirlere ayrılan ödenekten
faydalandırılmalarının da karara bağlandığını öğreniyoruz. "
Kitabın "Belgeler" kısmında "TBMM Vekiller
Heyeti'nin, Şeyh Şerafeddin Dağıstani ve maiyetine yardım konusundaki
bir kararı" (BCA, Karar no. 1012) başlığı ile verilen belge aynen
şöyledir:
Kararname
Mücahedeyi Milliyenin bidayetinden beri
mayeti ile hidematı vataniyede bulunduğun ve son zamanda düşman ile
muharebeye tutuşarak bilcümle emval ve emlakini terk ile Karamürsel'e
hicret etdiğinden dolayı yüzelli beş nüfustan ibaret olan ailesiyle
akraba ve taallükatının Geyve muhitinde iskan ve iaşe ve ilbasi ve bin
yedi yüz nüfusa baliğ olan köy ahalisinin de Geyve ile Bolu arasında
iskan iaşeleriyle istirahatlarının temin edilmesinden bahisle Bursa'ya
tabi Orhangazi Kazasının Reşadiye karyesinde mukim Dağıstanlı Şeyh
Şerafettin efendi tarafından mu'ta ve İcra Vekilleri Heyeti riyaseti
celilesinden muhavvel istidaname İcra Vekilleri Heyetinin 2.7.37
tarihindeki içtimaında kıraat olunarak mumaileyha hilaliahmer ve
muhacirin tertibinden muaveneti lazimede bulunulmak üzere keyfiyetin
Dahiliye, Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekaletlerine tebliği karargir
olmuştur.
2 Temmuz 337
Kararnameyi imzalayan heyette bulunanların
isimleri:
İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Müdafaai
Milliye Vekili Fevzi, Şer'iye Vekili Fehmi, Adliye Vekili Refik Şevket,
Dahiliye Vekili N. Refik Şevket, Hariciye Vekili Yusuf Kemal, Erkanı
Harbiyei Umumiye Vekaleti V. Fevzi, Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye
Vekili Dr. Refik, İktisat Vekili Mahmut Celal, Nafia Vekili Ömer Lütfü,
Maarif Vekili Hamdullah Suphi, Maliye Vekili Hasan Hüsnü ve Türkiye
Büyük Millet Meclisi Reisi M. Kemal.
Konu ile ilgili olarak Hülya Küçük,
eserinin diğer bölümlerinde şu değerlendirmeyi yapmayı da ihmal etmez:
"Milli Mücadele'ye müritleriyle birlikte topluca katılan sufi
şeyhlerinin azlığı dikkat çekicidir. Dikkat çekicidir, zira, tarikat
mensuplarının genelde şeyhleriyle birlikte hareket etmesi beklenir. Bir
istisna olarak, müritleriyle birlikte bilfiil savaşa katılan veya
katılmaya çalışan Şeyh Şerafeddin ve Hatuniye Dergahı şeyhi Sadeddin
(Ceylan) Efendi örneği var elimizde."
Yalova ve Güney Köyü'ndeki yaşlı kuşak
insanlarla Şerafeddin Efendi'nin akrabalarının anlattıklarına göre, daha
Balkan Harbi sırasında ve sonrasında da, verdiği hutbeler ile halkı
savaşa katılmaya çağırmış ve etkili olmuştur. Çeşitli savaşlara,
bağlılarından 260 kişinin katıldığı rivayet edilmektedir. 1921
yılında Yunan askerlerinin verdiği cesaret ve teşvik ile, Yalova
bölgesinde Türk nüfusa karşı yaşanan katliamların başladığı ve Çınarcık,
Ortaburun, Kocadere köylerinde vahşetin doruğa tırmandığı dönemde,
Yalova bölgesindeki Müslüman halk daha güvenli olan Geyve yöresine
çekilir. Anlatılanlar, Şerafeddin Efendi'nin büyük bir önseziyle
etkileyebildiği nüfusu, başta Güney, Soğucak, Esadiye ve Paşa köyler
olmak üzere, hızla köylerini boşaltmaları için ikna ettiği ve Geyve'ye
çekilmelerini sağladığıdır. Güney Köyü'nde boşaltma sağlandıktan hemen
ertesi günü, köy Yunanlılar tarafından basılır ve yakılır. Yöre halkı,
eğer Şerafeddin Efendi zamanında uyarmasaydı büyük bir katliam
yaşayacaktı. Şerafeddin Efendi'nin hala saygı ile anılmasında bu tür
gayretlerinin çok önemli bir yeri olduğu muhakkak.
Araştırmasının ilerleyen bölümlerinde Hülya
Küçük, tekrar bu konuya değinip "Mürit gurubuyla hareket eden şeyhler de
yok değildi. Mesela Nakşi Şeyhi Şeyh Şerafeddin Dağistani gibi bazı
şeyhler, savaşa mürit guruplarıyla katılmıştır... Her durumda,
milliyetçileri destekleyen şeyhlerin Milli Mücadele karşıtı şeyhlerden
daha güçlü ve etkin olduklarını söylemek mümkündür" diyerek yapılan
işin önemini bir kez daha belirtme ihtiyacı duyar.
Hülya Küçük, kitabının "Kurtuluştan Sonra
Durum, Tarikatların Yasaklanışı" başlıklı bölümünde yine Şeyh
Şerafeddin'e değinir. Cumhuriyet ilan edilmiş, Tevhid-i Tedrisat Kanunu
ile medreseler kapatılmış, Saltanat ve giderek Hilafet müesseseleri
kaldırılmıştır. Küçük'ün Şerafeddin Efendi ile ilgili
değerlendirmelerindeki üslubun bu bölümde değiştiğini görüyoruz:
"Devletin İslama karşı tutumunun değişmesine bir tepki olarak, tarikat
şeyhlerinden de Ankara'ya karşı tavrını değiştirenler çıktı. Mesela,
Şeyh Şerafeddin Dağistani bu tip şeyhlerdendi. Bu sebeple, Milli
Mücadele'deki hizmetlerine rağmen, 'yeni hükümete karşı düşmanca
tavırlarından dolayı' İstiklal Mahkemesi'ne gönderildi. Tarikatların
kapatılmasından sonra Ürdün'e kaçan Şeyh Şerafeddin 1936 başında
vatanına geri döndüğünde ünlü Bediuzzaman Said Nursi (v. 1960) ile
birlikte Eskişehir hapishanesine kondu. Çıktıktan kısa bir süre sonra
öldü."
(Hülya Küçük'ün bu
yazdıkları tamamıyle hilaf-ı hakikattir. Şerafeddin Dağıstani Kurtuluş
Savaşı sonrasında asla yurtdışına çıkmadığı gibi Türkiye Cumhuriyeti ile
bir sorun da yaşamamıştır. Eskişehir Cezaevi'ndeki kısa süreli
tutukluluğu ise kendi köyündeki bazı muarızlarının şikayeti üzerine
ortaya çıkmıştır. Küçük ; Şerafeddin Dağıstani'nin halefi Abdullah
Dağıstani'nin vefatından sonra dayısı Şeyh Şerafeddin Dağıstani'nin
işareti ile Şam'a göç etmesi konusunda bir karışıklığa düşmüş gibi
görünmektedir.)
Hülya Küçük tam bu noktada düştüğü notta
kaynakça göstererek şöyle demektedir: "Detay ve kaynaklar için bkz. H.
Algar ve diğerleri, Bediuzzaman ve Tasavvuf, İst., 2002, s. 25-6. Bir
yargılamadan söz etmeyen Habibis, Şeyh Şerafettin'in Türkiye'de
tarikatların yasaklanmasından sonra Ürdün'e gittiğini, Türkiye'ye
döndükten kısa bir süre sonra da 1936'da Güneyköy, İstanbul'da vefat
ettiğini yazmaktadır. Bkz. Atay, s. 73."
Kitabın "Kısa Yaşamöyküleri" başlığını
taşıyan bölümünde de Şeyh Şerafeddin'in yaşamöyküsü bir kez daha
anlatılır. Hülya Küçük'ten aynen aktaralım:
"DAĞISTANİ/DAĞISTANLI
ŞEYH ŞERAFEDDİN (ŞERAFEDDİN ZEYNELABİDİN DAĞISTANİ, V. 1936): Hayatı
hakkında elimizde çok az bilgi bulunmaktadır. Kendisiyle yirmi yıllık
bir tanışıklığı bulunduğunu söyleyen Şeyh Servet'e (Akdağ) göre Şeyh
Şamil'in torunlarındandır. Ailesiyle birlikte, Türkiye'ye göç ettikten
sonra, dağ eteğinde bulunan bir köyde (ki BCA'ya göre, bu köy, Bursa,
Orhangazi'ye bağlı Reşadiye'dir) yaşamaktaydı. Şeyh Şerafeddin'in
kendisi de, TBMM'de okunan konuşmasında, Osmanlı topraklarının çeşitli
yerlerinde birçok müridi olduğunu belirtmişti. Şeyh Şerafettin ve
maiyeti daha sonra da Ankara Hükümeti tarafından Bolu ve Geyve arasına
yerleştirilmişlerdi. Şeyh Şerafettin, Padişahla Milli Mücadelecilerin
arasını bulmak için büyük çaba sarf etmişti. (....) Bediuzzaman Said
Nursi (v. 1960) ile birlikte Eskişehir Hapishanesi'ne kondu. Çıktıktan
kısa bir süre sonra öldü."
Hülya Küçük'ün Şeyh Şerafeddin ile ilgili
olarak aktardığımız, iyi tetkik edilmeden kaleme alınmış olduğunu
düşündüğümüz bu son değerlendirmeleri acaba doğru mu? Önce, Küçük'ün
kaynak olarak sunduğu Said-i Nursi taraftarınca kaleme alınmış bir
kitapta neler yazıldığına bakalım: "Türk Hükümeti'nden eziyet görmesi
Bediüzzaman'ı diğer bir Nakşibendi şeyhi ile, Şerefeddin Dağıstani
(v.1936) ile bir araya getirdi. Her ikisi de 1936'nın başlarında, bir
grup talebelerinin eşliğinde, kendilerini Eskişehir'de mahpus buldular.
Bediüzzaman'ın bağlıları, Şerefeddin'inkileri, kendilerinin veya
şeyhlerinin herhangi bir sorusuna karşı, Bediüzzaman'ın otoriter
cevabına uymaya davet eder. Şerefeddin, talebelerine teklife
aldırmamalarını söyler, ancak Bediüzzaman'ın bağlıları ısrar edince,
Şeyhin onlara şunu sordurduğunu ifade ederler: 'Niçin buraya geldik ve
buradan nasıl ayrılacağız?' Bediüzzaman'ın talebeleriyle gönderdiği ilk
cevabı kısa ve özlüdür: 'Makam-ı Yusuftayken (yani hapisteyken) sükutu
tercih edelim, dışarı çıkınca tekrar konuşuruz.' Şerefeddin'e özel
olarak iletilen daha ayrıntılı bir cevapta ise Bediüzzaman şöyle
söyler: 'Biz, yolun sorumluluklarını seçkin bir bağlılar grubuna
devretmek için buradayız; hapiste olmak bir talihsizlik değildir.' O
aynı zamanda Şerefeddin'in bağlılarının sırayla ne zaman hapisten
çıkacaklarını da önceden söyler ve altı ay içinde 'Ehlullahtan birinin'
vefat edeceğini belirtir. Bu 'Ehlullah'ın Şerafeddin'in kendisi olduğu
ortaya çıkmıştır. Bu anektottan, Bediüzzaman'ın Nakşibendi Şeyhi ile
ortak bir kaderi paylaştığı duygusuna sahip olduğu, ancak şeyhle ve
bağlılarıyla ilgili yanlışsız öngörülerde bulunmasına dayanarak, daha
üst bir manevi mertebede yer aldığı sonucu çıkarılabilir".
Aktardığımız bu kısmın yazarı Hamid Algar,
açık söylemek gerekirse, bir defa okuduğunu ya yanlış anlamış ya da
çarpıtmıştır. Mesela, Said-i Nursi'nin Şerafeddin Efendi'nin altı ay
içinde öleceğini söylediği cümlesinde kaynak olarak gösterdiği Hasan
Burkay, Said-i Nursi ile Şerafeddin Efendi'nin Eskişehir hapishanesinde
kısa bir süre aynı dönemde bulunduğunu ifade ile, olayı çok farklı ifade
etmekte ve Şeyh Şerafeddin'in kendisinin ölümünü önceden bilerek
müritlerine bildirdiğini söylemektedir: Yani, bu önceden ölümü biliş
menkıbesi, bizzat Şerafeddin Efendi'nin kendisine aittir ve Said-i Nursi
ile alakası yoktur .
Hamid Algar, aktardığımız paragrafın son
cümlesinde de şu dipnotunu düşmüştür: "Eskişehir hapishanesindeki
karşılaşmayla ilgili tamamen farklı bir rivayet, Bediüzzaman'ın
bağlılarından Abdülkadir Badıllı tarafından aktarılmıştır. Ona göre,
Şerefeddin dört ay boyunca devamlı olarak Bediüzzaman'ın talebelerini
kendi halkasına katmaya çalışmış, ancak yalnız bir tanesinde muvaffak
olmuştur. Her iki rivayet de Bediüzzaman'ın üstünlüğünü ortaya koyma
eğilimindedir." Olay sanırım daha iyi anlaşılmaktadır: Mesele, Şeyh
Şerafeddin ile Said-i Nursi arasında kimin daha üstün olduğunu ispatlama
meselesidir. İyi ama, bilgiyi çarpıtmak niye?
Değerli araştırmacı Hülya Küçük de,
sadece Nurcu kaynaklara itibar etmenin ve başka kaynakları incelememiş
olmanın sonucu, yanılgıya düşmüştür. Örneğin, Şerafeddin
Efendi'nin 1925 yılından sonra Ürdün'e kaçtığı ve 1936'ya kadar orada
kaldığı da doğru değildir. Aynı tarikatın sonraları Şeyhi olan
Hasan Burkay'da Şerafeddin Efendi'nin Ürdün'e kaçtığı ile ilgili tek
satır bulunmazken; aksine 1930 yılı Ocak ayında Şeyh'in
Orhangazi'nin Yukarı Sölez Köyü'nü ziyaret ettiğine dair açık bir ifade
yer alır ki, bir kişinin aynı zamanda iki ayrı ülkede olması herhalde
söz konusu edilemez ve bu bilgi başkalarınca da tekrarlanır .
Şerafeddin Efendi'nin görüştüğümüz ve
halen hayatta olan akrabaları da, Ürdün'e kaçma olayını yalanlamakta ve
Şeyhin ölümüne kadar Güney Köyü'nde yaşamaya devam ettiğini
belirtmektedirler: "Şerafeddin Efendi Ankara'ya hiç küsmediği gibi,
hiçbir yere kaçmamış ve gitmemiştir de" . Şeyh'in Ürdün'e
bağlılarından birisini göndermiş olması ihtimali güçlüdür ve bu bilgi
tarikat mensupları veya başka tarikatların mensupları tarafından nakil
edilirken yanlış yorumlanmış da olabilir.
Şeyh Şerafeddin'in Mustafa Kemal ile
görüşmesi meselesine gelince: Böyle bir görüşme olmuş mudur, bilmiyoruz.
Konunun çok iyi araştırılması gerekmektedir. Konu, aktarmanın aktarması
olarak bir tek kaynakta karşımıza çıkıyor, ki o da tarikatın bir
yayınıdır: Şerafeddin Efendi'nin bağlılarından Ali Usta tarafından
Hasan Burkay'a aktarılmış ve Burkay da yayınladığı bir eserinde Ali
Usta'dan naklen ifade etmiştir . Bütün bu aktarmaların sağlıklı
olmadığını ve aktaranların ideolojik yaklaşımlarını ortaya koyduğunu
düşünmemiz için çokça neden bulunmaktadır.
1925 tarihinde Şerafeddin Efendi'nin
yargılanması ile ilgili olarak da, Şeyh'in akrabaları başka bir yorum
yapmaktadır: Şeyh, Kurtuluş Savaşı sırasında, yukarıda belgesini
sunduğumuz, Ankara'dan aldığı parayı kendi menfaatine kullandı diye
köylülerinden bazı kişilerin yaptığı şikayet üzerine yargılanmış ve
beraat etmiştir; olayın Ankara'ya düşmanlıkla bir alakası yoktur.
Dikkatimizi çeken başka bir nokta da, Şeyh'in hayat hikayesi üzerine
çokça eser yazmış olan Hasan Burkay'ın 1925 yılındaki yargılamadan tek
satır dahi olsa bahis açmamasıdır. Gerek 1925, gerekse 1936 yılındaki
yargılama ve kısa süreli hapislikle ilgili olarak mahkeme zabıtlarına
ulaşmak gerektiği açıktır. Çünkü rivayetler çok farklıdır ve
hangisinin doğru olduğu ancak iddianame ve kararlar belgelenerek
anlaşılabilir.
NOT: Bu makale, Ortipa Yayıncılık
tarafından yayınlanan YALOVA ARAŞTIRMALARI/1 adlı kitapta bütün olarak
yayınlanmıştır.
KAYNAKÇA:
1. Hülya Küçük, Kurtuluş Savaşı'nda
Bektaşiler, Kitap Yayınevi, İstanbul 2003.
2. Hazreti Muhammed(S.A.V.)'in Varisleri,
Derleyen: Hasan Burkay, Ankara 1994.
3. Ethem Cebecioğlu ve İbrahim Baz, Hasan
Burkay'ın Hayatı ve Görüşleri, Ankara 1995.
4. 1. Dönem TBMM Zabıt Ceridesi.
5. Prof. Dr. Hamid Algar ve
diğerleri, Bediüzzaman ve Tasavvuf, Gelenek Yayıncılık, İstanbul 2002.
Hz. Şeyh Şerafeddin
Dağıstani [K.S.] Sayfaları
Hayatı
Sohbetlerinden
Seçmeler
TBBM'ye Açılış
Günlerinde Verdiği Manevi Destek
Kurtuluş Savaşındaki
Kahramanlıkları ve Fiilî Cihadları

KAYNAK:
İşaret Taşları,
Dr. Hayati BİCE,
İnsan Yayınları, İstanbul-2006
|
|
WEBSİTE
İÇERİĞİ
Linkler
|
EDİTÖR
NOTLARI
"Her dem yeniden doğarız..." diyen ustamız Yunus'un sözlerine uygun
olarak yeniden ve yepyeni bir tarz ile huzurunuzdayız.
İlk editörial notumuzda "İslam'ı yaşama sanatı" olarak
tanımladığımız tasavvuf konulu bu websitesinin hayrlara vesile olacağına
inancı ile yeniden "merhaba".
Devamı için
tıklayınız.... |
|
|
...Sufi Forum Açıldı...
Sufi Forum Açıldı... Sufi Forum Açıldı...
Türkiye'nin " En Özgür ve En
Özgün " Tasavvuf Platformu
Üyelik ve Paylaşım için
tıklayınız...


|SUFÎ Forum
|
İslam |
Teori |
Pratik | Editörden|Sunum |Yenilikler |Sohbetler
| Literatür | Linkler |
Haber | Site
Haritası |
|