ŞEYH
ŞERAFEDDİN EFENDİ’NİN
11 MAYIS
1920 günü ANKARA'DA TBMM’YE TEBLİĞ ETTİĞİ
HAKİKATİ
BEYANI
Aktaran: Arif EKİM
http://www.yalova77.com/077/kose/?yazar=51&yazi=323
Yalova Güney Köyü'nde medfun , Nakşbendi Şeyhlerinden Şeyh Şerafeddin
Efendi’nin 11.5.1336 ( 11 Mayıs 1920 ) günü TBMM’de,
kendisi de bir Nakşi olan Bursa mebusu Şeyh Servet Efendi tarafından
sunulan konuşmasının tam metnini, önemine binaen, yayınlıyoruz. O günkü
toplantının Birinci Celsesinde, Meclis Başkanlığı makamında Reisisani
Celaleddin Arif Beyefendi’nin, katipliklerde de Haydar (Kütahya mebusu)
ve Muhiddin Baha (Bursa mebusu) beylerin bulunduğu celsede önce usul
gereği “zaptı sabık hulasası” okunur. Daha sonra “azayı kiram muamelatı”
ve “muhtelif evrak”ın görüşülmesi tamamlandıktan sonra, “beyanat”
bahsine sıra gelir.
TBMM Zabıt Ceridesi’nin
I. Döneme ait 1. Cildinin 261 ve 265. sayfalarından aynen
aktarıyoruz:
7. – BEYANAT
1.
– Bursa Mebusu Şeyh
Servet Efendinin, Meclisi ziyarete gelmiş olan Şeyh Şerefeddin Efendi
hakkında beyanatı
REİS –
Efendiler, müsaade buyurulursa eazımı islamiyeden Şeyh Şerefeddin Efendi
Hazretleri Ankara’yı teşrif buyurdular. Bugün Meclisimizde bulunuyorlar,
kendileri gerek Meclisimizde mevcudolan haleti ruhiyeyi doğrudan doğruya
görmek ve avdetlerinde kendi müridanına bu meseleyi olduğu veçhile izah
eylemek ve hem de bulunduğu muhitte meslekimizin, meşrebimizin,
arzumuzun ne derecede ali olduğunu bildirmek için buraya kadar bizzat
teşrif etmişler, ihtiyarı zahmet etmişler, bugün de Meclisimizde
bulunuyorlar. (Alkışlar). Müsaade buyurulursa kendileri bazı beyanatta
bulunmuşlardır. Şeyh Servet Efendi Meclisi Alinize onu tebliğ
edeceklerdir. (Hay hay, sesleri)
FEYZİ Ef.
(Malatya) – Kendileri teşrif etsin. (Aza değil, sesleri).
ŞEYH
SERVET Ef. (Bursa) – Efendim, bendeniz evvela kısaca birtakım cümlelerle
Şeyh Efendi Hazretlerinin mesleki hususiye ve mahiyeti hususiyesini
rüfekayı kirama takdim etmekliği bir vazife addediyorum. Şeyh Şerefeddin
Efendi Hazretleri yirmi iki seneden beri kendileriyle pek samimi
mürafakat ettiğim zattır. Alemi İslam namına vücudu ehemmiyetli bir
şahsiyettir. Ezcümle Meclisi Alinize takdim edeceğim bir meziyeti
cümlenizi memnun edecektir. İslamiyetin, islam ahkamı ilmiyesinin,
kala-i celilesinin, manevi, ahlaki yükseklikleri, maaliyatı olduğu gibi
maddi terakkiyatı da cami olduğunu canlı bir nümune ile gösteren bir
zattır. (Var olsunlar, sesleri)
Efendim,
Şeyh Şamil Hazretlerinin kabilesinden hicret edip memleketimize geldiği
günden beri bir ufacık dağ başına etbaiyle, efradiyle çekilmişler,
vesaiti umraniyenin her cinsinden mahrum oldukları halde sırf
islamiyetin teavün ve kudsiyetini ve içtimaa olan tesiri kudsisini iyi
anlamak, iyi tatbik etmek suretiyle, bugün Avrupa’da dahi görülmiyecek
derecede, maddi asarı umranın en büyük, en canlı nümunelerini gözümüzün
önüne koymuştur, zannederim.
OPERATÖR
EMİN B. (Bursa) – Bizzat şahidiyim.
ŞEYH
SERVET Ef. (Devamla) – Pek çok şahid olanlar vardır, rüfekanızın
içerisinde. Bu zat efendim pek yüksek emeller ile geldiği gibi pek mühim
hadiseleri, havadisleri bize bildirmek, bizim takib ettiğimiz hakkın
azametini, kudsiyetini daha büyük bir surette bizim gözümüzün önünde
tecelli ettirmek emel-i kudsisiyle teşrif etmişlerdir.
Son
zamanlarda en son olarak İstanbul’dan ayrılan ve Zatı Şahane ile de
görüşen bir kardeşimizdir. Zatı Şahane ile görüşmelerine sebep; bendeniz
Bursa’da iken; bir müddet Bursa’da Valilikte bulunan Hazım Beyefendi
Dahiliye Nazırı idi. Bir mektup göndermişlerdi. Bekir Sami Beye ve
bendenize ki; “Şeyh Şerafeddin Efendi Hazretlerinin şahsiyeti
hususiyesinde gördüğüm yükseklik ve büyüklük bana bir ümit verdi ki,
bugün başımızın tacı olan Padişahımızla görüşürler ve kendileri kendi
mesleklerinde ulviyet derecesinde irşada çalışırlarsa zannediyorum ki,
pek büyük bir mikyasta Müslümanlara faydalı olur ve Müslümanların
Padişahları ile olan vahdetini temine en büyük bir sebep olmak üzere
kabul olunur zannederim” diyorlardı. Bunun üzerine Şeyh Efendi
Hazretlerine maruzatta bulundum. Teşrif etmişlerdi. Görüşmüşler, Zatı
Şahane ile. Tabii lazımgelen münasebatı irşadiyenin her cihetini beyan
etmişler. Bu hakikati kendileri de kabul etmiş, takdir etmiş
bulunmalarını; nazarı dikkate alarak o hakikati kalblerinde daha tarsin
etmek, tenmiye etmek kasdiyle birçok müsahabat ve irşadatta bulunmuşlar.
En sonra Zatı Şahane Hazretleri buyurmuşlar ki; Efendim bunu şüphe yok
takdir etmemem, hususan Hilafet Makamında bulunan kimse için, kabil
değildir. Takdir ediyorum, hususiyle görüştüğümüz musahabelerimiz
neticesinde bu takdirim, bu anlayışım daha fazla büyümüştür,
yükselmiştir. Lakin şunu maalesef söylerim ki – ağlamışlar ve
gözlerinden yaş dökmüşler – öyle bir vaziyete beni soktular ki, bugün bu
maksadımı milletimle birleşip de meydana koyabilmek adeta muhal olmuş ve
imkan kalmamıştır. Muhal derecelerine varmıştır, ve ben pek mahzunum,
pek müteessifim. Salihlerin, alimlerin dualarına muhtacım. Allah bizi
kurtarsın. Beni de, İslamları da düşmanların elinden kurtarsın.
(İnşallah kurtulacağız sadaları) Benim maksadım Müslümanlarla ve bu
Müslümanların ali maksadiyle beraber olmamanın imkanı mı vardır demişler
ve ağlamışlar ve yalnız sizden şunu rica ederim ki; maksadım şu
olduğunu, Müslümanların bir vücut gibi çalışmasını arzu ettiğimi bilin
ve bildirin. Birleşmelerini ve bu maksadı ali uğrunda çalışmalarının
arzusunda olduğumu bilin ve bildirin. Birincisi bu, ikincisi İstanbul’da
düşmanlarımızın yaptıkları fecaat, denaet, yırtıcılık, canavarlık, bizim
işittiklerimizin pek çok fevkinde imiş. Bizzat gözleriyle gördükleri
birçok hakikatleri bendenize anlattılar. Sabaha kadar gözüme uyku
girmedi. Hanedan-ı Al-i Osmana, şehzadegana o kadar caniyane, şeniane,
hainane tecavüzde bulunmuşlar ki, doğrudan doğruya kapıları kırarak
muhasara etmek ve onlara her türlü hakareti yapmakla başlamışlar ve bu
dehşetten müteessiren Sultan Reşad merhumun aileleri ve mahdumlarının
aileleri yani gelinlerinin her ikisi de tecennün etmiş. Sultan Reşad
merhumla doğrudan doğruya olan münasebetlerinden Şeyh Efendi
Hazretlerinin İstanbul’da bulunduğunu duyduklarından derhal kendilerine
beyanatta bulunmuşlar. Aman bize biraz gelmek mümkün ise gelsinler diye.
Gitmişler ve bizzat, kendileri tecennün etmiş olduklarını gözleriyle
görmüşler ve kendilerine dua etmesi için ricada bulunmuşlar, dua
etmişler. Gözleriyle bu tecennün vakasını görmüşler. Bu tecennün, o
vakanın dehşetinden olan cinnetten ibaret imiş. (Müsebbipleri kahrolsun
sesleri) Sonra daha müthiş, hem böyle yapıyorlar. Hem de bakınız ne
şeytanet kullanıyorlar; siz kendi faydanızı, kendi zararınızı
hissetmiyorsunuz, siz insanlık kılığından, kıyafetinden ve insanlık
anlayışından mahrum kalmışsınız, bugün Anadolu’daki kuvvet nedir biliyor
musunuz? Toplaşanlar kimlerdir, biliyor musunuz? Bu saltanatı doğrudan
doğruya yıkarak bu saltanatın zerre kadar eserini bırakmamak isteyen,
Bolşevik mezhebinde toplaşan Bolşeviklerdir. En büyük gayeleri,
saltanatımızın esasını, kökünü yıkmak ve başka türlü yeniden bir esas
meydana getirmektir. Bu suretle halka telkinatta bulunuyorlarmış. Kısaca
bu şeyin içerisinde şunu da arz etmek isterim; böyle propagandayı
alabildiğine olarak yapıyorlar. Bunu da Şeyh Efendi Hazretlerinden
sormuşlar. Siz tabii daha iyi anlamışsınızdır. Ne türlü! Anlıyamıyoruz.
Bizim bildiğimiz Osmanlılığın, Hilafetin kudreti müstakillesini takyit
ile beraber mevcudiyet-i hakikıyemiz yaşıyamaz diye ortaya çıkmış bir
millet kuvveti olmak üzere bir saltanat kudretini ikame ve tahsis için
toplanmış bir millet cemaati olmak üzere biliyoruz, ve biliyorduk. El’an
da bundan başka bir şey hatırımıza getiremiyoruz, lakin bunlar bilumum
bu telkinatta bulunuyorlar. Bununla beraber bazan bu sözü söyliyen
Müslümanlara da tesadüf ediliyor. Ne dersiniz buna diye Şeyh Efendiye
sormuşlar, Şeyh Efendi de buyurmuşlar ki; buna katiyen inanır mısınız?
Anadolu nedir ve ne gibi itikattadır, nasıl bir ahlaktadır, siz bilmez
misiniz? İstanbul’u da halas edeceklerdir. Anadolu’nun Makamı Hilafete,
Makamı Hilafetin kudretine, izzetine iman etmediğine inanmış alem-i
İslamda hiçbir mevcudiyet tasavvur eder misiniz? Anadolu’yu İstanbul ile
mi kıyas edersiniz? İstanbul’da bile benim birkaç gün içinde anladığım,
halkın yüzde doksan beşinin, Anadolu’da, tecemmü etmiş millet kuvvetine
şahsiyeti maneviye ile merbut olmaları ve bu merbutiyetlerinin samimi
olmasıdır. İstanbul’u bile ben böyle görmüşken saf, temiz, pak ruhları
henüz medeniyeti faside ve kazibei garbiye ile bulaşmıyan Anadolu’da
böyle şeyleri tasavvur etmekten daha büyük safderunluk, daha büyük ne
olur ki? Bu suretle Şeyh Efendi Hazretleri gayet hakimane, mahirane
kendilerine telkinatta bulunmuşlar ve pek çok memnun olmuşlar ve bu
suretle kalblerine biraz su serpilmiş ve teselli bulmuş... Zaten
rüfekayı kiram, düşmanların elinde en ziyade korktukları nokta, zerre
kadar adalet yüzü görmediğimizden ve andan ana onların zulüm ve
taaddilerle pişmiş ve bağrımızın yanmış olduğunu hissettiklerinden
dolayı onlar bizim için, yegane çare, birbirlerine muavenet edecek çare
ve bir yol var ise o da Şark yoludur. Onlar siyasi münasebatı dostane
hasıl ederler ve kendilerini kurtarırlar diye en büyük düşündükleri
nokta, bolşevik olacaklar, bolşevik olmuşlar, bolşeviklerle
saltanatınızı yıkacaklar diye tabii düşman sözü ile özü ile, kalemi ile
her şeyi ile düşmanlıktan başka ne yapabilirler
EMİN B.
(Bursa) – Pek tabii.
ŞEYH
SERVET Ef. (Devamla) – Onlardan, başka ne ümit edilebilir? Pek tabii bir
şeydir. Tabii biz hakkı hayatımızı arıyacağız. Hakkı hayatımızı ne
suretle bulabilmek imkanı mutasavver ise o suretle katileştirir,
teyakkun eder ve o yolda yürürüz. Bu mecburidir. Bu, hakkı hayat,
yaşamak hakkıdır. Bu başka bir mesele değildir. Sonra efendim, Şeyh
Efendi Hazretlerinin İstanbul hakkında havadisi şimdilik bundan
ibarettir. Yalnız Meclisi Aliye kendilerinin muciz bir hitabeleri
vardır. Onu da bendenize anlattılar. Kısacık onu da arz edeyim. Evet bir
mesele unutmuştum. Onu da hatırlatayım, o da mühimdir. Kendileri Zatı
Şahane ile bu yolda görüştükten sonra avdet etmek üzere teşebbüste
bulunmuşlar. O kadar zahmetlere duçar olmuşlar, o kadar muhtelif ve
mütaaddit şekillere teşebbüs etmişler ki, İstanbul’dan çıkabilmek için
otuz üç gün bununla uğraşmışlar, nihayet çaresini bulmuşlar.
Vesikalarını almışlar. Vapura binmek üzere iken Zatı Şahane Başmusahibi
vasıtasiyle kendisine bir kağıt göndermiş ve demişler ki; kabinenin
değişmesi icabediyor. Şunlar da hatırıma geliyor diye birkaç şahsiyet
göstermişler. İçlerinde Ferid Paşa da varmış, bunu istihare etsinler,
düşünsünler, bize kendi mütalaalarını bildirsinler; buna göre biz de
mümkün olan şeyi yapalım. Elimizden geldiği kadar iyilik cihetine
çalışalım. Şeyh Efendi Hazretleri bir gün mü, iki gün mü istihareden
sonra kendilerine bir şey yazmışlar, başmusahibe vererek göndermişler,
tekrar görüştükten sonra başmusahip, kendi eline yetiştirdim diye yemin
etmiş. Orada buyurmuşlar ki; eğer istihareden hasıl olan neticeye
itikat ediliyorsa, bütün şeraitiyle bendenizin çıkardığım netice, Tevfik
Paşayı kabine teşkiline memur edebilseniz faydalı olacaktır. Öyle
gördüm. Mümkün olabilirse yapın. Ferid Paşayı kabine teşkiline memur
ettiğiniz günden itibaren şahsiyetinize ve Hilafet ve Saltanatınıza
hizmet edememiş olacağınızı kati olarak anlayınız, Anadolu’nun sizinle
artık münasebet peyda edemiyecek bir hale düşmeye muztar kalacağını da
yazmıştım buyuruyorlar. Bilahara Ferid Paşa kabinesi meydana geldi.
Böyle olduğu halde yine orada buluştum. Zatı Şahane Ferid Paşaya
söylemişler ki, Şeyh Efendi Hazretleri var, onu görseniz, o İslam için
faydalı bir zattır. Bu suretle buyurmuşlar. Aynı zamanda, demin arz
ettiğim gibi Şeyh Efendi Hazretleri avdet etmek üzere Yalova vapuruna
binmek üzere iken kendilerinin misafir olduğu yere bir otomobil
gönderilmiş ve kendilerini istemiş, vapura gittiği söylenmiş, vapur
şimdi hareket üzeredir. İhtimal ki, gitmiştir demişler, alelacele
otomobil Galata’ya gelmiş, Şeyh Efendiyi çağırmışlar. Vapur hareket
etmemiş olduğundan dolayı Şeyh Efendi otomobile binmişler ve doğrudan
doğruya şuna hükmetmişler: Ferid Paşa kabine teşkiline memur olursa
zararlı olur dediklerim duyuldu, bundan dolayı beni artık götürüyorlar,
zarar yok, bu bir hizmet mukabilidir ve bu, bir şereftir demişler.
Otomobile binmişler, Ferid Paşanın yanına gitmişler. Ferid Paşa
yanlarına kimseyi almamış ve hususi görüşmek istemiş ve hususi
görüşmüşler, Ferid Paşa; Zatı Şahane bana böyle bir irade tebliğ
buyurdular. Bu teveccühü ne tarafa daha münasip görüyorsunuz demiş.
Doğrudan doğruya tabii bu sual karşısında müşkül bir mevkide kalmışlar,
hakikati hissetmişler ve demişler ki: Vallahi benim meslekim, ben zatı
şahaneye de öyle söyledim ve her yerde başka suretle söyliyemem,
milletin birbirlerinden ayrılması hususiyle ufacık arada bir kan dökmeye
sebebolmaktan daha büyük bir cinayet ben bilmem. Tabii hak, mutlak ki,
mevcudiyeti İslamiyenin izzetinde, şerefinde, tealisindedir. Bu tarafı
vücuda getirmek için çalışanlar sahibi hak olması da lazımgelir. Benim
meslekim bunu uzun boylu tetkik olmadığı için şahsiyet tayin edemem,
böyle olması lazımgelir. Binaenaleyh bu hakta toplanmaları lazımgelir.
Müslümanların bu hakta ihtilaf etmelerinden daha büyük cinayet bilemem,
aralarından ihtilafın kalkmasına çalışılmasını isterim ve aralarında da
zerre kadar kan dökülmemesi için irşadatta bulunulmasını isterim. Arzum
bundan ibarettir. Başka bir şey değildir.
Dahiliye
Nazırı ile görüştüklerini de kısaca söyliyelim: Dahiliye Nazırı da her
halde kendilerinin tuttukları meslekin ehveni şer olan taraflarını
söylemek istemişler. Heyeti umumiyesi itibariyle Şeyh Efendi
anlamışlardır ki, onların kalplerinde, muhitlerinde, kendilerinin
rivayeti, vicdanlarında cebanet vardır. İngilizlere karşı konur mu?
İngilizlere artık karşı koyulur mu? En son delilleri bakınız ne kadar
çürüktür, ne kadar rezilane ve hasisanedir. En kuvvetli delilleri;
İngilizlerin karşısında nasıl dururuz? Daha ziyade zararı mucibolur,
daha büyük bir şeyi mucibolur, mahvı mucibolur, inkırazı mucibolur,
halkın kanını dökmeyi mucibolur, artık ne yapıp yapmalı, uyuşmalı...
Öyle kanaat getirilmiş ki, hak ve aklın hilafında, akıl ve hikmetin de
hilafında, insaniyetin hamiyetin, her şeyin hilafında, hodbinlik,
hodkamlık, şu hasis olan şahıslarını, o rezil olan hayatlarını, çok
sevmeklikten ibarettir neticesi... Evet efendim, neticei kelam
İstanbul’un son havadisi bundan ibarettir. Anlaşılıyor ki, zatı
şahanenin umku ruhunda bizim maksadımız vardır. Lakin o ruhunun umkunda
kalmış, o ruhunun umkundan bile sızabilmek imkanını kesmişler hainler,
melunlar. (Kahrolsun, sadaları) Evet Meclisimizin mahiyetindeki
meşruiyet ve kudsiyet hakkında Şeyh Efendi Hazretlerinin itikat ve
ıtminanları, mütalaai alileri, yekini alileri; buraya her birimiz
mutmainülkalb, mutmainürruh olarak toplanmışız. Şüphe yok. Lakin yakinin
daha namütenahi derecatı var, zannederim. Bundan da bir miktar beyan
etmeliyiz.
Şeyh
Efendi Hazretlerinin ifadelerinin hulasası:
Buyuruyorlar ki, alem-i vücud ta bir
kanun-u katidir ki, mevcudatın her bir kısmının kendilerine mahsus
kavaid-i hayatiyeleri vardır. Tabii vazifeleridir. Onlar o kavaidi
hayatiyeleriyle seyri kevnilerini takibettikleri müddetçe o mevcudiyet
mahfuzdur. O mevcudiyet hatve, hatve, kemalatı vücudda ilerler, teali
eder gider. Alemi vücudun en ekmeli bulunan nevi beni ademin, beni
beşerin, malum mevcudatın en kamili olması itibariyle vazaif-i
hayatiyesi, vazaif-i feriyesi de pek bariz, pek açık suretle aşikar
olmuştur. Bu mesele ilmi, hikemi, felsefi bir surette hallolunduğu gibi
alemi vücudun levha-i tarihi açık suretle göz önüne getirilirse kulun,
kavaid-i hayatiyelerine ne kadar riayetkar olurlarsa, vazifelerine ne
kadar sıkı, samimi, merbut olurlarsa o kadar mevcudiyetlerini muhafaza
babında o mevcudiyetlerinin terakkiyat, tealiyat alemine süratle
hatveler atmak itibariyle birbirinin lazımı fıtrisidir. Yani vazife ile
hayat, vazife ile şeref birbirinin lazım ve melzum hakayık-ı fıtrisinden
ve zatiyesindendir. Bu vazifelerin en mukaddesi, mevcudiyetlerinin,
hayatlarının istiklaliyetine, hürriyetine, diğerlerinin gayrimeşru
nefine, kendilerinin zararlarına bir kayit kabul etmemektir. Bu; ilk
vazifeleri, vazifei hayatiyeleridir. Hakkı hayata bununla malik
olabilirler. Beşer, hakkı hayata malik olabilmek için hayatı istiklalini
ufacıcık bir kayitle bile mukayyet tutturmamalıdır. Bu, ilk
vazifeleridir. Bu vazife mevcudiyetlerini temin eder. Bu his, bu azim ne
kadar yükselirse mevcudiyetleri o kadar terakki ve teali eder.
Mevcudatın ekmeli nevi olan insanlığı namütenahi meratibi kusvaye teali
ve terakki ettirici müslümanlık mevcudiyetidir. İşte bu müslümanlık
mevcudiyetini en ufak ve hangi şekilde olursa olsun mutlakıyet kaydiyle,
ufacık bir suretle takyid ettirmek, bu İslamiyetin ahkamiyle müslümanlık
ile katiyen kabili telif değildir. İşte bu mukaddes ve muazzez ve
muazzam vazifeyi, vazife-i hakkı hayat-ı İslamiyeyi deruhte eden
mevcudiyet bugün bu Meclis-i Alide toplanan mevcudiyettir, bunun
azameti, bunun hüsn-ü cemali beni doğrudan doğruya ihtiyarsız bir halde
cezbetmiş ve celbetmiştir ve ziyaretlerine getirtmiştir. (Teşekkür
ederiz, alkışlar) İşte bu Meclisin
azametidir
ki, bin üç yüz bu kadar seneden beri alem-i insaniyeti nurlariyle tenvir
eden hayatın saadetleriyle ünsiyet eden müslümanlığın mevcudiyetini
hıfzedecektir, muhafaza edecektir.
(İnşaallah sadaları) Bundan sonra ve bundan böyle kabiliyeti terakkiye,
kabiliyeti tealiye doğru da hududlarını çizecektir. (İnşaallah sadaları)!
Şu halde bu mevcudiyet, bu cemaatin mevcudiyeti, mahiyet-i hakikiyesi
itibariyle, tasavvurların fevkınde daha büyüktür, tasavvurların fevkınde
daha cemildir. Daha şems-i cemali alemi vücudu tenvir etmemişse de
anbean tenvir edecektir. Henüz makamından doğmuş bir güneştir. Evet
bu kanaati, kanaat-i ilmiyemi biz de (leyselhaberü kelayan) kabilinden
nazariyei ilmiye dahilinde bırakmamak, bilfiil temas etmek, o şahsiyeti
manevinin yüksekliğini temin eden efradın yüzlerini görmekle şerefyab
olmak... Bundan sonra hüsn-ü zann ettiler, garip muhacir olduğumuz halde
buraya geldiğimiz, bütün Osmanlı memleketlerinde birer, ikişer, üçer
ihvanımız mevcuttur. Onlara bu hakayık, ilmi, felsefi, hikemi ve
gayesine müstenit tecrübi kaideler ile yazmak ve onlara da bu
vazifeyi bugünkü ibadetin en büyüğü, Allah ve Resulünü razı etmenin en
büyüğünü ifa etmeyi anlatmak suretiyle de bir hizmet arzusiyle de buraya
geldiler. (Teşekkür ederiz, sadaları) Elhamdülillah bu şerefe nail
oldum. Bundan böyle vazifem, gece, gündüz bu Meclisin efradının
kalplerini, İslamiyete faideli her türlü ilhamat ile tenvir etmesi için
barigah-ı uluhiyete dua ile meşgul olacağım ve bu Meclisin azamet ve
meşruiyeti hakkında daima tenvir ve irşat ile etrafı dolaşacağım ve
bu suretle avdet edeceğim. Perşembe günü avdet edeceğim. Kendilerine
arzı veda eylerim, buyuruyorlar. (Teşekkür ederiz, sadaları)
REİS –
Celseyi on dakika tatil ediyorum.