MENÂKIB-I ŞERÂFEDDİN ed-DAĞISTANÎ
Dervişâna Önemli Bir
İhtar
1. Sohbet : Tarikat-ı
Nakşbendiyye hakkında...
2. Sohbet : Tasavvufta
İrşad Yetkisi hakkında...
3. Mürşidlerin
Vasıfları hakkında...
4. Evliyaullaha Verilen
Dokuz Keramet hakkında...
5. Müstaîd - Mürîd -
Salîk - Havass hakkında...
6. İnsanın Yaratılışı ve
İsimlendirilmesi

Şeyh Şerafeddin
Dağıstanî [Kaddesallahu Sırrıhulaziz]: Dağıstan, 1875 – Yalova ( Güneyköy
), 1936
BİSMİLLÂH-İR-RAHMÂN-İR-RAHÎM
“Kudsiyye-i Peygamberiyye’ye Allah tarafından cârî ve vâsıl olan,
bilumum esrâr, ulûm ve hakâyık-ı külliye noksansız olarak taraf-ı Celîl-i
Resûlullah’tan Ebû Bekir’in kalbine irsâl buyurulmuş.” “Akıl, idrâk ve
irfândan müstağni (uzak) olan bu vâridat ve esrâr-ı hakîkat, Sıddîk-ı
Ekber tarafından müteselsilen (sırasıyla) bütün kulûb-u eimme-i Sâdât-ı
Nakşbendiyye’ye de olunmuştur.”
“Diğer
tarîkatlar asırdan asıra inhirâf ederek (bozularak ), şimdiki halde,
yedi tarîkat usûl ve ıstılâhında te’sir kalmıştır.” Tarîkât-ı Celîle-i
Nakşbendiyye sâlikini, bilumum diğer tarîkatların sâlikinin de hâiz
oldukları kemâlâta (olgunluğa), bidâyette(başlangıçta) hâiz ve hâmil
olurlar.”
(S.4-6)
Tamamı İçin Tıklayınız...
****

Şerafeddin Dağıstani (K.S.)'in ömrünü tamamladığı Yalova'ya 12 km.
mesafede bir vadide kurulmuş olan Güneyköy (=eski adı Reşadiye) köyünden
bir kısmın Türbelerinin bulunduğu Cebel-i Hafakan'dan görünümü.Resimde
görülen minare Sultan Reşad tarafından köye yaptırılan tarihi camiye
aittir.Şerafeddin Dağıstani (K.S.)'in bir kısım müridana bu camideki
halvethane kısmında erbain ve halvetler yaptırdığı anlatılmaktadır.Bu
cami Yunan istilası sırasında tamamen yakılarak imha edilmek
istenmiştir.Cami civarındaki medresede bir vakitler yüzlerce talebenin
eğitim gördüğü ve medresenin ihtiyaçlarının Şeyh Şerafeddin Dağıstani
(K.S.)e büyük hürmet beslediği anlaşılan Sultan Reşad tarafından
vakfedilen arazi ve diğer kaynaklardan karşılandığı bilinmektedir.Köy
meydanında Şerafeddin Dağıstani (K.S.)'in evinin yanındaki yine Sultan
Reşad tarafından yaptırılan ve üzerinde sultanın tuğrası bulunan çeşme
de dikkat çekmektedir.
“Yeis derecesinde kalarak beş defa halk arasından çekilmek ve Medine-i
Münevvere’de ihtiyâr-ı mücâveretle Ümmet-i Muhammed’e duâ ile imrâr-ı
hayat etmek için Efendimiz’den mezûniyet istedim.”
(S.13)
Tamamı İçin Tıklayınız...
“Evrâd ve ezkârına devam etmeyerek, beyhûde ömür ve vakit kaybedenler
muayyen vakitleri geldiğinde tarîkattan tard edileceklerdir.”
“Kalplerimizin bu meslekte devam ve sebâtı için; vazifemizin hâricinde
hiçbir şeyi görmemek ve onlarla iştigal etmemek lâzımdır.”
“Kir ve
ayıp görmek; kırk gün feyiz kapısını kapatır, tevfîk kapısını kapatır.Evliyâullâh’ın
nazarları kesilir. Böyle geçen günler (halkın ayıplarını rivâyetle geçen
günler), tarîkat neş’esinden tard olunmak günleridir.”
“Zirâ
derecât-ı menhiyyâtın her mertebesinde, ne derece buğz-u fillâh lâzım
gelirse, bu hadde göre buğz lâzım gelir.Onun için kendisinde buğz-u
fillâh edecek had ve merâtibi(dereceyi) tayin ve tesbît eyleyecek ilim
lâzımdır.”
(S.14-15)
Tamamı İçin Tıklayınız...
******
NE
SURETLE SALAVÂT-I ŞERÎFE GETİRİLMESİ SUÂL OLUNMASIYLA AŞAĞIDAKİ NUTUK
ÎRÂD BUYURULMUŞTUR
“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ Âl-i Muhammedin ve Sellim" diye
salât ve selâm ediniz.”(S.16)
***
ESMA-İ
BEŞER HAKKINDA BUYURMUŞLARDIR:
“Bir
çocuk doğduğu vakit, ona isim verecek kimselere ism-i hakikîsini ilhâm
için Cenâb-ı Hakk(c.c) melekler hâlketmiştir.”
“Bir
kimseye ism-i ezelîsi verilirse, zekâ ve idrâki (ve mâ câ’e bihi’n-Nebiyyü)’ye
sûret-i temessük (sarılma şekli) ve istikâmeti, yedi derece kâmilâne
(üstün) olur.”
“(İhvândan ism-i hakikîleri verilmeyenlere esâmi-i ezeliyyelerinin iş’âr
olunacağı (açıklanacağı) beyân buyurulmuştır.)”
(S.17)Tamamı
İçin Tıklayınız...
MÜRŞİDÎN-İ KİRÂM HAZERÂTININ EVSÂF VE AHVÂLİNİ BEYÂN EDEN VE MAKÂM-I
İRŞÂD’IN ŞURÛT VE ERKÂNI VE MUKALLİD MÜRŞİDLERİN DE AHVÂLİNİ BEYÂN EDEN
ÜMMÜ’L- HİKÂYÂT DENİLEN MENÂKIBTIR.
“Her bir
asrın içinde 124.000 evliyâ-i kirâm ve 313 mürselîn-i kirâm makâmına
kâim olan mürşidîn-i izâm hazerâtını eksik etmedi.”
“Sonraki
asırlarda ümmet-i Muhammed’i irşâd ve hidâyet etmek için Resûlullah
Aleyhissalâm’ın havâs ümmetinden mürşidîn-i kirâm’ı tayin ve tahsis
buyurdu. Ve her mürşide, kaç kişiyi davet ve irşâdla memur olunduğunu
bildirdi.”
“Bu
muâhedeyi mürşidîn-i kirâm, Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm Hazretleri dâr-ı
dünya’ya teşrif edinceye kadar, otuz üç kere, tekrar tekrar tecdid-i ahd
olmak üzere arzettiler.”
“Şu halde
mürşid olsun, mürid olsun, sâlik olsun ve hatta avâm-ı nâs olsun, o
âlem-i zerre’de mesbûk (geçmiş) olan ahd u misâk’ına göre çalışması
lâzımdır.”
“İşte
bunun için, o ahd ü misâk’ın hakîkatını idrak eden bir mürşîd-i kâmil’e
intisap ve müridlerine, (onun) emirlerine harfiyen riâyet, itâat
lâzımdır.”
“Cenâb-ı
Hakk Teâlâ Hazretleri’nin fevkalâde inâyetine nâil olup meczûb
(kendinden geçmiş) olarak vâsıl olur.Bu da ancak yüzbinde bir nisbette
vâki olabilir.”(S.23-25)
******
“Cenâb-ı
Hakk, İzz ü Celle ve Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm’ın kendisine emanet
etmiş olduğu itbâ ve müridânını bilmeyen ve onları görmeyen ve onları
görecek olan basîret gözü kör olan kimse, ve o itbâlar kaç kişidir ve
herkesin dert ve hastalığı nedir ve ne suretle onları irşâd etmek lâzım
geleceğini bilmeyen bir kimse, o Yevm-ül ahd vel misâk’daki uhûdun (ahidlerin)
muktezâsı ile hareket edebilir mi?” (S.26)
“Velhâsıl
Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri’nin mutlak inâyeti ile meczublardan olup,
yahut mürşid-i kâmil’in taht-ı terbiyesinde son muzafferiyet ve hakîkî
fütûhâta kadar mücâhedeye devam etmedikçe, mürşid-i kâmil olmak imkân
haricindedir.” (S.26-27)
“Lâkin,
zamanımızda bir takım mukallit mürşid tâifesi zuhûr etti.
Makâm-ı
irşâd’tan bî-haber ve uzak oldukları halde mürşidlik davasında
bulundular ve başlarına müridân toplayıp güya irşâd ve tarîkat intişâr
etmeğe başladılar.”
“Makâm-ı
Kutbânîyet, ancak Resûl-ü Ekrem Hazretleri’nin emirleriyle olur. Onu
tevcih etmek, Seyyid-i Kâinât Aleyhisselâm’a mahsustur.”(S.27)
“Kendi
mürşid-i hakikîsine tesâdüf ve mülâkât ettiği takdirde hidâyete ve
saâdete nâil olacak kimseyi alakoyarak hakikî saâdetden mahrum kalmasına
sebep olur.Böylece yol kesici olur.”
“Bir
kimse mürşid-i kâmil makâmına nâil olmak için tarîkatın ıslâhâtına
muvâfık surette bir mürşid-i kâmil’in terbiye ve tedbiri altında ahlâk-ı
zemîme’den pâk oluncaya kadar mücâhede ederek fâtih-i hakîkî olması
gerekir.”(S.28)
“Bu
ahlâk-ı hamîdeye mâlik olmayan, noksanı olan bir kimse mürşid olamaz.
Fakat mürşide vekil ve muâvin olabilir.”(S.29)
“Mürşid-i
kâmil de muâvin ve müblağ olan zât mürşid-i kâmil’in emirinin hilâfında
bir söz söyleyemez. Eğer söyleyecek olursa derhal tarîkattan ve o
makâmdan azlolunur. Mürşid-i kâmil’in kendisine göstermiş olduğu hatt-ı
hareketten asla çıkamaz ve kendiliğinden bir şey karıştıramaz.”(S.29)
“Eğer ol
kimse mürşid ise, kendisine emâneten verilen itbâ ve müridânın kimler
olduğunu ve ne kadar olduklarını ve o müridân hakkında yapılması lâzım
gelen mânevî hizmetlerin hakîkatını ve müridânın derece-i istidâdını ve
ne suretle onları hakîkatü’l –vusûle eriştireceğini bilir.”
“Mürşidin-i kirâm’ın itbâ ve müridânını da bilir.Her müşid, kaç kişinin
irşâdı ile memur olduğunu da bilir”(S.30)
“Bir
kimseyi iğfal etmek, üç bin müslümanın mallarını gasbedip, canlarına
kıymaktan ve onları katletmekten, indallah mes’ûliyetçe daha
büyüktür.demek ki mürşid olmadığı halde bir kimseyi irşâd edeceğim diye
uğraşmak ve ol kimseyi hakîki saâdete eriştiren, kendi hakîki
mürşidinden çevirip, ona birtakım vezâif gösterip neticesiz işleri ile
uğraştırmak, insanların geçeceği bir yola çıkıp üç bin ehl-i imânı soyup
katletmekten daha günah ve mes’ûliyyet itibâriyle büyüktür.”
“Zamanımızda bulunan ehl-i tarîkat, ekseriyet itibâriyle evhâm ve
hayâlâta kapılıp gûyâ büyük makâm kendilerine hâsıl olmuş gibi mağrur
kalmaktadırlar.”(S.31)
“Kalb
zâkir olmak için; Kalbin ahlâk-ı zemîme denilen kötü huylardan tamamen
pâk olması lâzımdır.”
“A’dâyı
erbaa’nın tasallutunda ve taht-ı tasarrufunda bulunan bir kalb,
zikrullaha mazhâr olamaz.”(S.32)
“Şu halde
o ahlâk-ı zemîmeden pâk olmadıkça, kalbe ârız olan halâvet ve zikrullah
bir hayalden ve evhamdan ibarettir. Bir kimsenin kalbi zâkir olursa,
yanında oturan bir kimsenin aynen dili ile söylediği gibi zikrullahı
işitilir. Eb-i mânevî ve mürebbi-i hakikî (mânevî baba ve hakikî
terbiyeci) olan zâtın tertip ve tedbiri altında mücâhede ederek, hiçbir
lâhza muhâlefet etmeden, kendisine gösterdiği vezâifine dikkat ederek
mücâhedeyi sonuna getirebiliyorsa, ol zaman kalb zâkir olur.”
“Bir de
kalb zâkir olursa bir cümle mahlûkâtın tesbihâtına ve takdisâtına ve her
mevsime göre değişmekte olan şu tesbihâtın hakâyıkına ve her bir
mahlûkun tesbihine vâkıf olması gerekir.”
“Sır
zâkir olmak için; evvelâ ol kimse için bilcümle âyât-ı Kur’ân’iyyede
bulunan kelimelere en aşağı üçer mânâ ve tefsir bilmek lâzımdır.”(S.33)
“Kur’ân-ı
Azîmüşşân’da mezkûr olan 800 adet menhiyyâtdan tamamen uzak ve pâk olmak
500 memûriyye (emredilmiş)olan meseleleri de işlemek, velhâsıl a’mâl ve
ahlâkı, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın sırrına mutâbık olmak demektir.”
“Sırru’s-Sır zâkir olmak için; Sırru’s-Sır zâkir olan bir kimse,
istediği zaman ve arzu ettiği lâhza, bilcümle meşâyih-i kirâm
hazerâtının ervâh-ı mukaddeselerini davet eder ve onlarla görüşür. Bu
kadar kuvve-i kudsiyenin ol kimsede bulunması lâzımdır.”
“Ahfâ
zâkir olmak için şart; Ahfâ denilen makâm ve eltâfa zikir yerleşmiş
kimsenin, istediği zaman Hazret-i Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm ile sohbet
ve mülâkât etmeğe muktedir ve selâhiyetli olması lâzımdır.”(S.34)
“Hiç
olmazsa günde beş kere hâtif-i Rabbaniyye’ye mazhâr olması lâzımdır.”
“Melâike-i kirâm hazerâtı ile sohbet ve ülfet etmesi ve onlarla tam bir
münâsebette bulunması lâzımdır.”
“Ahfu’l-Ahfâ; Bir kimsenin Ahfu’l Ahfâ makâmına zikrullah yerleşirse; ol
kimse, daimî surette bilâ hicab, perdesiz Resûlü Ekrem Aleyhisselâm
Hazretleri ile içtimâ ve huzurunda bulunması, bir lâhza olsun Resûlü
Ekrem Aleyhisselâm ile aralarında hicab olmaması şarttır.”
“Elinin
avucunda olan bir hardal tanesi gibi levh-i mahfûzun kendisine açık
olması lâzımdır.”
“Bunlara
mâlik olmayan bir kimse, “Ben kalb ile zikrediyorum”diyerek
uğraşmaktansa, lisânen Allah’ı zikretmesi kendisi için hayırlı
olur.”(S.35)
“Zamanımızda böyle kendisinde bulunmayan ve hakîkat olmayan şeylere
inanıp vehim, hayal ve hakîkat sanıp uğraşanlar pek çoktur.”
“Kendi
emânet sahibi olup olmadığını ve Yevm-ül ahdde mansab-ı irşâd ve mâkam-ı
hidâyetle memur olduğunu bilmediği halde, irşâdla meşgul olmak,
bilmediği ve akıl erdiremediği şeylerle başkalarını uğraştırmak, emânete
hiyânet demektir.”(S.36)
“Tarîkat-ı Âliyye-i Nakıbendiyye’de mezun olan mürşidîn-i kirâm
hazerâtının adedi altıbin ricâlullâhtır.”
“Bu
ricâlullah hazerâtına inâbe ve telkin, Resûlü Ekrem Aleyhisselâm
tarafından tevcih edilmiştir.”(S.37)
Tamamı İçin Tıklayınız...

Yalova Güneyköy'de bulunan Şeyh Şerafeddin Dağıstani (K.S.)'in
türbeleri.Son yıllarda varisleri tarafından adeta yeniden inşa edilen
türbede Şeyh Şerafeddin Dağıstani (K.S.) ile birlikte mürşidi Şeyh Ebu
Muhammed Medeni (K.S.) ile Şeyh Şerafeddin Dağıstani (K.S.)'in eş ve
evladlarından bazılarının kabirleri yer almaktadır.
BUYURDULAR Kİ
1“
Resûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Efendimizle beraber yüz yirmi
dört bin enbiyâ-i mürselînin mûcizât ve ulûmuna ahlâkına vârisim. İcap
ettiğinde bunların icrâsına da mezûnum.”
2
Dünyanın hilkatinden (yaradılışından) itibaren ne kadar insan ve zî-ruh
(canlı) gelmiş ve gelecekse onların adet ve isimlerine ve yapacakları
sa’îd ve şekâvet hallerine, (iyi ve kötü amellerine) vâkıfım.
3
Dünyanın hilkâtinden itibaren gelmiş ve gelecek nebâtâd (bitkiler) ve
eşcârın (ağaçların) kendilerine mahsus hallerine, hassalarına
(özelliklerine), zikirlerine ve tesbihâtına vâkıfım.
4 Allah
(c.c) bütün mükevvenâtın (evrenin) şuûnât-ı evveliye ve âhiresini
(başında ve sonundaki olayları) idrâk etmek kuvvetini bana ihsân
buyurmuştur.
Bu ulûm-u
hakîkatı( hakikat ilmini) benden evvel geçen evliyâ-i kirâm’dan pek
nâdir zevâta nasib kılmıştır. Ulûm cihetinden, binlerce menâkıb-ı şerif
söylemekliğim buna kâfi delildir.”(S.39)
“Mürşidler dört kısımdır: Mürşid-i teberrük, mürşid-i tezkîye, mürşid-i
tasfiye ve mürşid-i terbiye”
“O zât
kendi mürebbi ve mürşidi tarafından beş bin lafza-i celâl’i ve beş bin
de salavât-ı şerîfeyi telkin ve tavsîfe me’zûn (ders vermeğe
yetkili)bulunmalıdır.Bilcümle mahlûkâtın tesbihâtına vâkıf olması
lâzımdır.Ehl-i kubûrun hakîkatına vâkıf olması gerekir.”
“Bütün
kâinatta her türlü vak’alardan ve renklerden vahdâniyyet-i ilâhiyyeye
(Allah’ın birliğine) burhân ve delâili anlaması gerekir.”
“Etbâ ve
mûridânın üzerine, meşâyıh-i kirâm hazerâtının cezbe ve nazarlarını,
celbe (çekmeğe) iktidar ve selâhiyetli (yetkili) olması lâzımdır.”
“Yirmi
dört saat içinde, yirmi dört bin lafza-i celâl ve beş bin salavât-ı
şerîfe’yi ifâya ve bunlara müdâvim olması lâzımdır.”(S.40)
“Mürşid-i
tezkiye olan zât mezâhib-i erbea’nın (dört mezhebin) azîmet kısmına
muhâlif olan ef’âl (işler) ve a’mâl (ameller) ve harekâtından mahfûz
(korunmuş) olması gerekir. Kendi etbâ ve müridânına yirmi dört bin
lafza-i celâl ve beş bin salavât-ı şerîfe’yi telkîne me’zûn olması
gerekir.”
“Yirmi
dört binden başlayıp yetmiş bine kadar zikre mezun olması dahi lâzımdır.Sâhib-i
tevfîk ve erbâbı için bu zikir, bir saatlik vazifeden başka bir şey
değildir; o kadar kolay ikmâl edilir.”
“Mürşid-i
tasfiye olan zât, evvelen âhirete ait umûrundan (hususlardan) zühd
olması gerekir.”(S.41)
“Levh-ü
Mahfuzda yazılı bilcümle mukadderâta ittilâ etmesi (haberdar olması)
lâzımdır. Etbâ ve müridânın üzerine, Cezbe-i Hayy’ı celbe dahi selâhiyet
sahibi olması gerekir.”(S.41-42)
“Kur’ân-ı
Kerîm’de mezkûr (geçen) beş yüz mâmûreyi tamamen ifâ ve ve sekiz yüz
cihet-i menhiyyeden uzak ve sâlim olması lâzımdır.”
“Zamanın
kutbunun ismini, nesebini bilmesi lâzımdır.Bir saat zarfında yedi yüz
bin adet zikr-i ilâhiyyeye muvaffak olması lâzımdır ki, buna tayy-ı
lisân derler.”
“Mürşid-i
terbiye, mürşidin en yüksek mertebesidir. Müctehid-i mutlak mertebesine
ermiş olacaktır.”
“Kendi
etbâı olmayanların dahi, derece-i iman ve ahd-ü misâkına ittilâsı olması
lâzımdır.”(S.42)
“Kaza ve
mukadderât-ı ilâhiyyenin mübrem (kaçınılmaz) ve muallak (şartlı) olanını
da ayırması ve buna vâkıf olması lâzımdır.Kutbü’z-Zaman Hazretlerinin
bilcümle vezâifini de bilmesi lâzımdır. Bir müridin hâlet-i nez’isinde
(can çekişme anında) yanına gidip imdadına yetişmesi lâzımdır.”(S.42-43)
“Bilcümle
Esma-i Hüsnâ’nın, ulûm ve esrârına ve hakâyıkına vâkıf olması
gerekir.”(S.43)
“Bütün
avâlimde (dünyalarda) kendisinden ahd ve inâbe almış olan itbâların ve
müridânın hakkında bir lâhza gafil olmayarak ve hiçbir kimseye ait
emanetten noksan bırakmayıp ikmâle muvaffak olmaktır.”(S.44)
“Mürşidin
şahsına ait olan bilcümle vezâif-i ubûdiyyet dahi tamamen ifâ ve ikmâle
muvaffak olmaktır.”(S.44)
“Cenâb-ı
Hakk (tarafından), evliyâ ve mürşidîn-i kirâm hazerâtına ihsân buyrulan
yedi kuvvet vardır.”
“Vâris-i
Resûlullaholan zevât-ı kirâmın o yedi kuvveti, daima Cenâb-ı Hakk Teâlâ
Hazretlerinin tecelli-ü zâtül- bahtı altında olması lâzımdır.”
“Cenâb-ı
Hakk Teâlâ Hazretleri’nin yarattığı her mahlûkun bir kemâli ve o kemâle
vâsıl oluncaya kadar üzerine gelecek ârızalar vardır.”(S.45)
“Mürşid-i
kâmiline kavuşmak nasip olmamış, veya mürşid-i kâmile kavuşmuş, intisap
etmiş, lâkin bir sebepten dolayı cihâd-ı Ekber’e muvaffak olamamış
kimseleri de kemâle eriştirmek, mürşid-i kâmilin vezâifi
mukaddeselerindendir mürşid-i kâmil yed-i emânetine düşmüş olan
kimselerden bir fert olsun zâyi etmez.”(S.46)
“Ne kadar
duâ ve münâcaât, Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm Hazretleri’nin fem-i
saâdetlerinden (dudaklarından) sudûr etmiş (çıkmış) ise kâffesini
ezberlemek ve bilmektir.”
“Kendi
şahsına ait hak ve hukuk dolayısıyla, ümmet-i Muhammed’ten bir ferdi
dârü’l-gazap ve’l-intikâm’a göndermemek ve yani bir şahsın mesüliyet ve
intikâm-ı ilâhiyyeye mazhar olmasını kabul etmemektir.”
“(Lâ
ilâhe illallah) Bu kelime-i tevhide Muhammdün Resûlullah kelimesi ne
zaman ilhâk ve ta’lik edilmiş (eklenmiş) ise, o zamandan itibaren tevhid-i
ilahî (Allah’ın birliğine) ve tasdik-i nebevîye (peygamberi tasdike)
muvaffak olmaktır.”(S.47)
“Müridân
ve itbâının, amel cihetinden ve itikat cihetinden en zayıf olanını bile,
dârü’l- kerâmete sevk ve ithâle muvaffak olmak.”
“Halk ve
insanların kendisine karşı olan inkârına sabretmektir.”
“Ümmet-i
Muhammed’in isimlerini kendi efrâd-ı âilesinin isimlerini nasıl bilirse
öyle bilmektir.Ve kâffesini zikredip duâ ve münâcaâta muvaffak
olmaktır.”
“Bu dokuz
kerâmete mazhâr olan zevât-ı kirâm bizim asrımızda mevcuttur. Ve bu
ekâbir ricâlullah, sizi evlatlığa kabul buyurdular ve kendilerinin
cemâat ve müridânı zümresine ithal ettiler.”(S.48)
“Herkesi,
dâr-ı dünyada kime itbâ ettiyse (uyduysa), kimi imam tuttuysa onun ismi,
ile yâd ve hitap ederek davet eder.”(S.49)
“On iki
bin kelime-i Tevhîdi, kalbine herhangi bir havâtır gelmeden zikretmeye
muktedir olan kimseye “müstaîd” denir.”(S.50)
“Mürid:
Dünya ve âhiretten zühdü tamam olan kimsedir.”
“Müridi
irşâd ve taht-ı terbiyesine alan mürşid, ona herşeyin hakîkatını ve son
olarak vâsıl olacağı kendi makamını göstermiştir.”
“Müridlerine kendi makâmlarını göstermek, Ebû Bekr Sıddîk Hazretleri’nin
ilminden irsen (miras olarak) intikâl etmiştir.”(S.51)
“Sâlik:
Muhakkak surette Esmâ-ül Hüsnâ’yı kendisine mâletmiş olan kimsedir.
Cenâb-ı Hakk’ın esâmîsini (isimlerini) kendilerine sıfat olarak
mâletmeğe mazhâr olanlar anlar.”
“Cümle
mahlûkât ve kâinâtın tesbihâtına ittilâ etmesi (bilmesi) dahi gerekir.”
“Resûl-ü
Ekrem Aleyhisselâm ile aralarında asla hicâb(perde) olmaması
lâzım.”(S.52)
“Şâh-ı
Nakşibend irşâda mezun olduğu günden itibâren, müşârünileyhin sağ
omuzundan, Sıddîk-ı Ekber Radıyallâhu Anh Hazretleri’nin rûhâni-i şerîfi
eksik olmadı ve her meclis ve sohbetin sonunda, bu âyet-i kerîme rûhâni
tarafından kıraat olunurdu.”(S.55)
“Şâh-ı
Nakşibend kırk yaşına bâliğ olduğu saatte, kendisine hâsıl olan
kemâlâttan, Tecelli-i Zât-ı Akdes-i Celle A’lâ’ya mazhâr ve nâil oldu.Dârü’l-Kerâmet’te
mü’minlerin göreceği gibi Cemâl-i İlâhî’yi görmek nasîp oldu.”(S.56)
“Müşârünileyh, bütün namazlarında birinci rekatında, Sûre-i En’âm ve
ikinci rekatta da Sûre-i Rahmân kıraat ederdi.Yirmi beş yaşına bâliğ
olduğu zaman, al-el-ıtlak (genel olarak) bilcümle terâkini ıslâhâtı
üzere, Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm tarafından, ümmetinin irşâdı ile memur
ve me’zun kılındı “(S.59-60)
“Vakt-ül
imsâkta Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm Hazretleri’nin Ravzay-ı
Mutahharaları’na ziyârete gitti. Zirâ, o vakitte ziyâret etmek evliyây-ı
kirâm’ın vazifeleri icâbıdır.Vakt-ül imsâkde, evvelâ Beytül Muazzama’yı
tavaf ederler. Ve bundan sonra sabah namazını Ravzay-ı Mutahhara ve
Mescid-i Nebevî’de kılarlar.”(S.60)
“Ehle’z-zikir’den murâd-ı ilâhi, yevm-ül ahd vel misâkda Cenâb-ı Hakk’ın
Resûlullah ile akdettiği muâhedeyi bilip bir nokta kadar o muâhedenin
hilâfında bir hareket kendisinden sâdır olmayan kimsedir.”(S.61)
“Ebu’l
Hasen-il Harkânî, buyurmuştur ki: Buna binâen iz’an ve kabul olmadan,
inkâr ile evliyây-ı kirâm’ın yüzlerine bakmaktan ise, ruhbanların yüzüne
bakmak daha hayırlıdır. Zirâ evliyây-ı kirâm’a sû-i zân ve fena yüzle
bakanların sonu iyi olmaz.”(S.61-62)
“Aramızda
seksen bin hicâp (perde) var. Bu hicâplar zâil olmadıkça, sen
sözlerimden bir şey anlayamazsın ve sözlerim sana zehir gibi
gelir.”(S.67)
“Eğer
yevm-ül ahd vel misâkta, bu mesleğimizden size Cenâb-ı Hakk bir nasip
ihsân buyurmuş ise; o nasibinize sizi kavuşturmak için çalışacağım.
Yoksa üzerinizde âlât-ı irşâdı isti’mâl edemem.”(S.68)
“Bir
mürşidü’t –teberrükîn, huzuruna iki mürid ve tâlip gelse, tarîkat ve
hakîkate tâlip olup, himmetine mürâcaat etseler ve bu tâlibin birisi
binlerce altın hediye ile, diğeri de hiçbir şey almadan gelmiş olsa; o
mürşidü’t –teberrük, hediye sahibine ötekinden fazla iltifatta bulunsa,
derhal makâmdan azlolunur.”
“Fakat o
hediye sahibine meslekten gayri, başka bir surette iyilik ve mükâfatta
bulunur.”
“Hediye mukâbilinde tarîkat verilemez ve satılamaz.”(S.70)
“Resûlullah Hazretlerinin, on kişiye sarâhaten (açıkça) tebşîrâtta
bulunması (müjdelemesi), Bidâyet-i İslâm’da (İslâmiyetin başlangıcında),
mal ve bedenle fevkâlâde cihâd-ı kudsiyyede bulunmaları dolayısiyle icâp
etmişti.(S.73)
“Ben de
Resûl-ü Ekrem Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’den me’zûn olmadıkça ve
tecelliyât-ı ilâhiyye’ye elli bir defa mazhar olmadıkça bir kelâm
söylememişimdir”(S.75)
“Bir
mürşid bir müridi hidâyete sevkedebilmek için; o mürşidin, o tâlibin
Hazreti Âdem’e kadar âbâ-i ecdâdını (atalarını) bilmesi
lâzımdır.Onlardan, müridin üzerine ârız olan zarar ve menâfii
(yararları) ve ne gibi hicâb-ı zulmâni ve nûrâni (karanlık ve aydınlık
perdeler) bulunduğunu bilmesi lâzımdır.”
“Allah’ım, bu hakâyıka vâkıf (gerçekleri bilen) asgari (en az) üç zâtı
her asırda eksik etme.”(S.76)
“Beyazîd-ı Bistâmî Hazretleri buyurmuşturki: İnsanların helâkına iki
nesne sebep olacaktır. Biri âdâp ve terbiyeyi muhâfaza etmeksizin
tarîkata intisâb etmeleri, ikincisi günâh-ı kebâirde etmeleridir.
Birinci sebeple dalâlete dûçâr olanlar daha çok olur.”(S.77)
“Bir
kimse vâlidesinin sütünden hâsıl olan şehvet ve arzuyu, mürşidinin
dediklerini yapmak suretiyle kırarsa, mürşidinin tarif ve tedbîri üzere
mücâhede edip, o arzu ve şehveti mağlup ederse, mürşidi derhal onu,
Resûlullah Aleyhisselâm’ın rûhanî şerîfi ile içtimâ ve mülâkâta tahammül
edecek bir makâma ref eder (yükseltir).” (S.82)
“Mürşidin
buyurduğu vezâif şer’i şerîfin hilâfına (şeriata aykırı) olsa bile, eğer
kalbimutmaîn olmazsa, beş yüz kadar ihtimâli kalben, mürid
düşünmelidir.Eğer beş yüz ihtimâlin dışında ise, hazret-i üstâda kalben
sormaya me’zundur (izinlidir). Bu da onun itmi’nân-ı kalbi (kalben emin
olası) içindir.”
“Zamanımızda ve asrımızda bulunan ihvân ve müridân için kırk adet
ihtimâli düşünmek vazifedir. Kırk ihtimal de geçerse arza (sormağa)
memur ve me’zûndur.”(S.83)
“Dört
nesne: Nâr, türâb, mâ, hava”
“Nâr;
Hakîkatını ancak havâs olan ümmet idrâk eder.”
“Mümin ve
muvahhidlerde ise, hem nûrânî ve hem de zulmânî kısımlardan izler
vardır.”
“Sayılan
bu dört nesnenin zulmânî kısmı hâricinde tamamen nûrânî hususlarına
sahip kimseler havâss-ı ümmet olan ricâllerdir.”(S.85)
“Mevcut
olan evsâf-ı zulmâ-nîyelerinden tamamen tecerrüt etmeleri için mücâdele
ve mücâhede lâzımdır.”
“Zulmânî
evsaftan altı adedinden dördü kaldı.”(S.86)
“Bu makâm ve meslek son derece ağır ve aynı zamanda mukaddes bir
meslektir.”(S.88)
“Bir
kimse, mezkûr meselelerde tereddüt etmeden mürşidine karşı itaat ve itbâ
hâsıl olursa o kimse hakkında mürşidin yapacağı irşâd vazifesi için bir
mânî kalmaz. Ve derhal irşâd âletlerini üzerine tevcih edebilir.”(S.89)
“Nâr’dan
maksat, Hakk’ın huzurundan uzaklaşmak, cennetten maksat dahi
yakınlaşmaktır.”(S.99)
“Bir
kimsenin bu ahlâk-ı zemîme’den tathîr olmadan (temizlenmeden) hacca
gitmesinde hiçbir menfaat yoktur. Arafat’a çıktığında ve sâir
mubârekelerde durduğunda, Cenâb-ı Hakk günah ve kusurlarını af eder,
fakat o, günah ve kusûrunu yaptıran sebep bâkîdir.Avdetten sonra belki
evvelkinden ziyâde günah işler”(S.100)
“Evliyây-ı kirâm’dan bir kısmı vardır ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm’ı
rü’yet (görme) şerefine nâil olmuş iseler de, mükâleme şerefine nâil
olmaz.”
“Her bir
ism-i celîlin zikri üzere, Cenâb-ı Hakk (c.c) ümmet-i merhûmenin âsî ve
mücrim kimselerinden binlerce kimseyi âzâd buyurdu.”(S.107)
“Resûl-ü
Ekrem Aleyhisselâm derhal hâtıra cevâben buyurdu ki:İnsanın kalbinde,
yani sadrında beş makâmât vardır ki bu beş makâmâtta nûr-u imân ve islâm
karar bulur. Kalb, sır, sırrü’s –sır, ahfâ, ahfa’l –hıfâ. Bunlara letâif-i
hamse derler.Bu makâmata, ahlâk-ı zemîme, gadab-ı nefsânî delil ve
vâsıta olmaksızın yerleşmez.”(S.108)
“Tarîkât-ı Âliye’ye mensûb olan ihvân ve müridân için kalpleri yakazâta
davet etmede (uyandırmak için) en birinci sebep ve âmil ne olabilir?
Zikrullah mıdır, Salâvât-ı şerîfe’ye devam etmek midir?”
“Ricâl-i
asır ve selef-i sâlihîn hazerâtının menâkıb ve zikr-i âlîleri olan bir
meclis-i şerîfe yedi gün devam eden kisenin rûhen ve mânen istifâde
ettiği fuyûzât ve inâyeti alamaz. Zikrü’l-evliyâ ve selef-i sâlihin,
sebebü’n- nüzûli’r-rahmeti”
“Evliyâ-ı
kirâm hazerâtının zikri de, tâlîbin ve müridîn olanların kalplerine
rahmet ve inâyet yağmurunun yağmasına sebep kılınmıştır. Müridân için
asıl istifâde, sohbet ve içtimâdadır.”(S.109)
“Mürid ve
tâlib-i tarîkat olan kimsenin, usûl ve âdâb-ı tarîkata muhâlefet etmesi
(tarîkat edep ve usullerine aykırı davranması), kebâirden ( büyük
günahlardan) sayılır. Tâlib-i tarîkatın, âdâb-ı tarîkata veya usûl-ü
tarîkata muhâlefet etmesi ile avâm-ı nâsın (cahil halkın) kebâiratı
birdir.Kebâirât beş kısımdır: Kebîret-ül avâm, Kebîret-ül müridîn,
kebîret-üs sâlikîn, kebîret-ül havâs ve kebîret-ül havâs-ül havâs.Avâmın
kebîresi (büyük günâhı) mâlumdur.Müridânın kebîresi ise, mensup olduğu
tarîkatın ıstılâh ve âdâbına muhâlefet etmesidir. Kebîretü’s –sâlikîn,
îfâya muvazzaf olunan vezâif-i mukaddeseye karşı bir adüvv ü garaz
ummaktır. Kebîretü’l-havâs, ibâdet ve tâatında, “esteîzübillah,
illallâhü ellezîne, sadakallâhü’l-azîm” âyet-i celîlesi’nde zikredilen
ihlâsından noksan olmaktır.Kebîretü’l-havâsü’l-hâs, yirmi dört saat
zarfında alacakları enfâs-ı mukaddeselerinde (nefeslerinde) bir lâhza
olsun mâsivallâhı (Allah’tan gayri şeyleri) hâtıra almasıdır.”(S.110)
“Âlem-i
Lâhût,Âlem-i Ceberût, Mele-ula’lâ, Sidre-i Müntehâ; isimli dört âlem ve
makâmât-ı mübârekede bulunan melâike-i kîrâm ile birlikte sır ve ruh ile
ibâdete devam eden zâttır.Âlem-i dünyayı teşrifinden sonra o mâkâmat-ı
mübârekeye ruh ve cesetle otuz üç kere ziyâret buyurmuştur. Bu zât dahi,
Cibril tarafından Efendimiz’e gösterilen zevâtın içindedir.”(S.112)
“Leyle-i
Regâib, mâlumdur ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm’ın nutfe-i tâhire-i
Muhammediye’si Pederi Abdullah’ın sulb-u pâkin’den Âmine validemiz
Hazretleri’nin rahm-i tâhireleri’ne intikâl ettiği gecedir.”(S.126)
“İslâm dini üzerine imanlı ve ümmet-i Muhammed’den olduktan sonra
tarîkatten aziz ve sayılı bir nimet yoktur.”
“Tarîkatın âdâb, usûl ve erkânını bilip ona riâyet ederek say’ü gayret
gösterir ve mücâhede ederse, tarîkat insanı saâdet-i ebediyyeye isâl
eder.”(S.127)
“Başkasının namazında olan noksanlığı görmek, o kimsenin namazının sahih
olmamasına delildir.”(S.130)
“Bir
kimseden, bir kimseye vukûu mümkün olan ihsân ve muâvenet, benden sana
oldu. Fakat bizim mesleğimizde bir ıstılah ve kanun vardır ki; telkînden
sonra bir mürid, üstâz ve mürşidine karşı, itiraz etmesi, ‘niçin, olmaz’
gibi şeyler söylemesi memnudur (yasaktır). Ve hidâyetten çok (fazla)
mahrûmiyetine mûcibdir.” (S.136)
“Bir
mürid, mürşidinin hakîkî telkînine mazhar olup, yabancılık ref
olunduktan (kalktıktan) sonra, velev ki çok az da olsa teslîmiyete
muğâyir (aykırı) harekette bulunmak, çok büyük nasip ve devletten
mahrûmiyete sebep ve bâis olur.”(S.137)
“Va'ğbud
Rabbike hattâ ye’tiyeke’l –yakîn”
“Bu
âyet-i kerîmenin muktezâsı olan yakîn, bu gün sende tamam olmuştur.Fakat
benim için, makâmıma nisbet olan derece-i manasına gelince; söylersem
yeîse düşer (kederlenir) ve tahammül edemezsin.”(S.138)
“Cenâb-ı
Hakk Teâlâ Hazretleri bilumum benî beşer (insan oğlunun) zerrelerini
hâlketti. Bu zerr-i ervâhın (ruh zerrelerinin) gireceği cesedlerin
sûretini de halketti. Bundan sonra her insanın nefes miktarı ve her bir
nefesin ne maksatla kullanılacağı ve hangi bir ibâdeti yerine getireceği
belli oldu.”
“Bir
kimse hadd-i bulûğ’a vâsıl olup, mükellef olduğu vazifeyi bilmesi
lâzımdır. Bu vazifeyi bilip ifâ eden kimse yakîn sahibidir ve âlimdir.
Bilmeyen ise câhildir. Ve bilmeye de mecbur ve muvazzaftır.”(S.139)
“Nefsinizi mürşid olarak teslim edeceğiniz kimsenin, mutlaka Yevm-ül ahd
vel mistâktaki akde vâkıf olması gerekir. Zirâ o hakâyıka vâkıf
olmadıkça, o talip hakkında yapılması icabeden cihad ve çalışmanın
gerektirdiği hatt-ı hareketi tayin edemez. Ve o müridin, yevm-ül
mezkûrdeki (anılan gündeki) akdinden ne derece uzakta bulunduğunu
kestiremez.Saâdât-ı Nakşiben-diyyûn’da bu şart bulunmayan kimseye
intisâb etmek makbûl olmaz.Ve kendilerinde bu şart ve sıfat bulunmadıkça
da kimseyi irşâd etmeğe teşebbüs etmezler. Bu sıfat kendilerinde
bulunmayan ricaller, ancak kendi nefislerini ıslâha mamur evliyây-ı
kirâm’dan olabilir ve yâr-ü ağyâr (dost düşman) olan kimseleri ve
ümmet-i Muhammed’in irşâdı ile memur ve mıvazzaf olamazlar.”(S.141)
“Bir
kimsenin hakîkata vusûli (ermesi )için, yevm-ül ahd vel misâkta,
terbiyesi bir mürşidin yed-i emânetine veriliyorsa, o devlet ve fazîlet
o kimse için mutlaka o mürşidden gelir.Yoksa kendi mürşidini aramayıp
bulamazsa, başka mürşide intisâb ve inâbe ederse, günden güne, o nasip
ve devletten uzaklaşmaktan başka kendine bir fayda sağlamaz.Velevki o
mürşid ehl-i kemâl ve hakiki mürşid-i enâm olsa bile.Zirâ o mü’minin ve
muahhidin irşâdı ile uğraşmak onun vazifesi değildir. Fakat burada bir
mesele vardır ki, meselâ bir kimse kendi mürşid-i hakîkisini bulamaz da
hakîki başka bir mürşide bağlanırsa, bağlandığı mürşid, o kimsenin
hakîki mürşidini bildiği cihetle, o kimsenin kendi mürşidi ile rûhâni
surette ictimâ edebilme iktidar ve selâhiyetini kesbedinceye kadar,
terbiyesi ile meşgul olur ve sonra ona teslim eder. Yoksa hakîkata
vusûlü imkansızdır.”(S.142)
“Bir
mürşid itbâına, kendilerine mahsus olan âyet-i kerîme’nin nûru
vasıtasıyle nazar ederse, o âyet-i kerîmede meknuz(saklı) olan hidâyetin
menbâ ve kapıları ona açılır.Kalbine de bilcümle hakâyık, in’ikâs eder
(akseder). Ve o zaman o kimse yevm –ül ahd vel misâkın hakâkayıkına ve
orada olan derece-i ve tevhîde nâil olur.Kur’ân-ı Kerîm’in başka
âyetinden sana böyle bir hidâyet hâsıl olmaz. Herkese mahsus bir âyet-i
kerîme olup, herkes o âyet-i kerîmenin nûrundan hidâyete nâil olur. Ale-l
umûm (genel olarak), âyet-i kerîmede insanları nâr-ı cahîmden (cehennem
ateşinden) halâs edecek (kurtaracak) hidâyet ve rahmet var ise de, her
insan için hakîkî hidâyete mütekeffil (kefil) olan ayrı bir âyet
vardır.”(S.144)
“Her
şahsın yevm-ül ahd’de olan hakîkata vâsıl olmalarına bir sebeb ve vesîle
kılınmıştır.”(S.145)
“Cenâb-ı
Hakk Teâlâ Hazretleri’nin emânetini taşıyan, yevm-ül ahd vel misâkta,
Hitâb-ı İlâhiyye’ye mazhâr olan o zerredir. Fakat esası itibâriyle
zerre, bir cemâdtır.Rûh-u külden bir nokta o zerreye intikâl etti.
“Yevm-ül
ahd vel misâkta emânet-i İlâhiyyeyi ve teklifâtı kabul ederek üzerine
alan, o nokta-i ruhun kendisinde mevcut olduğu zerre-i beşerdir.Ahd-ü
misâk alındıktan sonra Cenâb-ı Hakk o zerreyi “el-Berzahü’z-Zulmânî”
nâmındaki makâma nakletti.”(S.146)
“O meni
nutfesi anaların rahmine intikâl edip, vakd-i merhûnu (muayyen zamanı)
gelince iki melâike gelip, o âlem-i berzah-ı zulmânîde olan ruhu, o
vücuda nefh ederler (üfürürlrer). O ruhu ancak orada bulunan nokta kabul
eder.Eğer dört aydan sonra melâikeler vasıtasiyle o ruh nefh olunmazsa,
o zerre dünyaya gelmez. Sonra o vücûd-u beşer, tekâmül ede ede
(gelişerek) onbeş yaşını ikmâl ederse, ancak tekâlif-i ilâhiye (Allah’ın
emirlerine uymak) ile mükellef (mecbur) olur.O zamana kadar mükellef
olmaz.Onbeş yaşını ikmâl edinceye kadar o zerre-i beşerin, âlem-i
zulmânî ve berzah-ı zulmânî’den alâkası kesilmez.”(S.147)
“İnsan üç
hakîkatten mürekkeptir.”(S.147)
“Zerre;
bu da cemâd gibidir.”
“Zerrenin
içine konan bir nokta ruh”
“Ve
hakîkat-ül hayat ve ruhla kâimdir.”
“Anaların
rahminde dört ay geçtikten sonra melâikeler tarafından nefh edilen
ruhdur.”(S.148)
“Bir
mürid, bir mürşidin huzuruna girerek demiş ki: “-Üstâdım! Benim tarîkata
girmem gerekir mi? Bir mürşide muhtaç mıyım? Cenâb-ı Hakk beni, mezâhib-i
erbaa’nın (dört mezhebin) bilcümle ahkâm-ı şer’iyyesine (bütün şer’i
hükümlerine)vâkıf kılmıştır.Cennetin içinde yaşayacak olan halkın
cümlesini gözümün önündeymiş gibi görüyorum. Arşurrahmân-ı a’zam’ın
hakâyıkına da vâkıfım.Yüz yirmi dört bin enbiyây-ı mürselîn hazerâtının
makâmât-ı mübârekelerini ve kabr-i şerîflerini biliyorum. Bürtün
hayvanât-ı berriyye ve bahriyye’nin (kara ve deniz hayvanlarının)
tesbîhâtını da işitiyorum ve biliyorum. Tayarân ederek (uçarak) tayy-i
mekân ile gezmeğe de mezunum. Evliyâ-ı kirâm hazerâtından kim kimi
ziyâret ederse, onu da biliyorum. Kelâmullâh-ı Kadîm’i dokuz yaşında
iken hıfzettim ve maâni-i Kur’ân’a (anlamına) vâkıfım. Resûl-ü Ekrem
Aleyhisselâm Hazretleri’nden sâdır olan bilcümle hâdîs-i şerîfelere bâis
ve râvileriyle (konuları ve rivâyet edenleriyle) beraber biliyorum.
Benim mürşide ne cihetten ihtiyacım olabilir? Bir mürşidden ben, ne gibi
bir istifâde ve fayda temin edebilirim?”
Mürşid
ona cevâben demiş ki:
-“Evet
Cenâb-ı Hakk’ın sana bahşetmiş olduğu bunca hakâyık, kerâmet ve kemâlât
büyük bir lûtf-u ihsândır.Fakat sana lâzım olan bir mesele
kalmıştır.Sana sorduğum şu suâle cevap ver:Cümle zerrât-ı kâinâta Cenâb-ı
Hakk Teâlâ ‘Elestü bi-Rabbiküm’ hitâb-ı ilâhîsinde bulunduğu lâhzada siz
ne cevabda bulundunuz; verdiğiniz cevabı biliyor musunuz? Cevap
verdiğiniz anda sağ ve solunuzda kimler vardı?”
Mürid
cevâben-
“Bilmiyorum ve hatırlamıyorum”demiş.
Bu cevap
üzerine mürşid buyurmuş ki:
-“Oğlum!
Cenâb-ı Hakk’ın sana ihsân etmiş olduğu o kadar ulûm, maârif ve hakâyık,
o günün hakîkatına vâkıf oluncaya kadar ‘lâ şey (hiçbir şey)
hükmündedir. Hiç kıymeti yoktur.Bu saydığın ulûm ve hakâyıktan sana bir
fayda hâsıl olmaz.Senin mutlaka mürşidini bulup, ona teslim-i nefs etmen
lâzımdır.Yoksa bu hâl üzere daha bin sene yaşayacak olsan, yine hakîkate
vâsıl olamazsın.”
Mürid
demiş ki:
-“Yâ
seyyidî! Beni taht-ı terbiyenize kabul buyurmanızı istirham ederim.
Hakîkat ve saâdetimi sizden beklerim.”
Mürşid
demiş ki:
-“Kabul
ederim.Fakat bana ilim, akıl ve her türlü fazîletten kendini tecrîd
ederek (sıyırarak), hiçbir şeyden haberi olmayan câhil bir ümmî
sıfatıyla geleceksin. İlim ve fazîlet sahibi olarak gelecek olursan,
seni kabul ve irşâd edemem.Cenaze, gassâlin (ölü yıkayıcısının) eline,
nasıl teslim olmuşsa, o suretle bana teslim olacaksın.Bu şartları ikmâl
etmeden sen benden bir hakîkat talep edecek olursan beyhûde (boş yere)
uğraşmış olursun ve hakîkatten bir koku bile duyamazsın. Ve sana küçük
bir kapı bile açmam.”
Mürid,
mürşidin tarifi vechile ona teslim olmuş ve üç saat zarfında mücâhedeyi
ikmâl ederek hakîkata vâsıl olmuş.”(S.148-49-50)
“Ekâbir
evliyâullah ve ehl-i kemâl, kendiliklerinden bir söz söylemezler.Ancak
Hakk Teâlâ Hazretleri’nin tecelli-i kârı altında söylerler. Yani Hakk
Teâlâ Hazretleri’nin emir ve irâdesiyle söylerler. Ve sevgili kullarının
söylediği sözü, Cenâb-ı Hakk hiçbir zaman boş bırakmaz ve buyurduklarını
aynen zâhir eder.Teğayyür ve tebeddül asla vâki olmaz.Şâh-ı Nakşbend
(k.s) bir kere olsun Hakk’ın tecelli ve irâdesi olmadan bir söz
söylememiştir.”(S.151)
“Hakk
Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin gerek Tecelliyât-ı Zâtıyyesi’nden,
gerekse Tecelli-i Sıfatıyyesi’nden benim hisseme düşen hissey-i miktar
nedir?Kaç defa zât ve kaç defa sıfat tecellisine mazhar olmuşumdur? Yevm-ül
ahd vel misâkta olan Tecelliyât-ı İlâhiyyesi ile bu âlemde olan
tecelliyâtının adet ve miktârı nedir?Âlem-i ahd ve misâktan itibâren
annemin rahmine kadar vukû bulan tecelliyâtın adet ve miktârı
nedir?”(S.153)
“Allah-ü
Teâlâ (c.c) seni ademi mahz’dan vücûda ihraç ettiği lâhzadan, bu ana
gelinceye kadar bin dokuz yüz kere Cenâb-ı Hakk’ın, Sıfat-ı
İlâhiyyesi’nin tecellisine mazhar oldun. Dokuz yüz bin kere de Esmâ-i
Hüsnâ tecellisine mazhar oldun. On bir bin kere de Tecelliy-i Zât-ı
İlâhiyye’ye mazhâr oldun.”(S.154)
“Bir
kimse, mürşid-i kâmil’in terbiyesine mazhâr olacak olursa, o mürşidden o
müride bir hâtıf-ı nazar atfolunur ki; o nazar, terbiye ve tezkiye
tariki ile olmayıp, müridin istidâtı üzeredir. Bu nazardan mahrum
kalmamak için müridânı muhâfaza etmek bu melâikenin vezâifindendir. Bu
nazara mâni olan harekâttan mürid muhâfaza edilmedikçe, diğer terbiye ve
tezkiye husûsunda nazarlardan da mahrum kalır.”
“Bir
mürşid, bir müride telkin ederken mutlaka ona bütün âlemlerde olan
tecelliyâtı beyân etmesi lâzımdır. Bir müridin o kadar avâlimde olan
hakâyık ve Tecelliy-i İlâhiyye’ye mazhar oluşlarını ve bu makamlarda,
üzerinde olan havâdis ve ârazların kâffesini ve bunların evsâfını bir
mürşid bilmesi lâzımdır. Eğer bir mürşid, terbiyesi için değil de,
teberrüken telkin edecek olursa, mutlaka o müridin ana rahmine intikâl
ettiği lâhzadan itibâren, o ana kadar geçirdiği ahvâle vâkıf olması
lâzımdır ve şarttır.”(S.156)
“Bu kadar
basit olan ve bilmesi gereken bu hususu,müridin kendi istidât ve gayreti
ile kalbinden defetmesi gerekir.Mürşid böyle ufak meselelerle ne
uğraşır, ne de karışır.”(S.157)
“Herbir
mahlûkun tesbihâtı vardır ve az çok Hâlikını bilir.”(S.158)
“Bir
kimse, şu toprağın cüzzü lâ yetecezzâ adedince altına sahip bulunmakla,
mâişeti (geçimi) hususunda ne derece rahata erer ve kendisini mutmaîn
hisseder ve bilirse, bundan binlerce defa Cenâb-ı Hakk’ın onun rızkına
kefil bulunduğuna inanarak, mutmaîn bulunmadıktan sonra, o kimse bizim
tarîkimizden bir hidâyete erişemez.”(S.159)
“Allah-u
Teâlâ Hazretleri bütün mahlûkâtının rızkına kefildir.”Binâenaleyh, bu
hususta şüphe ve tereddüt, inanmamak ve emsâli gibi havâtırın ne büyük
bir suç olduğunu bir düşün.Bu havâtırı defetmek, sana bırakılmış bir
vâzifedir.Mürşid buna karışmaz ve bunlarla uğraşmaz.”
-“Oğlum! Rızık ve mâişet hakkında düşüncesi olan kimselerle oturma ve
onlarla sohbet etme!” (S.160)
“Mânâ ve
neticesi bir olan makâmâttân bu makâma nâil olanların şükrü, azîmeti ve
verâsı ise, diliyle Kur’ân-ı Kerîm’in ve hadîs-i şerîflerin ahkâmına
muhâlif söz söylememek, gözleriyle münkir işlememek ve her gördüğü
şeyden Allah’ın kudret ve azametine vücûd ve vahdâniyetine ve
Resûlullah’ın hak peygamber olduğuna dâir, türlü türlü delil ve ibret
almaktır.”(S.162)
“Mürid ve
sâlik için; verâ, azîmet ve şükrün mânâsı yine aynıdır.Onlar için şükür;
üstâd ve mürşidinin, emir ve düstûrlarından ayrılmamaktır.Gösterilen
vazîfelere hakkıyla devam etmektir.Mürşidin emr-i hilâfı olan bir
hareket sâdır olmamaktır.Kendi mürşidinden maâdâ, bütün mürşidler bir
şeye karar vermişler olsalar bile, kendi mürşidi de onların kararının
hilâfında (zıddı) bir emir verse, illâ kendi mürşidinin buyurduğunu
istemek lâzımdır. Bir zerre kadar şek (şüphe) gelirse, o mürid,
visâlîn-i şakirînden sayılmaz. Mutlaka kendi mürşidinin emrini, her
emirden üstün tutması lâzımdır.”
“Avâm-ı
nâs kalbi muhâfaza etmekle mükellef olmazlar.Ancak zâhirî, şeriatın
yoluna göre muhâfaza ederlerse şâkirînden sayılırlar. Allah’ın sevgili
has kulları ise; kalbin muhâfazasıyla memûr ve mükelleftirler.”(S.163)
“Senin
muvvakat değil, ebedi hayatını kurtarmağa çalışıyorum. Sana ilâç
veriyorum, sen onu isti’malde suistimal ediyorsun (kötüye
kullanıyorsun), bazen de kendiliğinden ilâçları karıştırıyorsun.”
“Dokuz
sene zarfında esnây-ı mücâhedede üstâd ve mürşidinin buyurdukları
vâzifelere ne bir şey ilâve etti, ne de noksan olarak ifâ etti.”
“Evliyây-ı kirâmdan kutbâniyet makâmından en çok kalan zât, Ebû Abbas-el
Mursî hazretleridir.”(S.165)
“Hicretle
memur olduğu gecede Resûlü Ekrem Aleyhisselâm Hazretlerine Cibrîl-i Emîn
tekrar tekrar nâzil oldu. O gecede Mekke’de, cin tâifeleri Resûlü Ekrem
Aleyhisselâm’a zarar ve ziyan vermek için toplandılar.Cenâb-ı Hakk Teâlâ,
Cibrîl Aleyhisselâm vasıtasıyla Kureyşiler’in kararını ve cin
tâifelerinin içtimâlarını bildirdi.Seyyid-i Kâinât Aleyhisselâm
Hazretlerinin kalbine biraz hüzün ve keder ârız oldu.”(S.166-167)
“Efrâd-ı
ümmetimden çok kimseler, bunların adâvetinden çobansız kalan davar gibi
mahvolur ve helâk olur diye düşünüyorum.”(S.168)
“Emr-i
Hakk üzere Cibrîl Aleyhisselâm, bilcümle efrâd-ı ümmetin zerrelerini
davet ederek huzûr-u Resûlullah’a dizdi.”(S.168-69)
“Sonra
ekâbir ricâlullah hazeratından birkaç zâtı davet ederek, birer tâife
olarak taksim ve tevzî etti.Sonra Cibrîl Aleyhisselâm, o ricâlullah ve
havâs ümmetten doksan dokuz zâtı, Resûlullah Aleyhisselâm Hazretlerine
takdim etti.”
“Sırf
Mevhîbe-i İlâhiyye (Allah vergisi) olarak vücutlarına ruh nefh
olunurken, beraberinde bu inâyet de bunlara ihsân edilmiştir.”(S.169)
“Resûlü
Ekrem Aleyhisselâm’a, Cibrîl Aleyhisselâm’ın tebşîrâtı üzerine teselli
ve itmi’nân-ı kalb hâsıl oldu.”
*********
“Ricâlullah’a mahsus olan yedi fazîlet;
Birinci
fazîlet: Cenâb-ı Hakk onlara, kendilerini vücûde getirmezden mukaddem
(önce), velâyet-i ulyâ (yüce evliyalık) makâmını tevcîh ve ihsân
buyurmuştur.
İkinci
fazîlet: Cenâb-ı Hakk onların zerrelerini halk ve icâd buyurduğu
lâhzadan itibaren, Resûlü Ekrem Aleyhisselâm ile içtimâ ve mülâkât-ı
beşerriye (toplanıp karşılıklı konuşma) hâsıl oluncaya kadar, Resûlullah
Aleyhisselâm’ın ümmetini hatmederek duâ ve münâcaat ediyorlardı.
Üçüncü
fazîlet: Cenâb-ı Hakk zerrelerini halk ve icâd ettiği zamandan itibaren
her gece yedi bin kere Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederlerdi. (S.170)
Dördüncü
fazîlet: Kendileri dâr-ı dünyaya teşriften itibâren her yirmi dört
saatte semâdan nazil olacak yirmi dört bin belâ ve mesâibeve arzdan
hâsıl olacak yirmi dört bin musîbetten dahi ümmet-i Muhammed’in selâmeti
için münâcaat ederler.
Beşinci
fazîlet: Kendilerine karşı zerre miktarında olsun râbıta ve muhabbet
eden ve dirhem kadar olsun kendilerine hizmet eden efrâd-ı ümmete
fazîletini temine selâhiyettar olmaktır.
Altıncı
fazîlet: Yüz yirmi dört bin enbiyâ-ı mürselîn-i kirâm hazerâtından,
müddet-i ömür ve hayatlarında, gerek kendi zâtlarına ait olsun, ve
gerekse ümmet ve kavimleri hakkında olsun, ne kadar münâcaat sâdır
olmuşsa kâffesine (tümüne) vâkıf olurlar.” (S.171)
“Yedinci
fazîlet: Her vakt-ül imsakta ümmetin, birinci neferden başlayıp
kâffesini zikreder. Bu ümmet-i merhûmeyi bir saat zarfında hatmedip
ikmâl e ederler. Bu ekâbir evliyâullah, münâcaata başladıkları zaman
Cenâb-ı Hakk, kâfir ve müşriklerden bile gadabı ref (kaldırır) ve tahfîf
eder.
Bu
zikrettiğim ricâlullah, Medine-i Münevvere’de tesis edilecek olan Mescid-ül
Kubâ’da içtimâ ederler.
******
“Hayatta
olan vârislerinden hediye ve ihsânı beklemeyen ve aramayan kimse olmaz.Emvâtınızı
unutmayınız. Onlar için hediyeyi eksik etmeyiniz.”(S.181)
*******
KAYNAK:
MENÂKIB-I ŞEREFİYYE ; (1.-4. Cild) , Yayına
Hazırlayan : Hazret-i Şeyh Hacı Hasan BURKAY ; Ankara 1995.
********

Yalova Güneyköy'de Şerfeddin Dağıstani (K.S.) tarafından Cebel-i
Hafakan olarak adlandırılan ve kendilerinin de medfun bulundukları
tepecikte oluşturdukları kabristanda bulunan bu yan yana iki kabirden
sağdaki anneleri Emine Valide Hanım'a soldaki ise babaları Abdurraşid
Efendi (Rh.A.)'e aittir.
Şeyh Şerafeddin
Dağıstani [K.S.] ve anne-babalarının ruhları için üç ihlas-ı şerife ve
bir fatiha okuyup armağan ediniz.