Kara Şems yedi veya sekiz
yaşındayken, Amasya'da bulunan Halvetiyye büyüklerinden Şeyh Hacı
Hıdır'ın sohbetleriyle şereflenip elini öptü. Bu ziyâreti,
talebelerinden Receb Efendi şöyle nakleder: Hocam Kara Şems anlattı:
"Babam Ebü'l-Berekât Muhammed Efendi, Amasya'daki Habîb Karâmânî
hazretlerinin halîfesi olan mârifetler ve kerâmetler sâhibi Hacı
Hıdır'ın talebelerindendi. Bu fakîr yedi yaşındayken, babam anneme;
"Oğlum Ahmed'i şeyhime götürmek istiyorum elbiselerini yıka. Yolculuk
için azık ve şeyhime götürebileceğim hediye hazırla." dedi. Hazırlık
yapıldıktan sonra bir kış günü babamla Zile'den Amasya'ya vardık. Hacı
Hıdır'ın huzûruyla şereflenip ellerini öptük. Hacı Hıdır; "Böyle kış
günlerinde bu mâsûmu (günahsızı) ne diye getirdin?" buyurunca, babam da;
"Nazarınıza muhâtab olmak, şerefli sohbetinizden bereketlenmek ve hayır
duânızı almak için getirdim." dedi. Bunun üzerine Hacı Hıdır hazretleri
mübârek ellerini kaldırıp, benim yüzüme bakarak duâ etti. Orada
bulunanlar âmin dediler. Bu fakîre gelen ihsânlar ve yükseklikler o
duânın bereketiyledir."
Ziyâret bittikten sonra
Zile'ye döndü. O beldenin âlimlerinden sarf ve nahiv ile diğer ilimleri
tahsîl etti. Daha sonra Tokat'a gidip Arakıyecizâde Şemseddîn Efendiden
ve diğer âlimlerden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Bu sırada gördüğü
bir rüyâyı şöyle anlatır: "Tokat'ta ilim tahsîli ile meşgûl olduğum
sırada bir gece, rüyâmda bir sahrada oturmuş ve etrâfımı bir nûr
kaplamıştı. Etrâfımda genç-ihtiyâr birçok kimsenin döndüğünü gördüm. Bu
rüyâyı, rüyâ tâbir etmekle mâhir olan Köstekcizâde'ye anlattım. Ben
rüyâyı anlatınca, bana: "Nerelisin, kimin nesisin, nerede kalıyorsun ve
ismin nedir?" diye sordu. Ben de ayrıntılı olarak hâlimi ve kim olduğumu
anlatınca, bana; "Sana müjdeler olsun ki; zâhirî ve bâtınî ilimlerde
yüksek dereceye ulaşıp, zamânının bir tânesi olacaksın. Her taraftan
insanlar gelip senden feyz alıp, Allahü teâlânın rızâsına kavuşacaklar."
diye tâbir etti. Bu tâbirde bildirilen hususlar yirmi sene sonra aynen
meydana geldi."
Bir gün zamânın
kazaskerlerini ziyârete gitmişti. Müderrislere ve kâdılara karşı
kazaskerin tutumunu ve onların makam için düştükleri hâlleri beğenmedi.
Çıktıktan sonra Fâtih Câmiine gitti. İki rekat namaz kılıp, huzurlu bir
kalb ile Allahü teâlâya; "Yâ Rabbî! Bunların içinden beni kurtarıp,
tasavvuf ehlinin yoluna dâhil eyle." diye duâ etti.Kısa bir müddet sonra
hacca gitti.Hac ibâdetini yerine getirip Peygamber efendimizin mübârek
kabrini ziyâret ettikten sonra, doğum yeri olan Zile'ye döndü. Orada
ilim öğretip, insanlara Allahü teâlânın dînini ve Peygamber efendimizin
güzel ahlâkını anlatmağa başladı. O sırada İbn-i Hişâm'ın; Kavâid-ül-İ'râb
adlı eserine Hall-ül-Me'âkıd adlı bir şerh yazdı. Fakat içindeki ilâhî
aşkın ateşinin harâreti, her geçen gün biraz daha artıyor, Allahü
teâlânın sevdiği bir velîye talebe olmak istiyordu. Bu sırada Amasyalı
Şeyh Muslihuddîn Efendinin dergâhına gidip, onun sohbetiyle şereflendi
ve ona talebe oldu. Bir müddet sohbet ve hizmetinde kalıp feyz aldı. O
sırada gördüğü bir rüyâsını şöyle anlatır: "Bir tepe üzerinde büyük bir
ağaç, bu ağacın yedi büyük dalı var. Elimde Mıshaf-ı şerîf bulunuyor. Bu
mıshafı o ağacın en yüksek dalına asmak istiyordum. Bu sırada şiddetli
bir rüzgâr esip, ağacı kökünden devirdi. Eyvah bu ne haldir diye
üzülürken uyandım. Ertesi sabah rüyâmı hocam Muslihuddîn Efendiye
anlattım. "Rüyân aynı ile vâki olacaktır. Ağaçtan murâd bizim
vücûdumuzdur. Yakında biz göçeriz. Lâkin bizden önceki hocalar duâ edip
seccâde ve asâ verirlerdi. Biz dahi size icâzet verelim." deyip,
elleriyle icâzetnâme yazdılar. Aradan birkaç gün geçmeden rüyâ aynı ile
vâki olup, hocam vefât etti. Hocamın vefâtıyla yetim kaldım. Mumu sönmüş
eve, suyu çekilmiş değirmene döndüm."
Kara Şems, hocası Amasyalı,
Muslihuddîn Efendinin vefâtından sonra, mübârek, velî bir zât bulup,
talebe olmak istedi. Tokat'taki zâhid ve muttakî, yüz yaş civarında
bulunan Şeyh Mustafa Kirbâsî adında bir zâta gidip, talebe olmak istedi.
O zât; "Sen gençsin, ben ise ihtiyar ve hastalıklıyım. Riyâzete (nefsin
istemediklerini yapmak) kuvvetim yoktur. Seni terbiye ile meşgûl
olamam." dedi. Kara Şems; "O zaman benim hâlim ne olacak? Beni buraya
terbiye etmeniz ve yetiştirmeniz için geldim." deyince; "Sen bu işte
hâlis ve sâdık mısın?" diye sordu. Kara Şems; "Evet." cevâbını verince,
başını önüne eğip, bir müddet bu halde kaldıktan sonra başını kaldırıp;
"Altı aya kadar Allahü teâlâ, ya seni kâmil bir rehberin huzûruna
gönderir veya böyle bir zâtı seni terbiye için gönderir." dedi ve Kara
Şems'e hayır duâda bulundu.
Kara Şems bundan sonra,
tekrar Zile'ye dönüp, ilim öğretmekle meşgûl oldu ve Muhtasâr-ı Menâr
üzerine, Zübdet-ül-Esrâr adlı bir şerh yazdı. İlim öğretmekle meşgûlken,
Tokat'a, meşhûr nahiv âlimi Şemseddîn Efendiyi ziyârete gitti. Şemseddîn
Efendi onu görünce; "Ben de senin gelmeni arzuluyordum. Çünkü sen
akıllı, anlayışı ve kavrayışı iyi birisin. Memleketimize Şirvan'dan velî
bir zât geldi. Bizlere vâz ve nasîhat ediyor. Anlattıkları okuyarak
öğrenilecek akıl ve zekâ ile söylenilecek şeyler değil. Konuştukları
Allahü teâlânın ihsânı olan bilgiler. Haydi onun yanına gidelim." dedi.
Birlikte kalkıp gittiler. BöyleceAbdülmecîd-i Şirvânî'nin sohbetine ve
mübârek ellerini öpme şerefine kavuştu. Abdülmecîd Şirvânî sohbetinin
sonuna doğru; "Ey Kara Şems! Benim, Allahü teâlânın emri ve sevgili
Peygamber efendimizin işâretiyle kendi memleketimi, âilemi ve
sevenlerimi terk edip, dağ ve beldeleri aşıp gelmem, sadece seni irşâd
ve terbiye içindir." buyurdu.
Şemseddîn Sivâsî,
Abdülmecîd Şirvânî'den kısa zamanda feyz alıp, tasavvufun yüksek
derecelerine kavuştu. Bir gün hocası haber göndererek, yanına çağırdı.
Hayır duâda bulunarak insanlara, Allahü teâlânın dînini ve sevgili
Peygamber efendimizin güzel ahlâkını anlatmakla vazîfelendirdi. Şöhreti
her tarafta duyuldu. Devrin Sivas vâlisiHasan Paşa, kendisini Sivas'a
dâvet edip, yaptırdığı dergâha yerleştirdi. Aynı zamanda yaptırdığı
câminin imâmlığı da kendisine verildi. Orada ilim öğretti, insanlara vâz
ve nasîhatle meşgûl oldu.
Eğri Seferiyle ilgili
olarak talebelerinden Receb Efendi şöyle nakleder: "Şemseddîn Sivâsî bir
gün bu fakîri odalarına çağırıp; "Din düşmanlarının (hıristiyanların),
sınırlardaki müslümanlara baskı ve zulümleri haddinden fazla olmuş,
tahammül edilemez hâle gelmiştir. İçimde onlara karşı sefere gitme
arzusu belirdi." buyurdu. Bu sözü üzerine, ihtiyâr olduklarını zayıf
bünyelerinin sefere çıkmaya engel olacağını ve bu husûsa dâir pâdişâhtan
da herhangi bir haber gelmediğini söyledim. Bunun üzerine; "Bize işâret
ve tenbih olundu ki: "Sefer hazırlıklarını tamamla! Fetih ve zafer senin
için mukarrerdir." buyurdu. Ben de; "Şüphesiz ben sâdece hak dîne boyun
eğip, yüzümü, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a çevirdim ve ben O'na
ortak koşanlardan (müşriklerden) değilim." meâlindeki En'âm sûresi 79.
âyetini okudum. Bunun üzerine; "Bize müjde verildi ki yakında güçlü bir
pâdişâh gazâ edip, birçok fetihlerde bulunacak ve müminlerin kalpleri de
sevinçle dolacaktır." buyurdu.
Çok geçmeden Üçüncü Mehmed
Han, Osmanlı pâdişâhı oldu. Şemseddîn Sivasî hazretleri, altı deve, altı
katır ve kendi için de bir at satın alıp, sefer hazırlığını tamamladı.
Sivas'ta medfûn bulunan Gâzî Abdülvehhâb'ın sancağını yanlarına alıp,
Ayasofya yakınındaki Kapı Ağası dergâhında bulunan Koca Şeyh'e verdi.
Bütün sefer hazırlıkları tamam olunca, mübârek bir günde her türlü erzak
ve mühimmat hayvanlara yüklendi. Bütün şehir ahâlisi Şeyh Şemseddîn
Sivâsî'yi uğurlamak üzere toplandı. Beklerken bir kapıcıbaşı acele ile
gelip, pâdişâhtan Eğri Seferine katılmak üzere dâvet geldiğini belirten
fermânı okudu. Bunun üzerine Şeyh Şemseddîn hazretleri: "İşittik ve
itâat ettik. Zâten biz iki senedir hazırlıklıydık. Bismillah, hemen
gidelim." diye el kaldırıp duâ buyurdu. Oradaki topluluk duâya âmin
deyip, göz yaşları arasında uğurladılar.
Uzun yolculuktan sonra
Üsküdar'a geldiler. Henüz genç olan, Azîz Mahmûd Hüdâyî onu karşılayıp,
ellerini öptü. Şeyh Şemseddîn Sivâsî, Mahmûd Hüdâyî'ye; "Oğlum siz
yegânesiniz (bir tânesiniz). Bugünden sonra fazlalaşırsınız." diye duâ
edip, ileride çok büyük bir velî olacağını müjdeledi. O gece sabaha
kadar birlikte sohbet ettiler. Sohbet esnâsında Azîz Mahmûd Hüdâyî;
"Yaşınız seksene ulaşmış, vücûdunuz da zayıftır. Kendinize eziyet
etmeseniz, çünkü her an nefsiniz ile büyük cihaddasınız." diyerek,
seferden alıkoymak istedi. Bu sözüne cevâben: "Peygamberimiz Muhammed
aleyhisselâmın bütün emirlerine uymak lâzımdır. Büyük cihâdı yaptık.
Ancak küçük cihâd kalmıştı. Bu emirlerine de ihtiyâr olarak uymak
isteriz." buyurdu.
Üsküdar'da üç gün kaldıktan
sonra, dördüncü gün, pâdişâh tarafından gönderilen bir kadırga ile
İstanbul'a geçip, Ayasofya yakınında bir yere yerleştirildi. Daha sonra
Sinan Paşa köşküne, pâdişâh Sultan Üçüncü Mehmed Han tarafından dâvet
edildi. Uzun müddet sohbette bulundular. Bu sohbette Şeyhülislâm
Sâdeddîn Efendi de hazır bulundu. Sohbet esnâsında pâdişâh, Şemseddîn
Sivâsî'ye; "Tarafımızdan sizi sefere dâvet etmek üzere gönderilen
kapıcıbaşımız sizi yola çıkmak üzere hazır bulmuş. Hazırlıklı olduğunuza
göre, bu işin sonununda ne olacağını bilirsiniz. O hâlde bizi müjde
işâretinizle sevindirip, netîceden haber vermenizi isteriz." dedi. Bunun
üzerine Şemseddîn Sivasî; "Hadîs-i şerîfte; "Amellerin en fazîletlisi,
müminleri sevindirmektir." buyruldu. Mâlûmunuz ola ki Eğri Zaferi biraz
zahmet çektikten sonra müyesser olacak. Düşman yenik ve perişân
olacaktır. Hatırınızı hoş tutun." müjdesini verdi.
Şemseddîn Sivâsî
hazretlerinin bu cevâbına sevinen pâdişâh, kendi üzerindeki samur kürkü
ona giydirdi. Ayrıca kapıcılar kethüdâsı Mehmed Ağa vâsıtasıyla, iki yüz
altın sikke, dervişlerine de yüz altın sikke ihsân edip; "Bunlar helâl
malımızdır. Kabûl buyursunlar." dedi. Şeyh Şemseddîn hazretleri; "Allahü
teâlânın emri üzere kimseye sû-i zan etmemeli, hüsn-i zanda
bulunmalıdır. Kimseyi araştırmak ve teftiş etmekle vazifeli değiliz.
Tasavvufta da her geleni Allahü teâlâdan gelmiş bilip, hediyeleri ve
ihsânları kabûl etmek gerekir." buyurdu.
Birkaç gün İstanbul'da
kaldıktan sonra pâdişâh ve orduyla birlikte yola çıkıp, Eğri Kalesi
önlerine ulaştılar. Kale kolay bir şekilde fethedilip, harab olan yerler
tâmir edildi.Ancak asıl düşman askerlerinin, kale yakınlarında bir başka
yerde olduğu öğrenilince, ordugâh, düşmanın karşısına nakledildi. Küffâr
askerinin sayısı çoktu. Rivâyet edilir ki yedi yüz bin kişilik bir
orduydu. İslâm ordusuyla küffâr ordusu karşılaştı. İslâm ordusunda
bozgun ve firâr başgösterdi. Pâdişâh Üçüncü MehmedHan, yerinden hareket
etmeyip; "Ey Rabbimiz! Üzerimize bol bol sabır dök. Ayaklarımıza kuvvet
ve sebât ver, bizi kâfirler kavmi üzerine muzaffer kıl." meâlindeki
Bekara sûresi iki yüz ellinci âyet-i kerîmesini okudu. Pâdişâhın yanında
şeyhülislâm, kazaskerler, şeyhler ve bâzı vazifeliler hâricinde kimse
kalmadı. Hazîne ve cephânelik düşman tarafından zabtedildi. Bu firâr ve
bozgun üzerine her şeyin bittiğini zanneden pâdişâh, Şemseddîn Sivâsî
hazretlerini çağırıp; "Söylediklerinizin tersi vâki oldu." deyince,
Şemseddîn Sivâsî; "Pâdişâhım söylediklerimiz doğrudur. Kafirin hezîmete
uğramasına yarım saat kalmıştır. Şu anda bir kuvvet sâhibi tasarruf için
ortaya çıkmak üzeredir. Bu an fethin başlangıç ânıdır. Hâtırınızı hoş
tutunuz." diye cevap verdi.
Gerçekten de çok geçmeden,
Şemseddîn Sivâsî hazretlerinin târif ettiği şekilde bir zât ortaya
çıktı. Bunu gören şeyh, hemen pâdişâhın huzûruna çıkarak; "Fetih
vaktidir." diye müjdeledi. Ortaya çıkan zât, dağılan ordunun önüne
düşüp; "Ey müminler! Nerede İslâm gayreti? Nerede Peygamber efendimizin
gayreti? Nerede cömertlerin cömerdi sultan gayreti?" diye nida edip; "Şehid
olmak, dînini yüceltmek isteyen kimse yanıma gelsin!" buyurdu. Bu sırada
yanına birkaç bin kişi toplanıp, birlikte düşmana hücûm ettiler. Bu
durumu gören düşman neye uğradığını şaşırdı. Durumu haber alan firârî
askerler dönüp, düşmana saldırdılar. Nihâyet düşman bozguna uğratılıp,
kesin zafer elde edildi. Daha sonra o zâtın kim olduğu Şemseddîn
Sivâsî'ye sorulunca, Hızır aleyhisselâm olduğunu haber verdi.
Pâdişâh; "Buyurun ey
gönlümün sultânı." dedi. Şemseddîn Sivâsî; "Vâdini yerine getiren,
kuluna yardım eden ve kâfirleri hezîmete uğratan Allah'a hamd olsun. Ey
benim pâdişâhım!Eğer dinlerseniz birkaç kelime nasîhat etmek isterim."
deyince, pâdişâh; "Ey insanlara hakkı tavsiye eden üstâdım! Buyurun. Hak
olan sözü dinlerim." dedi. Şemseddîn Sivâsî; "Ey benim pâdişâhım!
Yeryüzünde Allahü teâlânın halîfesi olanların niyetleri; Allahü teâlânın
rızâsını kazanmak olup, dayandıkları ve güvendikleri, Allahü teâlâ
olması gerekir. Savaşta askerlerin çokluğuna güvenmeyip, kuvvet ve
kudret sâhibi Allahü teâlâya tevekkül etmek gerekir. Âyet-i kerîmelerde
meâlen; "Siz de, düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar, her türlü
kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın." (Enfâl sûresi:
60) ve "Ey îmân edenler! Düşmana karşı hazırlığınızı görün ve
silâhlarınızı takınarak cihâda hazır olun da, birlikler hâlinde savaşa
çıkın, yâhut toptan seferber olun." (Nisâ sûresi: 71) emredildiği üzere,
savaş için gerekli hazırlıklar yapılmalı. Ancak, buna güvenmeyip Allahü
teâlâya tevekkül ve îtimâd etmelidir. Eğer Allahü teâlâya güvenmeyip
askere ve cephâneye güvenilir ise, hezîmet, yenilgi zuhûr eder. Kalbden
cenâb-ı Hakk'a tam tevekkül edip, hâlis kalb ile yönelebilirsen, zafer
müyesser ve mukadder olur. Bizden hüznü giderenAllah'a hamd olsun."
Ey pâdişâhım! Bilesin ki,
deden Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul'un fethine niyetlenince,
Akşemseddîn'in refâkatı ve duâsı bereketiyle fetih müyesser oldu.
Akşemseddîn hazretleri; "Ey pâdişâhım! Büyük fethin şükrân ifâdesi
olarak nice câmi, mescid, medrese ve hamamlar inşâ etmek gerekir."
buyurmuştu. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed Hânın da, nice hayır ve
hasenât yapmış olduğu mâlumunuzdur. Aynı şekilde, sizin de isminiz
Sultan Mehmed, duâcınız hakîrin dahî ismi Şemseddîn'dir. Bu güzel fethin
şükrânesi olarak zâtınız dahî, reâya (halk) ve fukarâ üzerinden
sıkıntıyı kaldırıp, İslâm askerine ihsânlarda bulunup, her makâma
dindar, adâletli ve doğru kimseler tâyin etmeniz gerekir." buyurdu. Bu
nasîhatları can kulağıyla dinleyen pâdişâh Üçüncü Mehmed Han şu cevâbı
verdi: "Bin can ile kabûl ettim ve nasîhatinize fazlasıyla riâyet
edeceğim."
Pâdişâh, ordusuyla birlikte
İstanbul'a döndüğünde, Şemseddîn-i Sivâsî'nin İstanbul'da kalmasını
ısrarla ricâ ettiyse de kabûl ettiremedi. Şemseddîn-i Sivasî
ihtiyârlığının yanında, seferin şiddetinden ve kışın aşırı soğuğundan
hayli yorgun ve zayıf düşmüştü. Hayâtının son anlarını yaşadığını
anladığından, rûhunu âilesinin ve sevenlerinin yanında teslim etmek
istediğini belirterek izin istedi. Sivas'a döndü. Gelişinden kısa bir
müddet sonra, amcazâdesi ve dâmâdı olan Receb Efendiyi vazifesine tâyin
etti. Şemseddîn Sivâsî vefâtlarına yakın, talebelerini odasına çağırdı.
Onlarla birlikte bir saat kadar Allahü teâlânın zikri ile meşgûl
olduktan sonra, duâ edip, rûhunu teslim etti.
Velîler, âlimler, sâlih
kimseler, devlet adamları cenâzesinde hazır bulundu. Cenâzesi göz
yaşları arasında; "Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir" denilerek
musallâya konuldu. Cenâze namazında, altmış binden fazla kişi olduğu
rivâyet edilir. Namazını amcazâdesi ve dâmâdı Receb Efendi kıldırdı.
Sağlığındayken vasiyet ettiği gibi, MeydanCâmiinin bahçesine defnedildi.
Daha sonra kabrinin üzerine beyaz bir kubbe yaptırıldı. Hâlen
ziyâretgâhtır. Şehir ahâlisine şiddetli bir sıkıntı olduğu zaman kabrini
ziyâret edip duâ ederler. Allahü teâlânın izniyle o sıkıntıdan
kurtulurlar.
Kara Şems, yumuşak huylu,
cömert, güler yüzlüydü. Fakirlerin yardımcısı, zayıfların, dulların,
yetimlerin sığınağıydı. Eli açık, vermesi boldu. Mütevâzî, alçak gönüllü
olup, büyüklere hürmet, küçüklere şefkat ve merhametle davranırdı. Özür
dileyenlerin özrünü kabul ederdi. Kerâmetleri vefâtından sonra da devâm
etti.
Cemelzâde diye meşhur Ahmed
Çelebi, küçüklüğünden beri Kara Şems'in sevdiklerindendi. Kara Şems'in
vefâtından iki sene sonra bir gece rüyâsında onu gördü. Kara Şems
paçalarını sıvamış halde süratle geldi. Yaklaşınca selâm verdi.Ahmed
Çelebi; "Efendim, niçin böyle acele gidiyorsunuz?" diye sorunca;
"İşitmedin mi, hocan Pîr Muhammed vefât etti." dedi ve gözlerinden
yaşlar akarak; "Beni tâkib et de techîz, tekfîn işleri nasıl oluyor, bir
öğrenelim?" dedi. Hasan Paşanın yaptırdığı câminin yanına vardıklarında
AhmedÇelebi uyandı. Vücûdu titriyordu. Sabah olunca, Pîr Muhammed'in
yanına gitti. Onu hayatta ve sıhhatte görünce, Allahü teâlâya hamdetti.
Fakat o gün kuşluk vakti Pîr Muhammed rahatsızlandı. Yedi gün sonra da
vefât etti.
A- Manzum eserleri: 1)
Divân-ı İlâhiyât, 2) El-Fesâyih fî Tercemet-il-Levâyıh: Tasavvufî bir
eserdir. 3) Heşt Behişt, 4) Gülşenâbâd: Çiçeklerin karşılıklı
konuşmalarıyla ilgili bir eserdir. 5) İbret-nümâ, 6) İrşâd-ül-Avvâm, 7)
Kitâb-ül-Hıyâz min Sevbi Gamâm-ül-Feyyâz, 8) Menâkıb-ı İmâm-ı A'zam, 9)
Menâsik-i Hac: Hac için gerekli bilgileri ihtiva eder. 10) Mir'ât-ül-Ahlâk
ve Müşevvik-ul-Eşvâk, 11) Mir'ât-ül-Eşvâk, 12) Mevlîd-i Nebî, 13)
Süleymân-nâme, 14) Terceme-i İlâhî-nâme-i Şeyh Attâr, 15) Terceme-i
Mantık-ut-Tayr-ı Şeyh Attâr, 16) Terceme-i Pend-nâme-i Şeyh Attâr, 17)
Terceme-i Kasîde-i Bürde'dir.
B- Mensur (Nesir) eserleri:
1) Cila-i Uyûn-ül-Arâis-ül-Muhâdara, 2) Dâiret-ül-Usûl, 3) Dürer-ül-Akâid:
Ehl-i sünnet îtikâdını açıklayan bir eserdir. 4) El-Câmi-ün-Nüfûs, 5)
Huccet-i İlâhiyye, 6) Kıssa-i Mûsâ ve Hızır, 7) Letâyif-ül-Âyât ve Nukûş-ül-Beyyinât,
8) Meclis, 9) Menâkıb-ı Çihâr-ı Yâr-i Güzîn: Sevgili Peygamberimizin
dört halîfesini anlatır. 10) Menâkıb-ı Nu'mân, 11) Menâzil-ül-Ârifîn,
12) Nakd-ül-Hâtır, 13) Risâle-i Emr-iİlâhî, 14) Risâlet-üt-Te'vil, 15)
Şerh-i Gazeliyyât-i Murâd Hân-ıSâlis, 16) Şerh-i Kavâid-ul-İ'rab li İbn-i
Hişâm, 17) Şerhi Kelimetü Kumeyl İbn-i Ziyad, 18) Şerh-i Muhtasar-ül-Menâr,
19) Umdet-ül-Edib fit-Teallûmi vet-Te'dîb: Farsça gramer kitabıdır.
Şeyh Şemseddîn Sivâsî
hazretlerini, vâz ve nasîhat etmesi için civâr köy ve kasaba halkı dâvet
ederlerdi. Bir talebesiyle dâvete icâbet edip giderken bir köyde
konakladı. O köy halkı, hazret-i Ali'yi sevdiğini iddiâ ederek,
sevgiliPeygamber efendimizin seçilmiş Eshâb-ı kirâmı hakkında kötü
sözler söylüyorlardı. Kendilerine ve hayvanlarına paralarıyla yiyecek
bir şeyler almak istediklerinde vermedikleri gibi, onları zulüm ve
işkenceyle öldürmek istediler. O zaman Şemseddîn Sivâsî hazretleri, iki
rekat namaz kılıp, Allahü teâlâya duâ etti.Aradan fazla zaman geçmeden,
köyün ileri gelenleri ve kalabalık bir topluluk türlü türlü yiyecekler
ve hediyelerle geldiler. Taaccüb edip; "Önce siz bize yemek vermeyip
öldürmek istediğiniz halde bu muhabbet ve sevgi nedir?" diye
sorulduğunda; "Biz de bilmeyiz ne hal oldu. Kalbimize, şu azîzin
muhabbet ve sevgisi yerleşti. Mümkün olsa canımızı bile fedâ etmeyi
isteriz." diye cevap verdiler. Sonra talebesi, Şemseddîn Sivâsî
hazretlerine; "Sultânım, düşmanlıktan sonra bu muhabbet nedir?" diye
sordu. Tesbihini gösterdi. Onlar bu şekilde sohbet ederken o topluluğun
reisi gelip; "Sultanım küçük bir kızım var. Bâzan sara tutar. Günlerce
bu halden kurtulamaz, kurtulunca da kendini bilmez. Söylenen sözleri
anlamaz. Başka evlâdım da yok. Huzûrunuza getireyim de hayır duâ
buyurun. Zîrâ bana "KaraŞems'in dergâhından ne isterseniz geri
çevrilmez." diye bildirildi. O da bir an önce getirmesini isteyince
adamcağız kızını bir hayvana bindirip getirdi ve bir ölü gibi Şemseddîn
Sivâsî hazretlerinin huzûruna koydu. Hazret-i Şeyh bir müddet teveccüh
buyurup; "Fâtiha." dediğinde, kızcağız sıçrayarak ayağa kalktı.
Sevinerek evlerine döndü. Nakledilir ki: O hastalık bir daha gelmedi.
Aklı başında iffetli bir hâtun oldu.
Kara Şems'in
vefâtından sonra, talebelerinden hal sâhibi Âmâ Mehmed Dede hocasının
türbesini ziyâret ederken; "Acabâ hocam benim şimdi türbesinde ayakta
olduğumu, türbeye giren çıkanları bilir mi?" diye düşündü. Bu sırada
uykusu geldi ve kendine hâkim olamayıp, uyudu. Rüyâsında hocasını gâyet
nûrânî ve beyaz geniş bir elbise içinde gördü. Ona güler yüzle; "Gel
bunları al!" dedi ve eline bir mikdar altın bıraktı. Sonra; "Dışarı çık!
Biraz sonra ziyâret ve duâ için bizim çocuklar gelecek." buyurdu. Âmâ
Mehmed Dede uyanınca, türbeden dışarı çıktı. Orada bulunan yaşlı birisi
ona; "Kara Şems'in çocuklarının, kabri ziyâret için geldiklerini haber
verdi. Bunun üzerine, hocası hakkındaki düşüncesini düzeltmeye çalıştı
ve hocasının böyle görünmekle daha hâlis îtikâdlı olmasını ve Allahü
teâlânın izni ile uzaktan geleni bildiğini, kaldı ki yakında bulunanı
daha kolay bileceğini anlatmak istediğini anladı.