DİGİTAL ASHÂB

SELMÂN-I FÂRİSÎ
[ R. A. ]
[ Vefatı:
Miladi:
655 ]
" Ehl-i Beytten
sayılan İranlı sahâbî "
" Silsile-i
Nakşbendiyye-i Aliyye'nin Üçüncü Halkası "
Seçkin ve ünlü sahabilerden olan Selmân-ı
Fârisî İran asıllı olup, İsfahan'ın Cayy köyünde doğmuştur. Bir
başka rivayete göre de doğum yeri Râmehürmüz'dür. Doğum tarihi hakkında
bilgi bulunmamaktadır. Selmân (r.a.)'ın müslüman olmadan önceki ismi,
Mabah b. Buzahşan'dır. Müslüman olduktan sonra Selmân ismini almıştır.
Künyesi Ebu Abdullah'tır. Ona nesebi sorulduğu zaman; 'Ben; Selmân b.
İslam'ım' demiştir.
Selmân (r.a.)'ın babası Mecusiliğe aşırı
bağlı olan bir köy ağası (Dihkan) olup büyük bir çiftliğe sahipti ve
evinde bir ateşgede vardı. Ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama
işiyle Selmân (r.a.) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok
aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve
kapatmıştı. Bu arada Selmân (r.a.), Mecusiliğin gerçek bir din olup
olamayacağı hakkında düşünmeye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir
köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar
değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştırma imkanından
yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, işleri yoğunlaşınca onu
tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan
onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince
gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da olsa Hristiyan
bulunmaktaydı. Yola çıkan Selmân (r.a.), bir kilisenin yanından
geçerken, içerde ibadet edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri
girerek onları izlemeye başladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu
insanların dini hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selmân (r.a.)
tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar
orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine
vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla
ilgilenen hıristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu
dinlerinin kaynağının Suriye de olduğunu söylemişlerdi. Selmân (r.a.),
eve dönmekte gecikince babası endişelenmiş ve onu bulmak için adamlar
göndermişti. Eve dönen Selmân (r.a.), başından geçen olayı babasına
anlattı. Babası ise ona, gördüğü dinde hiç bir hayrın bulunmadığını ve
atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve üstün olduğunu
söyledi. Selmân (r.a.) babasına karşı çıkarak, hıristiyanlığın kendi
dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası,
onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti.
Selmân (r.a.), kilisedeki Hıristiyanlarla irtibat kurarak, Suriye
tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber
vermelerini istedi. Böyle bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine
verilen haber üzerine evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriyeye
gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlığın
esaslarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O,
insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları
yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce,
Selmân (r.a.), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve
takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selmân (r.a.),
ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu.
Rahip ona, tabi olunabilecek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul'da
bulunduğunu söyledi. Selmân (r.a.), Musul'a gidip, bu kimseye tabi oldu.
Onun ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi
gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları
itikadda hiç kimseyi tanımadığını, ancak, Nusaybin'de bulunan bir âlime
tabi olabileceğini söyledi. Selmân (r.a.) doğruca Nusaybin'e gitti.
Nusaybin'deki rahibin yanında bir müddet kaldıktan sonra, onun da ölüm
döşeğine yattığını gören Selmân (r.a.), yine kime uyabileceğini sordu.
Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum
diyarında, Ammuriye'de bulunduğunu söyledi. O ölünce Selmân (r.a.),
Ammuriye'ye gitti. Ammuriye'de bir müddet kaldıktan sonra burada yanında
kaldığı rahibin ölümü yaklaştığı zaman ondan da kime tabi olacağı
konusunda vasiyette bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yeryüzünde tabi
olunabilecek bir kimsenin var olduğunu bilmediğini söyledi ve şöyle
ekledi: 'Ancak bir peygamberin gelmesi yakındır. O, İbrâhim'in dini
üzere gönderilecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma
bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber
olduğunu belirten alâmetleri vardır: O, hediye edilen şeyleri yer,
sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu arasında da nübüvvet
mührü bulunmaktadır. Görünce onu tanırsın. O ülkeye gidip ona katılmayı
başarabileceğine inanıyorsan bunu yap' (Ahmed b. Hanbel, V, 442-443 ).
Selmân (r.a.), burada bir müddet kaldıktan sonra, Kelb kabilesinden bir
tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında bilgi aldı ve bahsedilen
nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkması gerektiğine kanaat getirerek,
kendisini bir ücret karşılığında birlikte götürmesini istedi. Selmân
(r.a.)'ın teklifini kabul eden Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz'a
doğru yola çıktı. Ancak, Vadil-Kura'ya geldiklerinde bu kimse Selmân
(r.a.)'a ihanet etti ve onu köle olarak bir Yahudiye sattı. Vadil-Kura'da
hurmalıkları gören Selmân (r.a.), kalbi mutmain olmamakla birlikte,
Ammuriye'deki rahibin kendisine tarif ettiği yerin burası olmasını
arzuluyordu. Vadil-Kura'da bir müddet kaldıktan sonra, efendisinin
amcasının oğlu olan Kureyzaoğulları'ndan bir kimse tarafından satın
alınarak Medine'ye götürülen Selmân (r.a.), burayı görünce, hocasının
kendisine bahsettiği beldeye geldiğini anlamıştı. Rasûlullah (s.a.s)
Mekke'de peygamberlikle görevlendirilip Medine'ye hicret edene kadar
köle olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve sürekli meşgul tutulduğu ve
serbest olarak kimseyle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar
olamamıştı. Rasûlullah (s.a.s) Kuba'ya geldiği zaman Yahudiler, Evs ve
Hacrec'in ona iman etmesine kızıyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardı.
Selmân (r.a.), hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalıştığı sırada
Yahudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selmân (r.a.)'ın
sahibine (Evs ve Hacrec'i kastederek);
'Allah Benu Kayle'ye lânet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke'den bu
gün gelen bir adamın etrafında toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna
inanıyorlar' dedi. Selmân (r.a.) şöyle demektedir: 'Ben kendi kendime;
'bu kesinlikle o peygamberdir' dedim. Öyle bir titremeye başladım ki;
ağacın altında duran sahibimin üzerine düşeceğim korkusuna kapıldım.
Süratli şekilde ağaçtan aşağı inip; 'Ne diyor? Bu haber nedir?' diye
sordum. Bunun üzerine efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; 'Bundan
sana ne! İşinin başına dön' diye bağırdı. Ben ona; 'Sadece duyduğum bu
haberin ne olduğunu anlamak istemiştim' dedim. Akşam olunca Selmân
(r.a.), biriktirmiş olduğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba'da
bulunmakta olan Rasûlullah (s.a.s)'in yanına gitti ve ona; 'Senin salih
bir kimse olduğunu duydum. Yanınızda ihtiyaç sahibi olan arkadaşlarınız
var. Sizin halinizi duyduğum zaman, bunları size vermemin daha iyi
olacağını düşündüm' dedi ve getirdiklerini Rasûlullah (s.a.s)'in yanına
koydu. Rasûlullah (s.a.s), ashabına;
'Yiyin' dedi. Ancak kendisi bunlardan yemedi. Selmân (r.a.), sadaka
kabul etmediğini gördüğü zaman kendi kendine; 'Bu alametlerin biridir'
dedi. Daha sonra Rasûlullah (s.a.s) Medine'ye geçti. Selmân (r.a.)
tekrar bir şeyler hazırlayarak Rasûlullah (s.a.s)'in yanına gitti ve
getirdiklerinin sadaka olmadığını, sadece kendisine hediye olarak vermek
istediğini söyledi. Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yediğini
görünce ikinci alametin de onda var olduğuna kani oldu. Bir zaman sonra
Selmân (r.a.) tekrar Rasûlullah (s.a.s)'in yanına gitti. Rasûlullah
(s.a.s) ashabıyla birlikte oturmaktaydı. O, onlara selam verdikten
sonra, Rasûlullah (s.a.s)'in etrafında dolaşmaya başladı. Onun, bildiği
bir şeyi araştırdığını anlayan Rasûlullah (s.a.s) ridasını kaldırdı.
Selmân (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)'in sırtındaki mührü gördüğü zaman
Ammuriye'deki rahibin kendisine bahsettiği mührün aynısı olduğunu anladı
ve onu öperek ağlamaya başladı. Rasûlullah (s.a.s) onu yanına oturtarak
halini sordu. Selmân (r.a.), oraya ulaşıncaya kadar başından geçen
olayları anlattığı zaman, Rasûlullah (s.a.s) ve orada bulunan sahabiler
bunu hayretler içerisinde dinlemişlerdi (İbn İshak, es-Sîre, Neşr: M.
Hamdullah, İstanbul 1981, 66; Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa'd,
a.g.e., IV, 77-79; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğabe, II, 418-419; Muhammed b.
Hasan ed-Diyarbekrî, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), I, 351-352; Ahmed b.
Hafız el-Hakemî, el-Kısasul-İslâmiye, (muhtemelen) Riyad 1976,
I,187-189). Selmân (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)'e geldiği zaman Arapçayı
meramını anlatacak ölçüde bilmiyordu. Onunla Farsçayı bilen bir tercüman
aracılığıyla konuşmuş olduğu rivayet edilmektedir (Diyarbekrî, a.g.e.,
I, 352).
Selmân (r.a.)'ın İsfahan'daki köyünde başlayan ve müslüman olup
kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu olayları Ahmed b. Hanbel,
İbn Sa'd, İbnul-Esir ve diğerleri, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas'dan
rivayet etmektedirler. İbn Sa'd'ın Kurre el-Kindî'den naklettiği başka
bir rivayette ise Selmân (r.a.)'ın bu kıssası farklı bir şekilde
anlatılmakta ve onun, İslam'a ulaşan yolculuğu esnasında, hıristiyan
hocaların vasiyetleriyle, Hıms'a gittiği; yine buradan tavsiye üzerine
Kudüse ulaştığı; burada kendisine tarif edilen zatı bulup ondan ilim
tahsil ettiği; bu kimsenin ona son peygamberin çıkacağı yer ve önceki
rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz'a doğru hareket
ettiği ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafından köle edilip
Medine'de bir kadına satıldığı nakledilmektedir (İbn Sa'd, a.g.e., IV,
71-72; diğer rivayetler için bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.),
III, 598, vd.).
İbnul-Hacer, Selmân (r.a.)'ın müslüman olana kadar hakkında nakledilen
kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunların arasını telif
etmenin güç olduğunu söylemektedir (Askalanî, a.g.e., II, 62).
Selmân (r.a.), Hicret'in beşinci yılına kadar köle olarak
yaşamıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara
iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlullah (s.a.s) ona,
efendisiyle mükâtebede bulunmasını söyledi. Selmân (r.a.), bunun üzerine
efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk
ukıye (1600 yüz dirhem) altın vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine
Rasûlullah (s.a.s), Sahabilere: 'Kardeşinize yardım edin ' dedi.
Sahabiler güçleri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona
verdiler. Rasûlullah (s.a.s), ona: 'Selmân, git çukurlarını kaz. Dikmeye
sıra geldiği zaman onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi
ellerimle yerlerine koyayım'dedi. Selmân (r.a.), çukurların kazılma
işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlullah (s.a.s), bahçeye
giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi
kurumamıştı. Daha sonra, Rasûlullah (s.a.s) Selmân (r.a.)'ı yanına
çağırarak, efendisine ödemesi gereken kırk ukıye altını ödemesi için ona
yumurta büyüklüğünde bir altın külçesi verdi. Selmân (r.a.): 'Bu benim
ödemem gereken miktarı nasıl karşılar ya Rasulallah?' demekten kendini
alamadı. Rasûlullah (s.a.s) ona, Ey Selmân! Allah onunla senin borcunu
karşılayacaktır' dedi. Selmân (r.a.) şöyle demektedir: 'Nefsim elinde
olan Allah'a yemin ederim ki, onunla kırk ukiyelik ödemem gereken
miktarı ödedim'. Artık böylece Selmân (r.a.) hürriyetine kavuşmuş
oluyordu (Ahmed b. Hanbel, V, 443-444; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 79-80;
Diyarbekri, I, 468; İbnül-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, II, 419; onun azad edilmesi
hakkında değişik rivayetler için bk. Diyarbekrî, a.g.e., I, 469).
Selmân (r.a.)'ın katıldığı ilk savaş Hendek savaşıdır. Müşrikler,
müttefiklerle birlikte oluşturdukları on bin kişilik bir orduyla
birlikte Medine'ye doğru harekete geçtikleri zaman, Rasûlullah (s.a.s),
şehir içinde kalarak bir savunma savaşı vermeyi kararlaştırmıştı. Ancak,
Medine'nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir
sur yoktu. Bu durum şehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu.
Yapılan istişareler esnasında Selmân (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)'e, 'Ey
Allah'ın Rasûlü! Biz İranda muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında
bir hendek kazarak kendimizi savunurduk' deyip hücuma açık bölgede bir
hendek kazılması görüşünü ileri sürmüştü (Taberi, Tarih, II, 566). Bu
görüş Rasûlullah (s.a.s) tarafından uygun bulunmuş ve derhal hendeğin
kazılması için faaliyete geçilmişti. Selmân (r.a.), kuvvetli bir
kimseydi ve kazı işinde oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu,
Selmân (r.a.)'ı sahiplenerek, 'Selmân bizdendir' dediler. Bunun üzerine
muhacirler; 'Hayır Selmân bizdendir' demeye başladılar. Bunu duyan
Rasûlullah (s.a.s); 'Selmân bizdendir. O ehl-i beytimdendir'
diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir (Taberi, aynı yer; İbn
Sa'd, a.g.e., IV, 83).
Selmân (r.a.), daha sonraki bütün savaşlarda Rasûlullah (s.a.s) ile
birlikte bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine önlerine geldikleri
zaman şehirle aralarındaki hendeği gördüklerinde şaşırmışlardı. Çünkü
Araplar daha önce böyle bir savunma usulünden habersizdiler. Müşrikler,
bu hendeği geçmeyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında
hendeğin rolü o kadar büyük olmuştur ki, bundan dolayı Hendek savaşı
olarak adlandırılmıştır.
Selmân (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)'in yanından vefat edinceye kadar
ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a.)'ın Halifeliği zamanında da Medine'de
bulunmuştur.
Ömer (r.a.) devrinde İslâm ordusu İran'ın fethi için harekete geçtiği
zaman Selmân (r.a.) da bu orduya katıldı. Selmân (r.a.) İran asıllıydı.
Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrıca
Farsların İslâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle
arzulamaktaydı. İranlılar, Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de
toplanmışlardı. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman,
karşıya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa'd b. Ebi Vakkas, karşı
sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağladıktan sonra,
bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca, suları kabarmış bir
şekilde akan Dicle nehrine daldı. Sa'd (r.a.)'in yanında Selmân (r.a.)
bulunmaktaydı. Sa'd (r.a.), dua ediyor ve Allah Teâlâ'nın dostlarına
yardım edeceğini, dinini üstün kılacağını ve Allah Teâlâ'ya isyan eden
bir topluluğun iyiliğe (İslâm'a) galebe çalamayacağını söylüyordu.
Nehrin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan Sa'd (r.a.)'a,
Selmân (r.a.) şöyle demekteydi: 'İslâm yepyenidir. Allah, karaları nasıl
müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek
güçtedir. Allah'a yemin ederim ki müslümanlar nehre nasıl akın akın
girmişlerse nehirden öylece akın akın çıkacaklardır'. Gerçekten Selmân
(r.a.)'ın dediği olmuş ve müslüman ordusu hiç kayıp vermeden karşı
kıyıya geçmişti (Taberi, Tarih, IV, 11-12; İbnul-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih,
II, 511-512). İranlı askerler dehşet içerisinde, onların nehri
geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; 'Şeytanlar geliyor. Vallahi
bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkaları değildir'
demekteydiler (Taberi, II, 514). İranlı askerler kaçarak Kisra'nın
sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Buraya gönderilen öncü
birliğinin komutanı Selmân (r.a.)'dı. O, surun önüne geldiği zaman,
İslamın emrettiği şekilde onları üç defa müslüman olmaya, kabul
etmezlerse cizye ödemeye davet etti. Selmân (r.a.) onlara şöyle diyordu:
'Ben de aslen sizden biriyim. Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eğer
müslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara sahip
olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak isterseniz, bize itaat
ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul etmezseniz, diğerleri gibi sizinle
savaşırız' (Taberi, a.g.e., IV,14). Selmân (r.a.), meselenin Arapların
Acemlere hâkimiyeti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için,
'Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor' diyerek (İbn
Hanbel, V, 444) ikna etmeye çalışıyordu. Selmân (r.a.) ilk iki şartı
kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi.
Üçüncü gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve
böylece Kisra'nın muhteşem sarayı müslümanların eline geçmiş oldu (Taberi,
a.g.e., IV). Daha önce Behuresirdekileri de o İslâm'a davet etmişti.
Ancak buradakiler, cizye vermeyi de reddedince savaşılarak mağlup
edilmişlerdi (Taberi, aynı yer).
Sa'd (r.a.) Medâin'de karargah kurmuştu. Ancak buranın havası, İslâm
askerlerine iyi gelmemiş, iklim değişikliğinden dolayı yüzlerinin
renkleri değişmişti. Bu durumu öğrenen Ömer (r.a.), Sa'd'a haber
göndererek, müslümanların yaşamalarına uygun bir yer tesbit edilmesi
için Selmân (r.a.) ile Huzeyfe (r.a.)'ı görevlendirmesini istedi. Bu yer
ile Medine arasında ulaşım kolaylığını engelleyecek bir nehrin
bulunmamasını özellikle vurguladı. Bölgede araştırmalarda bulunan Selmân
(r.a.) ve Huzeyfe (r.a.), sonunda Kufe üzerinde karar kıldılar ve burada
ordugah şehri inşa edildi (17/638) (Taberi, a.g.e., IV, 40-41; İbnul-Esir,
el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528). Selmân (r.a.) İran'ın fethi için devam
eden askerî harekâtlarda aktif olarak rol almıştır (Taberi, IV, 305;
İbnul-Esir, el-Kâmil fit-Tarih, III, 132).
Selmân (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) döneminde Medâin valiliğinde bulunmuştur.
Selmân (r.a.), Hicri 36 yılında Medain'de vefat etmiştir (İbnul-İmad,
Şezerâtu'z-Zeheb, I, 44; İbn Hacer, a.g.e., II, 63; İbnul-Esîr, Tarih,
III, 287; İbn Sa'd, a.g.e., VI,17). Ancak onun ölüm tarihi hakkında
farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Osman (r.a.)'ın hilafetinin
sonlarına doğru, (35) veya 37 yılında vefat ettiği rivayet edilmekte;
hattâ Hz. Ömer zamanında öldüğü de söylemektedir (İbnul-Esîr, Üsdü'l-Ğabe,
II, 421). İbn Hacer, onun ölümü ile ilgili farklı tarihleri verdikten
sonra, Enes (r.a.)'den, İbn Mes'ud'un, ölüm döşeğindeki Selmân (r.a.)'ı
ziyaret ettiği şeklindeki rivayeti delil alarak, İbn Mes'ud'un 34.
yıldan önce vefat ettiğini, dolayısıyla Selmân (r.a.)'ın ölümünün 33.
veya 32. yılında olması gerektiği görüşünü ileri sürmektedir (İbn Hacer,
a.g.e., II, 63). İbn Hacer, Zehebî'nin rivayetlerini
değerlendirdikten sonra, onun ancak seksen yıl kadar yaşamış olabileceği
kanaatine vardığını nakletmektedir.
Selmân (r.a.)'ın mezarı, Bağdad'ın 30 km
doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının
kenarındadır. Onun bulunduğu yer Selmân-ı Pak (temiz Selmân) olarak
isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad
tarafından tamir ettirilmiştir.
***
ZÜHD ve TAKVASI
Selmân-ı Fârisî hanımı ile gâyet zâhidâne bir hayat sürdüler.
Ashâb-ı
Suffa içerisinde öne geçerek Rasûlullah aleyhisselâmın
dilinden İslâm'ın inceliklerini en iyi öğrenenlerden ve -daha sonra
öğretenlerden- oldu. Ashâb-ı Suffa içerisinde Rasûlullah
aleyhisselâma en yakın olan Selmân-ı Fârisî kölelik ve fakirlik
yıllarında çektiği sıkıntıları, Rasûlullah'ın dizi dibinde unuttu.
Selmân (r.a.), ilim, fazilet ve zühd bakımından Ashabın en önde gelen
simalarından birisi olup, Rasûlullah (s.a.s)'e yakınlığıyla
tanınmaktadır. Hz. Aişe (r.a.) şöyle demektedir:
'Bir çok geceler Selmân (r.a.) Rasûlullah (s.a.s) ile yalnız kalırlardı.
Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasûlullah (s.a.s) hanımlarından
birinin yanına bile girmezdi' (İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 420).
Rasûlullah (s.a.s), Hendek savaşı esnasında O'nun ehl-i beytinden
olduğunu ilân etmişti.
Hz. Ali (r.a.) onun hakkında; 'Ona evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi
verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz' demiştir. Başka bir zaman
da: 'O bizim ehl-i beytimizdendir. Aranızdaki konumu Lokman Hekim
gibidir. İlk ve son kitabı okumuştur. Sonu olmayan bir denizdir'
demiştir. Muaz (r.a.) kendisine gelenlere ilmi, aralarında Selmân
(r.a.)'ın da bulunduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun
ilmi hakkında yapılan övgüler Rasûlullah (s.a.s)'in söylediği; 'Selmân
ilme doyuruldu' (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85). Sözüne dayandırılmaktadır.
Selmân (r.a.), Ebu Derdâ' (r.a.)'ın gece boyu namaz kıldığı ve sürekli
oruç tuttuğunu gördüğü zaman onu bundan alıkoyup hazırlanan yemekten
yiyerek orucunu bozması konusunda ısrar etmiş ve ona; 'Üzerinde gözünün
hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen
namaz kıl, bazan ara ver' (bunları nafile olan ibadetleri için
söylemiştir). Ebu'd-Derdâ' bu durumu Rasûlullah (s.a.s)'e ilettiği zaman
o; 'Selmân senden daha âlimdir' dedi ve bunu üç kere tekrarladı (İbn
Sa'd, a.g.e., IV, 85-86).
Hz. Ömer (r.a.), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin idaresinin
sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a.), duyduğu bir endişesini dile
getirerek Selmân (r.a.)'a şöyle sormuştu: 'Ben bir melik (kral) miyim,
yoksa halife miyim?'. Selmân (r.a.) ona şöyle karşılık verdi; 'Eğer sen
müslümanların toprağından bir dirhemden az veya fazla bir para alır,
sonra onu, haksız bir şekilde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik
olursun' (Taberi, a.g.e., IV, 211; İbnu'l-Esir, Tarih, III, 59).
Hz. Ömer (r.a.), fey gelirlerini taksim ederken, Selmân (r.a.)'a dört
bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, 'Halifenin oğlu (Abdullah)
üç bin beşyüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor'
diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Oradakiler: 'Selmân, Rasûlullah
(s.a.s) ile Abdullah'ın katılmamış olduğu bir çok savaşa katılmıştır'
diyerek cevapladılar (İbn Sa'd, IV, 86). Başka bir rivayette, Ömer
(r.a.), Fey gelirlerinden müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Atâ'yı
tesis ettiği zaman, Sahabiler için İslâm'daki öncelikleri ve
katıldıkları savaşları göz önüne alarak bir gruplandırma yaptığı; Selmân
(r.a.)'ı, Hasan (r.a.), Hüseyin (r.a.) ve Ebu Zer ile birlikte
olmadıkları halde Bedir ehlinden sayarak alacakları miktarı beş bin
dirhem olarak kararlaştırdığı bildirilmektedir (Taberi, a.g.e., III,
614).
Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: 'Cennet üç kişiyi özler.
Ali, Ammar ve Selmân' (Tirmizi, Menâkıb, 34).
Ashâbın
büyüklerinden olan Selmân-ı Fârisî , gâyet az yerdi. Bir
sofrada kendisine çok yemesi için ısrar edilince, Peygamber aleyhisselâmın kendisine, “İnsanların âhirette çok açlık çekecek
olanları, dünyada doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir” buyurduğunu haber
verdi.
Selmân (r.a.), son derece mütevazi ve
kanaatkar bir hayat yaşamıştır. O, Medain'de vali bulunduğu ve çoğu
devlet memurlarından fazla gelire sahip olduğu halde günlük yaşamı, son
, derece sadeydi. O, köle olduğu zaman nasıl giyinir ve nasıl gezerdiyse
Medain valisi olduğu zaman da aynı hal üzere devam etmişti. O, eline
geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden
başkasını yemezdi. Tanımayan birisinin, onun vali olduğunu anlaması
mümkün değildi. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafından gelen bir
tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördüğü Selmân'ı çağırarak
yüklerini taşımasını istedi. O, hiç tereddüt etmeden yükleri sırtına
aldı ve adamla birlikte yürümeye başladı. Onu bu halde görenler, 'Bu
validir' dediklerinde adam; 'Seni tanımıyordum' diyerek özür diledi.
Selmân (r.a.) ona, 'Hayır bunları evine kadar götüreceğim' diyerek
yoluna devam etti (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 88; buna benzer diğer bir olay
için bk. aynı yer).
Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmaları ve hafife
almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir defasında iki genç
asker yanından geçerlerken, onu göstererek; 'Emiriniz budur' diyerek
gülüyorlardı. Selmân (r.a.)'ın yanındaki adam ona, 'Ey Ebu Abdullah!
Şunların ne dediğini görüyor musun?' dedi. Selmân (r.a.) ona şöyle dedi:
'Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi
becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın.
Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların
duaları ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur' (İbn Sa'd, a.g.e., IV,
87-88). Selmân (r.a.) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her
şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 420).
O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eline geçen parayla
hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlini çağırır ve birlikte
yerlerdi (İbn Sa'd, IV, 9).
655 senesinde Hz. Osman devrinde,
hastalandı. Bu hastalığı neticesinde Medâin'de ilerlemiş bir yaşta vefât
etti.
Selmân (r.a.), ölüm döşeğine yattığı
zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud
O'nu ağlarken buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap
vermişti: 'Rasûlullah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu
koruyamadık. O bize şöyle demişti: 'Sizin dünyadaki geçimliliğiniz bir
yolcunun azığı kadar olsun '.
Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Çok sâde bir hayat
yaşayan Selmân-ı Fârisî kendisini ziyârete gelen Ashâb nasîhat isteyince, onlara nasîhatte bulunuyordu.
Kendisini ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl
davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını istemişti (İbn Sa'd,
a.g.e., IV, 90-91).
Selmân-ı Fârisî
, Peygamberimizden altmış civârında hadîs-i şerîf rivâyet
etmiştir. Ebû Hureyre O'ndan hadîs-i şerîf
rivâyet etmiştir. Rivayetlerinden otuz kadarında Buhârî ve Müslim ittifak edip,
kitaplarına almışlardır.
Selmân-ı Fârisî (r.a.), sık saçlı,
uzun boylu bir kimseydi. Medâin'de Bukeyre adında bir hanımı vardı (İbn
Sa'd, IV, 92). Selmân (r.a.), Medine'deyken Hz. Ömer (r.a.)'in kızını
ondan istediği, fakat, Amr b. el-Âs'ın bu konuda Selmân (r.a.)'ı
kızdırması üzerine bundan vazgeçtiği nakledilmektedir.
TASAVVUFÎ YÖNÜ
Sufiler, Selmân (r.a.)'ı
Ashâb-ı Suffa ile
birlikte tasavvufun kurucularından biri olarak kabul ederler. Bir çok
tarikat silsilesi ona dayandırılmaktadır. O, Rasûlullah (s.a.s)'in
berberliğini yaptığı için Fütüvvet teşkilatına bağlı berberlerin piri
olarak kabul edilmekteydi. Selmân (r.a.)'ın sahip olduğu şöhreti, bütün
müslümanların ona karşı içten bir sevgi duymalarına sebep olmuştur.
Sünnî müslümanlar onun adını büyük bir sevgiyle anarlar.
İlim öğretmeyi çok sevdiğinden ashâb ve
tabiinden birçok âlim yetiştirmiştir.
Tâbiînin büyüklerinden
ve o zamanki Medîne'de Fukahâ-i Seb'a denilen, yedi büyük âlimden biri
olan Silsile-i Nakşbendiyye-i Aliyye'nin dördüncü halkası Hz. Ebu
Bekr'in torunu Kâsım bin Muhammed de Selmân-ı Fârisî'nin yetiştirdiği
alimlerden olup sohbetlerinde tasavvufi kemâle ermiştir.
***
KENDİ İFADELERİ
İLE İSLAM'I BULMA ÖYKÜSÜ
Selmân-ı Fârisî ,
İslâm'ı bulmasını anlatıyor:
"Ben İran'ın, İsfahan
şehrinin Cayy köyündenim. Babam köyün en zengini olup, arazimiz ve
malımız çoktu. Babamın tek çocuğu idim. Beni herkesten çok severdi.
Bunun için benim üzerime titrerdi. Evden çıkmama izin vermezdi.
Babam Mecûsî
(ateşperest) olduğu için, Mecûsîliği de bana, evde, tam olarak öğretti.
Evde devamlı bir ateş yanar, biz ona tapar, secde ederdik. Babamın malı
ve mülkü çok olduğu için, beni bir ara dışarıya çıkardı ve dedi ki:
- Yavrum, ben öldüğüm
zaman, bu malların sâhibi sen olacaksın. Onun için, git, mallarını ve
arazilerini tanı!
Bir gün tarlalara
bakmaya gittiğimde, bir Hıristiyan kilisesine rastladım. Onların
seslerini işittim. Gidip baktım ki, içerde ibâdet ediyorlar. Ben, daha
önce öyle bir şey görmediğim için, çok hayret ettim. Zîrâ bizlerin
ibâdeti bir miktar ateş yakıp, ona secde etmekti.
Fakat onlar, görünmeyen
bir Allah'a ibâdet ediyorlardı. Kendi kendime, “Vallahi bunların
dîni haktır ve bizimkisi bâtıldır” dedim. Onun için akşama
kadar onları seyrettim. Tarlalarımıza da gitmedim, akşam oldu.
Kilisedekilere dedim ki:
- Bu dînin aslı,
merkezi nerededir?
- Bu dînin aslı, merkezi
Şam'dadır.
- Peki, ben de
Şam'a gitsem, beni de bu dîne kabûl ederler mi?
- Evet kabûl ederler.
- Sizlerden
yakında Şam'a gidecek kimseler var mıdır?
- Bir müddet sonra bir
kervanımız Şam'a gidecektir.
(İsfahan'daki bu
Hıristiyanlar, İsfahan'a Şam'dan gelmişlerdi ve sayıları da az idi.)
Ben bunlarla meşgul
olurken, vakit geç oldu. Babam benim dönmediğimi görünce, beni aramak
için adam göndermiş. Beni aramışlar, bulamamışlar ve bulamadıklarını
babama söylemişler. Tam bu sırada, ben de eve döndüm. Babam dedi ki:
- Bu zamana kadar nerede
kaldın? Seni aramadığımız yer kalmadı.
- Babacığım, ben
bugün tarlaları dolaşmak için yola çıktım, fakat yolda karşıma bir
Nasrânî kilisesi çıktı. Ben de içeri girdim. Baktım ki; görmedikleri ve
herşeye Hâkim ve Kâdir olan Bir Allah'a îmân ediyorlar. Onların
ibâdetlerine şaştım kaldım. Akşama kadar onları seyrettim. Anladım ki,
onların dîni haktır.
- Yavrum, yanlış
düşünüyorsun. Senin babalarının ve dedelerinin dîni, onların dîninden
daha doğrudur. Onların dîni bozuktur. Sakın onlara aldanma, inanma!
- Hayır
babacığım, onların dîni bizimkinden daha hayırlıdır ve onların dîni
haktır. Bizimki (ateşperestlik) ise bâtıldır.
Babam bu sözüme çok
kızdı ve beni el ve ayaklarımdan başlayıp eve hapsetti.
Babam beni, “Nasrânîlik
haktır” dediğim için, elimi, ayağımı bağlamış ve eve hapsetmişti. Ben
daha önce kilisedeki Hıristiyan rahiplere; bu dînin aslının nerede
olduğunu sormuştum. Onlar da şam'da olduğunu söylemişlerdi. Ben evde
hapis iken, devamlı şam'a gidecek olan kervanı beklerdim.
Nihâyet Hıristiyan
rahipler, Şam'a gidecek kervanı hazırlamışlardı. Bunu haber alınca,
iplerimi çözüp kaçtım ve kervanın bulunduğu yere gittim. Kervandakilere,
buralarda duramayacağımı söyleyerek, o kervanla şam'a gittim.
Şam'da Hıristiyan
dîninin en büyük âlimini sordum. Bana bir âlimi ta'rif ettiler. Onun
yanına giderek, durumu anlattım. Onun yanında kalmak istediğimi, ona
hizmet edeceğimi söyleyip, ondan, bana Nasrânîliği öğretmesini, Allahü
teâlâyı tanıtmasını rica ettim. O da kabûl etti.
Fakat sonradan,
onun kötü kimse olduğunu anladım. Çünkü Hıristiyanların fakirlere
vermesi için getirdikleri altın ve gümüş sadakaları, kendine alır,
fakirlere vermezdi. Böylece şahsına yedi küp altın ve gümüş
biriktirmişti. Fakat bunu benden başka kimse bilmezdi.
Bir müddet sonra o âlim
vefât etti. Nasrânîler onu defnetmek için toplandılar. Onlara dedim ki:
- Neden buna bu
kadar hürmet ediyorsunuz? O hürmete lâyık bir insan değildir.
- Sen bunu nereden
çıkarıyorsun?
Ben de biriktirdiği
altınların yerini bildiğim için, onlara gösterdim.
Nasrânîler yedi küp
altını ve gümüşü çıkardılar ve “Bu, defin ve techîze lâyık bir kimse
değildir” dediler ve bir yere atıp üzerini taşla kapattılar.
Sonra onun yerine başka
bir âlim geçti. Çok âlim, zâhid bir kimse idi. Dünyaya hiç ehemmiyet
vermezdi. Gece-gündüz hep ibâdet ederdi. Onu çok sevdim ve uzun zaman
yanında kaldım. Onun ve kilisenin hizmetini yapar ve onunla ibâdet
ederdim. Vefât zamany geldi ve ona sordum:
- Ey benim efendim, uzun
zamandan beri yanınızdayım ve sizi çok sevdim. Çünkü siz, dînin
emirlerine itâat ediyorsunuz ve men ettiklerinden kaçıyorsunuz. Siz
vefât ettiğiniz zaman, ben ne yapayım? Bana ne tavsiye edersiniz?
- Oğlum, Şam'da
insanları ıslâh edecek bir kimse yoktur. Kime gitsen seni ifsâd ederler.
Fakat Musul'da bir zât vardır. Ona gitmeni tavsiye ederim.
Ben de “Peki efendim”
dedim ve o zât vefât edince, Şam'dan Musul'a gittim. Onun ta'rif ettiği
zâtı bulup, başımdan geçenleri anlattım. Beni hizmetine kabûl etti.
O da diğer zât gibi çok
kıymetli, zâhid, âbid bir kimse idi. Onun vefât zamanı, aynı soruları
ona da sordum. O da bana Nusaybin'de bir zâtı tavsiye etti.
Musul'da hizmet ettiğim
zât da vefât ettikten sonra derhal Nusaybin'e gittim. Bahsedilen kimseyi
bulup, yanında kalmak istediğimi söyledim. İsteğimi kabûl etti ve bir
müddet de onun hizmetinde bulundum. Bu zâta da vefât etmek üzere iken,
beni başka birine göndermesini söyledim. Bu sefer bana Amuriye'deki bir
Rum şehrinde bulunan başka bir kimseyi ta'rif etti.
Vefâtından sonra da
oraya gittim. Ta'rif edilen bu son şahsı da bulup, hizmetine girdim.
Uzun bir zaman da onun yanında kaldım. Artık onun da vefâtı yaklaşmıştı.
Ona da beni birine havâle etmesini ricâ edince, dedi ki:
- Vallahi şimdi
böyle bir kimse bilmiyorum. Fakat âhir zaman Peygamberinin gelmesi
yaklaştı. O, Araplar arasından çıkacak, vatanından hicret edip, taşlık
içinde hurması çok bir şehre yerleşecek. Alâmetleri şunlardır: Hediyeyi
kabûl eder, sadakayı kabûl etmez, iki omuzu arasında nübüvvet mührü
vardır...
Böylece alâmetlerini
saydı. Yanında bulunduğum bu zât da vefât edince, onun tavsiyesi
üzerine, Arap diyârına gitmeye hazırlandım. Amuriye'de çalışıp, birkaç
öküz ile bir miktar koyun sâhibi olmuştum. Benî Kelb kabîlesinden bir
kâfile Arap beldesine gitmek üzere idi. Onlara dedim ki:
- Bu sığırlar ve
koyunlar sizin olsun, beni Arap vilâyetine götürün. Kabûl edip beni
kâfilelerine aldılar. Vâdiyül Kurâ denilen yere gelince, bana ihânet
edip, “Köledir” diyerek beni bir Yahûdîye sattılar.
Yahûdînin bulunduğu
yerde hurma bahçeleri gördüm. “Âhir zaman Peygamberinin hicret edeceği
yer, herhalde burasıdır” diye düşündüm. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir
müddet Yahûdînin hizmetinde kaldım.
Sonra beni köle olarak
amcasının oğluna sattı. O da alıp Medîne'ye getirdi. Medîne'ye varınca,
sanki bu beldeyi önceden görmüş gibiydim. Hemen ısındım. Artık günlerim
Medîne'de geçiyor, beni satın alan Yahûdînin bağında, bahçesinde
çalışıp, ona hizmetçilik yapıyordum. Bir taraftan da asıl maksadıma
kavuşma arzusuyla bekliyordum.
Bir gün beni satın alan
Yahûdînin bahçesinde, bir hurma ağacı üzerinde çalışıyordum. Sâhibim,
yanında biri ile bir ağaç altında oturup konuşmakta idi. Bir ara o kimse
dedi ki:
- Mekke'den bir
kimse geldi. Allah'ın nebisi olduğunu söylüyor.
Ben bu sözleri işitince,
kendimden geçip az kalsın ağaçtan yere düşüyordum. Hemen aşağı inip, o
şahsa dedim ki:
- Ne diyorsun?
Sâhibim bana bir tokat
vurdu ve dedi ki:
- Senin nene lâzım ki
soruyorsun, sen işine bak!
Âhir zaman Peygamberinin
geldiğini işittiğim gün, akşam olunca, bir miktar hurma alıp, hemen
Kubâ'ya vardım. Rasûlullah'ın yanına girip dedim ki:
- Sen sâlih bir
kimsesin, yanında fakirler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim.
Rasûlullah, yanında
bulunan Ashâba buyurdu ki
- Geliniz, hurma
yiyiniz!
Onlar da yediler.
Kendisi aslâ yemedi. Kendi kendime, “İşte, birinci alâmet budur. Sadaka
kabûl etmiyor” dedim.
Bu hurmalar hediyedir
Eve döndüm. Bir miktar
hurma daha aldım ve Rasûlullah'a getirip dedim ki:
- Bu hurmalar hediyedir.
Bu defa yanındaki
Ashâbı
ile birlikte yediler. Kendi kendime, “İşte, ikinci âlamet budur” dedim.
Götürdüğüm hurma
yirmibeş tane kadar idi. Hâlbuki yenen hurma çekirdekleri bin kadardı.
Rasûlullah'ın mu'cizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendime, “Bir âlameti
daha gördüm” dedim.
Rasûlullah'ın yanına
ikinci defa varışımda, bir cenâze defnediyorlardı. Nübüvvet mührünü
görmeyi arzu ettiğim için yanına yaklaştım. Benim murâdımı anlayıp,
gömleğini kaldırdı. Mübârek sırtı açılınca, Nübüvvet mührünü görür
görmez, varıp öptüm ve ağladım. O anda Kelime-i Şehâdeti söyleyerek
müslüman oldum."
***
Rasûlullah
efendimize, uzun yıllardan beri başından geçen hâdiseleri bir bir
anlattı. Hâline taaccüb edip, yaşadıklarını Ashâba da anlatmasını emir
buyurdu. Ashâb toplandı, O da başımdan geçenleri anlattı.
***
Selmân-ı Fârisî îmân ettiği zaman, Arabca bilmediği için tercüman
istemişti. Gelen Yahûdî tercüman, Selmân-ı Fârisî'nin Peygamberimizi
övmesini tersine bir anlam ile aktarıyordu. Rivayet olunduğuna göre
bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm
gelip, Selmân'ın sözlerini doğru olarak Rasûlullah'a bildirdi. Durumu Yahûdî de
anlayınca, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.
***
KÖLELİKTEN
KURTULUŞU
Selmân-ı Fârisî
, Müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam
etti. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Yâ Selmân!
Kendini kölelikten kurtar!
Bunun üzerine, sâhibine
gidip, azâd olmak istediğini söyledi.
Yahûdî, hurma verecek
duruma gelmiş üçyüz fidan getirmesi ve kırk ukiye altın (o zamanki
ölçüye göre belli bir miktar altın) vermesi şartıyla kabûl etti.
Bunu Rasûlullah'a haber
verdi. Rasûlullah Ashâbına buyurdu ki:
- Kardeşinize
yardım ediniz!
Onun için üçyüz hurma
fidanı topladılar. Rasûlullah efendimiz, “Bunların çukurlarını
hazır edip, tamam olunca bana haber veriniz” buyurdu. Çukurları
hazırlayıp haber verince, Rasûlullah efendimiz teşrif edip, kendi eliyle
o fidanları dikti. Bir tanesini de Hz. Ömer dikmişti. Hz. Ömer'in diktii
hariç, hepsi, Allah'ın izni ile, o sene hurma verdi. O bir taneyi
de söküp, kendi mübârek eli ile yeniden dikti ve diktiği anda hurma
verdi.
Selmân-ı Fârisî anlatır:
“Bir gün bir zât beni arıyor ve, “Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için
belli miktarda anlaşan köle Selmân-ı Fârisî nerededir?” diye soruyordu.
Beni buldu ve elindeki
yumurta büyüklüğündeki altını bana verdi. Ben de Peygamber efendimize
gittim ve durumu arzettim.
Rasûlullah efendimiz
bana, “Bu altını al, borcunu öde!” buyurdu. Bunun
üzerine ben, “Yâ Rasûlallah, bu altın Yahûdînin istediği ağırlıkta
değil” diye arzettim. Rasûlullah efendimiz, o altını alıp, mübârek
dilinin üzerine sürdü ve sonra buyurdu ki:
- Al bunu!
Allah'ın izniyle bu senin borcunu edâ eder.
Daha sonra, Allah hakkı
için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da
sâhibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum.” Bundan sonra azâd olan
Selmân-ı Fârisî , Ashâb-ı-i
Suffa arasına katıldı.
***
Çok ağlamasının sebebini
sorduklarında buyurdu ki:
- Üç şey
beni devamlı ağlatır: Birincisi, Rasûl aleyhisselâmın vefâtı. Bu ayrılığa
dayanamadım ve durmadan ağlıyorum. İkincisi, kabirden kalktığım zaman,
hâlim ne olur bilmediğim için ağlıyorum. Üçüncüsü, Allah beni
hesaba çektiği zaman, Cennetlik miyim, Cehennemlik miyim bilemiyorum. O
zaman hâlim ne olur bilemiyorum, onun için ağlıyorum.
***
HENDEK
Uzak diyarlardan geldiği
için, Ashâbdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Hz.
Ebûd-Derdâ ile kardeş oldu. Hendek savaşından itibaren bütün gazâlara
katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medîne üzerine üçüncü defa
yürüyen müşriklere karşı, nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişâre
ediliyordu. Bütün müşriklerin
birleşerek hücum ettiği bu savaşta, Selmân-ı Fârisî , Rasûlullah'a hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı söyledi. Onun bu
teklifi kabûl edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek
savaşı denildi.
Selmân-ı Fârisî,
içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yemân, Nu'mân bin Mukarrin ile
Ensârdan altı kişinin bulunduğu bir grupla beraber bulunuyordu. Kendisi
güçlü ve kuvvetli bir zât idi. Hendek kazma işinde gayet mâhir ve
becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Câbir bin
Abdullah buyurmuştur ki: "-Selmân'ın kendisine
ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri, vaktinde
kazıp bitirdiğini gördüm."
Hendek savaşındaki
gayret ve hizmetinden dolayı Selmân-ı Fârisî'ye Peygamberimiz “Selmân-ül
hayr (hayırlı Selmân)” buyurdu.
***
Hz. Ebû Bekir devrinde
Medîne'den ve tasavvufi terbiyesine girdiği Hz. Ebû Bekir'in sohbetinden bir an ayrılmayan Hz. Selmân-ı
Fârisî,
anayurdu olan İran hakkında bilgi sâhibi bir kişi olarak Hz. Ömer zamanında İran fethine katılmıştır. İslâm ordusunun büyük
zaferlere kavuştuğu İran, Azerbaycan ve Dağıstan seferlerinde, Selmân-ı Fârisî'nin çok büyük
hizmetleri olmuştur. İranlılar, savaşlarında fil kullanıyorlardı.
Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hz. Selmân fillerle nasıl
çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini İslâm askerlerine gösterdi. İranlıları kendi
lisanlarıyla dîne da'vet etmiş ve onlara İslâm'ı anlatmıştır.
MEDÂİN VALİSİ
SELMÂN
İran'ın Medâin şehri
alınınca, Hz. Ömer, O'nu şehre vâli tayin etti. İlmi, basireti,
vazifesindeki adâleti ve nezâketi ile gönül ehli bir mürşid olarak Medâin
halkı tarafından kısa sürede çok sevilip sayıldı. İslâm'ı hızla büyük
kitlelere yaydı.
Selmân-ı Fârisî
, Hz. Ömer zamanında Medâin vâlisi iken, maaşını aldığında,
ondan hiçbir şey harcamaz, hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi el emeği
ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar, üç dirheme satardı. Onun bir
dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini
sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyleri alırdı.
Medâyin'de vâli iken,
Şam'dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selmân-ı
Fârisî'yi tek bir hırka ile görünce, işçi zannetti ve dedi ki:
- Gel şunu taşı!
Hz. Selmân çuvalı
yüklendi ve yürümeye başladı. Hz. Selmân'ı tanıyanlar, adama dediler ki:
- Sen ne yapıyorsun, bu
vâlidir. Adam, Hz. Selmân'a dönüp özür diledi:
- Kusûrumu bağışlayınız,
sizi tanıyamadım. Çuvalı sırtınızdan indirin.
- Hayır, niyet
ettim gideceğin yere kadar götüreceğim.
Çuvalı adamın evine
kadar götürdü. Hz. Selmân böylesine de tevâzu sâhibi idi.
***
Çok cömert olan Selmân-ı
Fârisî , günlük gelirinin çoğunu dağıtırdı ve el emeği ile
geçinirdi. Fakirleri dâimâ doyurur, onlarla beraber yerdi. Kendisi çok
ihtiyar olduğu hâlde, kendi işini kendi görürdü. Birşey taşırken elleri
titredi. Halk etrafına toplanır, “Eşyalarını biz taşıyalım” deyince,
onlara, “Hayır ben kendim götüreceğim” derdi. Hâlbuki emrinde çok kişi
vardı.
Yaşlı hâline rağmen, her
zaman ilim öğrenirdi. Bunun sebebini sorduklarında buyurdu ki: "- İlim çoktur, fakat
ömür kısadır. O hâlde önce dinde zarûrî lâzım olan ilimleri öğren! Kalb
ile bedenin hâli, kör ve topal bir kimsenin hâli gibidir. Kör bir ağacın
altına gider, fakat onda meyve olduğunu göremez. Topal, ağaçtaki meyveyi
görür fakat alamaz. İlâhî ni'metleri kalb bilmeli, inanmalı, beden de
onunla âmil olmalı ki, âhiretteki sonsuz ni'metlere kavuşmak nasip
olsun."
***
Selmân-ı Fârisî birgün bir deve yükü
azık satın aldı. Bir kimse onu gördü
ve sordu: "- Yâ Selmân, bu kadar
azıkı ne yapacaksın? Bunu bitirecek kadar ömrün olduğunu biliyor
musun?"
Selmân
buyurdu ki: "- Nefs nafakasını aldığı
zaman, insan rahat olur. Ondan sonra, nafaka ve başka birşey düşünmeden,
Allah'ın zikri ile meşgûl olabilir. İnsan nafakası tamam olunca,
vesveselerden emin olur."
***
Selmân-ı Fârisî
, arkasından bir kimsenin yürüdüğünü gördüğü zaman, “Bu hâl,
sizin için hayırlı, fakat benim için fenadır” buyurur, hiç kimsenin,
arkasından yürümesini istemezdi.
***
Ebû Vâil diyor ki:
“Bir arkadaşımla Selmân'ın ziyâretine gittim. Bize bir miktar arpa ekmeği ile biraz
da tuz getirdi. Arkadaşım dedi ki: "- Şu tuzun yanında biraz
da sağter (kekik gibi bir ot) olsaydı."
Bunun üzerine Selmân-ı
Fârisî , matarasını rehin vererek o otu aldı, geldi. Yemeği bitirince
arkadaşım dedi ki: "- Bize verdiği ni'mete
kanâat ettiğimiz için Allah'a hamdederiz."
Selmân
buyurdu ki: "- Eğer kanâat
etseydin, benim matara rehin olmazdı.”
***
Selmân-ı FÂRİSÎ
HAKKINDAKİ BATIL İNANIŞLAR:
Ehl-i beytten
sayılması, Selmân (r.a.)'a Şiilerin karşı özel bir ilgi
göstermelerine sebep olmuştur. Hacdan dönen Şiiler Kerbela'dan sonra
kabrini ziyaret etmeyi ihmal etmezler. Ayrıca, Şiiler, Hz. Ali ve Ehli
Beyt hakkında rivayet olunan hadislerin çoğunu O'na isnad ederler. Gulat-ı
Şia ekollerinde ise o, ilahî südur sırasında Ali (r.a.)'den hemen sonra
yer alır.
Nusayriler ise
onu, üç gizli harften biri kabul ederler. Nusayriliğin teslis akidesini
ifade eden ayn, mim ve sin harflerinden ayn Ali'yi, mim Muhammed
(s.a.s)'i, sin ise Selmân'ı ifade eder. Mana (Ali), ism (Muhammed) bab
ise Selmân'dır. Buna göre o Nusayrî teslis akidesinin kapısı (bab) olup,
üçüncü had'dır.
Durzîler ise,
Kur'an'ın Selmân'a vahyolunduğuna, Peygamberin Kur'an'ı O'ndan aldığına
inanmaktadırlar. Bu ekoller, oluşturdukları inanç sistemlerinde diğer
bir kaç sahabi ile birlikte Selmân (r.a.)'ı temel unsur olarak
kullanmışlar ve O'na çeşitli fonksiyonlar yüklemişlerdir.
|