On ikinci yüzyılda Kuzey
Afrika'da yetişen büyük velîlerden. Şâziliyye adı verilen tasavvuf
yolunun kurucusudur. İsmi, Ali bin Abdullah bin Abdülcebbâr, künyesi,
Ebü'l-Hasan, lakabı Nûreddîn'dir. Peygamber efendimizin sallallahü
aleyhi ve sellem torunu hazret-i Hasan'ın soyundan olup şeriftir. 1196
(H.592) senesinde Tunus'un Şâzile kasabasında doğduğu için Şâzilî
nisbesiyle meşhûr olmuştur. 1256 (H.654) senesinde hac yolculuğu
sırasında Hamisre'de vefât etti. Kabri, Hamisre mevkiindeki Ayzâb
sahrâsındadır.
Küçük yaştan îtibâren
doğduğu Şâzile kasabasında ilim öğrenmeye başlayan Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî,
önceleri kimyâ ilminde uzun çalışmalar ve araştırmalarda bulundu. Bu
ilimde iyi yetişmesi için cenâb-ı Hakk'a yalvararak duâ ediyordu. Bu
esnâda, aldığı mânevî bir işâretle, tasavvuf yoluna yöneldi. Din
ilimlerinin hepsinde mütehassıs ve derin âlim oldu. Hepsinin
inceliklerine ve sırlarına kavuştu. Tefsîr, hadîs, fıkıh, usûl, nahiv,
sarf, lügat ilimleri yanında, zamânın fen ilimlerinde de yüksek âlim
oldu. Zamânındaki âlimler ve diğer insanlar onun ilimdeki bu yüksek
derecesi karşısında üstünlüğünü kabûl ettiler.
Zâhirî ilimlerde bu derece
yüksek olan Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, tasavvufa karşı alâka, ilgi
duydu. Birçok velînin sohbetinde bulunup, onlardan istifâde etmeye
çalıştı. Bu sebeple pek çok seyâhat yaptı. Bir defâsında Irak'a giderek
buradaki âlimlerden Ebü'l-Feth Vâsıtî'nin sohbetlerinde bulundu. O
sıralarda zamânın en büyük velîsini arıyordu. Bir gün, Ebü'l-Feth Vâsıtî
hazretleri ona dönerek; "Sen onu Irak'ta arıyorsun. Halbuki aradığın
kimse, senin memleketindedir. Oraya dön, orada bulacaksın." buyurunca,
geri memleketine döndü.
Büyük velîlerden olan Şerîf
Ebû Muhammed Abdüsselâm İbn-i Meşîş-i Hasenî hazretlerinin, aradığı zât
olduğunu anladı. İbn-i Meşîş hazretleri, Rabat (Ribâte)' deki bir dağda
mağarada yaşamaktaydı. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, onun huzûruna çıkmak için,
dağ eteğinde bulunan çeşmeden gusl abdesti aldı. Kendindeki bütün
meziyetleri ve üstünlükleri unutarak, yâni tam bir boş kalb ve ihtiyaç
ile huzûrlarına doğru yürüdü. İbn-i Meşîş hazretleri de mağaradan
çıkmış, aynı şekilde ona doğru yürüyordu. Karşılaştıklarında hocası
selâm verip, Rasûlullah efendimize kadar uzanan nesebini tek tek
saydıktan sonra ona: "Yâ Ali, bütün ilim ve amelinizden soyunarak tam
bir ihtiyaç ile buraya çıktınız ve bizdeki dünyâ ve âhiret servet ve
zenginliğini aldınız." buyurdu. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî diyor ki: "Onun bu
hitâbından sonra, bende fevkalâde bir korku hâsıl oldu. Hak teâlâ kalb
gözümü açıncaya kadar mübârek huzûrlarında oturdum. Sohbetlerine devâm
ettim." Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, hocasının yüksek derecesini bildirirken
şöyle buyurdu: "Bir gün hocamın huzûrunda oturuyordum. Kendi kendime;
"Acaba hocam İsm-i âzamı biliyor mu?" dedim. Bu düşünce ile meşgûl iken
dış kapıda bulunan oğulları, bana bakıp; "Ey Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî, şeref
ve îtibâr, İsm-i âzamı bilmekle değil, belki İsm-i âzama mazhâr
olmakladır." dedi.
Kendisi anlattı ki: "Bir
arkadaşımla bir mağarada bulunuyor ve Allah'ın muhabbetiyle yanmayı ve
O'na kavuşmağı istiyorduk. Yarın kalbimiz açılır, velîlik makamlarına
kavuşuruz derdik, yarın olunca da, yine yarın açılır derdik. Yarınlar
gelip geçiyor ve bir türlü bitmiyordu. Bir gün birden heybetli bir zât
yanımıza girdi. Ona; "Kimsin?" dedik. Abdülmelik'im, yâni Melik olan
Rabbimizin kuluyum dedi. Velîlerden olduğunu anladık. "Nasılsınız?"
dedik. "Yarın olmazsa, öbür yarın kalbim açılır diyenin hâli nasıl olur?
Allah'a, sırf Allah için ibâdet etmedikçe, vilâyet ve kurtuluş yoktur."
dedi. Bu söz üzerine gafletten uyandık. Tövbe ve istigfâr ettik. Bunun
üzerine kalblerimiz Allah'ın muhabbetiyle doldu."
Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî
hazretleri Şâzile kasabasında yerleştikten sonra, gerçekten birçok
mihnet ve sıkıntılara mâruz kaldı. Hocalarının haber verdiği sıkıntılar
açıkça meydana geldi. Sonra İskenderiyye'ye yerleşti. Doğudan ve batıdan
binlerce âlim ve hak âşığı ziyâret ve sohbetlerine akın etti. Meselâ
devrin büyük âlimlerinden İzzeddîn bin Abdüsselâm. Takıyyüddîn bin İbn-i
Dakîk-ül-Iyd, Abdülazîm Münzirî, İbn-üs-Salâh, İbn-ül-Hâcib, Celâleddîn
bin Usfûr, Nebîhüddîn ibni Avf, Muhyiddîn bin Sürâka ve Muhyiddîn-i
Arabî'nin talebesi el-Âlem Yâsîn bunlar arasındaydı. Ayrıca Kâdı'l-kudât
Bedreddîn ibni Cemâ'a da sohbetlerine kavuşmakla iftihâr ederlerdi.
Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî gibi evliyânın
büyüklerinden olan birini yetiştirmiştir.
İbn-i Hâcib, İbn-i
Abdüsselâm İzzeddîn, İbn-i Dakîk-ül-İyd, Abdülazîm Münzirî, İbn-i Sâlih
ve İbn-i Usfûr gibi büyük âlimler, Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'nin meclisinde
bulunmak arzusuyla, Kâhire'deki Kemâliye Medresesinde, muayyen
vakitlerde hazır bulunarak Şifâ ve İbn-i Atiyye kitaplarını okurlardı.
Dersten çıktıktan sonra da onunla berâber yaya yürürlerdi.
Bir gün Ebü'l-Hasan-ı
Şâzilî, zühdden, dünyâya rağbet etmemekten bahsediyordu. Fakat üzerinde
yeni ve güzel bir elbise vardı. O mecliste üzerinde eski elbiseler olan
bir fakir; kalbinden; "Ebü'l-Hasan, hem zühdden anlatıyor, hem de
üzerinde yeni elbiseler var. Bu nasıl zâhidliktir? Hâlbuki asıl zâhid
benim." diye geçirdi. Bu kimsenin kalbinden geçenleri anlıyan Ebü'l-Hasan-ı
Şâzilî, onu yanına çağırarak; "Senin üzerindeki elbiseyi görenler, seni
zâhid sanarak hürmet ederler. Bundan dolayı sende bir gurur, kibir hâsıl
olabilir. Hâlbuki benim üzerimdeki elbiseyi görenler, zâhid olduğumu
anlayamazlar. Böylece ben, hâsıl olacak gururdan kurtulurum." buyurdu.
Bunu dinleyen fakir, yüksek bir yere çıkarak oradaki insanlara; "Ey
insanlar!Yemîn ederim ki, biraz önce kalbimden Ebü'l-Hasan hazretleri
hakkında uygun olmayan şeyler düşünmüştüm. Kalbimden geçeni anlıyarak,
beni huzûrlarına çağırıp nasîhat ettiler. Şimdi hakîkatı anlamış
bulunuyorum. Şâhid olunuz ki, huzûrunuzda tövbe istigfâr ediyorum."
dedi. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî o kimseye yeni bir elbise
giydirip; "Allah sana seçilmişlerin muhabbetini versin. Sana hayırlar,
bereketler ihsân eylesin." diye duâ eyledi.
Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî
hazretleri; "Mısır'da Muhammed Hanefî isminde birisi ortaya çıkacak.
Bizim yolumuzda yürüyüp, meşhûr ve büyük şân sâhibi olacaktır. Kırmızıya
yakın beyaz benizlidir. Sağ yanağında bir ben bulunur. Gözünün beyazı
çok beyaz, siyahı da tam siyahtır. Yetim ve fakir olarak yetişir. Benden
îtibâren beşinci sıradaki halîfemiz olur." buyurdu. Gerçekten öyle
olmuştur. Vasıfları anlatılan Muhammed Hanefî, bu büyüklerin yolunu
Nâsırüddîn ibni Melik'ten, o, dedesi Şehâbüddîn bin Melik'ten, o, Yâkut
Arşî'den, o, Mürsî'den, o da, Şâzilî'den almıştır.
Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî,
Allah'ın nihâyetsiz ihsân ve ikrâmlarına kavuşmuş, görünen ve görünmeyen
bütün olgunluklara erişmişti. Bir gün seyâhate çıkmıştı. Kendi kendine;
"Yâ Rabbî! Sana ne zaman şükür edici bir kul olabilirim?" dedi. Bu
sırada gâibden bir ses; "Bana şükür edici bir kul olabilmen için,
yeryüzünde senden fazla nîmet verilmiş bir kulun olmadığını
düşünmelisin." diyordu. Bu sözleri işitince; "Yâ Rabbî! Kendimden fazla
nîmet verilmiş bir kimsenin olmadığını nasıl düşünebilirim? Zîrâ sen,
peygamberlere, âlimlere, pâdişâhlara herkesten fazla nîmet verdin."
dedi. Bu defâ; "Eğer peygamberlere (aleyhimüsselâm) nîmet verilmeseydi,
sen doğru yolu bulamazdın. Âlimler olmasaydı, dinden çıkıp küfre
girerdin. Pâdişâhlar olmasa, evinde emin bir hâlde rahat oturabilir
miydin? Bunların hepsi, sana ihsân ettiğim nîmetlerden değil midir?"
buyruldu.
Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî
hazretleri Rasûlullah efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem rüyâda
gördü. Peygamber efendimiz ona; "Yâ Ali! Elbiselerini kirden temizle ki,
her nefesinde Allah'ın imdâdına mazhâr olasın." buyurdu. "Yâ Rasûlallah!
Benim elbisem hangisidir?" dedim. Buyurdu ki: "Allah sana beş hil'at
giydirmiştir. Muhabbet, tevhîd, mârifet, îmân ve İslâm hil'atlarıdır.
Allah'a muhabbet edene, sevene her şey kolay olur. Allah'ı tanıyanın
gözünde dünyâdan bir şey kalmaz. Allah'ı vahdâniyetle bilen, O'na hiçbir
şeyi ortak koşmaz. Allah'a inanan, her şeyde emin olur. İslâmla
sıfatlanan, Hak teâlâya âsî olmaz. Eğer âsî olursa, af diler. Af
dilerse, kabûl edilir. Ebü'l-Hasan der ki: Bu îzâhtan, Allah'ın Kur'ân-ı
kerîmde meâlen; "Ve elbiseni temizle." âyetinin mânâsını anladım."
"Yolumuzun esâsı beş
şeydir:
1) Gizli ve âşikâr, her
hâlükârda Allah'tan korku hâlinde olmak.
2) Her hal ve ibâdetinde,
Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâbının (radıyallahü
anhüm) gösterdiği doğru yola uyup, bid'at ve sapıklıklardan sakınmak.
3) Bollukta ve darlıkta,
insanlardan bir şey beklememek.
4) Aza ve çoğa râzı olmak.
5) Sevinçli veya kederli
günlerde cenâb-ı Hakk'a sığınmak."
"Bizim yolumuzda olan
talebe, din kardeşlerini, arkadaşlarını, son derece merhametle
gözetmeli, onlara son derece hürmet etmelidir. İçlerinden birini
kendisine sohbet arkadaşı seçmeli, bu arkadaş, gaflete düştüğünde, seni
uyandırmalı, ibâdette tenbelliğe düştüğünde seni heveslendirmeli, âciz
kaldığın yerde sana yardım etmeli ve sen doğru yoldan kaydıkça seni
doğru yola çekmeli. Sana nasihat vermeli, kötü harekette bulunduğunda
veya bir günah işlediğinde sana uymayıp vazgeçirebilecek vasıflarda
olmalıdır. Arkadaşlarına gelebilecek eziyetlere mâni olmalısın. Güzel
ahlâk edinip, şefkat ve merhamet üzere bulunmalısın. Hak teâlâya, itâat
ve ibâdeti, bu yola hizmeti gözetmeli ve buna sımsıkı sarılmalısın.
Lüzumsuz şeylerle gözü meşgûl edip, gönlü dağıtmamalısın. Zîrâ bu,
insandaki şehvet kuvvetini arttırır."
Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî
hazretlerine; "Zâhirde senin öyle büyük bir kemâlin, olgunluğun, bir
ibâdetin olmadığı halde bu insanlar neden sana bu derece hürmet
gösteriyorlar? Bunun sebebi nedir?" diye sorduklarında, Ebü'l-Hasan-ı
Şâzilî hazretleri buyurdu ki: "Yalnız bir sebeple insanlar böyle
yapıyor. O da Allah onu her kimseye farz kılmıştır. Ben o farzı yerine
getirince, insanlar bana böyle yapıyorlar. O da dünyâ ehlini terk
etmektir. Dünyâ ve ehlini terk etmek, işimizi gücümüzü terk etmek değil,
yalnız dünyâ ve dünyâ ehlinin sevgisini gönülden çıkarmaktır. Bu
mahlûkâtı gönlümüze sokmamak, dünyâyı ve mahlûku cenâb-ı Hakk'ın
muhabbetine ortak ettirmemektir. Bu insanlar acâibdir. Onlar dâimâ dış
görünüşe bakarlar ve adamın zâhid, dünyâya düşkün olmadığını görürler.
Âbid, çok ibâdet eden ise, büyük kimse derler. Şüphesiz bu büyüklük ise
de asıl büyüklük ve olgunluk kalpteki olgunluktur. Zâhir, görünen
işlerimiz mâlumdur. Yemek, içmek, yatmak, uyumak, ibâdet ve tâat etmek,
haramlardan sakınmak, vesâiredir. Bâtının işi ise, Allah ile huzur
bulmaktır. Ahlâk-ı ilâhiyye ile ahlâklanmaktır. İnsanın esas olgunluğu
bâtınladır. Zâhirde her işi yerli yerine yapsak fakat kalbimizde kötü
ahlâktan kurtulamasak, gâfil ve câhil kalarak, cenâb-ı Hakk'ın rızâsına
kavuşabilir miyiz?"
Dârimî'nin Müsned'inde
Abdullah ibni Mes'ûd (radıyallahü anh) diyor ki: "Evde Bekara sûresi
başından Müflihûn'a kadar beş âyet okunduğu gece, şeytan o eve girmez."
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: "Bir
evde, şu otuz üç âyet okunduğu gece, yırtıcı hayvan ve eşkıyâ, düşman,
sabaha kadar canına ve malına zarar yapamaz: Bekara sûresi başından beş
âyet, Âyet-el-Kürsî başından "Hâlidûn"a kadar üç âyet, Bakara sonunda "Lillâhi"den
sûre sonuna kadar üç âyet, A'râf sûresinde, "İnne Rabbeküm"den "Muhsinîn"e
kadar, elli beşten îtibâren üç âyet, İsrâ sûresi sonundaki "Kul"den iki
âyet, Sâffât sûresi başından "Lazib"e kadar on bir âyet, Rahmân
sûresinde "Yâ ma'şerelcin"den "Feizâ"ya kadar iki âyet, Haşr sûresi
sonunda "lev enzelnâ"dan sûre sonuna kadar, Cin sûresi başından "Şatatâ"ya
kadar dört âyet."
Yedi defâ Fâtiha okuyup,
dert ve ağrı olan uzva üflenirse, şifâ hâsıl olur. Âyet-i kerîmenin ve
duânın tesir etmesi için, okuyanın ve okutanın Ehl-i sünnet îtikâdında
olması, haram işlemekten, kul hakkından sakınması, haram ve habis şey
yiyip içmemesi ve karşılık olarak ücret istememesi şarttır.
Ebû Abdullah anlattı: "Ben,
Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretlerini çok sever ve her sıkıntımda Allah'a
onu vesîle ederek duâ ederdim. Cenâb-ı Hak da bütün istek ve
ihtiyaçlarımı onun hürmetine ihsân eder, verirdi. Bir gün Rasûlullah
efendimize rüyâda, "Yâ Rasûlallah! Siz Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'den râzı
mısınız? Ben, her ne ihtiyâcım olursa, onu vesîle ederek Allah'tan
isterim ve bütün ihtiyaçlarım yerine gelir." dedim. Bunun üzerine
Peygamber efendimiz; "Ebü'l-Hasan benim evlâdımdır. Bütün evlâdlarda,
babalarının bir cüz'ü bulunur. Her kim ki benim bir cüz'üme temessük
ederse, onu vesîle ederse, benim bütünüm ile temessük etmiş olur. Sen,
Ebü'l-Hasan'ı vesîle ederek Allah'tan bir şey istediğin zaman, beni
vesîle ederek Allah'tan istemiş olursun." buyurdu.
Ebü'l-Abbâs-ı Mürsî şöyle
anlattı: "Cenâb-ı Hakk'a yemîn ederim ki, her ne zaman bir felâketle
karşılaştım ve müşkilâta uğradımsa, hocam Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'yi imdâda
çağırıp, kurtuldum. Ey kardeşim! Sen de bir sıkıntıya düşersen, hemen
onun ismini an ve kurtul. Allah bilir ki, sana doğru bir nasihat
veriyorum."
Hocam Ebü'l-Hasan ile
birlikte MedînetürRasûl'de yâni Medîne-i münevverede bulunuyorduk. Bu
arada ben, hazret-i Hamza'nın kabrini ziyâret etmek istedim. Medîne-i
münevvereden ayrıldım. Benimle berâber birisi de oraya gidiyordu.
Hazret-i Hamza'nın kabrine vardık. Kapısı kapalı idi. Fakat
Rasûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem bereketiyle kapı açıldı. İçeri
girdik. İçeride velîlerden biri vardı. Benimle beraber gelen şahsa;
"Allah'tan ne dileğin varsa iste, çünkü şu anda yapılan duâ kabûl olur."
dedim. Ancak bu şahıs, duâsında Allah'tan bin dirhem istedi. Medîne'ye
dönünce biri kendisine bin dirhem verdi. Bu şahıs, Ebü'l-Hasan'ın
huzûruna girince, hazret-i Hamza'nın kabrine berâber gittiğimiz zâta;
"Ey Batlâ! İcâbet vaktine, duânın kabûl olacağı vakte rastladın. Fakat
Allah'tan bin dinâr istedin. Keşke, Allah'tan Ebü'l-Abbâs'ın istediği
gibi isteseydin. O, Allah'tan; kendisini dünyâ düşüncesinden muhâfaza
buyurmasını ve âhiret azâbından kurtarmasını diledi ve bu dilekleri
kabûl oldu." buyurdu.
Arabistan'daki Hicaz halkı
gibi buğday tenli ve uzunca boylu olan Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri,
konuşmalarındaki fesâhat ve tatlılık, açıklık ve vecizlik bakımından,
Hicazlı olmamasına rağmen, Hicazlı zannedilirdi. Tasavvufta Sırrî-yi
Sekatî ve Seyyid Ahmed Rıfâî'nin rahmetullahi aleyhimâ yollarından feyz
aldı. İbn-i Meşîş-i Hasenî'nin hizmetinde ve sohbetinde bulunarak
velîlik derecesine kavuştu. Tefsîr, hadîs, fıkıh, usûl, nahiv, sarf,
lügat ve zamânın fen ilimlerinde de son derece yüksek olan Ebü'l-Hasan-ı
Şâzilî hazretleri; "Her istediğim zaman, Rasûlullah efendimizi, baş
gözümle görmezsem, kendimi O'nun ümmeti saymam." buyurarak tasavvuftaki
derecesini ifâde etmiştir.
İnsanlara bir sohbeti
sırasında; "Allah sözlerinde doğru ve işlerinde ihlâslı olana dünyâda
yağmur gibi rızık verir. Onu kötülüklerden korur. Âhirette de
günahlarını affedip, bağışlar. Ona yakın olur. Cennet'ine koyar ve
yüksek derecelere kavuşturur. Kendi kusurlarını ıslâh etmek istersen,
insanların kusûrlarını araştırma. Çünkü hüsn-i zân, îmân şûbelerinden
olduğu gibi, insanların ayıplarını araştırmak da münâfıklıktandır.
Kıyâmet günü, yol gösteren nûr içinde haşrolunup karanlıktan korunmak
istersen Allah'ın hiç bir mahlûkuna zulmetme." buyuran Ebü'l-Hasan-ı
Şâzilî hazretleri, sonuncu defâ hac yolculuğuna çıktı. Bu seyâhatinde
talebesine, yanına bir kazma, bir ibrik ve bir de kâfur almasını
emretti. Bunları niçin aldırdığını soran talebesine; "Hamisre'ye varınca
anlarsın." buyurdu. Talebesi bilâhare şöyle anlattı: Sahrâ-i Ayzâb'da
Hamisre'ye vardık. Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri, gusl ederek iki
rekat namaz kıldı. Sonra seccâdede rûhunu teslim etti. Yanlarına
aldıkları kazma ile mezar kazılıp, ibrikle su taşınıp yıkandıktan sonra,
kâfur konup hemen oraya defnedildi. Vefât ettiği yerin suyu tuzlu
olduğundan bir şey yetişmezdi. Oraya definlerinden sonra, vücûdlarının
bereketiyle o yerin suyu tatlılaştı ve münbit bir yer hâline geldi."
Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî'nin
Eserleri:
1) Hizbü'l-Bahr: Duâ
kitabıdır.
2) El-İhtisâs min-el-Kavâidi'l-Kur'âniyye
vel-Havâs,
3) Risâletü'l-Emîn li-Yencezibe
li-Rabbi'l-Âlemîn,
4) El-Cevâhirü'l-Masûne,
5) El-Leâli'l-Meknûne,
6) Kıyâfetü't-Tâlibi'r-Rabbânî
li-Risâleti Ebû Zeyd el-Keyravânî,
7) El-Mukaddimetü'l-İzziyye
lil-Cemâati'l-Ezheriyye.
Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî,
memleketinden İskenderiyye'ye geldiğinde, o zamânın sultânı bir mektup
yazarak kendisini dâvet etti. Sultan, dâveti kabûl edip gelen Ebü'l-Hasan'a
çok izzet ve ikrâm gösterip hürmette bulundu. Sonra İskenderiyye'ye,
büyük bir saygıyla uğurladı. Sultâna, bir müddet sonra Ebü'l-Hasan-ı
Şâzilî aleyhinde iftirâlarda bulundular. Öyle ki, sultan çok kızıp,
muhâfızına, onu öldürme emrini verdi. Muhâfız, İskenderiyye'ye, Ebü'l-Hasan'ın
huzûruna gelip sultânın emrini bildirdi ve; "Efendim, benim size çok
hürmetim ve muhabbetim vardır. Sizin, Allah'ın sevgili kullarından
olduğunuza inanıyorum. Öyle bir şey yapınız ve söyleyiniz ki, sultan bu
kararından vazgeçsin." dedi. Bu sözleri dinleyen Ebü'l-Hasan-ı Şâzilî
dışarı çıktı. Muhâfız da onu tâkib etti. Muhâfıza dedi ki: "Şu taşa
bakınız!" Muhâfız, biraz önce taş olarak gördüğü cismin, şimdi altın
olduğunu görerek hayret etti. Taş, Allah'ın izniyle Ebü'l-Hasan-ı
Şâzilî'nin teveccühleri ile altın olmuştu. Muhâfıza; "Bu taşı alıp
sultana götürünüz. Beyt-ül-mâl hazînesine koysun." buyurdu. Muhâfız
altını alıp sultânın huzûruna gitti ve iftirâ durumunu anlattı. Bu
hâdise üzerine sultan, İskenderiyye'ye kadar gelip Ebü'l-Hasan-ı
Şâzilî'yi ziyâret etti. Özür diledi ve ona pekçok mal ve erzak gönderip,
ihsânlarda bulundu. Fakat Şâzilî hazretleri hiçbir şey kabûl etmeyip;
"Biz Rabbimizden başka hiç kimseden bir şey istemeyiz." buyurdu.