CENNETÜ'L- BAKİ'DEKİ
DAĞISTAN ARSLANI
ŞEYH ŞAMİL
[ Kaddesallahu Sırrahulaziz ]

Bugünkü Kuzey Kafkasya'da bir İslami potansiyelden söz edilebiliyorsa
bu, büyük ölçüde Şeyh Şamil ve müridlerinin organize ettiği tasavvufi
cihad hareketi yıllarında olmuştur. Özellikle bugünkü Kafkasya'da İslami
geleneğin en güçlü şekilde yaşandığı Dağıstan bölgesinde 19. yüzyıl
boyunca yaşanan İslami hayat, yaklaşık 70 yıl sürdürülen din düşmanlığı
politikalarına rağmen bugüne kadar ulaşan bir canlılıkla yaşanmıştır.
Sırasıyla İmam Mansur, Gazi Muhammed, İmam Hamzat ve İmam Şamil
önderliğinde yürütülen cihad yıllarında şehid düşen mücahidlere ait
makamlar bugün Kafkasya müslümanlarının manevi kimliklerini koruyucu bir
vasıta olarak varlıklarını sürdürmektedir. Hemen her karış toprağı şehid
kanıyla sulanmış,herkayası bir savaşın siperi olmuş Dağıstan son iki
asır boyunca İslam'ın kalesi haline gelmiştir.
Şeriatın deruni yönünü oluşturan ve İslam'ı şekli bir takım törenler
olma, ötesine ulaştırarak kalbi bir lezzet ve coşkuya tahvil eden
tasavvuf, Dağıstan'ın günlük yaşantısının bir parçası haline dönmüştü.
Bir mürid için cihad en coşkulu bir zikir halkasının doruk noktası ve
cazibenin ruhları kanatlandırdığı andı.
Kafkasya'da Müridizm adını alan tasavvuf hareketinin ikinci önderi olan
İmam Gazi Muhammed, Nakşibend tarikatı müridlerinden Kuralı Muhammed ve
O'nu takiben Şeyh Cemaleddin Gazikumuki'ye intisab etmiştir. İmam Gazi
Muhammed, Şeyhi Kuralı Muhammed 'in kendisine verdiği "Kulun emrine
değil Allah'ın emrine uyarak Ruslara karşı cihada başlaması" talimatıyla
cihad bayrağını kaldırmıştır. İmam Gazi Muhammed 1829'da 36 yaşında
neşrettiğ "İkamet-ül Burhan Ala İrtidadi Urefa-i Dağıstan" adlı eseriyle
Gimri'den başlamak suretiyle halkı cahada davet etmiştir. 1831 yılından
itibaren Ruslarla şiddetli çarpışmalara giren İmam Gazi Muhammed, merkez
üssü olan Gimri'de 17 Ekim 1832 tarihinde girdiği çarpışmada çok ağır
bir şekilde yaralanır. Hayata gözlerini kapatırken başucunda bulunan ve
yaralı durmdaki önde gelen müridi Şamil'e şunları söyler: "Şamil !
Rüyamda halkınDağıstan'ın Koysu ırmağına bir direk diktiğini gördüm. "Bu
direk nedir?" diye sorunca "İmam Gazi Muhammed'dir" dediler. Bu direk su
akıntısına bir süre direndikten sonra devrilerek akıntıya kapıldı. Halk
yine bir direk dikti ve "Bu da İmam Hamzat'dır" dediler. Ancak bu ikinci
direk daha kısa bir sürede devrildi. Halk üçüncü bir direk daha dikti.
Bu sonuncu direk akıntılara çok uzun süre direndi. "Bu kim ?" diye
sorunca "O Şamil'dir" cevabını aldım. Bu rüyam gösteriyorki bana
yolculuk görünmüştür. Yerime geçecek olan Hamzat'ta kısa bir süre sonra
beni takib edecektir. Dağıstan'ın geleceği sana emanettir, bütün ümid
sendedir. Allah yardımcın olsun..."
Oracıkda şehid olan İmam Gazi Muhammed, Gimri'den alınıp köy köy
dolaştırıldıktan sonra Tarku'da toprağa verilmiş daha sonra da
vasiyetine uygun olarak Şeyh Şamil'in İmamlık döneminde Gimri'ye
nakledilmiştir.
İmam Gazi Muhammed'in ardından İmamlık makamına geçen İmam Hamzat iki
yıl sonra 19 Eylül 1834'de 45 yaşında iken şehid edilmiş ve İmam Gazi
Muhammed'in rüyasında gördüğü gibi o sırada 37 yaşında olan Şeyh Şamil 2
Ekim 1834'de imamlığa seçilmiştir.
1797'de Dağıstan'ın Gimri avulunda doğan Şamil zahiri ve batıni
eğitimini, daha sonra kayınbabası da olan Şeyh Cemaleddin Gazikumuki'nin
yanında tamamlamıştır.

Şeyh Şamil'in
mürşidi ve kayınbabası Şeyh Cemaleddin Gazikumuki (K.S.) Dağıstan'dan
İstanbul'a hicretten sonra bir süre Üsküdar'da yaşamış ve vefatından
sonra Karacaahmed kabristanında toprağa verilmiştir.
İmamlık seçimi sırasında bir konuşma yapan İmam Şamil: "İmamlığı yalnız
şu şartıma mutlak suretle uyacağınıza söz verirseniz kabul ederim. Son
derece şiddetli hareket edeceğim. Bu celala tahammül edeceğinize ve asla
şikayetlenmeyeceğinize söz veriyormusunuz?" deyince bütün müridler
"Önümüze atalarımızın mezarı çıksa son oğlumuz düşman elinde kalsa senin
emrinden çıkmayız" diyerek biat ettiler ve böylece Şeyh Şamil'in kanlı
mücadelelerle geçecek İmamlık dönemi başladı.
25 yıl süreyle Ruslar ile Dağıstan'ın dört bir köşesinde savaşan Şeyh
Şamil ve müridleri teknik bakımdan kıyaslanamaz derecede güçlü ve 250
bin kişiye kadar ulaşan kalabalık Rus ordusuna karşı kahramanca
savaştılar. Özellikle 1854 Kırım savaşından sonra bütün gücüyle Kafkasya
ve Dağıstan'a yüklenen Rus ordularına karşı savaşında devrin en güçlü
"İslam Devleti" olan Osmanlı Devleti'nden en ufak bir yardım bile
alamayan Şamil ve sadık müridleri son direnme noktası olan Gunib Dağı'na
çekildiklerinde Şamil'in yanında sadece dörtyüz mücahidi kalmıştı; Gunib
dağında süren çetin günlerde bu sayı 100 kişiye indi.
Yanında bulunan ulemanın tavsiyesi ile, son müridlerinde hayatlarını
kaybetmesini istemeyen Şeyh Şamil 1859 yılı Eylül ayının ilk günlerinde
Rus generali Prens Baryatinski izin verilmesi başta olmak üzere bazı
şartlarla teslim olmak zorunda kaldı. 6 Eylül 1859 günü Temirhan Şura
şehrine getirilen Şamil yanındaki aile üyeleri ve yakın müridlerinden
oluşan 40 kişilik bir kafile ile 11 Eylül 1859'de Sen Petersburg'a
nakledildi ve bir ay sonra esaret süresinin büyük kısmını geçirmek üzere
Kaluga'ya götürüldü.
63 yaşında esir düşen ve Kaluga'da geçen ilk üç yılında manevi yönden
büyük sıkıntılar çeken Şeyh Şamil'in o güne kadar ağarmamış ola saç ve
sakalı tamamen bembeyaz hale gelmişti. Türk topraklarına gitmelerine
izin verileceği sözü ile teslim olan Şamil'e verilenn bu söz, uzun süre
unutulmuş ve Şeyh Şamil'in Kaluga'daki esareti 10 yıl kadar sürmüştür.
10 yıl sonra Kaluga'dan Kiev'e nakledilen Şeyh Şamil burada görüştüğü
Çar II. Aleksandr'dan Osmanlı ülkesine gönderilmesini rica etmiş ve
oğulları Gazi Muhammed ile Muhammed Şafi'yi rehin bırakmak şartıyla bu
isteği yerine getirilmiştir.
1870 yılında bir Rus gemisiyle İstanbul'a gelen Şeyh Şamil Kabataş
iskelesinden bir saltanat kayığı ile alınarak devrin hükümdarı Sultan
Abdulaziz tarafından karşılandığı Dolmabahçe sarayında ağırlanmıştır.Abdulaziz
Han'ın büyük iltifatlarıyla karşılaşan Şeyh Şamil sulatan'a kendisi ve
ailesi için hiçbir maddi isteği olmadığını ancak Mekke ve Medine'yi
ziyaret maksadıyla Hicaz'a gtmelerinin sağlanmasını söylemiştir. Sultan
Abdulaziz'in sağladığı bir gemiyle Hicaz'a doğru yola çıkan Şeyh Şamil
ve ailesi gemi ile mısır'a uğramışlar ve burada Mısır Hidivi İsmail Paşa
tarafından bir süre misafir edilmişlerdir. Bu misafirlik sırasında Şeyh
Şamiil Cezayir bağımsızlık tarihinin unutulmaz mücahidi Kadiriyye
tarikatının önde gelen simalarından Emir Abdulkadir ile tanışmışlardır.
Böylece 19. yüzyıl boyunca biri Kafkasya'da, diğeri Cezayir'de cihad
tarihine altın sayfalar ekleyen iki mürşid ve mücahid buluşmuş
oluyorlardı. Mısır'daki 1 ay kadar süren misafirlikten sonra Kızıldeniz
yoluyla Arabistan'ın Cidde limanına gelen Şeyh Şamil ve yanındakiler
başta Mekke emiri Şerif Abdullah olmak üzere Hicaz'ın önde gelenleri
tarafından karşılanarak Mekke'ye getirildiler O yıl Hacc-ı Ekber olduğu
için normale göre daha fazla sayıda olan hacılar Kabe'yi ziyareti
sırasında İslam aleminin her yanına yayılan ününü işittikleri bu büyük
mücahidi görmek isteyince Şeyh Şamil Kabe'nin çatısına çıkarılarak bütün
hacıların kendisini görmesi sağlanmıştır. Şeyh Şamil'e nasib olann bu
büyük mazhariyet Allah rızası için 30 yıl aralıksız süren cihadın bedeli
olmasa bile Kabe avlusunu dolduran bütün müslümanları büyük bir vecde
sürüklemiştir.
Hacı olduktan sonra Mekke'den Medine'ye geçen Şeyh Şamil Peygamberimiz
(S.A.V.)'in soyundan gelen Ahmed er-Rufai'nin evlatlarına tahsis edilen
dergahta misafir edilmiş ve büyükdedesi ile aynı ismi taşıyan şeyh ve
müridleri tarafından ağırlanmışlardır. Medine'ye geldiği gün Ravza-i
Mutahhara'da Rasulullah(S.A.V.)'in ayak ucunda, yanında bulunan 70
Kafkas mücahidi ile saf tutan Şeyh Şamil ömrünün son demlerinde manevi
huzuruna geldiği Peygamber'i(S.A.V.)'ne kavuşmuştur. Şeyh Şamil'in bu
ziyaretinin makbul oluşuna şahid olan bir rivayete göre Şamil'in
Medine'ye geldiği günlerde Peygamber (S.A.V.) soyundan gelen en yaşlı
seyyid ve şerif olan zat bir rüya görür. Rüyasında Peygamberimiz
(S.A.V.) onlarca kuşaktan bu torununa "Oraya gelen en büyüğünüz ve
saygıya layık konuğunuz Şamil'dir. Kendisine hürmet ve hizmette kusur
eylemeyin! " buyurur. Bu rüya üzerine Peygamber (S.A.V.) soyunun
yatağından çıkamayacak derecede yaşlanmış olan bu büyüğü derhal yerinden
kalkarak Şamil'i ziyaret etmek ister ve Şamil'in yanına gelir gelmez
ellerine sarılır.
Artık ömrünün son demlerine geldiğini hisseden İmam Şamil Rusya'da rehin
bulunan oğullarından birinin aile fertlerine sahip çıkmak üzere
Medine'ye gelmesinin sağlanmasını Osmanlı Sultanından rica eder ve oğulu
Gazi Muhammed yapılan girişimler sonrasında Hicaz'a doğru yola çıkar. Bu
sırada iyice rahatsızlanan Şeyh Şamil'in son anlarında başında misfiri
olduğu dergahın şeyhi Ahmed er-Rufai ve Şeyh Şamil'in o sırada henüz 7
yaşında bulunan küçük oğlu Muhammed Kamil bulunmaktaydı. Şeyh Ahmed
er-Rufai, Şamil'in son anlarında olduğunun farkındadır ve O'na Kelime-i
Tevhid'i telkin eder. Kelime-i Tevhid için otuz yıl gaza meydanlarında
yaralar alan, kan döken Şeyh Şamil son bir gayret ile sağ parmağını
kaldırarak Kelime-i Şehadet getirir ve ruhunu Rabb'ıne teslim eder.
Ertesi gün ailesinden yanında bulunanların son defa babalarını gördüğü
sırada Şamil'in gaza meydanlarında aldığı yaralarla süslü bedenini
yıkayıp teçhiz ve tekfin edecek olan şeyh Ahmed er-Rufai Şamil'in daha
küçük bir çocuk olan oğlu Muhammed Kamil'i babasının yanına götürerek
şunları söyler: "Oğlum babanın mubarek elini kokla!.." Ve çocuk
babasının cansız elini öperken sözlerini şöyle sürdürür.:"Duyduğun koku
ancak şehidlik mertebesine erenlerde ortaya çıkan mübarek bir kokudur.
Bil ki baban kutlu şehidler kafilesinin sancaklarındandır. " Kafkasya'da
Dağıstan'ın Gimri avulundaki bir dağ evinde başlayan, onlarca kez ölümle
karşılaşan ve bütünüyle Allah yoluna adanan bir ömrün Peygamber
(S.A.V.)'in makamı olan Medine'de sona ermesi ancak Şeyh Şamil'e
lütfolunan bir ayrıcalıktı. Şeyh Şamil Peygamber Mescid'nde kılınan
namazdan sonra Cennet'ül Baki kabristanında Peygamberimiz (S.A.V.)'in
eşlerinin defnedildiği bölgede toprağa verildi.
"Kafkasya'da güneşe bakıp da Şamil'i hatırlamamak mümkün değildir. O
Kafkasya'nın kara günlerini aydınlatan güneştir." sözleri bugünkü
Kafkasya için de geçerlidir. Bugün Kafkasya ve Dağıstan!da ülkeyi işgal
eden güçlere karşı yürütülen mücadelenin yollarını da yine "Şamil
Güneşi" aydınlatmaktadır. Artık destanlaşmış olan hayatı, savaşları,
sözleri ve hayata geçirdiği ilkeleri ile Şeyh Şamil bugün Kafkasya ve
Dağıstan'da dipdiri olarak yaşamaktadır. Allah yoluna adanmış ve bu
adanmışlık defalarca ölümle sınanmış bir mücahidin nasıl ölümsüz hale
geleceğini anlamak isteyenler şanil'in hayatını okumalıdırlar. Şeyh
Şamil'in bugünkü ve yarınki Kafkasyalılara yol gösteren şu birkaç sözü
bile böyle bir niyeti olanlara bir fikir verecektir:
"Allah güçlülerin başaramadığını bir zayıfa başartmaya kadirdir"
"İnsanların en soylusu Allah'tan en çok sakınandır"
"Allah'ın verdiği nimetlerle günah ve kötülük yolunda güç kazanmak ne
kötüdür"
"Allah ile açık olsun-gizli olsun ilişkiniz edeb üzre olmalıdır."
"Allah' giden yollar gökteki yıldızlardan daha çoktur ve ben o yollardan
birisine talibim"
"Bir mürşide bağlanırken ondan keramet beklemeyin; şeriata bağlı
olduğunu ve hak yolda yürüdüğünü görmeniz yeterlidir."
"Arkadaşını affet; affettiğini hatırlama ve hatırlatma!.."
"Torunlarınıza bırakacağınız en büyük miras tevhid için savaşmak ve
Allah kelamını yayma yolunda can vermeyi öğretmek olacaktır.
Torunlarımız cihad günlerinde kuyruk değil baş olmalıdır."
"Ölümümüz bizi Allah'a kavuşturacağı için kutludur. Dünyaya geldik,
Hakk'ın eserlerini gördük, gönülden vurulduk; emirlerindeki hikmete
inandık. Hakk'a kavuşmamız olan ölümü de gönülden özlemeliyiz. Müslüman
için bir vuslat ve mutluluk anı olan ölüm ancak kafirler için gerçek bir
azaptır."
"Şehid ruhları yeşil kuş kanatları üzerinde Allah'a ulaşır. Allah
yolunda kan dökünüz, yurdumuz için ölünüz ve şehid olmaya koşunuz !.."
Hayatı boyunca bu sözlerin anlamını şerheden Şeyh Şamil'in bugün
Kafkasya ve Dağıstan'da yaşayan torunları Şamil'i anladığı takdirde bu
dünyada pekçok şey değişecektir.
İMAM ŞAMİL' İN
HAYAT HİKAYESİ
Rusların, Kafkasya'da ortadan kaldırmak istediği İslâmiyeti, tekrar ihyâ
etmek, yaymak için uğraşan, Kafkas-Rus mücâdelesinin en unutulmaz simâsı
ve düzenli Rus ordularını dize getiren büyük mücâhid , Kafkas kahramânı,
âlim ve velîdir . 1797 (H.1212) senesinde Dağıstan'ın Gimri köyünde
doğdu. Babası Muhammed, ona Ali ismini verdi. Küçük yaşta ağır bir
hastalığa yakalanan Ali'ye, âdetlerine uyarak, Şâmil ismini de verdiler
ve o isimle çağırmaya başladılar.
Küçük
yaşından îtibâren ilim tahsîl edip âlim olması için, zamanın ulemâsından
okudu. Şâmil, otuz yaşına kadar; tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerini,
edebiyât, târih ve fen bilgilerini öğrenerek, büyük bir âlim, gönül
sâhibi bir velî oldu. Rusların, Kafkasya'daki müslüman Türkleri esâret
altına almak, kalblerindeki îmânı söküp atmak ve İslâmiyeti yok etmek
için maddî ve mânevî bütün güçleri ile uğraştığını görünce, gönlündeki
îmânın tezâhürü olarak cihâd aşkıyla ortaya atıldı. Kafkasya'da yaşayan
Türkler, onu başlarına imâm, rehber seçtiler. İmâm Şâmil, daha önce
Rusların esâretini kabûl etmiş kabîleleri de saflarına katarak, düzenli
küçük bir ordu kurdu. Bu küçük ordusuyla yirmi beş sene, İslâmiyeti yok
etmek, müslümanları ortadan kaldırmak isteyen Ruslara kan kusturdu. Nice
generallerini harp meydanlarında öldürüp, nicelerini de çarlarına karşı
küçük düşürdü, onları âciz bıraktı. Eşsiz bir mücâdele ile hayâtını
geçiren Şeyh Şâmil, 1870 (H.1287) senesinde Medîne-i münevverede vefât
etti.
Zâhirî
ilimleri Saîd Herekânî'den, tasavvuf ilimlerini ise aynı zamanda
kayınbabası ve mürşidi olan Seyyid Cemâleddîn Gazikumûkî
hazretlerinden öğrendi.
Şeyh
Şâmil, daha gençlik yıllarında Şeyh Mansûr ile başlatılan hürriyet
mücâdelesindeki yerini aldı. Mansûr'dan sonra, Gâzi Muhammed,
Kafkaslıların başına geçerek imâm oldu. O da gönül sâhibi bir velî idi.
Şeyh Şâmil'in çocukluk arkadaşı olan Gâzi Muhammed, Ruslarla yaptığı
Gimri muhârebesinde şehîd olmadan önce; "Kardeşim Şâmil! Bu savaşta
şehîd olsam gerektir. Benden sonra Hamzat imâm olacak. Onun kısa süren
imâmlığından sonra sen başa geçecek, senelerce Kafkasya'ya
hükmedeceksin. Nâmın cihânı tutacak. Çar ordularını perişân edeceksin.
Bu savaştan sonra Gimri'den gitsen bile yine kurtarıp, mezârımı düşman
çizmeleri altında bırakmazsın inşâallah" demişti. Çarpışmanın
şiddetlendiği bir an, Gâzi Muhammed şehîd düştü. Bu hâle çok üzülen Şeyh
Şâmil, büyük bir hızla düşmana saldırdı. Birçok düşman öldürdü. Bu arada
ağır yaralandı. Şeyh Şâmil'in yaralandığını gören GimriCâmiinin müezzini
Mehmed Ali, onu tâkib ederek, savaş alanı dışındaki bir mağaraya
sakladı. Şeyh Şâmil pekçok yerinden yaralanmış, kaburga kemiklerinden
bazıları ve köprücük kemiği de kırılmıştı. Asıl yara, göğsünde ve
sırtında olup, her tarafını kan kaplamıştı.
Müezzin, oraya iki saat mesâfede bir köyde oturan Dağıstan'ın meşhûr
cerrâhı, aynı zamanda Şeyh Şâmil'in kayınpederi olan Abdülazîz Efendiye
durumu bildirdi. Abdülazîz, şifâlı otlarla yaptığı ilâçları Şeyh Şâmil'e
tatbik ederek tedâviye başladı. Birkaç gün mağarada, daha sonra Unsokul
köyünde tedâvi edilen Şeyh Şâmil, yirmi beş gün baygın yattı. Kendine
geldiğinde annesini baş ucunda görünce, güçlükle; "Anacığım! Namazımın
vakti geçti mi?" diye sordu. Namazlarını îmâ ile kılarak, aylarca
yatakta yatan Şeyh Şâmil sıhhate kavuştu.
1832
(H.1248) senesi şehîd düşen Gâzi Muhammed'in yerine, Hamzat Bey imâmlığa
seçildi. Üç sene kadar faâliyet gösteren Hamzat Bey, 1835 (H.1251)
senesinde Hunzah Câmiinde bir Cumâ günü şehîd edildi. Onun şehâdetinden
sonra imâmlık, yâni liderlik vazifesi Şeyh Şâmil'e teklif edildi. Şeyh
Şâmil, tevâzu göstererek daha ehliyetli birinin seçilmesini istedi.
Hattâ namzetler de gösterdi. Gohlok'ta toplanan âlimler ve milletin
ileri gelen temsilcileri, her türlü yetkiye hâiz olarak, Şeyh Şâmil'e
imâmlığı kabûl ettirdiler.
Rusları
dize getirmenin ancak düzenli bir orduyla mümkün olacağını,
teşkilâtlanılırsa çar ordularıyla baş edebilecek durumda olduklarını,
dışardan hiçbir yardımın gelmeyeceğini, bu sebeple iş başa düştüğünü her
gittiği yerde îzâh ediyordu. Tesirli hitâbetiyle halkı cezbediyor,
müslüman olarak yaşamak aşkıyla yanan bu insanların kalblerine birer
kıvılcım salıyordu. Bu uğurda şehîd olmanın mükâfâtının Cennet olduğunu
bildiriyor, dînin emirlerine uymanın, yasaklarından kaçınmanın ancak
hürriyet ile mümkün olabileceğini herkesin kalbine nakşediyordu. Şeyh
Şâmil, kısa zamanda kısmen de olsa nizamlı bir ordu ve mülkî teşkilâtı
kurmaya muvaffak oldu. Tecrübeli ve değerli yardımcıları, vekîlleri,
ordunun ve mülkî idârenin başına getirdi. Bu nâiblerin en meşhûrları
şunlardı: Şuayb Molla, Taşof Hacı, Duba, Hâcı Sadu, Ahverdili Muhammed,
Kabet Muhammed, Hitinav Mûsâ, Nûr Muhammed, Muhammed Emîn, Hâcı Murâd.
Yararlık gösterenlere altın ve gümüşten yapılmış nişanlar veriyor ve bu
nişanlara; "Sonunu düşünen hiçbir zaman cesur olamaz.", "Kuvvet ve
yardım ancak Allahü teâlâdandır.", "Cesûr ve yüksek rûhlu olana..."
şeklinde cümleler yazdırıyordu. Şeyh Şâmil'in seçtiği bu nâibler,
memleketin olduğu kadar, askerî birliklerin de sevk ve idâresinde üstâd
idiler.
Çar
Birinci Nikola, yıllardırKafkasya'da yapılan savaşlarda başarılı
olamadığını ve Şeyh Şâmil'in düzenli ordu kurarak hücumlarını
sıklaştırdığını görünce, bu memleketi bir de sulh yoluyla elde etmeyi
denemek istedi. Şâyet Şeyh Şâmil'i elde edebilirse, bu işin çabucak
biteceğine inanıyordu. Kafkasya'daki müslümanları bir bayrak altında
toplama sevdâsından vazgeçerse, kendisine en büyük makamların,
rütbelerin verileceğini, başına krallık tâcı giydirileceğini, Çarlık
hazînelerinin ayakları altına serileceğini bildiren göz kamaştırıcı
şeytânî bir teklif hazırlatıp, en güvendiği generallerinden Viyanalı
Kluk Von Klugenav'a verdi ve Şâmil'i sarayına dâvet etti. General, Şeyh
Şamil'in huzûruna çıkmak için aracılar koydu. Güçlükle Şeyh Şâmil ile
görüşmeye muvaffak oldu. 1837 senesinde Çar'ın gönderdiği elçiyi,
maiyetiyle berâber, SulakNehri civârında kabûl etti. İmâm, Generale yere
serdiği Kafkas yaygısında yer gösterdiği zaman, bir bacağı bir müslüman
güllesiyle sakat kalan topal General, Şeyh Şâmil'i büyük bir tâzimle
selâmladı ve istemeyerek bu yamalı yaygıya oturdu. Çar'ın sonsuz vâd ve
pek parlak teklifleriyle dolu mektubunu okuyan General susar susmaz,
İmâm hızla ayağa kalkarak; "Namazım geçiyor." diye heybetle geri
çekildi. Namazını kıldıktan sonra gelen Şeyh Şâmil, sapsarı kesilen
Generale kesin cevâbını şöyle bildirdi: "General! O Nikola'ya git ve de
ki: Senin yerinde şu anda kendisi olsa ve bu alçakca teklifleri bana
bizzat yapmak cesâretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevâbı şu kırbacım
verirdi." İyice hiddetlenen Şeyh Şâmil şöyle devâm etti: "Ona söyle!
Kahraman tebeamın kalblerinde kök salan bu eşsiz zafer inancını kökünden
kazımadıkça, bu mübârek vatan topraklarını en son kaya parçasına kadar
karış karış müdâfaa etmekten bizi men edemeyeceksiniz. Dînim ve vatanım
uğrunda, bütün çocuklarımı ve âilemi kılıçtan geçirseniz, zürriyetimi
kurutsanız, en son tebeamı öldürseniz, tek başıma son nefesimi verinceye
kadar sizinle savaş edeceğim. Nikola'yı tanımıyorum. Son cevâbım budur."
Daha sonra ayağa kalktı. Hiçbir şey söylemeye cesâret edemeyen General,
huzurdan ayrılıp, Çar'ına durumu bildirdi. Çar, hazır bu yol açılmışken,
ikinci bir teşebbüs olmak üzere Kafkas orduları başkumandanı General
Feze'yi, İmâm Şâmil'e tekrar gönderdi. Onun da aldığı târihî cevap
şudur:
"Ben,
Kafkas müslümanlarının hürriyete kavuşmaları için silaha sarılan
gâzilerin en aşağısı Şâmil! Allahü teâlânın himâyesini, Çar'ın
efendiliğine fedâ etmemeye yemin eden, özü sözü doğru bir müslümanım.
Daha önce Çar Birinci Nikola'yı tanımadığımı, emirlerinin bu dağlarda
geçersiz olduğunu General Klugenav'a anlayacağı şekilde tekrar tekrar
söylemiştim. Bu sözleri sanki taşa söylemişim gibi, Çar, hâlâ görüşmek
için beni Tiflis'e dâvet ediyor. Bu dâvete icâbet etmeyeceğimi bu
mektubumla son defâ size bildiriyorum. Bu yüzen fânî vücûdumun parça
parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş
üstünde taş bırakılmayacağını bilsem, bu kesin karârımı hiçbir zaman
değiştirmeyeceğim. Cevâbım bundan ibârettir. Nikola'ya ve onun
kölelerine böylece mâlûm ola!"
Şeyh
Şâmil, teşkilâtlandırdığı yiğitleri hem din bilgilerinde yetiştirir, hem
de askerî eğitimden geçirirdi. Köylerde bulunan bütün çocukların Kur'ân-ı
kerîm okumasını sağlar, büyüklerin; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi dînî
ilimlerin yanısıra, zamânın fen bilgilerinde de yetişmesi için
uğraşırdı. Din bilgisi olmayan câhillerin Ruslara aldanacağını, vatanını
koruyamayacağını, böylece hem dünyâda esâret altında kalacağını, hem de
âhirette acı azâblara dûçâr olacağını buyururdu. Bu sebeple, emri
altındaki her köy, kasaba ve şehirde medreseler açtırır, hem din, hem de
fen ilimlerinin okutulması için uğraşırdı. Kendisi bizzat bu derslere
katılır, talebelerine ders verirdi. Başarılı talebelerine mükâfâtlar
dağıtırdı. Medresede okutulan dersler yanında, silâh kullanmak, kılıç
çekmek, ok atmak, ata binmek gibi konularda eğitimler yaptırır, savaş
ânında herbiri birer komutan olacak şekilde yetiştirirdi. Bundan dolayı
Şeyh Şâmil, hem milletinin, askerinin devlet reîsi, kumandanı, hem de
hocası, imâmı idi. Bu sebeple Kafkasyalı müslümanlar, onu canları gibi
çok severler, her emrine şartsız itâat ederlerdi. Vatanlarını Ruslara
karşı müdâfaa etmek ve bu uğurda şehîd olup Allahü teâlânın rızâsını
kazanmak, her Kafkasyalı müminin yegâne arzusu idi. Çocuklarını, Allahü
teâlânın dostlarını sevecek, düşmanlarından da nefret edecek şekilde
yetiştirirlerdi. Onlar için Rusları sevmek, onlara boyun eğip emirlerine
girmek kadar tehlikeli bir şey olamazdı. Her çocuğa, İmâm Şâmil'in ve
diğer âlimlerin muhabbeti, Ruslara olan düşmanlık anlatılırdı. "Hubb-i
fillah ve buğd-ı fillah"ın (Allahü teâlânın dostlarını sevmek,
düşmanlarından nefret etmek), îmânın asıl sebebi, şartı olduğu, bu
olmadıkça hiçbir ibadetin cenâb-ı Hakk'ın katında makbûl olmadığı
öğretilirdi.
Rus
kuvvetleri hep hezimete uğradı. Yenileri birbirini takib etti. Çar
Birinci Nikola, bu hezîmetlerden sonra, bütün Kafkasya'yı fethetmek,
Şeyh Şâmil'i ele geçirip bütün müslümanlara kötü günler yaşatmak
maksadıyla, ordularının en seçkin generallerini bu işde vazifelendirdi.
Napolyon'u mağlub eden bu meşhûr generaller; Fraytag, Svarts, Klugenav,
Argutinski idi. Kalelere bıraktıkları ihtiyat kuvvetleriyle birlikte
elli bini bulan bu seçme ordu, dört koldan harekete geçti. Netice yine
Rus ordularının hezimeti ve bir avuç müslümanın zaferi idi.
Şeyh
Şâmil'in, bu kadar kısa sürede, harp târihinde ender rastlanan bir
zaferi kazanması ile, Avaristan baştanbaşa düşman çizmelerinden
temizlendi. Rusların yirmi beş müstahkem mevkii zapt ve tahrîb edildi.
İki binden ziyâde Rus askeri esir alınıp, binlercesi öldürüldü. En
mühimi, yenilmez sanılanRus ordularını çok az bir müslüman Türk'ün îmân
gücü ile nasıl perişân ettiğine Rus Çarı dahî hayretle şâhid oldu. Rus
kaynakları 1843 senesinde yapılan bu harplerin netîcesi hakkında şöyle
demektedir:
"Şâmil,
Avaristan'da taş üstünde taş bırakmadı. Unsokul, Balakan, Moksok, Ahalçi,
Tsanah, Hassat, Gergebil, Burunduk, Hunzah, Nizovaye, Ziran, Gimri gibi
en önemli üslerimizi, mevzilerimizi kâmilen ele geçirip temelinden
tahrib etti. Rusya'ya çok pahalıya mal olan bu Avaristan muhârebelerinde
yaptığımız müthiş masrafları, verdiğimiz korkunç insan ve malzeme
zâyiatını hesab edecek olursak, bu savaşın Kafkasya'da yaptıklarımızın
en kanlı ve zararlısı olduğu meydana çıkar."
Bu
savaşlar netîcesinde Kafkasya'da yaşayan müslüman Türklerin mâneviyâtı
yükseldi. Ruslara karşı müthiş bir direniş başladı. Şeyh Şâmil'e karşı
olan güvenleri çoğaldı. Canla başla ona yardıma karar verdiler. Bu
savaş, Çar Birinci Nikola'nın gururunu kırdığı gibi, plânlarını da alt
üst etti. Napolyon'a karşı gâlip gelen meşhûr Rus generalleri, iki
kolorduya yakın büyük bir kuvvet ile Avaristan'a saldırdıkları hâlde,
Şeyh Şâmil'in bir avuç ordusu karşısında tutunamamışlar, felce
uğramışlardı.
Çar
Nikola, bu hezîmetten sonra da, Şeyh Şâmil'in karşısına General
Vorontsof'u çıkardı. Onu Kafkas Orduları Başkumandanlığına getirerek;
"Bütün ordularım bu uğurda fedâ olsun. Hazînelerimin bütün kapıları
Kafkasya için ardına kadar açıktır. İstediğin her şeyi bol bol
alabilirsin. Bunun karşılığında sizden Şeyh Şâmil'i ölü veya diri olarak
ele geçirmenizi ve Dargo denilen yuvasını kasıp kavurarak çiğnemenizi
istiyorum" dedi. General Vorontsof, Kafkasya'yı bir uçtan bir uca
fethetmek için altmış bin kişilik bir kuvvetle harekete geçti. Şeyh
Şâmil'in yok denecek kadar az bir askeri karşısında perişân olup şaşkına
döndü. Bir buçuk ay içinde elindeki bütün cephânelerini, güllelerini
İmâm Şâmil'in yaptırdığı sahte istihkamlara, boş siperlere günlerce
atarak bitirdi. Hakîkî muhârebelere daha girişemeden cephânesiz kaldı.
Geriden gelen mühimmat ve askerin yiyeceğini, erzakları Şeyh Şâmil'in
yaptığı baskınla kaybetti. Şeyh Şâmil'in iki ay süren çok mahâretli ve
kanlı yıpratma muhârebeleri karşısında mevcûdunun büyük bir kısmını ve
üç generalini kaybetti.
Şeyh
Şâmil, yeni bir gazâ için hazırlanmaya başladı. Ordusuna, Rusların
müslümanlara yaptıkları katliamları, ettikleri işkenceleri ve zulümleri
anlatıyordu. Dînini yayabilmek için, vatanlarını korumanın en büyük
ibâdetlerden olduğunu, bu uğurda şehîd olmanın öneminden ve Cennet'teki
yüksek derecesini haber veriyordu. Peygamber efendimizden ve Eshâb-ı
kirâmdan misâller getiriyor, onların hiç rahat yüzü görmediklerini,
hayatlarının sonuna kadar İslâmı yaymak için diyar diyar dolaştıklarını,
çok az bir kuvvetle pek büyük düşman sürülerine gâlip geldiklerini
anlatıyordu. Halk heyecanla dinliyor, o anlattıkça Allahü teâlânın
düşmanı olan Ruslara karşı nefretleri artıyordu. Ruslar harp
meydanlarında devamlı yenilince ova köylerinde mezalime başladılar. Bu
köylerden gelen iki kişi halkın çâresiz hâline Rusların kadın çocuk
demeden yaptıkları mezâlimi Şeyh Şâmil'in annesine anlattılar. Annesi,
Şeyh Şâmil'i yanına çağırdı. Annesinin en küçük arzusunu kendisine büyük
bir emir telakkî eden muhterem İmâm, annesinin yanına gitti. Biraz önce
dinlediği vahşetten gözleri yaşla dolan heybetli ana, oğluna; "Evlâdım!
Uzak Çeçen köylerinde Rusların yaptığı anlatılmaz işkenceleri ve
öldürülen yiğitlerin haberini öğrendim. Kendilerini müdâfaa edemeyen bu
köylüleri boş yere kırdırmasan ve Ruslarla belirli bir müddet için
mütâreke yapsan olmaz mı?" deyiverdi. Bu sözleri anasından işiten
kahraman İmâm, beyninden vurulmuşa döndü. Şeyh Şâmil, bir tarafta
vatanın selâmeti ve bu uğurda Ruslarla kanının son damlasına kadar
mücâdeleye karar vermiş insanlar, bir tarafta da incitilmesi büyük
günahlardan olan ana gibi iki müthiş ateş arasında kaldı. Senelerdir,
İslâm düşmanı olan Ruslarla mücâdele etmişti. Hattâ vücûdunda yara
almadık yeri kalmamış gibiydi. Bu uğurda; eşi, hemşiresi, oğlu, amcası
ve binlerce müslüman Türk şehîd olmamış mıydı? Bu sebeple düşmanla
anlaşmaya kalkanlar için kânunlar konulmuş, onlara şiddetli cezâlar
verileceği bildirilmişti. Şeyh Şâmil'in bu istek karşısında bir anda
sararıp gül gibi solduğunu gören ana, oğlunun kalbine fecî bir hançer
sapladığını anlayarak yaptığına pişmân oldu ve; "Dilim tutulsaydı da
oğluma böyle bir şefâatte bulunmasaydım. Müslümanların kâfirlere boyun
eğmesi gibi büyük bir günâhı işletmeye sebep olmak ne kötü. Elbette
oğlum bunu kabûl etmeyecektir. Yâ Rabbî! Bu işin hâlledilmesi için
oğluma yardım eyle, beni de affettiklerinin arasına al!" dedi. Sonra
kimsenin yüzüne bakamadan evine girdi. İmâm Şâmil ise güç durumlarda
namaza durur, günlerce yemeden içmeden o işin hâlledilmesi için Allahü
teâlâya yalvarırdı. Yine öyle yaparak mescide halvete çekilen Şeyh
Şâmil, gözyaşları arasında namaza durdu. Kur'ân-ı kerîm okudu. Allahü
teâlânın sevgili kullarından, başta hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve
diğer büyüklerden yardım diledi. Onları vesîle ederek cenâb-ı Hakk'a
niyâzlarda bulundu.
İmâm'ın
korktuğu tek şey, müslümanların kalblerindeki düşmanla mücâdele azminin
kaybedilmesi, îmânlarının sarsılması idi. Halkın Ruslarla anlaşmaya
meyletmesi demek, esâreti kabûl edip, İslâmın emirlerini yapamamak,
yasaklarından kaçınamamak, en mühimi îtikâdlarının bozulması demekti.
Üstelik bu korkunç isteğe şefâatçı olan anasıydı. Din ve vatan için, bir
değil binlerce ana, oğul fedâ olmalıydı. Şeyh Şâmil, günlerce mescidde
Allahü teâlâya yalvarıp, nefs muhâsebesi yaptıktan sonra karârını verdi.
Sabırla kendisini kapıda bekleyen halkın huzûruna çıktı. Onlara;
"Muhterem anam cezâsını çekecektir!..." emrini bildirdi. Emir büyüktü.
Şimdiye kadar İmâm'larının bir istediğini iki etmeyen nâibler, ananın
huzûruna çıktılar ve durumu bildirdiler. Yaralı ana, adâlet dîvânının
önüne geldi.Halk toplanmış, nefes almadan bekliyordu. Mahkûm mevkiinde,
şimdiye kadar Kafkasya'da yetişen âlimlerin, velîlerin en büyüklerinden
olan Şeyh Şâmil'in anası vardı. Omuzları çökmüş, yaptığı hatânın
üzüntüsü ile rengi solmuş bir hâlde oğluna baktı. Sonra yürekleri
parçalayan bir sesle; "Oğlum! Allahü teâlânın emrinden kıl ucu kadar
ayrılırsan, emzirdiğim sütü helâl etmem! Verilecek cezâyı şimdiden kabûl
ediyor, adâletten zerre kadar şaşmamanı istiyorum." dedi. Dargolular,
Şeyh Şâmil gibi mübârek bir zâtın anasından böyle bir cevâbı
bekledikleri için hiç şaşırmadılar.
Herkes
pür dikkat, İmâm'ın vereceği karârı heyecanla bekliyordu. Ana ise; "Yâ
Rabbî! Oğlum, merhamet duygusu sebebiyle doğru yoldan ayrılmasın" diye
duâ ediyordu. Şeyh Şâmil nâibleriyle istişâre ederek netîceyi bildirdi:
"Yüz sopa!.." Metânetle ortaya yürüyen ana, acabâ bu cezâya
dayanabilecek miydi? Herkes bunu düşünürken, senelerce ünlü Rus
generallerine diz çöktürmüş kahraman İmâm'ın, anasının yanına varıp diz
çöktüğünü sonra da ellerine sarılıp öptüğünü gördüler. Anasıyla
helâllaşan Şeyh Şâmil, Dargolular'a dönerek; "Anamın bu meselede,
merhametinin çokluğu sebebiyle başkalarına şefâat etmesinden başka
hiçbir hatâsı yoktur. Bu yaptığı hatânın cezâsını da mânevî olarak şu
âna kadar çektiği ızdıraplarla ödemiştir. Maddî cezâyı da onun her
şeyine vâris olan oğlu çekecektir." buyurduğunda, herkes yerinde dona
kaldı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü, İmâm'ın verdiği karardan
döndüğü görülmemişti. Şeyh Şâmil, sopayı vuracak kimselerin yanlarına
varıp, belden üst tarafını soyunduktan sonra; "Emri yerine getirmekte
bir an bile tereddüd edip elleri titreyenlere yazıklar olsun! Bütün
gücünüzle vurmanızı emrediyorum!" diyerek sırtını döndü. Vazifeliler ilk
sopaları vurdukları zaman herkesin gözleri yuvalarından fırlamış,
bağırmamak için kendilerini güç zaptetmişlerdi. Her sopa indikçe İmâm'ın
mübârek vücûdunda derin izler meydana geliyor, sopa yerlerine kan
oturuyordu. Aynı yere ikinci üçüncü sopalar isâbet ettiğinde de,
oralardan kan fışkırıyordu. Şeyh Şâmil ise vazifelilerin önünde dimdik
duruyor, en küçük bir inleme ve sopadan sakınmaya teşebbüs
etmiyordu.Nefsin istemediği bu hareket ile pek güzel bir mücâhede hâsıl
olup nefsi inliyor, bu sebeple rûhu yükselip, vilâyet makâmlarında üstün
derecelere kavuşuyordu. Bu görülmemiş manzara karşısında, bâzı nâibler
ileri atılarak sopanın kendilerine vurulmasını istemişlerse de, Şeyh
Şâmil'in kararlı bakışlarından korkup geri çekilmişlerdi. Nihâyet yüz
sopa vuruldu.Şeyh Şâmil vücûdundan sızan kanlara bakarak, Allahü
teâlânın, kendisine verdiği metânet ve sabır için şükür secdesine
kapandı. Sonra ayağa kalkıp ellerini açtı ve Rus zulmünden müslümanların
muhâfazası için cenâb-ı Hakk'a duâ etti. Hâdiseyi ibretle seyreden halk,
bir taraftan ağlayıp gözyaşları döküyor, bir taraftan da Allahü teâlânın,
böyle adâletli mübârek bir zâtı başlarına imâm yaptığına şükrediyordu.
Artık halk iyice şahlanmış, Ruslarla anlaşma yapmanın ne büyük bir
tehlike olduğunu iyi anlamıştı. Onlarla mücâdele etmenin din ve vatan
borcu olduğuna yakînen inanmışlardı. Şeyh Şâmil, anasının cezâlanmasına
sebeb olanların kim olduğunu sordu. Herkes; "Kim?" diye birbirine
bakarken, iki elçi huzûra geldi. Halk, onların üzerine yürümek istiyor,
fakat edebe aykırı bir hareketten de çekiniyorlardı. İmâm onlara;
"Köylerinize dönünüz. Sizi gönderenlere gördüklerinizi anlatınız.
Dînimizi yıkmak isteyen İslâm düşmanlarına verilecek cevâbımız budur."
buyurdu.
Bundan
sonraki günlerde Şeyh Şâmil, Kafkasya'ya musallat olan Rus ordularına
sık sık baskınlar yaptı, akınlar düzenledi. Onları memleketlerinden
çıkarmak için geceli gündüzlü çalıştı. Fırsat buldukça,Çar Birinci
Nikola'yı can evinden vuruyor, hiç beklemediği yerlere saldırıyordu.
Hiçbir devletten yardım görmeden, tam yirmi beş sene Ruslarla mücâdele
ederek vatanını savundu.
Yeni
Rus çarıİkinci Aleksandr başa geçtikten sonra, Şeyh Şâmil meselesini
hâlledip Kafkasya'yı baştanbaşa fethetmek için, Prens Baryatinski
kumandanlığında beş ordu hazırlattı. Bunlardan biri Şeyh Şâmil'in
karargâhını, ikinci Lezgi, üçüncü Hazar Denizi civârını, dördüncü ve
beşinci ordu da Çerkezistan'ı hedef aldı. Fakat asıl hedef Şeyh Şâmil
idi. Îcâb ederse beş ordu birleşip hep birden hücum edebilecekti. Bu
sebeple, birinci orduyu bizzat Başkumandan Prens Baryatinski idâre
ediyordu. Onun ordusunda elli bine yakın seçme asker ve elli civârında
ağır top mevcuttu. Bu muazzam kuvvete karşı, Şeyh Şâmil de beş bine
yakın süvârisiyle Ruslarla çarpışmaya başladı. Uzun ve kanlı
çarpışmalardan sonra, Şeyh Şâmil, Gunip Dağına çekildi. Bu dağda beş yüz
kadar fedâisi ile bir buçuk ay süreyle koskoca ordu ile savaştı.
Ellerinde atacak barutları, yiyecek bir şey kalmadı. Etrâfındaki yiğit
askerlerinin dört yüz kadarı da şehîd olmuştu. Yiyecek yerine
karınlarına taş bağlayarak düşmanla mücâdeleye devâm ediyorlardı.
Başkomutan Baryatinski, Şeyh Şâmil'i canlı ele geçirmek istiyordu. Bu
sebeple Şeyh Şâmil'e beyaz bayraklı elçiler göndererek teslim olmasını
teklif etti. Şeyh Şâmil'in çocukları ve askerleri bu ümitsiz mücâdelede
İmâm Şâmil'in de şehîd olacağını, sonunda Kafkas Türklerinin başsız
kalacağını düşündüler. Şimdi bir anlaşma ile teslim olurlarsa, ilerde,
Allahü teâlânın yaratacağı yeni imkânlara göre hareket edebileceklerini
Şeyh Şâmil'e bildirdiler. Şeyh Şâmil, dîni, vatanı için canını seve seve
vermeye hazırdı. Fakat, müslümanlara yardım etmek zâhiren sağ kalmakla
mümkündü. Bu sebeple gelen elçilerle anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre;
"Türklerin dinlerine karışılmayacak, onlardan asker alınmayacak, vergi
toplanmayacak, Türkler iç işlerinde serbest bir devlet olup,
idârecilerini kendileri seçecekler. Şeyh Şâmil, âile efrâdı ve mevcut
kırk kadar askeri ile, silâhları dahî ellerinden alınmadan Türkiye'ye
gidebilecekti." 1859 senesinde yapılan bu anlaşmadan sonra silâhlar
sustu. Başta Başkomutan Baryatinski, diğer generaller ve bütün Rus
askerleri, yirmi beş senedir bir avuç fedâisi ile koskoca Rus ordularını
perişân eden, akla havsalaya sığmayan menkıbeler sâhibi kahraman Şeyh
Şâmil'i bir an önce yakından görmek istiyordu. Şeyh Şâmil, kendisine
hayranlıkla bakan Rus askerlerinin aralarından geçerek, Başkomutan
Baryatinski'nin çadırına gitti. Baryatinski, anlaşma şartlarının
geçersiz olduğuna, kendisinin ve âile efrâdının Çar İkinci Aleksandr'ın
esîri olup, misâfir muâmelesi yapılacağını bildirdi. Artık iş işten
geçmişti. Sözünden dönen bu alçak Ruslara karşı yapılacak bir şey yoktu.
Çar
kendisine bir konak ve hizmetçiler verdi. Şeyh Şâmil, Kaluga'da kaldığı
on sene zarfında kendini kitaplara verdi. Ancak bu şekilde teselli
bulabiliyordu. Artık oldukça yaşlanmış, esâret hayâtı onu iyice
çökertmişti. Bir defâsında, ziyârete gelen Rus Çar'ına Hacca gitmek
istediğini bildirdi. Rus Çar'ı bunu kabûl etti. Fakat oğullarının rehin
olarak kalması gerektiğini söyledi. Bunu kabûl eden Şeyh Şâmil, 1870
senesinde İstanbul'a hareket etti.Bu haberi işiten İstanbullular
heyecanla İmâm'ın gelmesini beklediler. SultanAbdülazîz Hân, sarayında
hazırlıklar yaparak, senelerdir Ruslara kan kusturan İmâm Şâmil
hazretlerini beklemeye başladı. Kafkasya'da, İslâmiyeti yok etmeğe
uğraşan Ruslara karşı verdiği amansız mücâdeleyi iftihar gözyaşlarıyla
tâkib eden müslüman Türk milleti, Şeyh Şâmil'e hayran idi. Onun
esâretten kurtulup İstanbul'a geldiği gün, yer yerinden oynamış, halk
sâhile dökülmüştü. Rus vapuru Dolmabahçe Sarayı önüne demirlediğinde,
Sultan Abdülazîz'in saltanat kayıkları, İmâm Şâmil ve âile efrâdını
saraya getirdiler. Abdülazîz Hân, onu sarayın kapısında karşılayıp,
büyük bir hürmetle; "Babam kabrinden kalksaydı ancak bu kadar
sevinebilirdim" diyerek, çok iltifâtlarda bulundu. Sarayda hâl hatır
sohbetleri arasında SultanAbdülazîz, her türlü emrine hazır olduğunu
bildirdi. Bunun üzerine Şeyh Şâmil; "Pâdişâhım! Hayâtımın şu son
günlerini aşkıyla yandığım sevgili Peygamberimin huzûr-ı şerîflerinde
geçirmek istiyorum. Bunun teminini zât-ı âlinizden istirham ediyorum"
dedi. Bu arzuyu büyük bir îtinâ ile yerine getirmek için Rus sefirini
saraya çağırttı. Durumu anlatıp, Çar'a bildirmesini emretti. Rus Çarı
İkinci Aleksandr kabûl edip, Şeyh Şâmil'in Rusya'ya geri dönmemesini
bildirdi. Buna ziyâde memnun olan Şeyh Şâmil, İstanbul'da kısa bir
müddet kaldı. Başta Sultan Abdülazîz'in ve İstanbulluların gösterdiği
yakın alâkaya, misâfirperverliğe hayran oldu. Bu kadar ilgiye rağmen bir
an önce Hicaz'a gitmek istediğini pâdişâha bildirdi. Abdülazîz Hân onun
için en mükemmel vapurunu hazırlatıp teşyî eyledi.
Vapurun
her uğradığı yerde, halk görülmemiş bir heyecanla Şeyh Şâmil'i
karşılıyor, onun duâsını almak yarışına giriyorlardı.Mısır'a
geldiklerinde, Hidiv İsmâil Paşa, onu şânına lâyık karşıladı. O sırada
İsmâil Paşa'nın yanında,Cezâyir'i Fransız istilâsından kurtarmak için
çok gayret gösteren büyük âlim, mücâhid, gâzî, Abdülkâdir Efendi de
misâfir bulunuyordu. İki kahraman âlimin sohbetleriyle şereflenen İsmâil
Paşa, onlarıKâhire'de bir ay kadar misâfir etmek bahtiyarlığına kavuştu.
Sonra İskenderiyye'ye kadar giderek Cidde'ye uğurladı. Peygamberimizin
ve Kâbe'nin hasretiyle yananŞeyh Şâmil'in heyecânı, oralara yaklaştıkça
artıyordu. O sırada Mekke emîri olan Şerîf Abdullah da, Şeyh Şâmil'i çok
seviyordu. Onu büyük bir îtibarla karşıladı. Hicaz'da, onun büyük bir
âlim ve kahraman olduğunu işiten herkes, onu görmeye can atıyor, ilgi ve
hürmet gösteriyordu.
Şeyh
Şâmil, büyük bir îtinâ ile bütün şartlarına âzamî titizliği göstererek
haccını yaptıktan sonra, ömrünü O'nun sünnet-i seniyyesini yaymak için
uğraştığı, bu uğurda ölümü göze aldığı, sevgili, muhterem, mübârek
Peygamberi, iki cihânın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzûr-ı
şerîflerine gitmek için, nûrlu Medîne yollarına düştü. Her an aşkıyla
yandığı efendisine yaklaşıyor, şimdiye kadar içinde kopan fırtınalar her
geçen sâniye daha da şiddetleniyordu. Medîne-i münevvere görünmeye
başladığında oldukça heyecanlanan Şeyh Şâmil, toprağa kapanarak, Mevlânâ
Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin şu şiirini terennüm etmeye başladı.
"Server-i âlem sana âşık olup da, yanarım!
Her nerede olsam o güzel cemâlin ararım.
Kâbe kavseyn tahtının sultânı sen, ben hiçim.
Misâfirinim dememi saygısızlık sayarım.
Her
şey cihânda senin şerefine yaratıldı,
Rahmetin bana da yağsa, o ân olur bahârım.
Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler dirilttin,
Sonsuz merhametine, sığınıp, kapın çaldım.
İyilik kaynağısın dermanlar deryâsısın!
Bir damla lütfet bana, derde devâsız kaldım.
Herkes gelir Mekke'ye, Kâbe, Safâ, Merve'ye,
Ben ise senin için, dağlar tepeler aştım.
Saâdet tâcı giydirildi, rüyâda başıma,
Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanarım.
Ey
Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü!
Şiirlerin arasından, şu beyti seçtim aldım:
"Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,
Bir damlacık umarak, ihsân deryâna vardım."
Ey
günahlılar sığınağı, sana sığınmaya geldim!
Çok kabahatler işledim, sana yalvarmaya geldim!
Karanlık yerlere saptım, bataklıklara saplandım,
Doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim.
Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların cânı!
Uygun olur mu söylemek, cânımı fedâya geldim.
Derdlilere tabîbsin, ben ise gönül hastası,
Kalb yarama devâ için, kapını çalmağa geldim.
Cömerdlerin kapısına, bir şey götürmek hatâdır.
Basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim.
Günahlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,
Bu yükden ve siyâhlıkdan, tamâm kurtulmağa geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsân deryândan bir damla,
Gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey cânımdan azîz cânân
Su ile olmayan işler, hâsıl olur o topraktan."
Peygamber efendimize olan aşkının çokluğundan ve O'na kavuşmanın
heyecânından dolayı gözünden sel gibi gözyaşı akıtan Şeyh Şâmil,
Resûlullah'ın huzûr-ı şerîflerine geldi. Başta Medîne muhâfızı Hâfız
Paşa, seyyidler, dünyânın dört bucağından gelmiş hacılar, onu heyecanla
tâkib ediyordu. Kabr-i saâdetlerinin kıble tarafına geçip, mübârek ayak
uçlarından Resûlullah'a, gönlünün en derin köşelerinden coşup gelen vecd
ile:
"Essalâtü
ves-selâmü aleyke yâ Resûlallah!
Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Habîballah!"
Essalâtü ves-selâmü aleyke yâ Seyyidel evvelîne vel-âhirîn!" diyerek
selâm verince, Resûlullah'ın, selâmına mukâbelesi ile şereflendi. Orada
bulunanların şâhid olduğu bu hâdiseden sonra Şeyh Şâmil, uzun müddet duâ
edip gözyaşı dökerek hasretini giderdi, gönlündeki fırtınaları dindirdi.
Şeyh
Şâmil, Medîne-i münevvereye geldiğinde hastalandı. Kısa süren bu
hastalığında âile efrâdı, berâberinde gelip kendisine hizmet edenlerle
ve ziyâretine gelenlerle vedâlaştı. Sultan Abdülazîz'e, Rus Çarı'nda
rehin bıraktığı çocuklarının kurtarılmasını, Devlet-i aliyye-i
Osmâniye'de vazife verilmesini bildiren bir mektup yazdırdı. Sonra
başında okunan Kur'ân-ı kerîm tilâvetleri arasında, 1870 (H.1287) senesi
Zilka'de ayının yirmi beşinci gününde Kelime-i şehâdet söyleyerek vefât
edip, sevdiklerine kavuştu. Cennet-ül-Bakî' Kabristanı'na defnedildi.
1) Şems-üş-Şümûs;
s.137
2) Gazevât-ı
Şeyh Şâmil
3) Âsâr-ı
Dağıstân; s.194