Ahmed Rıfâî yedi yaşında
iken babası vefât etti. Onu, dayısı Mensûr Betâihî, husûsi bir ihtimâm
ile büyüttü, ilim öğretti. Önce Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Kur'ân-ı
kerîm hocası Abdülmelik Harnutî'dir. Ahmed Rıfâî henüz yedi yaşında iken
bir gün Allah'ın zâtına ve sıfatlarına âit bilgilerde mârifet sâhibi
olan hocası Abdülmelik Harnutî'yi ziyârete gitti. Hocası ona; "Yâ Ahmed!
Sana diyeceğim şu şeyleri hâfızanda tut, ezberle ve hiç unutma!" deyince
"Peki efendim." dedi. Abdülmelik Harnutî buyurdu ki: "Başkalarına
iltifat edip gezen, hedefine varamaz ve hakîkate kavuşamaz. Şüpheden
kurtulamayanın, dünyevî düşünenin, nefsî arzularının peşinde olanın;
felâha, hidâyete kavuşması düşünülemez. Bir kimse, kendi kusûrunu,
noksanını bilmiyorsa, bütün zamânı da noksan geçer." Bu kıymetli sözleri
hâfızasına nakş etti. Bir yıl bu sözlere göre amel etti. Bir yıl sonunda
hocasından yine nasîhat istediğinde buyurdu ki: "Hakîkî âlimleri,
evliyâyı tanıyamamak çok kötüdür. Tabîbin hasta olması ne fenâ, akıllı
kimsenin câhil kalması ne kötüdür."
Ahmed Rıfâî, çocukken bir
grup evliyânın yanından geçiyordu. Hepsi ona bakıyorlardı. Birisi; "Lâ
ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, bu mübârek ağaç (çocuk) büyümeye
başladı.", ikincisi; "Biraz sonra dallanır.", üçüncüsü; "Kısa zamanda
gölgesi etrâfı bürür.", dördüncüsü; "Çok geçmeden meyve verir ve ay gibi
etrâfa ışıklarını salar.", beşincisi; "Yakında, insanlar onun
kerâmetlerini, fevkalâde hâllerini görürler. O, insanların ihtiyaçlarını
istediği kimse olur.", altıncısı; "Pek kısa zamanda şânı pek yücelir.",
yedincisi; "Onun talebeleri pek fazla olur." dediler.
Ahmed Rıfâî'yi, dayısı, bir
müddet sonra Vâsıt şehrine, büyük âlimlerden ilim öğrenmek üzere
gönderdi. Vâsıt'a göndermesinin sebebi, rüyâda Peygamberimizin emr-i
şerîfleri olmuştur. İslâm âlimleri umûmiyetle Vâsıt'a gelir, talebelere
ders verirlerdi. Büyük âlim Aliyyül Kârî Vâsıtî hazretleri ve dayısı Ebû
Bekr el-Ensârî el-Vâsıtî hazretleri de Vâsıt'ta bulunuyordu. (Aliyyül
Kârî 1182 (H.578)'de vefât etti. 1607 (H. 1016) da ölen Aliyyül Kârî
başkadır ki, bu, hakîkî Ehl-i sünnet âlimlerine dil uzatmıştır.) Ahmed
Rıfâî, Aliyyül Kârî ve İshak Şîrâzî hazretlerinden bütün ilimleri
öğrendi. Büyük bir fıkıh, hadîs, tefsîr âlimi ve tasavvufta zamânının
bir tânesi oldu. Allah'ın emirlerini harfiyyen yapar, yasaklarından
büyük bir titizlikle kaçardı. Bildikleriyle amel eder ve başkalarına da
tavsiyede bulunurdu. Bir gün birisi gelip duâ istedi. "Benim şimdi bir
günlük nafakam var, onun için duâm kabûl olmaz. Onu bitirdiğim zaman
gel, sana duâ edeyim." buyurdu ve öyle yaptı.
Seyyid Ahmed Rıfâî; orta
boylu, nûr yüzlü, buğday benizliydi. Saçları siyah, sakalı seyrek, alnı
açık ve geniş idi. Gözlerine sürme çeker, tebessüm buyururdu. Güzel
konuşmaları ile kalpleri harekete getirir, sohbetine doyum olmazdı.
Kürsüde oturarak konuşurdu. Konuşmaya başlayınca, sesini uzak ve
yakındakiler işitirlerdi. Çevre köydeki kimseler de, aynı şekilde
duyarlardı. İnsanlar evlerinin üzerine çıkar, Seyyid Ahmed Rıfâî,
yanlarındaymış gibi dinlerlerdi. Öyle ki, bütün kelimeleri eksiksiz
anlaşılırdı. Hattâ sağırlar, yarım işitenler, onun sohbetine
katıldıkları zaman, Allah'ın ihsâniyle kulakları açılır, söylenilenleri
işitirler ve anlarlardı. Beyaz gömlek giyer, pirinç unundan ekmek
yaptırıp yerdi. Misâfirler için verdiği yemek hâricinde başka bir şey
yemezdi. Yemeği soğutarak yer, misâfirsiz iftar etmezdi. Kendisine âit
misâfir konağı, her gün dolup taşar, günde iki öğün yemek çıkardı. Yolda
her rastladığı kimseye, hattâ çocuklara bile selâm verirdi. Hastaların
sıhhatlerini sormak için uzak yollara gitmekten üşenmez, onları
ziyâretten zevk alırdı. İhtiyarlara, âmâlara, sıkıntıda olanlara
yardımcı olurdu. Peygamber efendimizin; "Kim, saçı sakalı ağarmış
müslüman bir kimseye ikrâm ederse, Allah da ona ihtiyarladığında hürmet
ve ikrâmda bulunacak kimseleri vazîfelendirir, ona ikrâm ederler."
hadîs-i şerîflerinde bildirildiği gibi hareket etmeyi âdet edinmişti.
"İlminin fazla, amelinin
çok olması ile gurûra kapılan kimse, mârifet sâhibi değildir. Çünkü
şeytan da pek fazla bilgiye sâhipti. Mantık yürütmek sûretiyle, ateşin
topraktan daha hayırlı olduğunu iddiâ etti. Halbuki meleklere hocalık
yapıyordu. Sonunda kendi nefsinin üstün olduğunu söyleyip kibirlendi.
Böylece Allah'ın gadabına uğradı ve lânete müstehak oldu. Ebedî olarak
rahmet dergâhından kovuldu. Ey oğlum! Sakın! Çok sakın! İyi
ibâdetlerine, yüksek ilmine aldanma. Çünkü Bel'âm-ı Baûrâ ve Bersisa, en
çok ibâdet edenlerdendiler. Fakat sonunda, nefs ve şeytana uyarak
dünyâya bağlandılar. Âhiretlerini ziyân ettiler. Rezîl rüsvâ oldular.
"Sâlih müslümanlar,
Allah'ın hükmüne boyun eğerler, gelen şiddet ve belâlara sabrederler,
aza kanâat ederler. Allah'tan başkasından korkmazlar ve kimseden bir şey
beklemezler. Ancak Allah'tan isterler. İnsana, yüksek makamları veren,
aşağı düşüren azîz ve zelîl edenin Allah olduğunu bilirler. Sâlih
müslümanlar, Peygamber efendimizin sünnet-i şerîflerine tam uyarlar.
Onların korkusu, son nefes içindir. Onlar, az konuşurlar. Öfkelerini
tutarlar, şehvetlerini yenerler. Nefslerinin arzularını yapmazlar.
Allahyı unutturacak bütün engelleri ortadan kaldırarak, hep O'nunla
berâber olmaya bakarlar. Böylece nefslerini alçaltıp, ruhlarını
yükseltirler.
Nefse, Allah'ın kazâ ve
kaderine rızâ göstermek kadar zor gelen bir şey yoktur. Çünkü, kadere
râzı olmak, Allah'ın hükmüne boyun eğmek, nefsin isteklerine zıttır.
Nefs bunları istemez. Saâdete kavuşmak, nefsin rızâsını terk edip,
Allah'ın rızâsına koşmakla mümkündür. Saâdete kavuşanlara müjdeler
olsun."
Allah adamlarıyla berâber
olmayı sever, onların duâlarını almaya çalışırdı. Düşkünleri çok sever,
her zaman onları himâye ederdi. Eli, ayağı olmayan veya cüzzam gibi ağır
hasta olan kimseleri yanına alır, onları bizzat kendi elleriyle yıkar,
temizler ve elbiselerindeki yırtıkları yamardı. Bunlardan haz duyduğunu
bildirir, talebelerini de teşvîk ederdi. Acıkmış bir fakîri görse, gider
kendi eliyle yiyecek hazırlar, berâberce yerlerdi. Buyururdu ki: "Bütün
evliyâlık yollarından geçirildim. Fakat fakirlik, başkaları gözünde
hakîr olmak ve hastalık gibi Allah'a yakın ve daha uygun yol göremedim."
Bir yere gidip de dönerken,
yanında hazır bulundurduğu ipine, topladığı odunları bağlardı. Bunları
getirir, şehirde bulunan dul, yetim, fakir, hasta olanlara dağıtırdı.
Dünyâ malına hiç kıymet vermez, onları dîne hizmette kullanırdı. Kendisi
için, dünyâlık nâmına hiçbir şey alıkoymazdı. Bütün malını fakir
müslümanlara dağıtırdı.
Büyüklerden biri, Ahmed
Rıfâî'ye duâ etmesi için bir hasta getirdi. Hasta birkaç gün kaldığı
hâlde, Ahmed Rıfâî hiçbir şey söylemedi. Bunun üzerine hizmetçisi Yâkûb;
"Efendim! Bu hasta için duâ etmemenizin sebebi nedir?" deyince; "Ey
Yâkûb! Cenâb-ı Hakk'ın izzetine yemîn olsun ki, Allah katında, benim
kabûl olunacağı vâd olunan yüz hâcetim vardır. Şimdiye kadar hiçbirini
dilemedim." cevabını verdi. Yâkûb; "Bir tânesi bu biçâreye sarf edilse
nasıl olur?" deyince, Ahmed Rıfâî hazretleri; "Sen benim edebe aykırı
hareket eden bir kimse olmamı mı istiyorsun?" buyurup; "Dikkat ediniz,
halk ve emir O'na mahsûstur. Âlemlerin Rabbi Allah çok yücedir." (A'raf
sûresi:54) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu, sonra; "Ey Yâkûb, aslında
fakîr olan bir kişi, bir hâcet istirhâm edip, kabûle mazhâr olduğu
zaman, eski vekar ve şerefinden de bir kademe kaybeder." buyurdu.
Hizmetçisi; "Efendim, namazlardan sonra her zaman duâ ettiğinizi
görüyorum." deyince de, Ahmed Rıfâî; "O başka, bu başkadır. Namazlardan
sonra yapılan, ilâhî emre uymak için yapılan kulluk duâsıdır. Bu ise
hâcet duâsıdır ve husûsî şartları vardır." buyurdu. Bu konuşmadan iki
gün sonra o hasta şifâ buldu.
Ahmed Rıfâî'nin
talebelerinden ikisi birbirlerini çok severlerdi. Aralarındaki bu
yakınlık ve duydukları mânevî hazdan kendilerinden geçerlerdi. Bir gün
böyle bir anda, bir tânesi ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî! Cehennem'den
azâd olduğuma dâir bu âciz kuluna bir belge gönder." deyiverdi. Öbürü;
"Hak teâlânın keremi çoktur, fadl ve ihsânı hududsuzdur." dedi. Böyle
konuşurlarken, âniden gökyüzünden beyaz bir kâğıt indi. Kâğıdı aldılar.
İçinde bir yazı göremediler. Seyyid Ahmed'in önüne geldiler. Hâllerini
anlatmayıp, o kâğıdı ona verdiler. Kâğıda bakınca, Allah'a secde etti.
Secdeden başını kaldırınca; "Allah'a hamd olsun ki, eshâbımın
Cehennem'den azâd olduğunu, âhiretten önce, dünyâda bana gösterdi."
buyurdu. "Efendim, bu kâğıt beyazdır." dediklerinde; "Kudret eli siyâh
ile yazmaz. Bu, nûr ile yazılmıştır." buyurdu.
Bir gün Seyyid Ahmed
Rıfâî'nin huzûruna bir kimse gelip; "Efendim! Abdest almak için kuyudan
su çıkarıyordum. Bir arslan gelip öküzüme saldırdı, parçaladı ve yedi.
Şimdi ne yapayım?" dedi. Ahmed Rıfâî; "O arslanı bana çağırınız.
Korkmayınız, ondan size zarar gelmez." buyurdu. Bir talebesi; "Peki
efendim." diyerek arslanı arayıp buldu. Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin
çağırdığını söyledi. Arslan geldi. Ahmed Rıfâî'nin huzûrunda yüzünü yere
koydu. Ahmed Rıfâî arslana; "Ey Arslan!Bu fakirin hizmetini gören öküzü
niçin yedin?" buyurdu. Arslan, Allah'ın izniyle dile gelip; "Ey efendim!
Ceddin Muhammed aleyhisselâmın hâtırı için bana gadap edip, bedduâ
etmeyiniz. Zîrâ bir haftadır bir şey yemedim, çok açtım. Çâresiz kaldım,
affedeceğinizi ümid ederim." dedi. Ahmed Rıfâî, arslanın özrünü kabûl
etti ve; "Suçunu bir şartla affediyorum. O da, yediğin öküzün yerine bu
fakire hizmet edeceksin." buyurdular. Arslan kabûl edip, o kimsenin
hizmetinde bulundu.
Ahmed Rıfâî hazretleri
hayvanlara karşı çok merhametli idi. Bir köpek cüzzam hastalığına
yakalanmıştı. Hiç kimse köpeği bu iğrenç hâlinden dolayı kapısına
koymadı. Köpek, bu şekilde kapılardan kovula kovula, Seyyid Ahmed
Rıfâî'nin kapısına geldi. Dermansız, yara bere içindeydi. Köpeğin bu
hâlini gören Ahmed Rıfâî, alıp, şehirden dışarı bir yerde ona bir
gölgelik yaptı. Köpeği orada tedâviye başladı. Temizledi, yarasına
merhem sürüp karnını doyurdu. Kırk gün bu şekilde tedâvî gören köpek
sıhhate kavuştu. Cüzzamdan eser kalmadı. Sonra köpeği güzelce yıkayıp
şehre getirdi. Kendisine, "Efendim! Bu köpeğe çok ilgi gösterdiniz,
hikmeti nedir?" diye sordular. Onlara; "Kıyâmet günü Rabbimin bana, bu
köpeğe niçin acımadın? Onu uğrattığım bu belâdan niçin kurtarmadın? Aynı
belâya seni de düşürmem ihtimâlini niçin düşünmedin? diye sormasından
korktum. Ey insanlar! Kalblerinizi Allah'ın yarattıklarına karşı
merhamet hissiyle doldurunuz. Cenâb-ı Hakkın sizi de aynı derde müptelâ
kılmasından korkunuz." buyurdular.
Seyyid Ahmed Rıfâî
hazretlerine, sıkıntı içinde dertli, ihtiyâcı olanlar gelirler, ondan
duâ isterlerdi. Ayrıca ihtiyaçlarının karşılanması için kendisine
gelenlere, mürekkep kullanmadan, parmağıyla kâğıda bâzı şeyler yazıp
verirdi. Allah'ın izniyle hâcetleri, istekleri hâsıl olurdu. Bir kimse
Seyyid hazretlerine hâcetinin hâsıl olması için geldi. O da parmağıyla
yazdığı bir kâğıdı ona verdi. Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra o
kimse, tecrübe için aynı kâğıdı tekrar getirip, Seyyid hazretlerine
hâcetini anlatıp; "Efendim! Bu kâğıda bir duâ yazar mısınız? dedi. O da;
"Bu kâğıda daha önce bir kerre yazı yazılmış. Bir daha yazarsak, yazılar
birbirine karışır, okunmaz hâl alır." buyurdular.
Fıkıh âlimlerinden Yûsuf
Ebû Zekeriyyâ, Ahmed Rıfâî hazretlerini ziyâret için Ümmü Ubeyde
kasabasına gitti. Seyyid hazretleri, binlerce kişiye câmide vâzü nasîhat
veriyordu. Nasîhat ederken, cemâat arasındaki âlimler, kendisine pekçok
suâller sordular. Sorulan suâller pek zor, anlaşılması ve cevaplarını
vermek güçtü. Seyyid hazretleri her sorunun cevâbını ânında en ince
teferruâtına kadar açıklıyordu. Ne kadar sorulduysa, hepsine cevap
verdi. Yûsuf Ebû Zekeriyyâ dayanamayarak, suâl soranlara; "Yeter artık.
Ne kadar sorarsanız sorunuz, hepsine cevap verileceğini anladınız."
dedi. Bu söz üzerine Seyyid Ahmed Rıfâî, tebessüm edip; "Ey Ebû
Zekeriyyâ! Dünyâ fânîdir. Bırakınız ben hayatta iken sorsunlar."
buyurdular. "Bu dünyâ fânîdir." buyurduğunda, binlerce cemâat fevkalâde
heyecâna kapıldı, içlerinden beş kişi orada vefât etti. Orada hazır
bulunanlar içinden, ibâdetlerini tam yapmayan binlerce kimse tövbe edip
doğru yola geldi.
Haddâdiye köyünde,
çocukları doğduktan sonra ölen bir kadın vardı. O kadın; "Eğer doğacak
olan çocuğum yaşarsa, onu Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin hizmetine
vereceğim." diye vâd etti. Aradan zaman geçti, bir kız çocuğu oldu.
Fakat çocuk kambur ve topaldı. Çocuk büyüdüğünde, diğer çocukların
alaylarına mâruz kalıyordu. Seyyid Ahmed Rıfâî, bir gün bu çocuğun
köyüne gitti. Halk, kendisini köyün dışında karşıladılar. Bunlar
arasında, sakat çocuk da vardı. Ahmed Rıfâî yaklaşınca, çocuk birden
ileri fırlayıp ellerini öptü ve; "Efendim! Siz, annemin de üstâdısınız.
Beni ne olur şu istihzâlardan, alaylardan kurtarınız!" diye yalvardı.
Onun bu yalvarışı Ahmed Rıfâî'ye çok tesir etti ve mübarek gözyaşlarını
tutamadı. Başını ve sırtını okşayıp duâ edince, çocuk şifâya kavuşup,
kamburluğu ve topallığı kalmadı. Bunu gören halk, Ahmed Rıfâî
hazretlerine "Şeyh-ül-azca (topal kızın hocası)" lakabını verdiler.
Seyyid Ahmed Rıfâî
hazretleri, herkese iyilik eder, kimsenin kalbini kırmaz ve kin
tutmazdı. Hiçbir zaman büyüklük taslamazdı. Çok mütevâzi idi. Bir gün
yoldan geçen kendini bilmez bir grup, Ahmed Rıfâî'ye hakâret etmeye
başladılar. Uygun olmayan sözler sarfettiler. Ahmed Rıfâî onların bu
hakâretleri karşısında başını açtı, yerlere yüzünü sürdü, toprağı öptü.
Onlara; "Benim hatâlarımı îkaz edip, hatırlatan büyüklerim, efendilerim!
Bu kölenizi bağışlayın." buyurdu. Sonra o kimselerin ayaklarına kapandı,
ellerini öptü ve; "Ne olur, benden râzı olunuz. Sizler çok yumuşak huylu
kimselersiniz. Şüphesiz sizin bu yumuşaklığınız beni bu hâle getirdi."
buyurdu. Bu hâl, o kimseleri âciz bıraktı, ezildiler. Ne yapacaklarını
şaşırdılar. Nihâyet; "Senin gibi sabırlı bir kimse görmedik. Bu kadar
hakâret ettiğimiz hâlde, rengin bile değişmedi, tahammül ettin ve yine
tevâzu gösterdin." dediler. Ahmed Rıfâî hazretleri de; "Bendeki bu hâl,
sizin bereket ve himmetiniz sâyesinde olmuştur efendim." buyurdu.
Ahmed Rıfâî hazretleri, bir
gün etrafına toplanmış olan yakınlarına; "İçinizde, benim bir ayıbımı,
kusûrumu görüp de söylemeyen var mıdır? Varsa lütfen söyleyiniz."
buyurdular. Oradakilerden biri; "Efendim, ben sizde bir kusûr
görüyorum." dedi. Bunu işiten Seyyid hazretleri hiç üzülmedi, söyleyeni
kınamadı ve; "Ey kardeşim! Lütfen kusûrumu söyleyiniz." buyurdu. O
kimse; "Bizim gibi, size lâyık olmayan kimseleri huzûrunuza kabul
buyurmanızdır." deyince, başta Ahmed Rıfâî olmak üzere oradakiler
ağlamaya başladılar. Bir ara Ahmed Rıfâî; "Hepinizden daha aşağı
olduğumu biliyorum ve sizlerin hizmetçinizim." buyurarak onları tesellî
edip, tevâzu gösterdiler.
İbrâhim Bestî isminde bir
kimse, Ahmed Rıfâî hazretlerini hiç sevmezdi. Hakkında uygun olmayan
çirkin şeyler söylerdi. Bir gün hakâret dolu bir mektup yazıp, birisiyle
gönderdi. Ahmed Rıfâî gelen kimseye, mektubu sesli olarak okumasını
söyledi. O kimse, her türlü iftirânın bulunduğu bu mektubu okuyunca,
Seyyid hazretleri, sükûnetle dinlediler ve; "Doğru söylemiş. Eğer
Allah'ın indinde şüpheli bir durumum yoksa, insanların bana ettiği
iftirâlara hiç aldırış etmem." buyurdular ve mektubuna cevap olarak
şunları yazdırdılar: "Muhterem İbrâhim Bestî hazretleri, Allah beni
dilediği gibi ve istediği yerde yarattı. Sizin doğruluğunuza
güveniyorum. Hayır duâlarınızdan beni mahrum bırakmamanızı ve
haklarınızı helâl etmenizi yüksek zâtınızdan istirhâm ediyorum." Bu
tevâzu dolu mektubu alan İbrâhim Bestî çok şaşırdı. Yüzünü yerlere sürüp
dışarı çıktı gitti. Nereye gittiği ve nerede olduğu bilinemedi.
Bir kimse Ahmed Rıfâî
hazretlerini çekemez, onu hep kötüler, aleyhinde konuşurdu. Onun yüksek
hallerini inkâr eder, hiçbirini kabûl etmezdi. Ahmed Rıfâî hazretlerinin
talebelerinden kimi görse, önceden hazırladığı mektubu eline verip,
hocasına götürmesini tenbih ederdi. Ahmed Rıfâî hazretleri de mektubu
açınca, "Ey Mülhid, ey bid'atçı, ey zındık... gibi çok çirkin şeylerin
yazılı olduğunu görürdü. Mektubu getiren talebesine bir mikdâr para
verip, o kimseye götürmesini söyler ve; "Sen benim sevap kazanmama
vesîle oluyorsun, cenâb-ı Hak sana hayırlar ihsân etsin, diye
söylediğimi bildiriniz." derdi. Bu kimse, uzun müddet bu şekilde kötü
hakâretlerine ve iftirâlarına devâm etti. Sonunda âciz kaldı. Ahmed
Rıfâî'nin verdiği bu cevaplardan utanmaya başladı. Yaptığı hareketlerden
pişman olup, tövbe etti. Özrünü beyân etmek üzere, af dilemek için,
Ahmed Rıfâî'nin huzûruna doğru hareket etti. Bulunduğu şehre yaklaşınca
başını açtı, üzerinden örtüsünü çıkardı, boynuna da bir yular taktı. Bir
kimseye de bu yuları tutup, çeke çeke Seyyid hazretlerinin huzûruna
götürmesini rica etti. Ahmed Rıfâî onu bu hâlde görünce, "Ey kardeşim!
Seni bu hâle getiren nedir?" diye sorunca; "Yaptıklarım." dedi. Seyyid
Ahmed; "Ey kardeşim! Yaptığınız sâdece birer hayırdır." buyurdular. O
kimse yaptıklarına pişmân olduğunu bildirerek özür diledi. Özrü kabûl
edilince, Ahmed Rıfâî'nin sâdık talebelerinden oldu.
"Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allah'a hamd ü senâlar olsun. Onun Resûlüne salât ve selâm olsun.
Nasîhat isteyen mektubunuz bana ulaştı. Peygamber efendimiz; "Din
nasîhattir, din nasîhattir, din nasîhattir." buyurdu. Eğer bu hadîs-i
şerîf olmasaydı, sana bu nasîhati yapmazdım. Çünkü, senin gibi insanlara
nasîhat için iki şart lâzımdır: 1) Nasîhat edenin ihlâslı olması, 2)
Amel etmek şartıyla, din kardeşinin yaptığı nasîhatı kabûl etmek.
Ey müminlerin emîri! Sana
gelince; sen, müslümanların malını, canını ve memleketlerini muhâfaza
et. Her işinde Allah'tan kork. Her hâlinde Peygamber efendimizin emrine
uy. O zaman, Allah'ın himâyesinde, Resûlullah'ın gölgesinde olur, sözü
geçerli biri olursun. Allah meleklerden olan ordularını sana yardımcı
gönderir.
Ey müminlerin emîri! Bu
dünyâda, yiyecek, içecek ve giyecek şeylerden her gelene dikkat et.
İnsanlara zulm etmekden sakın. Şeytan seni aldatıp zulme yönelttiği
zaman, nefsine; "Şâyet zulmedilen, hapsedilen, kahredilen, iftirâ edilen
sen olsaydın, kendin için sultandan ne isterdin?" diye sor. Kendine
nasıl muâmele edilmesini istiyorsan, insanlara öyle muâmele et. Çünkü
sen böyle yaparsan, adâleti ve insanlığın îcâbını yerine getirmiş
olursun. Şunu iyi bil ki senin mülk ve devletin, Allah'ın mülküne göre
pek azdır. Sen ve senin mülkün, Allah'ın mülküdür.
Ey müminlerin emîri! Senin
dünyâda nasîbin; seni gölgeleyecek mikdârda gölge, seni örtecek kadar
elbise, seni doyuracak kadar yiyecek, mallarından sana âit olan
mikdârdır. Sen, Allah'ın emirlerine riâyet etmek sûretiyle, O'na karşı
olan edebi gözetirsen, Allahü tealânın lütuf ve ihsânlarına kavuşursun.
Allah'ın emrine uymaz, mahlûklarına zarar verirsen, zâlim olursun.
Ey müminlerin emîri! Şunu
iyi bil ki, sultanların ordusu, adâlettir. Bekçileri, yaptıkları
işlerdir. Hâllerini bildiren defterleri ise, emri altında çalışanlar ve
arkadaşlarıdır. Bu defterler, halkın gözü önündedir. Onun için bu
defterleri ıslâh et, muhâfazasını sağlam yap, ordunu kuvvetlendir.
Akıllı ve dindar kimselerle berâber ol. Katı kalbli, zâlim ve dalâlette
olan, sapık kimselerden uzak dur. Çünkü böyle kimseler, senin
düşmanlarındır. İşlerini, kadınların, gençlerin ve mürüvvetsiz
kimselerin eline verip, onların oyuncağı hâline getirme. Çünkü onlar
işleri karıştırır, kötü bir şekilde sonuçlanmasına yol açarlar.
Bir işi yapmak istediğin
zaman, insaflı ve adâletli ol ki, hakkı olmayan birine o işi teslim
etmeyesin. Allahyı zikret. Kendini haksızlık yapmaktan uzak tut. Çünkü
bulunduğun makam, hak üzere bulunulacak, hak üzere yürünülecek bir
makamdır. Kızdığın zaman affa sarıl. Çünkü affetmek sûretiyle yapacağın
hatâ, cezâ vermek sûretiyle yapacağın hâtadan daha iyidir.
İşlerinde, dindâr, hikmet
ehli, din gayreti bulunan kimseleri seç. Onlar arasından da, tabiat
bakımından güzel, akıl bakımından olgun, görüşü ve konuşması iyi, delîli
sağlam olanlarını seç. Allah ve Resûlünü en iyi bilen kimseleri seç.
Adâlet husûsunda, iyi veya kötü, mümin veya kâfir, herkese eşit muâmele
et. Dînin ve din ehlinin, âlimlerin hakkını gözet. Vefât edip Rabbine
kavuştuğun zaman, âkıbetinin iyi olmasına vesîle olacak işleri yap."
Ahmed Rıfâî hazretleri,
hayâtını hep dîne hizmet ile geçirirdi. Bid'at sahiplerine öğüt verir
gittikleri yolun bozukluğunu bildirir, kurtuluşlarına vesîle olurdu.
Ahmed Rıfâî hazretleri vefâtına yakın ishale yakalanmıştı. Hastalık bir
ay kadar devâm etti. Hizmetçisi; "Efendim! Hiçbir şey yemediğiniz halde,
bu gelenler neredendir?" diye sordu. O da; "Bu gelen ettir. Dışarı
çıkıyor. Artık eridi kalmadı. Yalnız kemiklerimin içindeki ilik kaldı. O
da bugün çıkar biter. Yarın da Allah'a gitme günüdür." buyurdu. İyice
ağırlaştığı zaman hizmetçisi; "Efendim! Kavuşmak vakti yaklaştı
herhalde." deyince; "Evet öyle görünüyor. Hastalığımın şu son zamânında
bâzı hâdiseler cereyân etti. İnsanlar üzerine büyük bir belâ
gelmekteydi. Bu belâlara karşı kendi vücûdumu fedâ edip, bu belânın
giderilmesi için, Allah'a yalvardım. Allah kabul buyurdu." dedi. Daha
sonra mübarek yüzünü toprağa sürmeye başladı. Yüzü gözü toz toprağa
bulanmış bir halde ağlayarak; "Yâ Rabbî! Affet!" Yâ Rabbî! İnsanların
üzerine gelecek olan dert ve belâlar için beni siper yap da, belâlar
benim üzerime yağsın." diye yalvardıktan sonra kelime-i şehâdet getirip;
"Dünyâda âhiret için çalışıp yorulan pişman olmaz, râhata kavuşur. Her
hayr işleyenin ameli kendisine sunulacaktır. Her şer, kötü iş yapanın da
ameli kıyâmet gününde önüne çıkacaktır." buyurdu. 1182 senesi Ağustos
ayının 23'ünde Perşembe günü (H.578 Cemâziyelevvel ayının 22. Perşembe
günü) ikindi vaktinde, altmış altı yaşında Mısır'da vefât etti.
Seyyid Ahmed Rıfâî
hazretlerinin, müminlerin îmânlarının kemâle ermesi için gösterdiği yola
Rıfâîlik adı verildi. Kendisine tamâmen bağlı olan, yolunu bozmayan,
yâni her işinde, her sözünde dînimizin emir ve yasaklarına tâbi olanlara
da "Rıfâî" denildi. Fakat, zamanla diğer tarîkatlar gibi bu yol da
bozuldu. Dünyâya düşkün olanlar, dîni dünyâlık arzularına âlet edenler,
Ahmed Rıfâî hazretlerinin isminden istifâdeye çalıştılar. Şeyh ve
tarîkatçı olarak ortaya çıkıp, ağızlarına ateş koymak, ağızlarından
alevler çıkarmak, bir yanağına bıçak, şiş sokup öteki yanağından
çıkarmak, sokak ortasında yatarak üzerinden kamyon geçirtmek gibi işleri
yaparak, kerâmet sâhibi olduğunu iddiâ edenler görüldü. Halbuki bunların
kerâmet ile hiçbir alâkası yoktur. Allah, Mûsâ aleyhisselâm zamânında
sihirbazların bulunduğunu haber veriyor ve sihir olduğunu beyân
buyuruyor. Bu ve benzeri işleri sihirbazlar da yapmaktadırlar.
Kulluk esâsının birincisi,
nefsi tanımaktır. Halbuki onu tanıyan çok azdır. Onu tanımak şöyle
dursun, varlığını kabûl edenler dahi kıymetli kimseler olarak kabûl
edilir. Allah, nefsten daha ahmak, daha çirkin ve ondan daha pis kokulu
bir şey yaratmadı. İrfan sâhipleri için, ondan daha dar bir zindan
düşünülemez. Nefsini tanıyabilen, her tarafı emin olan, tehlikelerden
korunmuş bir kal'aya sığınmış olur. Tanıyamayan, hattâ anlamak istemeyen
için tehlike büyüktür. Onu anlamadıkça, şerrinden kurtulmak mümkün
değildir. Onu anlamadan, mârifet sâhibi olunmaz."
"Allahü tealânın evliyâ
kullarının üstünlüğünü kabûl etmeli ve onlara çok hürmet göstermelidir.
Çünkü onlara, kıyâmet gününde korku ve hüzün yoktur. Velî olan kimse,
cenâb-ı Hakk'a pek fazla muhabbet besler, îmânları kemâl mertebesindedir
ve takvâ üzeredirler. Allah, evliyâsına zorluk göstermez. Bâzı semâvî
kitaplarda; "Benim velî kullarımdan birine eziyet eden, bana harb ilân
etmiş olur." buyrulmaktadır. Cenâb-ı Hak, velî kullarını korur, onlara
eziyet edenlerden intikam alır. Onları sevenleri ise muhafaza eder,
korur. Evliyâ ile berâber olmalı, onları sevmelidir. Onlar hakkında
hiçbir zaman kötü söz sarfetmemeli, sû-i zan etmeyip, hüsn-i zan içinde
bulunmalıdır.
Şiir bitince,
Peygamberimizin kabrinden mübârek elleri göründü. Seyyid Ahmed Rıfâî de,
son derece tâzim ve hürmetle onu öptü. Orada bulunanlar hayretle
hâdiseyi gördü. Peygamber efendimizin mübârek ellerini öptükten sonra,
Ravda-i mutahheranın kapılarının eşiklerine yattı. Ağlayarak, oradaki
cemâatın cümlesine; "Üzerime basarak geçiniz." diye yalvardı. Âlimler
başka kapılardan çıkmağa mecbur oldu. Diğer kimseler üzerine basarak
kapıdan çıktılar. Bu kerâmet pek meşhûr olup, dilden dile günümüze kadar
gelmiştir.
Allah'ın sevgili
kulları olan velîleri vesîle ederek, cenâb-ı Haktan bir şeyler
istenebilir. Onları vesîle ederek bâzı ihsânlara kavuşulursa, bu
yardımları ve ihsânları evliyâdan bilmemek lâzımdır. İhsânı yapan
Allahdır. Çünkü velîler, kendiliklerinden bir şey yapmazlar. Allah
onları çok sevdiği için, onların duâ ve hâtırı ile yaratır. Peygamber
efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: "Saçları dağınık,
kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemin etseler,
Allah onları doğrulamak için o şeyi yaratır." Allah, sevdiği kullarını
yalancı çıkarmamak için, yemin ettikleri şeyleri bile yaratınca,
duâlarını elbette kabûl buyurur. Allahü tealâ Mü'min sûresinin altıncı
âyetinde meâlen; "Bana duâ ediniz; duânızı kabûl ederim." buyurdu.
Duâların kabûl olması için şartlar vardır. Bu şartları taşıyan duâ,
elbet kabûl olur. Herkes bu şartları bir araya getiremediği için, duâlar
kabûl olmuyor. Bu şartları yerine getiren velîlerin, âlimlerin duâ
etmeleri için, onlara yalvarmak, şirk olmaz. Allah, söylenilenleri,
sevdiklerinin rûhlarına işittirir. Onların hâtırı için istenileni
yaratır. Evliyânın rûhlarından yardım istenir. Çünkü, Allah'ın sevdiği
kullarının rûhları, diri iken de, öldükten sonra da, Allah'ın verdiği
kuvvet ve izinle, dirilere yardım ederler. Böyle inanarak evliyâdan
yardım istemek, Allah'tan başkasına tapınmak olmaz. Allah'a tapınmak,
O'na inanmak, O'ndan istemek olur. Aklı olan, bunu pek iyi anlar.