Râmiten'de küçük yaştan
îtibâren ilim tahsîline başladı. Akıl ve zekâsının parlaklığı, kavrayış
kâbiliyetinin yüksekliği dolayısıyla kısa zamanda ilim yolunda yükseldi.
Sonunda herkese ilim saçan, yol gösteren, kalbinden nûr ve hikmet
kaynakları fışkıran hazret-i Şeyh Mahmûd-i İncirfagnevî'ye kavuştu. Ali
Râmitenî, ondan mânevî yönden çok üstün makamlar elde etti. Ardı arkası
gelmeyen vilâyet, evliyâlık derecelerine kavuştu. Mânevî ve maddî
ilimlerde kemâl buldu. Öyle ki, şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan
ayrılanların rehberi, hakka dâvet edenlerin büyüklerinden oldu. Böylece,
silsile-i aliyye denilen büyüklerin teşkil ettiği, altın halkalar diye
isimlendirilen Hak yolu zincirinin on ikinci halkası olma şerefine
kavuştu.
Ali Râmitenî hazretlerine,
"Azîzân" denmesinin sebebi ise şöyle anlatılır: Bir zaman Ali
Râmitenî'nin evinde iki-üç gün yiyecek bir şey bulunmadı. Evdekiler
açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misâfire de evde ikrâm edecek
bir şey yoktu. O sırada Ali Râmitenî hazretlerinin talebelerinden
yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. "Bu
yemeği, sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Eğer hediyemizi kabûl
buyurursanız, bizi memnun edersiniz." diyerek yalvardı. Bu nâzik anda
gelen yemekten son derece hoşnud olup, o talebesine iltifâtlarda
bulundu. Bu yemeği, misâfirine ikrâm ederek ağırladı. Misâfir gittikten
sonra o talebesini çağırtarak; "Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir
ânımızda imdâda yetişti. Sen de bizden her ne murâdın var ise iste!
Çünkü hâcet kapısı şu ânda açıktır." buyurdu. Genç de; "İlimde ve
evliyâlık makâmında size benzemekten başka bir arzum yoktur. Beni bu
hâle kavuşturmanızı istirhâm ediyorum efendim!" dedi. Ali Ramîtenî
hazretleri; "Çok zor ve yükü ağır bir iş arzû ettin. Bunun yükünü
kaldıramazsın. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarına çökecek olursa
ezilirsin. İstersen başka bir dilekte bulun." buyurdu. Genç ise;
"Dünyâda tek murâdım, aynen sizin gibi olmaktır. Size benzemekten başka
bir şey beni tesellî etmez. Buna rağmen, siz nasıl arzu buyurursanız,
ona râzıyım efendim." dedi. Bunun üzerine Ali Râmîtenî hazretleri;
"Pekâlâ" buyurup, elinden tutarak berâberce husûsî halvethânesine
girdiler. Yüzyüze oturarak, o şahsa teveccüh etmeye başladı. O genç, bir
müddet sonra zâhir ve bâtında Allah'ın izniyle Ali Râmitenî'nin
derecelerine kavuştu. Fakat aşktan sarhoş olup, kendinden geçti. Öylece
kırk gün daha yaşayıp vefât etti. Ona bir anda kendi makamlarını verip,
kendisi gibi yaptığı için, iki azîz mânâsında, hazret-i üstâdın ismi "Azîzân"
olarak kaldı.
"İrşâd işine giren bir
kimseye gerekir ki: Önce mürîdin, talebenin yeteneğini, kâbiliyetini
bile... Bunu bildikten sonra ona zikir telkini yapar, yeteneğine göre
onu yetiştirir. Bu bakımdan mürîd terbiyesi işine girmiş olan tıpkı kuş
yetiştiricisi gibidir. Kuş terbiyecisi, kuşun kursağına ne kadar yem
gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklememelidir. Buna göre
mürşîd olan zât da, mürîdin kâbiliyeti nisbetinde ona zikir telkini
yapar."
Hoca Ahmed Yesevî
hazretlerinin en büyük talebelerinden olan Seyyid Atâ zaman zaman Ali
Râmitenî hazretleri ile buluşur görüşürlerdi. Ancak buna rağmen bir gün
Seyyid Atâ'nın dilinden Azîzân hazretleri hakkında uygun olmıyan bir söz
çıktı. Aynı gün Asya içlerinden gelen çapulcu alayları Seyyid Atâ'nın
bulunduğu havâliyi yağmalayıp, oğlunu da esir alıp gitmişler. Seyyid Atâ
başına gelen bu felâketin, Azîzân hazretlerini üzmenin cezâsı olduğunu
anladı, yaptığına pişmân oldu. Büyük bir ziyâfet hazırladı. Özür dilemek
için Ali Râmitenî'yi dâvet etti. Azîzân hazretleri Seyyid Ata'nın
maksadını anlayıp, ricâsını kabûl etti ve dâvetine geldi. Bu mecliste
pek çok âlim ve velî var idi. Sofralar kuruldu. Herkes buyur
edildiğinde, Ali Râmitenî; "Seyyid Atâ'nın oğlu gelmeyince, Ali bu
sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz." dedi ve sonra
bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek
olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı, içeriye Seyyid Atâ'nın oğlu
giriverdi. Bu hâli görünce meclisten bir feryâd-ü figândır koptu.
Oradakiler şaşırdılar, dona kaldılar. Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu
sordular. Genç de; "Şu anda bir grup kimsenin elinde esir idim. Elim
ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyorum. Nasıl
oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yoldan
yanınıza geldim, hiçbir şey bilmiyorum." dedi. Meclistekiler bunun
Azîzân hazretlerinin bir kerâmeti ve tasarrufu ile olduğunu anladılar.
"Allah, mümin bir kulunun
gönlüne bir gecede üç yüz altmış defâ nazar eder." sözünün mânâsı şudur:
"Kalbin, vücûda açılan üç yüz altmış penceresi vardır. Gönül, Allah'ın
zikriyle kaynayıp coşunca, Allah o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe
doğan feyzler ve nûrlar, bu üç yüz altmış koldan bütün vücûda yayılır.
Böyle nûrların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi haline göre zevkle
ibadet eder, yapılan tâat ve ibâdetlerden lezzet alınır."
Buyurdular ki: "Talebenin,
maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok
uğraşması lâzımdır. Fakat bir yol vardır ki, nefsi itmînâna kavuşturup,
rûhu kısa zamanda yüksek derecelere ulaştırır. O da; Allah'ın sevgili
kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zîrâ, onların kalbi, Allah'ın
nazar ettiği yerdir."
Ali Râmitenî hazretlerinin
iki oğlu olup, ikisi de maddî ve mânevî ilimlerde söz sâhibi idiler.
Hâce Azîzân, vefâtından sonra bulunduğu yerdeki talebelerle meşgûl
olmayı küçük oğlu İbrâhim'e bıraktı. Büyük oğlu da maddî ve mânevî
ilimlerde çok ileri idi. İnsanlara doğru yolu gösterme vazîfesi, niye
büyük oğluna verilmedi? diye, bunları tanıyanlarda bir düşünce hâsıl
oldu. Büyük âlim Hâce Ali Râmitenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki:
"Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur."
Gerçekten onun vefâtından on dokuz gün sonra büyük oğlu da babasına
kavuştu.
Azîzân hazretlerinin dört
büyük halîfesi olup, hepsi de fazîlet ve kemâl sâhibi idiler. Her biri
onun vefâtından sonra, cenâb-ı Hakk'ı isteyen talebeye ders öğretmekle
meşgûl oldular. Dört halîfesinin de adları Muhammed'dir. Birincisi, Hâce
Muhammed Külâhdûz'dur. Hârezm'de medfundur. İkincisi, Hâce Muhammed
Hallâc-ı Belhî'dir. Belh şehrinde medfundur. Üçüncüsü, Hârezm'de medfun
olan Hâce Muhammed Bâverdî'dir. Dördüncüsü ve halîfelerinin en büyüğü,
Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî olup, vefâtı yaklaştığında bütün
talebelerini yetiştirmesi için onu vazîfelendirdi. Yerine Muhammed Bâbâ
Semmâsî hazretlerini vekîl bıraktı.
Birincisi; temiz olmaktır.
Temizlik de iki kısma ayrılır. 1- Zâhirî temizlik: Dış görünüşün temiz
olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek,
yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyâların temiz olmasıdır. 2-
Bâtın temizliği: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek,
başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allah'ın düşmanlarından nefret
etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi cenâb-ı Hakkın beğendiği iyi
huylardır. Kalb, Allah'ın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi
doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim
hadîs-i şerîfte; "Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü
toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. Yâ Rabbî!
diye yalvarıyor. Hâlbuki, yediği içtiği haram, gıdâsı hep haram. Bunun
duâsı nasıl kabûl olur?"Yâni haram yiyenin duâsı kabûl olmaz buyruldu.
Gönül, kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alınamaz, mârifete,
Allah'a âit bilgilere kavuşulamaz.
İkincisi; dilin
temizliğidir. Dilin münâsebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip
susması, Kur'ân-ı kerîm okuması, emr-i ma'rûf ve nehy-i münkerde
bulunması, Allah'ın emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı
bildirmesi, ilim öğretmesi gibi. Zîrâ sevgili Peygamberimiz; "İnsanlar,
dilleri yüzünden Cehennem'e atılırlar." buyurdu.
Beşinci şart; Allah'ı çok
hatırlamak, ismini çok söylemektir. En fazîletli olan zikir, "Lâ ilâhe
illallah"tır. Lâ ilâhe illallah diyen kimse ihlâs sâhibi olur. İhlâs;
bütün işlerini Allah'ın rızâsı için yapmak, dünyâya âit mal ve
makamlardan hevesini kesip âhireti istemektir. İhlâslı kimse;
"İlâhî!Benim maksudum sensin, seni istiyorum!" der. Nitekim Resûlullah
efendimiz, "Lâ ilâhe illallah" demenin çok fazîletli olduğunu ve
günahların affedileceğini buyurdu. Allah, Kur'ân-ı kerîmde, Ahzâb
sûresinin kırk birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; "Ey îmân edenler!
Allah'ı çok zikrediniz." buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak
için devamlı zikretmelidir.
Altıncı şart; hâtıra yâni
kalbe gelen düşüncelerdir. İnsanın kalbine gelen düşünceler dört
kısımdır. Bunlar; Rahmânî, melekânî, şeytânî, nefsânîdir. Hâtır-ı
rahmânî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaktır. Hâtır-ı
melekânî; ibâdete, tâate rağbet etmektir. Hâtır-ı şeytânî; günahı
süslemekdir. Hâtır-ı nefsânî de; dünyâyı taleb etmek, istemektir.
Şeytânî ve nefsânî düşüncelerden kurtulmak gerekmektedir.
Onuncu şart, helâl ve temiz
lokma yemektir. Bu da farzlardandır. Nitekim Allah, Bekara sûresinin yüz
altmış sekizinci ayet-i kerîmesinde meâlen; "Yeryüzündekilerden helâl ve
temiz olanını yiyiniz." buyurmaktadır. Peygamber efendimiz ise; "İbâdet
on cüzdür. Dokuzu helâlı taleb etmektir." Geriye kalan bütün ibâdetler
bir cüzdür. Helâl yemeyen kimse, Allah'a itâat etme gücünü kendisinde
bulamaz. Helâl yiyen kimse de, Allah'a isyânkâr olmaz. Helâl ve temiz
yer, isrâf etmez.
Talebelerine; "Sultâna
gidiniz. Fakir bir dokumacı, şehrinize gelmiştir. Müsâade ederseniz
burada kalacak, izin vermezseniz tekrar geri gidecektir, deyiniz. Şâyet
izin verirse, sultânın elinden mühürlü bir vesîka alınız." buyurdu.
Talebeleri gidip sultâna durumu arz ettiler. Sultan böyle bir isteği ilk
defa duyduğu için tuhaf karşıladı. Fakat gelen talebeleri de kırmayarak
mühürlü bir vesîka verdi. Bu vesîkayı talebeler hocalarına getirdiler.
Azîzân hazretleri şehrin kenarında bir semte yerleşti. Her gün işçilerin
toplandığı pazara gidip, içlerinden birkaç kişiyi alırdı. Onlara günlük
yevmiyelerini sorduktan sonra; "Şimdi abdestlerinizi alıp, ikindi
namazına kadar sohbetimize katılınız. İkindiden sonra da ücretlerinizi
alıp evlerinize dönünüz." buyururdu. İşçiler, çalışmadan oturmak
sûretiyle, ibâdetlerini de yaparak hiç işitmedikleri şeyleri
öğreniyorlar, akşama doğru ise ücretlerini almayı ganîmet biliyorlardı.
Ali Râmitenî'nin sohbetine bir defâ katılan kimse, sohbetin lezzetine
doyamayıp, bir daha Azîzân hazretlerinden ayrılamıyordu. Bu durum, bütün
şehre yayıldı. Herkes Ali Râmitenî'nin talebesi olmak, câna can katan
sözlerini işitmekle şereflenmek için kapısına koştular. Her gün evi
dolup dolup boşaldı, duâsını almak için herkes birbiriyle yarıştı.
Nihâyet bâzıları, durumu sultâna şöyle anlattılar: "Şehirde bir hoca
türedi, herkes akın akın ona koşuyor. Onun yolunda yürüyor, bir dediği
iki edilmiyor. Bir arzusunu, emirmiş gibi yapmak için yarış ediyorlar.
Bu gidişle şehirdekiler, onu başlarına sultan seçerler de
saltanatınızdan olursunuz. Şimdiden çâresine bakmazsanız, sonu iyi
olmaz. Yine de siz bilirsiniz..." Sultan, Ali Râmitenî'nin şehirden
çıkması için bir ferman yazdırıp adamlarıyla gönderdi. O da gelen
adamlara; "Biz, koynumuzda şehre girebileceğimize ve orada
yerleşeceğimize dâir altı imzâlanmış, mühürlenmiş bir ferman taşıyoruz.
Sultan, eğer kendi imzâsını, mührünü ve müsâdelerini inkâr ediyorsa, biz
çıkıp gitmeye râzıyız." cevâbını verdi. Bu cevâbı sultâna bildirdiler.
Sultan, verdiği müsâdeyi geri almak küçüklüğüne düşmedi. Ayrıca Ali
Râmitenî hazretlerini ziyâret edip sohbetine katıldı. Onun sohbetindeki
lezzeti, nasîhatlerindeki inceliği iyi anlıyan sultan, onun en önde
gelen talebelerinden oldu.