Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu, nüfus kayıtlarına
göre 1892 yılında Adana'da dünyaya geldi. Babası tarihte
Ramazanoğulları diye bilinen âileden Müctebâ Bey, annesi ise
Ümmügülsüm Hanım'dır. Sâmi Efendi'nin büyük ceddi Abdülhâdi
Bey'in tesbit ettiği âile şeceresine göre, Ramazanoğullarının
aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden olduğu ve Hz.
Halid b. Velid (r. A.) nesliyle ilişkili bulunduğu
anlaşılmaktadır.
İlk, orta ve lise tahsilini Adana'da tamamlayan Sâmi Efendi,
yüksek öğrenim için İstanbul'a geldi Darûl-fünun Hukuk Mektebine
girdi. Hukuk Fakültesini birincilikle bitirdikten sonra askerlik
hizmetini yedeksubay olarak yine İstanbul'da yaptı.
Zâhir ilimlerini devrin ulemâ ve müderrislerinden tamamlayan
Sâmi Efendi için sıra manevi ilimlere ve bâtın imârına gelmişti.
Fıtratının şiddetli meyli sebebiyle tasavvuf yoluna sülûk etti.
Devrin meşhur Nakşbendi dergahı Gümüşhâneli âsitanesinde bir
müddet erbaîn ve riyâzatla meşgul olduktan sonra arkadaşı eski
Beşiktaş Müftüsü Fuad Efendi'nin babası Rüşdü Efendi aracılığı
ile Kelâmî dergâhı şeyhi ve meclis-i meşayıh reisi Erbilli Es'ad
Efendi'ye intisab etti. Kısa zamanda kesb-i kemâlât eyleyip seyr
u sülûkunu ikmalden sonra hilâfetle irşâda mezun oldu. Bir
müddet daha mürşidinin yanında kaldı ve bilâhere
irşâdla görevlendirilerek memleketi Adana'ya gönderildi.
Mahmud
Sâmi Efendi, tekkelerin kapatılmasından sonra memleketi Adana'da
bir yandan Ulu Cami'de (Câmi-i Kebir)
vaaz ve sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken bir
yandan da maişetini temin için bir kereste ticarethanesinin
muhasebesini tutuyordu. O, babasından ve ailesinden kendisine
intikal eden büyük serveti almamış ve "Hiçhir kimse kendi
kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir" hadis-i
şerifi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir.
Sûfiler içinde baba mîrasını almayanlar içinde
ilk olarak Hâris Muhâsibi'yi görüyoruz. O da Kaderiye mezhebine
bağlı bulunan babasının mirasını almamıştı.
Adana'da uzun yıllar hizmet etti.
Yazları, Adana'nın Namrun ve Kızıldağ Yaylası ile Kayseri'nin
Talas'ında geçirirdi. Hac yolunun açıldığı 1946 yılında ilk defa
hacca gitti.
1951 yılında İstanbul'a geldi. İki yıl kadar İstanbul'da
kaldıktan sonra 1953 yılında hac mevsiminde önce hacca, dönüşte
de arkadaşı Konyalı Saraç Mehmed Efendi'yle Şam'a geldi ve oraya
yerleşti. Bu yıllarda kendisinden daha önce Şam'a hicret etmiş
olan Abdullah Dağıstanî ile mülakî oldu ve sonradan Abdullah
Dağıstanî'ye hayru'l-halef olacak olan Muhammed Nazım Efendi ile
İsmail Hakkı Bursevi'nin Ruhu'l-Beyan tefsirini okudu.
Samimiyetleri o derecede idi ki Muhammed Nazım Efendi'nin
eşi Emine Hanım ile nikahının şahidi oldu. Bilâhere âilesi,
damadı ile birlikte yanına Şam'a gitti. Ancak zahiri zorluklar
nedeniyle bu Şam hicreti dokuz ay kadar sürdü ve tekrar
İstanbul'a geldi.
İstanbul'a bu gelişlerinde önce Bayezid-Lâleli'ye, sonra da
Erenköy'üne yerleşti. Şamdan İstanbul'a bu gelişlerinde
zevceleri Valide Hanım'a "İstanbul'a tekrar geldik. Gönlümüz
Medine'de atıyor. Ahîr ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu
ederiz," buyurmuşlar
İstanbul'da bulunduğu yıllarda da Adana'daki gibi bir yandan
Erenköy Zihnipaşa Camiindeki vaaz ve sohbetleriyle irşâd
hizmetini yürütürken diğer yandan da Tahtakale'de bir
ticârethanenin muhasebesini tedvirle maîşetini temin etmekteydi.
O' nun bu vaaz, irşâd ve sohbetlerinden cemiyetin her
sınıfından, fakir, zengin, okumuş, okumamış, esnâf, işçi, memûr,
tüccâr ve fabrikatör binlerce insan istifâde ederek feyz almış,
istikamet bulmuş ve böylece etrafında yepyeni bir nesil teşekkül
etmiştir. İhvanını mânevi himâye kanatları altında toplayarak
onları zamanın ve toplumun her türlü zararlı akımlarından
korumaya çalışmıştır.
Ömrünün son yıllarında şöhretinin artması ve dışarıda
kendisine iltifatın nazar-ı dikkati celbedecek seviyeye ulaşması
sebebiyle kûşe-i uzlete çekildi. İhvanı ile gerek
devlethanesinde ve gerekse Ramazan'da hatimle kılınan teravih
namazlarında görüşüyordu. Bu vesile ile onlara İslâmî düsturları
Muhammedi hakikatları ve Nebevî ahlâkı anlatarak hâliyle,
kaliyle irşâd ediyordu.
1979
yılında gönlündeki muhabbet-i Resulullah ateşi, onu, Medine'ye
hicrete mecbur etti. Çünkü son arzusu Peygamber şehrinde Hakk'a
varmaktı. Nitekim 1957 yılında yakınları kendilerine Eyüb
Sultan'dan kabir yeri almayı teklif ettiklerinde: "Herkesi
arzusuna bıraksalar biz, Cennetü'l-Baki'yi arzu ederiz"
buyurmuşlardı. Cenab-ı Hak, sevdiği kulunun arzusunu kabul
buyurdu. Nitekim İstanbul'da bulunduğu yıllarda yakalandığı
amansız hastalığı, Medine'de yakasını bırakmadı. Fakat en
acılı, ağrılı zamanlarında bile o, hiçbir şikâyette bulunmamış,
yüzünden tebessümü eksik olmamıştır.
Vefatı 10 Cemaziyelevvel 1404/12 Şubat 1984 Pazar günü vakî
olmuş ve Cennetul-Baki'ye defnedilmiştir.
Rahmetullahi aleyh.
Vefatına şu ifadelerle tarih düşüldü:
Kutb-i vâsılîn ü
gavs-ı şuyûh-ı ızâmı
Nûr-i hüdâ mürşid-i
merdüm-ı ihtirâmi
Belde-i Tahire'de
tevhidle deyüp Allah
Vasl-ı cinan
eyledi Şeyh Mahmûd Sâmi
(1404 H.)
Silsile-i şerifi
Topbaşzade Musa Efendi ile sürdürüldü.
Şemail ve Ahlâkı
Merhum Ramazanoğlu Sâmi Efendi, uzuna yakın orta boylu, nahif
bedenli, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, ela gözlü
mücessem bir nûr heykeliydi. Mehabetinden yüzüne bakmak, hele
göz göze gelmek kâbil olmazdı. Etrafa ziyâlar saçan gözlerinin
isabet ettiği vücûd, tir tir titrerdi. Hatta O' nun
nazarlarından müteessir olup cezbeyle düşüp bayılanlar bile
olurdu. Temiz ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi.
Saçlarını ya tamamen kestirir veya kulak memesine kadar
uzatırdı. Bütün bunlar sünnet-i seniyyeye imtisâllerindendi.
Sâmi Efendi, çok az yer, içerdi. Sohbetlerinde sıkça az yemenin
faziletinden çok yemenin zararlarından bahseder bunu âyet, hadis
ve hikmetli sözlerle anlatırdı. Kendisi sünnet üzere günde iki
öğünden fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve bir
kaç lokma katıkla kifâf-ı nefs ederdi. İhvanla birlikte
yenildiğinde "ihvanla yenilende bereket vardır ve bundan suâl
olunmayacaktır" buyurarak fazlaca yenilmesine müsâade, hatta
teşvik ederlerdi.
Az uyurlardı Seher vaktini ihyâ etmek en büyük zevkleriydi.
Evinde misafir kalanlar veya kendileriyle bir yolculuğa
çıkanlar, gecenin hangi saatinde kalksalar onu ayakta
bulurlardı. Hatta onun anlayışına göre yatıp uyumanın adı bile
istirahattı. Nitekim bir defasında bağlılarından birinin evinde
misafir bulunduklarında gecenin ilerleyen saatlerinde hâne
sahibi kendilerine:
-Efendim artık yatarsanız yatak hazırlayalım, der. O:
-Yatmanın adı istirahattır, buyururlar. Bir müddet sonra ev
sâhibi tekrar:
-Yatar mısınız? deyince O yine:
-Yatmanın adı istirahattır. Fakir istirahat edeyim, sizi de
eksik kalan dersinizi tamamlayın, buyurur. Hâdiseyi anlatan zât
diyor ki, "gerçekten o sabah dersim yarıda kalmış ve akşama
kadar da tamamlamaya fırsat bulamamıştım."
Az konuşurlardı. Konuştukları zaman ya hikmet söylerler veya
nasihat ederlerdi. Değilse sukûtu ihtiyar ederlerdi. Nitekim
Merhûm Ali Yektâ Efendi şöyle diyor: "Evliyâullah'ın
tasarrufları ya kavlen ya da hal ile olur. Sâmi Efendi'nin
tarassufu hal iledir. Kelâmi dergâhının en feyizli günlerinde
oraya devam eden pek çok ulemâ ve fuzalâ vardı. Fakat Sâmi
Efendi o zaman pek genç olmasına rağmen bugünkü gibi kâmil ve
hâl sâhibi idi."
Ali Yektâ Efendi, müftülüğünün yanısıra Kelâmî dergâhında seyr u
sülûkunu Es'ad Efendi'den tamamlayarak hilâfet icâzetnâmesi
almış bir zattır. O, bu icâzetnâmesini ömrü boyunca saklamış ve
bir gün tesâdüfen o icâzetnâmeye muttali olan yakınlarına "Onu
sakın kimseye söylemeyin. O vazifenin ehli ve salâhiyetlisi Sâmi
Efendi'dir." Demişti.
Edeb
Sâmi Efendi'nin bütün hayatı edeb çizgisi içinde geçmiş, her an
hadis-i şerifde ifade buyrulan "Allah'ı görüyormuşçasına ibadet
etmek ve O' nun muşâhedesi altında bulunduğu duygusuna sâhib
olmak" (Buhârı, Tefsir Sûre, 31) mânâsına gelen ihsan duygusu
içinde yaşamıştır. En ciddi insanların, en otoriter simaların
bile bir zaaf ve hafiflikleri bulunabilir. Fakat onun hayatında
böyle bir zaaf ve hafiflik hiçbir zaman görülmemiştir. İstikamet
ve edebi her yerde ve her an muhafaza edebilmek keskin kılıcın
üzerinde yürümeye benzer. Bu ancak kemâl ehli, tevfik-ı ilâhiye
mazhar kimselerin kârıdır. Allah Rasûlü (s.a.) Efendimiz'in "Emrolunduğun
gibi istikamet üzre ol!" (Hûd, 112) ayeti beni ihtiyarlattı"
buyurması, bu işin güçlüğüne en güzel delildir.
O' nun sohbetlerine devam edenler bilirler ki, O hiçbir zaman
ayak ayak üstüne atarak, ayak uzatarak veya bağdaş kurarak
oturmamıştır. Daima dizüstü oturmayı tercih etmiştir.
Sohbetlerinde sık sık:
Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ'dan Giy o tâcı emîn ol her belâdan
beytini okuyarak edebden bahsederlerdi. Sohbetlerde Kur'ân
tilaveti esnasında kendileri koltuk kanepede bile olsa hemen
dizüstü oturur Kur'ân okuyacak kimse yerde ise hemen koltuk ve
sandalyeye oturtulurdu.
Bir gün Halep meşâyıhından Muhammed en-Nebhânî İstanbul'a gelir.
Sâmi Efendi Hazretleri bazı ihvânıyla kendilerini ziyarete
giderler. Nebhânî ve arkadaşları gayet rahat ve serbest
otururken Sâmi Efendi ve ihvanı dizüstü otururlar. Onların bu
halini gören Muhammed Nebhanî:
Rahat oturun, der Efendi Hazretleri ve ihvânı oturuşlarını
değiştirmeden:
Biz böyle daha rahatız, derler, Nebhânî de bu edeb karşısında:
Edeb, Türklerde dir, demekten kendini alamaz.
Kalb-i Selîm
Sohbetlerinde sık sık "O gün kalb-i selîm'den başka ne evlâd, ne
mal; hiçbir şey fayda vermez." (Şuarâ Süresi: 88-89) ayetini
okuyarak kalb-i selîmi îzah ederlerdi. O'nun tefsirine göre kalb-i
selîm, ne incinen, ne de inciten kalbdi. "İncinmemek
incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir amma
incinmemek elde değildir," derlerdi. Ve ilâve ederlerdi: Fakir
hiç kimseden incinmem ve kimseyi incitmemeye çalışırım."
Gerçekten de bir asra yaklaşan ömrü boyunca O'nun hiç kimseyi
incittiği görülmemiştir.
Kapısına gelen herkesi kabul edip onlarla görüşmek onlara
iltifat ve ikramlarda bulunmak adetleriydi. Bir defasında
ziyaretine gelenlere bir yakîninin: "Efendi'nin istirahata
ihtiyacı var" diye geri çevirmesine muttali olunca:
- Burası Hak kapısıdır. Kimse geri çevrilmez. Hem de ihvanın
kötüsü olmaz, buyururlar. Bu tavır, onun insana ve müslümana
verdiği değerin en güzel ifadesidir. Torunu yaşındakilere bile
hitab ederken isimlerinin sonuna Efendi, Bey sıfatlarını
ekleyerek konuşması aynı anlayıştan kaynaklanmaktadır. H. Sâmi
Efendi, kendini Allah'a ve Allah'ın kullarına hizmete adamış bir
Hakk dostu idi. Daha sülûkünün ilk yıllarında "Yaratılanı
Yaratan'ından ötürü sevmek" esasına bağlı kalarak, hizmeti
sohbete, gayreti de himmete vesile bilerek şevkle çalışırdı.
Nitekim Kelâmî dergâhı bağlılarından Cide müftüsü H. Hüseyin
Efendi'ye yaptığı hizmetler her türlü takdirin fevkindedir.
Kelamî dergahında bulunan H. Hüseyin Efendi son zamanlarında
hastalanır. Hastalığının şiddeti her geçen gün artar. Ve nihayet
Müftü Efendi yatağından kalkamaz olur. Müridân birer hafta
nöbetleşe bakmaya başlarlar. Hastalığın şiddeti daha da
artırınca acele ailesine bir telgraf çekilmesi kararlaştırılır.
Bu haberi duyan o zamanlar dergahın en genç müridi bulunan Sami
Efendi mürşidi Es'ad Efendi'ye:
- Efendim, müsaade buyurursanız da Müftü Efendi'ye ben baksam ve
âilesine telgraf çekilmese, der. Es'ad Efendi de bu teklifi
memnûniyetle kabûl eder. H. Sami Efendi bundan sonra tam on
sekiz ay Müftü Efendi'ye en güzel şekilde hizmet ederler.
Görenler onun bu hizmetine imrenirler. Müftü Efendi de yaşlı
gözlerle:
- Allah'ım! Bana ne ihsanda bulunmuşsan hepsini Sami Efendi'ye
bağışlıyorum, diye münacâtta bulunur. Ve Es'ad Efendi ile
görüştüklerinde de:
Sami Efendi evladımız, bize hizmette inşallah Hakk'ın rızasına
erdi, diye tebşiratta bulunur.
Aslında hayli zamandan beri dergahtaki hizmetlerin ekserisi bu
genç ilmiyeli derviş tarafından görülmekte imiş meğer. Gece
herkes yatağına yattığında o, gizlice kalkar, yapılacak
hizmetleri ifâ eder, her tarafı temizler, suları ısıtır ve öyle
yatağına yatarmış. Nitekim Cide müftüsü Hüseyin Efendi, sağlıklı
zamanlarında erken kalkmaya çalışıp bu hizmetlerin kimin
tarafından yapıldığını öğrenmek istermiş. Fakat ne mümkün. Bir
sefer akşamdan yatmamağa karar vererek bir kenara gizlenmiş.
Yatağından kalkıp bu hizmetleri gören Sami Efendi tam çöp
tenekesini alacağı sırada Hüseyin Efendi tenekeyi kapar ve:
- Evladım bu hizmeti de fakîre müsaade buyur, der.
Sami Efendi nezaketle almak isterse de Hüseyin Efendi:
- Allah aşkına bırak deyince Sami Efendi de bu hizmeti ona
bırakır.
İrşad vazifesiyle memleketi Adana'ya gönderildiğinde oradan
İstanbul'a mürşidine hediyeler göndermek adetiydi. Fakat o,
hediyelerinin bizzat kendi elinin emeği olmasına büyük itina
gösterirdi. Rivayete göre ekinler biçildikten hasad toplandıktan
sonra tarlalara gider, yerlere dökülen başakları toplar, onları
güzelce bulgur yapar ve İstanbul'a gönderirdi. O'nun bu hâline
muttali olan babası:
- Oğlum, benim ambarlarım buğday oldu. Niçin Efendi'ne onlardan
göndermiyorsun? dedi. O da:
- O kapıya lâyık olan el emeği, göz nurudur, buyururlar.
H. Sami Efendi Hazretleri kendisini sevenleri ve bağlılarını
eski kültürümüze ve bâ-husûs eski harflerle okuyup yazmayı
öğrenmeye sevk ederlerdi. Hatta bu yüzden son yıllara kadar
eserlerini yeni harflerle neşre müsaade etmemişti.
Ayrıca kendileri iyi derecede Fransızca bildikleri halde Batı
kökenli kelimelerin Türkçe'de kullanılmasından hoşlanmazlar,
böyle Fransızca veya Latince asıllı kelimeleri asla
kullanmazlardı. Mesela ilaçların isimlerini bile Latince adıyla
değil, kendilerinin ona taktıkları bir ad veya sıfatla
zikrederlerdi. Kırmızı hap, pembe şurup gibi. Bu davranış
lisanda özenti merakıyla Batı kökenli veya uydurma kelime
kullanmayı itiyad edinenlere bir ibrettir.
Sohbetlerinde bir ara Rûhûl-beyan Tefsirinden naklen köpeğin on
hasletinden ısrarla bahsetmişlerdi de (bk Musahabe VI) hal
sahibi bir ihvan "Biz henüz köpeğin mertebesine gelemedik"
demekten kendini alamamıştı. Sohbetlerinde nefs düşmanının
insana kurduğu tuzaklardan bahseden ve ihsana nefislerinin
tehlikesinden korunabilmek için şunları tavsiye buyururlardı:
1-Açlık ve az yemek, oruca devam,
2-Az uyumak ve teheccüde devam,
3-Huşû ile ibadet, mânâsını düşünerek Kur'an okumak,
4-Zikr-i daim içinde bulunmak,
5-Salih ve sadıklarla beraber olmak.
Sâmi Efendi, daima huzûr-i ilahîde bulunduğu ve her nefesinin
son nefesi olabileceği düşüncesiyle daima abdestli bulunmaya ve
abdest üstüne abdest almaya büyük itina gösterirdi. Nitekim onun
muhasebesini tuttuğu bir zatın tesbitine göre Efendi defterleri
abdestli yazardı. Yazma işi bitince defterleri kaldırır, abdest
alır, biraz Kur'ân okurdu. Az sonra ezan okununca bu sefer namaz
için tekrar abdest alırlardı.
Onun irşaddaki usûlü Nebevî üslûpta idi. insanların kusurlarını
yüzlerine vurmaz, hatalarından dolayı onları azarlamaz ve hele
nefsi için hiç kızmazdı. Onlara örnek olmak sûretiyle irşad
etmeyi tercih ederdi. İrşadda en geçerli yol da budur. Çünkü
irşad halkaları merkezden muhite doğru yayılır. "Önce nefsinden
başlamak' esastır. Hiç kimseye açıkça "şunu yap, şunu yapma"
demez, dolayısıyla bunu ihsas ettirmeye çalışırdı. Hiç kimseye
"Bizden ders al, bizim sohbetimize katıl gibi emirler vermezdi.
Hatta kendileri dikkat çekecek, fitne uyandıracak ve riyâya
dâvetiye çıkaracak şekle müteallik şeylerden husûsiyle
sakınırdı.
Ancak yakınlarını helal kazanca, faize bulaşmamaya teşvik
ederler, bazan bunu samimi bulduklarına açıkça söylerlerdi.
Değilse dolaylı olarak ifade buyururlardı.
Şöhretten ve aşırı hürmetten çok rahatsız olurlardı. Nitekim
İstanbul Tahtakale'de çalıştığı yıllarda önceleri öğle ve ikindi
namazlarında Rüstempaşa ve Marpuççular camilerine cemaata devam
ederlerdi. Camide kendisini tanıyanların aşırı tâzim ve hürmeti
onu rahatsız etmiş, bilâhare bu namazları yazıhanede kılmaya
başlamışlardır. Yalnız, ihvâna;
- Siz cemaata devam edin, o şeref ve faziletten mahrum kalmayın,
buyurmuşlardır.
Reisü'l-kurra ve hâdimu'l-Kur'ân Gönenli Mehmed Efendi onun
hakkında "Sâmi Efendi bu ümmetin en büyüğü idi. Başka ne
söylense boştur " demişti.
Ali Yakub Hoca Efendi de:"Takva bâbında bütün evsâfıyla selef-i
salihin zâhid ve âbidlerini andıran bu zatın kemâlât-ı
mâneviyesi hakkında söz söylemek bizim gibi naçîz bir abdı
acizin kârı değildir." der.
Mâhir İz Hoca Efendi, gördüğü bir rüya üzerine muhıbb ve
bağlıları arasına katıldığı H. Sâmi Efendi Hazretleri hakkında
"O Hazreti Sami'dir. Biz devri pâdışâhîden beri neler gördük,
fakat böylesine tesadüf etmedik" diyordu.
Bekir Haki Efendi de Sâmi Efendi'yi sevip takdir edenlerdendi ve
Sâmi Efendinin bir sohbetinden dönerken şunları söylüyordu.
"Bu zenginleri saatlerce diz üstü sessizce oturtmak. Boğazdan
gelen bir gemiyi Sarayburnu'nda bağlamaktan daha zordur. Bizler
bu işi yapamayız. Bunu ancak Sâmi Efendi yapabilir."
Bekir Haki Efendi belki bunları söylerken Es'ad Efendi'nin Sâmi
Efendi'ye verdiği icazetnamede çizdiği irşad stratejisinden
habersizdi. Es'ad Efendi şöyle diyordu:
İcazetnamede "Ne ticaret, ne de alışverişin Allah'ın zikrinden
alıkoyamadığı kimseler vardır." (Nur, 37) ayeti celîlesinin ilan
hükümlerine vakıf olan muhterem ihvanımıza arz edebilirim ki,
bâtınını tasfiye ve nefsim tezkiyeye talib olanların... Sâmi
Efendi'nin sohbetlerine devam ve açıklayacağı usûl ve adaba
gösterecekleri gayret ve ihtimam sayesinde bu isteklerine
kavuşacaklarda şüphe yoktur. " (Mektubat, 134 Mektup sh. 361)
HATIRALAR
TEBLİĞDE EŞSİZ NEZÂKET
1963'ün Temmuzunda Üsküdar da bir dostumuzun evinde nişan
cemiyetindeydik. Merhum Üstadımız Sâmi Efendi (k.s.) Hazretleri
de teşrif etmişlerdi.
Aşr-i şerif ve sohbetten sonra sıra nişan yüzüğünün takılmasına
gelmişti. Nadide bir tepsi üzerinde altın bir yüzük getirildi.
Kendilerine yüzüğü takmak hususunda istirham da bulunuldu ise de
o anda konu ile ilgili hiçbir şey söylemeyerek yüzüğün bir
başkası tarafından takılmasını uygun gördüler.
İkindi namazı yaklaşmıştı. Abdestleri olduğu halde her zamanki
adetleri üzere abdest üzerine abdest aldılar ve abdestten sonra,
damadı özel olarak yanlarına çağırdılar. Tatlı ve anlamlı bir
tebessümle ve yumuşak bir edâ ile:
- Evlat! Biz, bu altın yüzüklerimizi hanımlarımıza hediye ettik.
Siz de bunu hanımınıza hediye edersiniz, inşaallah buyurdular ve
manen eşsiz değerdeki gümüş yüzüğünü mübarek parmağından
çıkararak,
- "Bunu da size nişan yüzüğünüz olarak hediye ediyorum."
buyurdular. Kendisine uzatılan parmaktaki altın yüzüğün yerine
büyük bir nezaketle kendi yüzüklerini taktılar. Hayır duada
bulundular.
|