Tasavvuf : " evrenin
'eskimeyen' geleneği
"...

R A B I T A
“Ey iman edenler,
Allah'a (itaatsizlikten) sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe :
119)
“Ey iman edenler,
Allah'a (itaatsizlikten) sakının ve O'na vesileler arayın.” (Maide : 35)
"Rabıta
müridin; mürşidi olan şeyhini severek yâd etmesi ve suretini
zihninde canlandırmasıdır".

Arabça'da,
birleştirmek, iliştirmek, ve
bağlamak anlamındaki “rabt” kökünde türetilmiş
olan "rabıta"nın kelime anlamı "bağlayan", "rabteden"
demektir.
Tasavvufi
olarak, rabıta, müridin zihnî planda, tefekkür ve muhayyile gücünü
kullanarak mürşidiyle "beraberlik" halinde olmasını ifade eder.
Müridin kendisini mürşidi ile
yüz yüze gelmiş varsayarak feyz aldığını ve metafizik olarak
güçlendiğini veya nurlandığını tefekkür ederek zihninde
canlandırmasıdır.
Rabıta
insanın kalbini
Resulullah (sav)’in varisi niteliğini taşıyan bir tasavvuf ulusuna
bağlamasıdır. Mürid, rabıta aracılığıyla şeyhinin her zaman kendisiyle
beraber olduğunu düşünür.
Bu
konudaki en değerli eserlerden birisini "Rabıta-ı Şerife" adı ile
kaleme almış olan
Seyyid
Abdülhakim Arvasî Nakşbendi (K.s.)'un tarifine göre
:
Rabıta, ilahi - zati sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahedede makamına
varmış bir kamil ve mükemmel mürşide kalp bağlayıp huzur ve gıyabında o
Zat'ın suretini hayal hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.
“Pirin kıyafet ve heyetine aynen bürünmek, kendini mürşid şekline görmek
ve hayal etmek. Bu vaziyette meydanda olan sanki pirdir, kendisi değil.
Bu kısım rabıta ibadetlere mahsustur. Mesela, Kuran dinlerken gözlerini
yumar ve kendini pirin vücut ve kıyafetinde görür. O an sanki pirdir,
kendisi değil. Keza Kuran okurken, vaaz ve ders dinlerken, namaz
kılarken, kendisini mürşidin kıyafet ve heyetinde hayal eder. Namazda
kıyam ve kıraat fiillerini yerine getiren sanki pirdir, kendisi
değil..."
Rabıta yapma; mürşidinin emir ve tavsiyelerini
titizlikle yerine getirmesine, zikir dersi ve sünnete kaynaklı ek
görevleri (nafile namaz ve oruç gibi) ihmal etmemesine vesile olur.
Rabıta, aynı zamanda tasavvuf yolunda yürümenin asli maksadı olan
"Allah'ı görürcesine ibadet edebilme" makamı olan “ihsan
derecesi"nde kulluk bilincine ulaşmayı da kolaylaştırır.
Ruhî
terbiye için, bu mânâ beraberliğine ihtiyaç olduğu kaydedilir.
Nakşibendîlikte rabıta önem arzetmekle birlikte, asıl değildir. Diğer
tasavvuf okullarında da, ismen olmasa bile, mânâ olarak rabıta vardır.
Râbıta'ya, sevgi anlamı da yüklenmiştir. Meselâ, sevgi rabıtası için şu
tarif verilir: "Müridin şeyhini severek, yâd etmesi ve suretini zihninde
canlandırmasıdır".
Kalbî
rabıta diye verilen bir tarif de şöyledir: "Müridin, kalben şeyhi
ile beraber olmasıdır". Bu mânâ birliğinin, müridi şeyhinde fânî olmaya
yani, onun hâli ile hallenmeye götürdüğü söylenir. Rabıta için sufiler
"Sâdıklarla beraber olunuz" (Tevbe/119) âyetini baz olarak alırlar.
Kişinin sevdiğiyle beraber olduğunu bildiren hadis-i şerifler,
rabıtadaki muhabbet keyfiyetini açıklayıcı olarak düşünülmektedir.
Rabıta, insanın kalb gözü ile, bağlı olduğu kişiyi
görmesi halidir. Mürid mürşidini rabıta sırasında görebilir. Rabıta,
kalb gözünün açılması ile farklı düzeylerde farklı tecellilere
vasıta olur.
Rabıta yönteminde, mürid ; başlangıçta gündelik zikir dersi sırasında 5
dakika kadar bir süre ile mürşidinin hzurunda olduğunu düşünmeye başlar.
Mürid sakin bir ortamda seccadesi üzerine oturur; gözlerini
mutlaka kapatır ve mürşidinin huzurunda olduğunu düşünerek,
mürşidini hayalinde canlandırmaya çalışır. Allah'a göre, bir insanın
mürşidiyle aynı şehirde yan yana olmasıyla, arada sonsuz mesafeler
olması neticeyi değiştirmez. Rabıta sırasında ortamın sessiz ve karanlık
olmasa da loş ışıklı olması konsantrasyonu arttıracağından tercih
edilmelidir. Rabıta esnasında ağzın kapalı tutularak nefesin burun
vasıtası ile alınıp verilmesi önerilir. Mürid; mürşidini yanında veya
karşısında var sayarak mürşidin alnındaki nefs-i natıka latifesinin yeri
olan, iki kaş arasına bakıyormuş gibi simasını hayali olarak düşünüp
varlığını kalbinde hissetmelidir.
Bu şekilde rabıta kurulduktan sonra mürid ilahi feyzin
kaynağı olan Allah'tan mürşidine lütfettiği himmet, bereket ve
yardımdan kendisine de nasib etmesini niyaz eder.
Tasavvufi irşadın unsuru olan rabıtanın yaşayan
mürşide yapılması tavsiye edilir. İstisnai olarak intisab edilen silsile
zincirindeki bir mürşid-i kamilden ve hatta manevi zincirin ilk halkası
olan Rasulullah Muhammed Mustafa (S.a.v.)'e de rabıta
yapılabileceği kaydedilmiştir. Rasulullah'a doğrudan rabıtayı tasavvufi
terbiyenin bir unsuru olarak öneren bilinen ilk isim İmam-ı Rabbani'nin
halifelerinden Adem Bennûri (K.s.) olarak kaydedilmiştir. Tasavvuf
literatürünün temel eserlerinden olan M. Şemseddin Nuri el-Nakşbendi
(K.s.)'un Miftahu'l-Kulûb kitabında yaşayan bir mürşide
intisaba fiziki olarak imkan bulamayan müridler için verieln zikir dersi
yanında doğrudan doğruya Nakşbendi tarikatının Pir'i olan Şah-ı
Nakşbend Muhammed Bahaudddin Buhari el-Uveysi (K.s.)'a rabıta da
tarif edilmiştir.
Müridin manevi sıkıntılarının izalesi için rabıta ile
mürşidinin ruhaniyetinden Allah'ın izni ile yardım dilemesi (ruhaniyetten
istimdad) de söz konusu olabilir. Ruhani yardımı talep edilen
mürşidin uzak-yakın; genç-yaşlı, diri-ölü oluşu arasında hiçbir
fark olmadığı yüzyılların tecrübesi ile nakledilmiştir.
Rabıta tasavvufi uygulamada "hatm-i hacegân"
gibi zikir meclislerinde toplu olarak yapılabildiği gibi her bir mürid
tarafından tek başına da yapılabilir. Genellikle sabah, ikindi ve yatsı
namazları sonrasında mutlaka abdestli olarak uygulanırsa
da zorunluluk halinde günün herhangi bir anında da yapılabilir.
Rabıta,
her şeyden önce, psikolojik muhtevasıyla insanî bir olaydır. Kundaktaki
çocuğuna duyduğu aşırı sevginin, o çocuğun annesinin süt ve gıda
ihtiyacını hafif bir göğüs sızısı ile hissettirmesi ve bu gibi örnekler
çoğaltılarak, rabıtanın insanî, fıtrî ve tabiî bir olay olduğu hususu
kolayca anlaşılabilir. Bir insanın öğretmenine, annesine, babasına,
kardeşine, eşine, dinine, Kur'ân-ı Kerim'e ve âlemlerin Rabbi olan
Allah'a duyduğu sevgi, bir tür rabıtadır. Bu, insanın etrafını kuşatan
âfâk (obje) ile derunî temasını ve yakınlaşmasını sağlayan önemli bir
araçtır. Bu sevgi olmasa, varlığın devamı mümkün olmazdı.
Müridin
şeyhine olan rabıtası, (özellikle Nakşbendi sülukunda) murakabe'ye
kadardır. Ondan sonra, müridin sadece Allah'a rabıta yapması gerekir, o
durumuyla yine şeyhine rabıtaya devam eden kişi, manevî açıdan
gerilemeye duçar olur. Zira şeyhe rabıta yapma, nihai rabıta olan
Allah'a rabıtanın bir ön hazırlayıcısı hüviyetindedir, ilki, yüzme
eğitimini alan; ikincisi de, eğitimini tamamlamış, denizde bilfiil yüzen
kişinin durumu ile mukayese edilir. Bu örnekte görüldüğü üzere, ikinci
durum, birinciden daha ileridir, daha olgundur.
Rabıta,
tasavvufi planda, hiç bir mutasavvıf tarafından, insanın insanı tanrı
edinmesi şeklinde açıklanmamış, ancak müridin şeyhine olan aşırı
sevgisi, tasavvuf psikolojisi tatmamış kişiler tarafından, farklı
biçimde yorumlanmıştır. Bazı
tasavvuf karşıtları tarafından rabıtanın şirk olduğu iddia edilmekte ise
de “Allah’a has sıfatlardan birini, Allah dışında herhangi bir
şeye vermek” anlamındaki şirk ile "salih bir kul ile hayali bir
beraberlik hali"ni tefekkür etmenin hiçbir ilgisi olamaz. Çünkü rabıta
yapan mürid, Allah’a has herhangi bir sıfatı asla mürşidine
yöneltmemektedir.
KAYNAK:
Seyyid Abdülhakim Arvasî ;
Rabıta-ı Şerife ; b.d. yayınları.