DİGİTAL HÂCEGÂN
İMÂM-I RABBÂNÎ
AHMED FARUKÎ SERHENDÎ
[ Kaddesallahu Sırrahulaziz ]


İmam-ı Rabbani Türbesi
1563
(H.971) senesinde Hindistan'ın Serhend şehrinde doğdu. İmâm-ı
Rabbânî ismiyle tanınmış büyük velî , âlim , müceddid ve müctehiddir.
"Altın Silsile"nin yirmi üçüncü halkasıdır. İsmi, Ahmed bin
Abdülehad'dir. Lakabı Bedreddîn, künyesi Ebü'l-Berekât'dır. Hicrî ikinci
bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı"Müceddîd-i elf-i
sânî", İslam ahkâmı ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle,
"Sıla" ismi verilmiştir. Hazret-i Ömer'in soyundan olduğu için ,"Fârûkî"
nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, "Serhendî"
denilmiştir. Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, İmâm-ı Rabbânî
Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî'dir.
Babası
ve dedelerinin hepsi, sâlih ve fazîletli kimselerdi. Babası
Abdülehad Efendi din ve fen ilimlerinde yetişmiş, tasavvufta da en son
mertebeye ulaşmıştı. Gençliğinde ilmi yaymak, insanlara hizmet etmek,
doğru yolu göstermek için seyahat ettiği sıralarda, Hindistan'ın meşhûr
kasabalarından Skendere'ye gitmişti. O memleketten asîl bir âileye
mensûb sâliha bir hanım, firâsetiyle Abdülehad Efendinin mübârek bir zât
olduğunu anlayıp, ona; "Kendi kucağımda terbiye edip büyüttüğüm, iffet
ve ismet cevheri bir kız kardeşim vardır. Böyle sâliha bir kızın sizinle
nikâhlanmasını arzû ediyorum. Bu ricâmı kabûl edeceğinizi umarım." diye
haber gönderdi. Abdülehad Efendi bir müddet düşündükten sonra teklifi
kabûl edip, o kızla nikâhlandı. Bu evliliklerinden İmâm-ı Rabbânî
doğdu.
İmâm-ı
Rabbânî çocukluğunda şiddetli bir hastalığa tutulmuştu.
Evlerinde büyük bir üzüntü hâsıl olup, vefât edeceğini zannetmişlerdi. O
zamânın meşhûr velîlerinden ve Abdülkadir-i Geylânî'nin yolunun
büyüklerinden Şâh Kemâl Kihtelî Kâdirî'ye götürüp duâsını istediler. Şâh
Kemâl Kâdirî, İmâm-ı Rabbânî'yi görünce babasına; "Hiç üzülmeyiniz. Bu
çocuk çok yaşayacak, ilmiyle âmil, büyük bir âlim ve eşsiz bir velî
olacak." demiş ve çocuğun elinden tutup, öpmüştü. Muhabbetle
sarılmalarından dolayı, Abdülkâdir-i Geylânî'nin feyzi ve nûru, mübârek
vücûdunu kapladı.Şâh Kemâl Kâdirî, İmâm-ı Rabbânî hakkında
çok güzel ve büyük müjdeler verdi. İmâm-ı Rabbânî yedi-sekiz yaşlarında
iken Şâh Kemâl Kâdirî vefât etti.
İmâm-ı
Rabbânî ilk tahsîline, babasından ders alarak başladı.
Babasından okuyup Arapçayı öğrendi. Küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi
ezberledi. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamânının meşhûr
âlimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere
âit küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığı dersleri tamamlayınca,
Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlânâ Kemâleddîn Keşmîrî'den ilim
öğrendi. Mevlânâ Kemâleddîn meşhûr âlim Abdülhakîm-i Siyalkûtî'nin de
hocası olup, zamânının en büyük âlimiydi. Bâzı hadîs kitaplarını da Şeyh
Yâkûb-ı Keşmîrî'den okudu. Kâdı Behlûl-i Bedahşânî'den; hadîs, tefsîr ve
bâzı usûl ilimlerinde icâzet, diploma aldı. On yedi yaşında iken
tahsîlini tamamlayıp, bütün ilimlerden icâzet aldı. Tahsîli sırasında,
Kâdîrî ve Çeştî büyüklerinin kalblerindeki feyz ve lezzeti babasından
aldı.
Bu
sırada; Risâlet-üt-Tehlîliyye, Redd-i Revâfid, İsbât-ün-Nübüvve adlı
eserlerini yazdı. Edebiyâta çok meraklı olup, fesâhatı ve belâgatı,
sür'at-i intikâli, zekâsının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.
Bu
kadar ilmi ve herkesin üstünde olgunluğu, tevâzûsu ile birlikte kalbi,
Ahrâriyye, Nakşbendiyye büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış
kitapları okuyordu. Babasının vefâtından bir sene sonra, hacca gitmek
üzere Serhend'den yola çıktı. Bu yolculuğunda Delhi'ye varınca, orada
tanıdıklarından ve Muhammed Bâkî-billah'ın talebelerinden olan Mevlânâ
Hasan Keşmîrî ile görüştü. Mevlânâ Hasan Keşmîrî, onu hocasının huzûruna
götürüp, tanıştırmak istedi ve; "Bugün Ahrâriyye yolunda bu ülkede başka
böyle büyük bir zât yoktur. Tâliblerin onun bir nazarıyla bakışıyla
kavuştukları mânevî derecelere günlerce çekilen çileler ve çeşitli
riyâzetlerle nefsin istediklerini yapmamakla kavuşmak mümkün değildir."
dedi.
İmâm-ı
Rabbânî , daha önce babası Abdülehad'dan da Ahrâriyye yolunun ve bu
yolda bulunanların üstünlüklerini ve kıymetini duymuştu. Bu yolun
büyüklerinin kitaplarını okuyup onların güzel hâllerini bildiği için;
"Bu Hicâz yolunda, böyle büyük bir âlimden, bu büyükler yolunun zikr ve
usullerini almaktan daha iyi ne olur?" diyerek Muhammed Bâkî-billah'ın
huzûruna gitti. Huzûruna girince kalbi şimdiye kadar hiç duymadığı,
bilmediği şeylerle doldu. Hacdan sonra uğrayıp istifâde etmeği niyet
etti ise de, kalbindeki sevgi ve arzu, kendisini bırakmadı. Ertesi gün
huzûruna gelip, Ahrâriyye feyzine kavuşmak şevkini arzusunu bildirdi ve
hizmetinde kaldı. Böylece Kâbe'ye gitmekten vazgeçip, Kâbe sâhibini
istedi. Üstâdının da lütuf ve himmeti ile iki ay içinde kimsede
görülmeyen hâllere kavuştu.
İmâm-ı
Rabbânî , Muhammed Bâkî-billah'ı tanıdıktan sonra, mürşidinin
sözlerine ve hâllerine bağlandı. Birkaç ay sonra, hocası Muhammed
Bâkî-billah ona icâzet verdi. Böylece tasavvuf ilminde ve hâllerinde de
yüksek dereceye kavuştuktan sonra, memleketi olan Serhend'e dönmesi
emrolundu. Hocası, talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de ona bırakıp,
onları da arkasından Serhend'e gönderdi.Şeyhi onun için şöyle
buyurdu: "Kalblere devâ, rûhlara şifâ olan bu tohumu, Semerkand ve
Buhârâ'dan getirip Hindistan'ın bereketli toprağına ektim. Tâliblerin
yetişip kemâle gelmesi için uğraştım. O (İmâm-ı Rabbânî), her dereceyi
aşıp, üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip, talebeyi ona
bıraktım."
İmâm-ı
Rabbânî , memleketine gelince ilim ve edep öğretmeye isteklileri
yetiştirmeğe ve yükseltmeğe başladı. Şöhreti her yere yayılıp, her
taraftan âşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu.
Talebelerine Beydâvî Tefsîrî, Sâhîh-i Buhârî, Mişkât-i Mesâbîh, Avârif-ül-Ma'ârif,
Üsûl-i Pezdevî, Hidâye ve Şerh-i Mevâkıf gibi bâzı din kitaplarını ders
olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahî
talebelerine ilim tahsîlini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi.
Herkesin kalbini ilim ve nûr ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselâmın
dînini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının pâdişâhlarını,
vâli, kumandan, âlim ve hâkimlerini, çok tesirli mektupları ile, dîne,
sünnet-i seniyyeye teşvik ediyordu. Allah ona öyle mânevi ilimler
ihsân etmişti ki mürşidi Bâkî-billah da huzûruna gelir, hürmetle
otururdu. Hattâ bir gün geldiği zaman, İmâm-ı Rabbânî'yi kalbi ile
meşgûl görüp, odaya girmedi, hizmetçiye de haber verip; "Rahatsız etme!"
dedi ve sessizce kapıda bekledi. Bir müddet sonra İmâm-ı Rabbânî
kalkıp; "Kapıda kim var?" deyince üstâdı; "Fakîr Muhammed Bâki." dedi.
Bu ismi duyunca kapıya koşup, edep ve tevâzu ile karşıladı.
İmâm-ı
Rabbânî bir müddet Serhend'de talebe yetiştirmekle meşgûl
olup, insanlara doğru yolu anlattıktan sonra, hocası Muhammed Bâkî-billah'ı
ziyâret için Delhi'ye gitti. Bir müddet hizmetinde kaldı ve hocası ile
çok hoş sohbetleri oldu. Bütün bu lütufları ile çok yüksek hâllere,
fazîletlere kavuşmasına rağmen, mürşidi Muhammed Bâkî-billah'a
yapılması mümkün olmayan bir edeble davranıyordu. Muhammed Hâşim-i Keşmî
şöyle anlatmıştır: "Hâce Hüsâmeddîn Ahmed'den işittim. Hocam İmâm-ı
Rabbânî'yi medhedip övdükten sonra; "Mertebesi yüksek, fazîleti çok
olmakla berâber, edebe riâyette, hocamız Muhammed Bâkî-billah'ın
talebelerinden hiçbiri, İmâm-ı Rabbânî gibi değildi." buyurdu.
İmâm-ı
Rabbânî şöyle buyurmuştur. "Biz dört kişi, hocamız Muhammed
Bâkî-billah'a hizmette diğerlerinden ilerdeydik. Hepimizin ayrı bir
bağlılığı, ayrı bir düşüncesi vardı.Bu fakîr yakînen biliyorum ki, böyle
bir sohbet ve cem'iyyet, terbiye ve irşâd kaynağı, Rasûlullah
efendimizin zamânından sonra dünyâda çok az görülmüştür. Gerçi
insanların en hayırlısı olan Resûlullah efendimiz zamânında bulunamadık,
sohbetine kavuşamadık ama, Muhammed Bâkî-billah nin saâdetli sohbetinden
de mahrûm kalmadık. Bunun için bu büyük nîmetin şükrünü yerine getirmek
lâzımdır. Onun huzûrunda herkes kendi bağlılığına, muhabbetine göre bir
şeylere kavuştu."
İmâm-ı
Rabbânî , mürşidi Muhammed Bâkî-billah'ın ikinci defâ huzûruna gidip bir
müddet kaldıktan sonra, tekrar memleketine döndü. Bir müddet daha
tâliblere, isteklilere feyz vermekle meşgûl oldu. Bundan sonra üçüncü
defâ hocasını ziyârete gitti. Bu ziyâretinden sonra Delhi'den Serhend'e
dönüp birkaç gün kaldı ve Lâhor'a gitti. Lâhor şehrinde herkes, İmâm-ı
Rabbânî nin teşrîfini büyük bir ganîmet bildi. Talebelerinin en
meşhûrlarından olan; Mevlânâ MuhammedTâhir, Hâce Muhammed, Mevlânâ Esgar
Ahmed ve Mevlânâ Ravh Hüseyin gibi zâtlar bu sırada müridi olup,
sohbetinde pişip yüksek derecelere kavuştular. İmâm-ı Rabbânî
Lâhor'da bulunduğu sırada, oranın âlimleri kendisine çok
hürmet ve edep gösterdiler.
İmâm-ı
Rabbânî nin Lâhor'daki sohbetleri devâm ederken, hocası Muhammed Bâkî-billah'ın
vefât haberi geldi. Kalblerdeki huzûr ve ferahlığın yerini, elem ve
keder aldı. Bu haber üzerine, hemen Delhi'ye gidip mübârek mezarlarını
ziyâret etti. Oğullarına ve talebelerinin büyüklerine tâziyede bulundu.
Muhammed Bâkî-billah nin talebeleri, üzüntülerini ve kalblerindeki
elemi, onun terbiyelerinin ve sohbetlerinin bereketleriyle gidermek
için, huzûrlarına gelip, Muhammed Bâkî-billah'a gösterdikleri gibi,
İmâm-ı Rabbânî'ye de; muhabbet, hürmet ve teslimiyet gösterdiler ve
onu kabûl edip bağlandılar.
İmâm-ı
Rabbânî , mürşidi Muhammed Bâkî-billah'ın her sene, vefât ettiği ay olan
Cemâzil-âhir ayında Serhend'den Delhi'ye kabrini ziyârete gider ve
geri dönerdi. İki üç defâ da Akra'yı teşrif etti. Bundan başka
Serhend'den ayrılıp başka bir yere gitmedi. Ancak, hayâtının sonuna
doğru, zamânın sultânının ısrârı üzerine, iki-üç sene kadar bâzı
beldelerde askerlerin arasında bulundu.
İmâm-ı
Rabbânî , Serhend'e döndükten sonra, Kâdirî tarîkatının büyüklerinden
olan Şâh Kemâl Kâdirî'nin rûhâniyetinden de icâzet almakla şereflendi.
Bu icâzeti şöyle olmuştur: Bir sabah İmâm-ı Rabbânî talebeleri ile
murâkabe hâlinde iken, Şâh Kemâl'in torunu ve onun bütün kemâlâtının
vekîli olan Şâh İskender, Kehtel'den gelip, Şâh Kemâl'in bereketli
hırkasını İmâm-ı Rabbânî nin mübârek omuzuna koydu. İmâm-ı Rabbânî
gözlerini açınca, Şâh İskender'i gördü. Tam bir tevâzu ile boyunlarına
sarıldı. Şâh şöyle dedi: "Birkaç zamandır, hâl ve rüyâmda dedem Şâh
Kemâl'i görüyorum. Bana, hırkasını size vermemi emrediyordu. Fakat,
onların bu bereketli hırkasını evden çıkarıp, bir başkasına vermek bana
çok ağır geliyordu. Ama tekrar tekrar emredince, emirlerine uymak lâzım
oldu." İmâm-ı Rabbânî, o hırkayı giyip odasına gitti. Bir müddet sonra
odasından çıkınca, en yakın sırdaşlarına, mahremlerine şöyle söyledi:
"Hazret-i Şâh Kemâl'in hırkasını giydikten sonra, şaşılacak çok garip
hâl zâhir oldu. Şöyle ki, hırkayı giydiğim zaman, insanların ve cinlerin
seyyidi Abdülkâdir-i Geylânî'yi, hazret-i Şâh Kemâl'e kadar devâm eden
bütün halîfeleriyle yanımda gördüm. Hazret-i Gavs-i A'zâm Abdülkâdir-i
Geylânî kalbimi kendi tasarruflarına aldı ve husûsî nisbetlerinin ve
yollarının nûrları ve esrârı beni kapladı. Bir müddet bu hâlde kaldım. O
hâllerin beni kapladığı zamanda kalbime; "BeniAhrâriyye büyükleri
terbiye ettiler ve işimin esâsı bu büyüklerin yolunda olmaktır, şimdi
başka oluyor." diye geldi. Böyle düşünürken, Ahrâriyye yolunun
büyüklerinin, HâceAbdülhâlık Gücdüvanî'den mürşidim HâceBâkî-billah'a
kadar bütün halîfelerinin geldiğini gördüm. Benim işim ve icrâatım
hakkında konuşmaya başladılar. Ahrâriyye büyükleri; "Bunu biz terbiye
ettik. Bizim terbiyemizle zevke, hâle ve kemâle erişti. Siz ona ne hakla
karışabilirsiniz?" dediler. Kâdirî büyükleri (Rahimehümullah) da; "Daha
çocukluğunda bizim ona teveccühümüz vardır. Bizim nîmet soframızdan tad
almıştır. Şimdi de bizim hırkamızı giymektedir." dediler.
Onlar
böyle konuşurken Kübreviyye, Çeştiyye yollarından da birer cemâat geldi.
Böylece anlaşmaya vardılar, bundan sonra bu iki şerefli nisbetten de
kalbimde pay, tam bir şevk buldum." İmâm-ıRabbânî tasavvufda, bu
yolların hepsinde mürid yetiştirip feyz verdi.
İmâm-ı
Rabbânî , benzeri az yetişen, müstesnâ bir İslâm âlimi ve büyük bir
mürşid-i kâmildir. İmâm-ı Rabbânî'nin vâsıtasıyla Allah hakkı bâtıldan
ayırıp, çok kalblerden bâtılı kaldırdı. İmâm-ı Rabbânî'nin mektup ve
kitapları, insanları gafletten uyandırdı. Dünyâya ışık saldı. Allah'ın
onu, Rasûlullah efendimizden bin sene sonra, İslâmı tecdid için
görevlendirdiği kabul edilir.
İmâm-ı
Rabbânî'nin dîne yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, Ehl-i sünnet
îtikâdının ve doğru din bilgilerinin yayıldığını, bid'atlerin kalktığını
gören bâzı sapık kimselerin cefâ oklarına, eziyet ve
iftirâlarına hedef oldu. Nice âlimlerin, fâdılların, kâmillerin kendi
yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, O'nun etrâfına ve hizmetine
koşuşmaları ise, hasedlerini daha da artırdı.
İmâm-ı
Rabbâni'yi gözden düşürmek için hîlelere baş vurdular.
Meselâ, Cüneyd-i Bağdâdî, Bâyezîd-i Bistâmî gibi büyük meşâyihi aşağı
görüyor diyerek, câhil tabakayı aldattılar. Meşâyihin bildirdiği
vahdet-i vücûdu inkâr ediyor, diyerek, insanları ondan soğutmaya
çalıştılar. Onu sevenlere de; "Meşâyih-i izâmı inkâr ediyor, Allah'ın
mârifetine vâsıtasız olarak kavuştum diyor." dediler. Çeşit çeşit
iftirâlarda bulundular.
O
zamânın sultânı Selim Cihangir Hânın devlet adamları, hattâ büyük
vezîri, baş müftîsi ve etrâfındakiler Ehl-i sünnet düşmanı idiler.
Hâlbuki İmâm-ı Rabbânî nin birçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı
Redd-i Revâfıd Risâlesi, Ashâb-ı kirâm düşmanlarını red etmekte,
böylelerinin câhil, ahmak ve alçak olduklarını anlatmaktaydı. İmâm-ı
Rabbânî bu risâlesini Buhârâ'da bulunan en büyük Özbek hânı Abdullah
Hana yollamıştı. "Bunu İran'da, Şâh Abbâs-ı Safevî'ye gösterin! Kabûl
ederse ne iyi, etmezse onunla harb câiz olur." demişti. Kabûl etmedi.
Harb oldu. Abdullah Han, Herât'ı ve Horasan'daki şehirleri aldı.
Bundan
sonra, Hindistan'daki bozuk fırkalar, Ashâb-ı kirâm düşmanları elele
verdiler. Sultâna gidip İmâm-ı Rabbânî hakkında çeşitli
iftirâlarda bulunarak şikâyet ettiler. Sultan, oğlu Şâh Cihân'ı
gönderip, İmâm-ı Rabbânî'yi, evlâdlarını ve yetiştirdiği müridlerini
çağırıp, hepsini öldürmeğe karar verdi. Bunun üzerine Şâh Cihân, bir
müftî ile yanına gitti. Sultâna secdenin câiz olduğunu gösteren
bir fetvâyı da yanında götürdü. "Babama secde edersen seni
kurtarabilirim." deyince, İmâm-ı Rabbânî bu fetvânın zarûret
zamânında izin olduğunu, azîmet ve din bütünlüğünün secde etmemek
olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi
ve secde etmeği kabûl etmedi. Çocuklarını ve müridlerini bırakıp sultâna
yalnız gitti. Kendisine yapılan iftirâlara karşı sultâna güzel ve
doyurucu cevaplar verdi. Sultan hakîkatleri anlıyabilecek
birisi olmadığı hâlde, neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi. Hattâ,
sultâna kendisine yapılan iftirâların asılsız olduğunu açık delîllerle
anlatırken, orada bulunan Hindûların bir kumandanı, İmâm-ı
Rabbânî'nin sözlerini duyarak orada müslüman oldu.
Sultânın iknâ olduğunu gören iftirâcı sapıklar; "Bunun adamları çoktur.
Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir
karışıklık çıkabilir." diyerek, uzun konuşmalardan sonra sultânı
aldattılar. Sultan, İmâm-ı Rabbânî nin, memleketin en sağlam ve korkunç
kalesi olan Guwalyar Kalesi'ne hapsedilmesini emretti ve hapsedildi. Bu
hâdiseye çok üzülen talebeleri sultânâ isyân etmek istediler. Bunu
yapabilecek güçte idiler. Fakat İmâm-ı Rabbânî onları
bundan men etti. Sultâna hayır duâ etmelerini emredip; "Sultânı incitmek
bütün insanlara zarar verir." buyurdu. Kendisi de sultâna hep hayır duâ
ediyordu. Sultânın vezîri, koyu bir muhâlif olduğundan, zindanda, İmâm-ı
Rabbânî nin başına kardeşini tâyin etmiş ve çok şiddetli davranmasını
emretmişti.Bu görevli ise ondan çeşitli kerâmetler, üzülmek yerine
heybet, sabır ve hattâ neşe görerek tövbe etti. Bozuk îtikâdını terkedip
Ehl-i sünneti seçti ve hâlis talebelerinden oldu. Kalede hapis bulunan
binlerce kâfir, onun bereketi ve sohbetleri ile müslüman olmakla
şereflendi. Birçok günahkâr tövbe etti. İmâm-ı Rabbânî hapiste üç
sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişmân oldu. Hapisten çıkarıp
ikrâm ve ihsân eyledi. Bir müddet, asker arasında kalmasını
istedi. Sonra serbest bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. İmâm-ı
Rabbânî hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı dertlerden sonra, evvelce
bulundukları hâllerin ve makâmların binlerce üstünde derecelere
yükselmiş olarak memleketine döndü. İmâm-ı Rabbânî önceleri;
"Yetiştiğim derecelerin üstünde, daha çok makâmlar vardır. Onlara
yükselmek celâl sıfatı ile, sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye
kadar cemal sıfatı ile okşanarak terbiye edildim." demişti. Talebesinden
bir kısmına; "Elli ile altmış arasında üzerime dertler, belâlar
yağacak." buyurmuştu. Buyurduğu gibi oldu.
İmâm-ı
Rabbânî ni hapsettiren SelimCihangîr Hanın oğlu Şâh Cihân, pâdişâh olmak
için babasına karşı geldi. Askeri çok ve babası tarafındaki
kumandanların çoğu kalbden kendisine bağlı olduğu hâlde zafer
kazanamadı. O zamânın velîlerinden birine hâlini anlatıp duâ istedi. O
velî dedi ki: "Senin zafer kazanman için vaktin dört velisinin sana duâ
etmesi lâzımdır. Bunlardan üçü seninle berâber ise de, en büyükleri olan
dördüncüsü bu işe râzı değildir. O da İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i
sânî dir. Şâh Cihân, İmâm'ın huzûruna gelip duâ etmesi için yalvardı.
Fakat, İmâm-ı Rabbânî onun babasına karşı gelmesine mâni olup nasîhat
etti. "Babana git, elini öp, gönlünü al, yakında vefât edecek, saltanat
sana kalacaktır." diye müjde verdi. Şâh Cihân emirlerini dinleyip
arzûsundan vazgeçti. Bir zaman sonra 1627 (H.1037) de babası vefât
edince saltanata kavuştu.
Müslümanların zayıf düştüğü, küfrün, sapıklığın, zulmetin, ve sapık
kimselerin her tarafı kapladığı bir zamanda, binlerce kâfir, çok sayıda
fâsık ve fâcir onun güzel hâllerini görüp, sohbetini işitip tövbe ederek
sâlih müslüman oldu. Uzaktan yakından pek çok kimse, rüyâda ve uyanık
iken onu görerek yanına koşmuşlardır. Âlim, sâlih, genç,
ihtiyâr binlerce kimse onu görüp, sohbetinde bulununca, feyz alarak
kalbleri zikreder olmuştur. Huzûrundaki pek çok talebeyi hâllere, yüksek
derecelere kavuşturmuştur. Her an kerâmetleri görülür; feyz ve bereket
yayardı.
Zamânının âlimleri, İmâm-ı Rabbânî ne "Sıla" ismi ile hitâb ettiler.
Sıla, birleştirici demektir. Çünkü, o, tasavvufun İslâmiyetten ayrı bir
şey olmadığını İslâmiyete uygun bir şey olduğunu isbat ederek, ahkâm-ı
İslâmiye ile tasavvufu vasl etmiş, birleştirmiştir. Bir hadîs-i şerîfte;
"Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefâati ile çok kimseler
Cennet'e girer." buyrularak onun geleceği haber verilmiştir. Bu hadîs-i
şerîf, İmâm-ı Süyûtî'nin Cem'ül-Cevâmi kitabında vardır. İmâm-ı Rabbânî
bir mektubunda; "Beni iki deryâ arasında "Sıla" yapan Allah'a hamd
olsun." diye duâ etmiştir. Müridleri ve sevenleri arasında "Sıla"
ismiyle meşhûr olmuştur. Hadîs-i şerîfte müjdelenen "Sıla" ismini ondan
evvel hiç kimse almamıştır.
İmâm-ı
Rabbânî , Müceddîd-i elf-i sânîdir. Yâni hicrî ikinci binin müceddididir.
Hadîs-i şerîfde, bu ümmete ise, her yüz yıl başında İslâm dînini
kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir. Rasûlullah
efendimizden sonra Rasûlullah gelmeyeceğine göre, kendisinden bin sene
sonra, İslâm dînini her bakımdan ihyâ edecek, dîne sokulan bid'atleri
temizleyip, asr-ı saâdetteki temiz hâline getirecek, zâhirî ve bâtınî
ilimlerde tam vâris, âlim ve ârif bir zâtın olması lâzımdı. Hadîs-i
şerîfler bunu bildirmektedir. Bu mühim hizmeti İmâm-ı Rabbânî
yapmıştır.Bütün İslâm âlimleri, bu zâtın İmâm-ı Rabbânî olduğunda
ittifâk etmişlerdir.
Bid'atleri temizleyip İslâm dînini ihyâ etti. Onun zamânında
Hindistan'da bozuk inanışlar yayılmaya başlayıp, büyük fitneler
çıkmıştı. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücûdu anlatan sözler, müslümanlar
arasında çeşit çeşit şekillere sokuldu.Birçok câhil, büyüklerin
sözlerinin mânâlarını anlamayarak zamanla dinden çıktı. Böylece tasavvuf
bilgileri ile İslâmiyetin hükümleri arasında ayrılık ve çatışma varmış
gibi, ikisi birbirinden ayrıymış gibi gösterilerek, müslümanlar çeşitli
isimler altında birbirlerinden ayrılmaya ve birbirlerine düşman edilmeye
çalışıldı. İmâm-ı Rabbânî başta vahdet-i vücûd bilgileri olmak
üzere, yanlış anlaşılan daha birçok meseleyi gâyet açık bir şekilde îzâh
ederek, insanların zihinlerini ve kalblerini, yanlış ve bozuk
inanışlardan, bid'atlerden temizledi. Hakkı batıldan ayırıp,
Rasûlullah'ın hak ve doğru yol olduğunu haber verdiği Ehl-i sünnet
îtikâdını her yere yaydı. Kendisine ilk defâ (Müceddîd-i elf-i sânî)
ismini veren, zamânının en büyük âlimlerinden Abdülhakîm-i Siyalkûtî'dir.
Hâce
Muhammed Bâkî-billah'ın talebesinin en büyüklerinden ve en yüksek
âlimlerden olan Seyyid Mîr Muhammed Numân diyor ki: "İmâm-ı Rabbânî'ye
tâbi olmağı hocam bana söyleyince, buna lüzum olmadığını anlatmak için;
"Kalbimin aynası ancak sizin parlak kalbinizin nûruna karşı duruyor."
dedim. Hocam sert bir sesle; "Sen, Ahmed'i ne sanıyorsun? Onun, güneş
olan nûru, bizler gibi binlerce yıldızı örtmektedir." buyurdu.
Belh
şehrinde bulunan Mîr Muhammed Mü'min Kübrevî, talebesinden birini,
İmâm-ı Rabbânî'nin huzûruna gönderdi. İmâm-ı Rabbânî'nin huzûruna
varınca; üstâdından, Seyyid Mîrekşâh' dan, Hasan-ı Kubâdânî ve Kâdı'l-kudât
Tulek'den selâm getirdi ve; "Üstâdım Mîr Muhammed Mü' min buyurdu ki:
"İhtiyârlığım mâni olmasaydı ve yerim yakın olsaydı, gidip dersinden
istifâde eder, ölünceye kadar hizmetçilik ederdim. Kimseye nasîb olmıyan
nûrları ile kalbimi aydınlatmağa çalışırdım. Bedenim uzakta, gönlüm ise,
onunla oradadır. Bu fakîri, huzûrunda bulunan temiz talebesi gibi kabûl
buyurmasını ve mukaddes nûrlarından rûhuma ışık salmasını yalvarırım ve
benim için de mübârek elini öp!" dedi." deyip, bir daha İmâm-ı
Rabbânî'nin elini öptü. Vedâ edip ayrılırken de; "Belh şehrindeki
azîzler, kendilerine, yüksek hakîkatleri bildiren mektuplarınızdan
göndermenizi istirhâm ettiler." dedi. Bunun üzerine İmâm-ı Rabbânî bir
mektup yazıp verdi.
İmâm-ı
Rabbânî nin fıkıh meselelerinde ilmi her meseleye ânında cevap
verebilecek derecedeydi. Usûl-i fıkıhta da tam bir mahâret sâhibiydi.
Fakat ihtiyâtının çokluğundan, çoğu zaman fıkıh kitaplarına başvururdu.
Seferde ve hazarda bâzı fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu.
Bâzı fıkıh âlimlerinin câiz dediği, bâzılarının mekrûh dediği bir işte,
o kerâhet tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. "Bir meselenin
yapılmasında ve yapılmamasında, helâl ve haram olmasında ihtilâf olursa,
yapılmaması ve haram tarafını tercih etmeği mümkün olduğu kadar elden
kaçırmamalıdır." buyururdu.
Bir
müridi İsfehan'dan gelirken yolculukta atından heybesini
düşürmüştü. Farkına varınca, heybeyi aramak için kâfileden ayrıldı.
Şuraya da, buraya da bakayım diyerek ararken aradan çok zaman geçti.
Kâfile gözden kayboldu. Yolu kaybedip şaşkın, perişân bir hâlde,
çâresizlik içinde ağlayarak etrafta koşuyordu."Buralarda ölüp gideceğim,
yolumu şaşırdım." diye düşünüyordu. Sonra bir suyun başına oturup abdest
aldı. Tam bir yalvarışla duâ edip, İmâm-ı Rabbânî'nin imdâdına
yetişmesini istedi. O anda İmâm-ı Rabbânî bir at üzerinde
karşısına çıkıverdi. Yanına yaklaşıp "Elini ver!" buyurarak elinden
tutup onu atın terkisine bindirdi. Sonra atı süratle sürüp, aradığı
kâfileyi görünce attan indirip; "Hadi git!" buyurdu. İmâm-ı
Rabbânî gözden kayboluverdi.
Serhend
kâdılarından birinin oğlu, İmâm-ı Rabbânî nin sohbetinde bulunanlardan
ve sevenlerindendi. Bu genç bir defâsında çok ağır bir hastalığa
yakalandı. Tabibler hastalığına devâ bulamadılar. Bunun üzerine İmâm-ı
Rabbânî'ye bir mektup yazıp, yalvararak, içinde bulunduğu şiddetli
hastalıktan kurtulması için duâ istedi. İmâm-ı Rabbânî mektubuna
cevap yazıp; "Biz seni himâyemize aldık, bu hastalıktan kurtulacaksın.
Hatırını hoş tut." buyurdu. O genç İmâm-ı Rabbânî nin teveccühü ve duâsı
bereketiyle, hastalıktan kurtulup sıhhate kavuştu.
İmâm-ı
Rabbânî nin eski talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: "Küçüklüğümde
Kur'ân-ı kerîmi ezberleyip hâfız olmuştum. Sonra Serhend'den İlâhâbâd'a
gittim. Zamanla işe dalıp ezberimi unuttum. Bende hâfızlık kalmadı ve bu
hal üzere aradan birkaç yıl geçti. Sonra memleketim Serhend'e döndüm. Bu
sırada Ramazân-ı şerîf ayı idi. Serhend'e geldiğimde İmâm-ı Rabbânî'yle
görüşünce bana; "Hâfız! Terâvih namazını, hatim ile kıldır!" buyurdu.
Kur'ân-ı kerîmin ezberimde kalmadığını, hâfızlığımı kaybettiğimi
söyledim. Fakat; "Okuyacaksın!" buyurdu. Üç defâ hâlimi arzedip; "Bende
hâfızlık kalmadı." dedimse de kabûl etmediler. Çâresiz emre uydum.
Terâvih namazını kıldırmak üzere imâm oldum. İmâm-ı Rabbânî'nin himmeti
ile, hıfzımı unuttuğum hâlde ilk 21 cüzü ezberden okumak sûretiyle
terâvihi kıldırdım. İmâm-ı Rabbânî kıyamda dinledi. İkinci gün
terâvihde hatmi tamamladım..."
İmâm-ı
Rabbânî nin yakın talebelerinden, Şehzâde Veliahd'ın hocası Mîrek Şeyh
şöyle anlatmıştır: "Ben önceleri İmâm-ı Rabbânî ni sevenlerden değildim.
Çünkü, "Kendini hazret-i Ebû Bekr'den üstün görüyor." diye bir iftirâ
yayılmıştı. Bu sıralarda Hindistan'a gitmiştim. Serhend şehrine varınca
eski dostlarımdan önceden çok kötü bir insan olan biriyle
karşılaştım. Fakat bu defâ onu çok iyi ve üstün bir hâlde, takvâ sâhibi
gördüm. Yüzünde bir nûr vardı. "Sen böyle değildin bu hâl nedir?" dedim.
Cevap olarak; "Ben İmâm-ı Rabbânî nin hizmetine ve sohbetine girdim,
devamlı huzûrundayım. Onun sohbetinin bereketi ile bu nîmete kavuştum."
dedi. Bunun üzerine ben ona; "Senin bahsettiğin zât kendinin hazret-i
Ebû Bekr'den üstün olduğunu yazmış. Onun sohbetinin tesir ve faydası
olur mu?" dedim. Arkadaşım ben böyle deyince; "Aslâ! Binlerce aslâ!
Bilmeden, anlamadan inkâr etme! O yeryüzünün kutbudur. Eğer sen onu
görüp sohbetine kavuşsaydın, hakkında söylenilen bu iftirânın asılsız
olduğunu anlardın." dedi. Fakat bendeki şüphenin çokluğu sebebiyle;
"Görmek istemiyorum." dedim. Arkadaşım bana İmâm-ı Rabbânî nin huzûruna
gidip onu görmem için çok ısrar etti. Mutlakâ görmemi ve bu yanlış
düşünceden kurtulmamı istiyordu. Bu ısrar üzerine İmâm-ı Rabbânî nin
huzûruna gitmeye karar verip kendi kendime; "Eğer şu üç şeyden bahsedip
beni iknâ ederse onu sevenlerden olurum." dedim. Kendi kendime cevâbını
almak üzere hazırladığım üç suâlden birincisi, hakkında kendini hazret-i
Ebû Bekr'den üstün görüyor diye söylenilen iftirâya cevap vermesi, hemen
bu mevzûyu açıp bu hususta benim şüphelerimi giderip tam iknâ etmesi
idi. İkincisi; benim babam ve dedelerimden bahsetmesi, üçüncüsü de
HâceHâvend Mahmûd'dan anlatması idi. Bu karardan sonra arkadaşımla
berâber, İmâm-ı Rabbânî nin huzûruna gittik. Oturmamıza izin verdi.
Oturduktan sonra yastığının altından bir mektup çıkarıp benim elime
verdi. Sonra verdiği bu mektubu okuyup öyle bir îzâh yaptı ki, hakkında
yapılan ve kendini hazret-i Ebû Bekr'den üstün görüyor diyenlerin
iftirâlarına cevap verip açıkladı. Benim bu hususta artık hiç şüphem
kalmadı. Bundan sonra zihnimde tuttuğum ikinci meseleye geçip; "Mevlânâ
Mîrek! Senin baban şöyle şöyle bir zât, deden de şöyle şöyle bir zât ve
senin ecdâdının şerefi şöyledir." diyerek medhetti. Ayrılmak üzere
kalktığımızda vedâ ederken, üçüncü olarak tuttuğum Hâce Hâvend
Mahmûd'dan bahsetmedi diye geçti. Tam bu sırada yüzünü bana dönüp; "Hâce
Hâvend bizim Pîrzâdemizdir ve cezbe sâhibidir." buyurdu."
Cân
Muhammed Celenderî anlatmıştır: "İmâm-ı Rabbânî nin yanında
talebe iken, bir gün akşama doğru İmâm-ı Rabbânî bana; "Sana bir
iş söylesem yapar mısın?" buyurdu. "Canım fedâ olsun yapmaz olur muyum!"
dedim. Bunun üzerine benim elime yazılı bir kâğıt verdi ve buyurdu ki:
"Hafız Rahne'nin bahçesine git, orada bir grup derviş oturuyor. Onların
yanına var. Aralarından güzel yüzlü bir dervişin onlardan geride
bulunduğunu göreceksin. Bu dervişin yanına git, ona bizim duâ ettiğimizi
söyle. Bu kâğıdı ona ver ve buraya gelmesini bildir." Emri üzerine
derhâl söylediği yere gittim. Târif ettiği şekilde dervişlerden bir
cemâat ve bu cemâatten biraz geride oturan güzel yüzlü bir derviş
gördüm. O da beni gördü ve görür görmez bana; "Seni İmâm-ı Rabbânî
mi gönderdi?" dedi. Evet deyip elimdeki kâğıdı verdim. İmâm-ı Rabbânî
nin duâ ettiğini ve çağırdığını söyledim. Ben böyle deyince kalkıp,
benimle yola koyuldu.
İmâm-ı
Rabbânî nin huzûruna girdiğimizde bir köşede oturuyordu. Çağırıp
geldiğim zât da başka yere oturdu. Bu sırada İmâm-ı Rabbânî kahve
getirmemi söyledi. Hemen koşarak dergâhtaki kahve pişirilen yere gittim.
Kahveyi alıp getirdim. Önce İmâm-ı Rabbânî'ye sundum. "Ona götür."
buyurarak misâfire vermemi istedi. Ona götürmek üzere yüzümü o tarafa
döndüm. Onu da İmâm-ı Rabbânî nin sûretinde gördüm. Bu sefer o, önce
İmâm-ı Rabbânî'ye götürmemi söyledi. Dönüp baktım, İmâm-ı Rabbânî
yerinde oturuyordu. Huzûruna çağırıp geldiğim derviş, İmâm-ı Rabbânî'den
beni sordu. O da; "Bu Celender'dendir. İsmi, Cân Muhammed'dir" dedi.
Bunun üzerine o derviş; "Babası bizim tanıdıklarımızdandır. Bunu hangi
tarîkatta yetiştiriyorsunuz?" deyince; "Kâdiriyye silsilesinden"
buyurdu. Bunun üzerine o zât; "Allah'a hamd olsun. Onu Seyyid Abdülkâdir-i
Geylânî'ye kavuştururuz." dedi. Bu sırada İmâm-ı Rabbânî dışarı
çıkmak üzere kalktı ve benden bir ibrik su istedi. Hemen hazırladım.
Dışarı çıktığında bana kutup yıldızını göstererek; "Cân Muhammed! Kutup
yıldızını biliyor musun?Bu mudur değil midir? Dikkatli bak!" buyurdu.
Dikkatli baktım kutup yıldızından, üzerinde siyah hırka bulunan bir zât
çıktı ve bir anda yanımıza geldi. İmâm-ı Rabbânî bana,
"Huzûruna yaklaş! O, Abdülkâdir-i Geylânî'dir! Ona intisâb et, bağlan."
dedi. Bu emre uyarak hemen huzûruna yaklaştım, benim kendisine
intisâbımı kabûl etti. Sonra tekrar kayboldu. Bu sırada İmâm-ı
Rabbânî , abdest aldıktan sonra mescide girdi. İmâm-ı Rabbânî nin beni
göndererek çağırdığı derviş de yanımdaydı. Bana gülümseyerek ; "Abdülkâdir-i
Geylânî'yi gördün mü?" dedi.
Bu
hâdiseyi Cân Muhammed Celenderî'den naklen anlatan seyyid zât şöyle
diyor: "Ben bunları Cân Muhammed Celenderî'den dinledikten sonra ona
dedim ki: "Bu kadar kıymetli şeylere kavuştuktan sonra neden ticârete
dalıp da dergâhtan uzak kaldın?" O da bana; "Acâib bir hikâyedir. Ben,
İmâm-ı Rabbânî'nin huzûrunda talebe iken akrabâlarım gelip, beni
götürmek istediler. "Buna müsâade et, biz bunu çarşıya çavuş yapacağız"
diye ısrar ettiler. İmâm-ı Rabbânî bana; "Git çavuş ol" buyurdu.
Ben ayrılıp gidemedim. Yakınlarım tekrar gelip, ısrarla beni istediler.
"Git" buyurdu. Ben yine gidemedim. Akrabâlarım kalabalık bir hâlde
tekrar gelerek, beni götürmek için ısrar ettiler. İmâm-ı Rabbânî
bu hâlden rahatsız oldu. Bir gün bir şey yiyordu. Kendi yediği şeyin bir
parçasını koparıp bana verdi. Onu ağzıma alır almaz hâlim değişdi. Dünyâ
işlerini düşünür hâle dönmüştüm. Bu sefer çâresiz beni götürmek için
gelip ısrar eden akrabâlarımla gittim. Ticârete başlayıp, çavuş oldum.
Bundan sonra ticâretle uğraştım. Fakat mürşidim İmâm-ı Rabbânî'yi
hiç unutamadım. Ona bağlılığımı kesmedim. " dedi."
İmâm-ı
Rabbânî nin talebelerindenMevlânâ Muhammed Emîn, bir gün, hocasına şöyle
arzetti: "Nevâbşîr Hâce, asîl ve şerefli bir âileye mensubtur. Babası ve
dedeleri evliyâdandı. Fakat Nevâbşîr Hâce çok içki içiyor ve haram
işlerle meşgûl oluyor. Islâhı için bir teveccüh buyurunuz. Bu bir
komutandır. Eğer tövbe etmek nasîb olursa onun sebebiyle askerlerden
pekçok kimse de kurtulur, sâlih kimselerden olurlar." Bunu arzedince
İmâm-ı Rabbânî sükût etti. Yine bir defâ aynı şey arzedilince
İmâm-ı Rabbânî buyurdu ki: "Ey Mevlânâ Muhammed! Nevâbşîr Hâce'nin
hâline teveccüh ettim. Onu haramlar ve günahlar içinde gördüm. Onu bu
kötü hâlden kurtarmak için çok teveccüh ettim, uğraştım. Elim ona
ulaşmadı. Fakat sonunda onu kendimize çekeceğiz." buyurdu. Aradan uzun
zaman geçti. Hakkında böyle buyurduğu o kimse, haramları terkedip
tövbe etti.
Birgün
İmâm-ı Rabbânî hastalanmıştı. Hastalığı sırasında yemek için on
bir tâne üzüm istedi. Hizmetçi üzümleri getirince, İmâm-ı Rabbânî
murâkabeye daldı.Bir müddet sonra başını kaldırıp; "Çok garib bir hâl
gördüm. Bu üzümleri önüme koydukları zaman, hepsinin, Allah'a münâcaat
ettiklerini, yalvardıklarını işittim. Allah üzümlerin münâcaatını
kabûl etti ve hastalıktan kurtulmağı bunları yemeğe bağlı kıldı."
buyurdu. Bu üzümlerden birkaç tâne yeyince hastalıktan eser kalmadı. "
Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: "Seyyidlerden bir genç,
medresede talebe idi. Onunla arkadaşlık ederdik. Bir gün ağlayarak
yanıma geldi ve başından geçen bir hâdiseyi anlattı. İmâm-ı Rabbânî nin
büyük bir kerâmetini görmüştü. Dedi ki: "Hazret-i Ali'ye karşı
savaşanları, hele hazret-i Muâviye'yi sevmezdim. Bir gece senin üstâdın
İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât'ını okuyordum. Okuduğum yerde; "İmâm-ı Enes
bin Mâlik buyurdu ki: "Hazret-i Muâviye'yi, sevmemek onu kötülemek,
hazret-i Ebû Bekr'i ve hazret-i Ömer'i sevmemek bunları kötülemek
gibidir. Ona söğene, bunlara söğene verilen cezâyı vermek lâzımdır."
yazılı idi. Bunu okuyunca, canım sıkıldı ve yerinde olmayan bir yazıyı
buraya yazmış dedim. Mektûbât'ı yere attım. Yatağıma uzandım. Uyudum.
Rüyâmda, senin mürşidin öfkeli ve kızgın bir hâlde yanıma geldi. İki
mübârek elleri ile kulaklarımı çekti ve; "Ey câhil çocuk! Sen bizim
yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitabımızı fırlatıp, yere atıyorsun. Benim
yazımı okuyunca şaşaladın ve inanmadın. Ama gel, seni bir zâta götüreyim
de gör! Resûlullah efendimizin eshâbını sevmediğin için, aldandığını
ondan işit." buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü ve kapısında
bırakıp kendisi yalnızca ilerledi. Uzak'ta görünen büyük bir odaya doğru
yürüdü. Orada nûr yüzlü, bir zât oturuyordu. Çekinerek ve saygı
ile o zâta selâm verdi. Önünde diz çöküp oturdu. Ona bir şeyler
söylüyor, beni gösteriyordu." Uzaktan bana bakışlarından benden
bahsettiği anlaşılıyordu. Biraz sonra senin o yüksek üstâdın İmâm-ı
Rabbânî, kalktı. Beni çağırdı. "Bu oturan zât, hazret-i Ali'dir. İyi
dinle! Bak ne buyuruyor." dedi. Yanlarına gidip, selâm verdim. "Sakın,
sakın! Resûlullah efendimizin ashâbına karşı, kalbinde bir dargınlık
bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, aslâ kötüleme. Aramızda muhârebe
şeklinde görünen işlerimizin, hangi niyetlerle yapıldığını,
biz ve o kardeşlerimiz biliriz!" dedi. Senin hocanın adını
söyleyerek; "Bu zâtın yazılarına da sakın karşı gelme!" buyurdu. Bu
nasîhatı dinledikten sonra, kalbimi yokladım. Bu hususdaki tereddüdün ve
soğukluğun, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı.
Öfkelendi. Senin hocana bakarak; "Bunun gönlü daha temizlenmedi.
Suratına bir tokat indir!" dedi. Şeyh , yüzüme kuvvetli bir tokat
indirdi. Tokadı yiyince, kendi kendime; "Bunu sevdiğim için onlara
düşmanlık etmiştim. Hâlbuki kendisi onlara düşmanlığımdan bu kadar çok
incinmektedir. Bu hâlden vazgeçmeliyim!" dedim. Kalbimi yokladım.
Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. O
rüyânın, o sözlerin tadı, beni başka hâle soktu. Kalbimde Allah'tan
başka hiçbir şeyin sevgisi kalmadı."
Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: "İmâm-ı Rabbânî nin makbûl
talebelerinden olan, yüksek yaradılışlı bir azîzden işittim, şöyle
buyurdu: "Mühim bir iş için Lâhor şehrinden, Burhânpûr'a gitmiştim.
Serhend'e gelip, hazret-i İmâm'ın ellerini öpmekle şereflendiğim zaman
hastalandım. Gideyim mi, kalayım mı diye tereddüd ediyorum. İmâm-ı
Rabbânî ; "Çok mühim bir işin var, muhakkak gitmelisin, inşâallah
hayırlısı olur." buyurdu. Emirlerine uyarak yola çıktım. İki üç konak
gidince hastalığım arttı. Bir gece böyle devâm etti. Bu hastalığın
şiddetli zamânında kendi kendime; "Onlar bana; "Gidin bunda hayır
vardır" buyurdu dedim."Hâlbuki hastalığım çok arttı. Bu düşünceden sonra
bu hastalığın ateşi ve sıkıntısı esnâsında, İmâm-ı Rabbânî'yi rüyâda
gördüm. "Hiç üzülme, şifâ bulacaksın yola devâm et." buyurdu. Sabah
olunca, hastalık tamâmen geçti. Delhi'ye gelince, orada bir dostum bana
Hâre helvası ikrâm etti. Bunu yiyince, yeniden hastalandım. Yatağa
düştüm ve İmâm-ı Rabbânî'nin kerem ve teveccühüne kavuşmak için
yalvarmağa başladım. İki gün geçmeden, hazret-i İmâm'ın huzûrunda
bulunan, eski ve samîmi dostlarımdan biri, âniden kapıdan içeri girdi.
"Hayırdır inşâallah." dedim. Dedi ki: "Beni İmâm-ı Rabbânî
gönderdi. "Git, filân dostunun yanında bulun, şimdi ağır hastadır, senin
gibi işten, hâlden anlayana çok ihtiyâcı olup, berâber bulunursunuz."
buyurdu. "Senin yanına gelmek üzere yola çıkacağım sırada bir torba
şifâlı ot isteyip sana getirmem için bana verdi. İşte getirdim." Ben
dedim ki: "Bu otları İmâm-ı Rabbânî benim hastalığımın iyileşmesi
için ilâc olarak göndermiştir. Bu otları ezip, suyunu içmeliyim."
Doktorlar; beni bundan men etmek istediler. Ben onlara; "İmâm-ı Rabbânî
bunları benim için gönderdi içeceğim." dedim. İster istemez o otları
ezip şerbet yaptılar. İçer içmez, hastalığımın hafiflediğini anladım.
Ertesi gün kalan otların da suyunu çıkarıp içince büsbütün kurtuldum. "
O
zamânın sultânının üçüncü oğlu, diğer kardeşlerinden çok daha olgun ve
aralarında seçkin bir durumdaydı. Babasına isyân etmişti. Bir taraftan
babası, bir taraftan da bu oğlu, kuvvetli ordularla birbirlerine hücûm
ettiler. Şiddetli bir harb başladı. Babasının tarafında bulunup, en
mühim işleri yürüten büyük bir kumandan, bu harb sırasında sultânın
oğlunun tarafına geçti. Bu şehzâde, velîlerin ve âlimlerin sevgisini
kazanmıştı. İslâmiyetin yayılmasına gayret ve müslümanları himâye
ediyordu. Zamânın evliyâsının büyüklerinden bir kısmı, İmâm-ı Rabbânî'ye
mektup yazıp; "Delhi'de bulunan velîler keşf ve vâkıalarla
gâlibiyetin ve nusretin şehzâde tarafında olduğunu görüyorlar.
Hazretiniz bu hususda ne buyururlar" dediler: İmâm-ı Rabbânî
cevâbında; "Harb meydanındaki vaziyetin bunun aksi olduğunu anlıyorum,
fakat sonunda şehzâdenin kazanacağını tamâmen görüyorum." buyurdu.
Buyurdukları gibi oldu. Bir müddet kadar diğerleri devleti idâre edip,
sonra Allah kardeşler arasında sultanlığı ona (Şâh Cihân bin
Cihângir'e) nasîb etti. Babasının vekîli olarak onun makâmına geçti.
Sâyesinde memleket nizâma girdi. Ârifler ve âlimler hürmet
gördüler. Dîne üstün hizmetler yapıldı.
İmâm-ı
Rabbânî 1615 (H.1024) senesinde, elli üç yaşlarında iken,
talebelerinden çok sevdiklerine; "Benim ömrüm ve hayatım hakkındaki
kazâ-yı mübremin altmış üç sene olduğunu ilhâm ile bana bildirdiler."
buyurdu. Ve buna çok sevindi. Çünkü Rasûlullah efendimize tâbi olmasının
çokluğu, yaş bakımından da uymakla belli oluyordu. Aynı zamanda bu
hususta hazret-i Ebû Bekr'e, hazret-i Ömer'e ve hazret-i Ali'ye de uymuş
oluyordu.
1623
(H.1032) senesinde Ecmîr'de iken; "Vefât etmemin yakın olduğuna dâir
işâretler, alâmetler görülmeğe başladı." buyurdu. Serhend'de bulunan
oğullarına mektup yazıp; "Ömrümüzün sona ermesi yakındır." buyurdu.
Babalarının hasreti ve ayrılığı ile yanan, oğulları, bu mektubu
alınca, babalarının bulunduğu yere hareket ettiler. Huzûruna kavuşunca,
oğullarını özel odasına çağırdı. Buyurdu ki: " Oğullarım, bu dünyâya
hiçbir şekilde nazarım ve bağlılığım kalmadı. Öbür dünyâya gitmek îcâb
ediyor, gitme ve yolculuk alâmetleri görünmeğe başladı."
Muhammed Hâşim-i Keşmî demiştir ki: "Oğulları odadan çıkınca,
kalblerindeki sıkıntıyı ve ölçülemeyen üzüntüyü, bu fakîr gördüm. Her
birinin ağlamaktan boğazı tıkanıyordu. Böyle olduklarını görünce,
kendilerine ne için bu kadar ağladıklarını sordum. Babaları İmâm-ı
Rabbânî nin vefâtının yakın olduğunu açıklaması üzerine sebebini
öğrendim. Fakat İmâm-ı Rabbânî , bu haberden oğullarının çok üzgün
olduğunu, kalblerindeki sıkıntı ve darlığı görünce, daha bir
yıldan çok yaşayacaklarını hissederek , tekrar oğullarını çağırdılar ve;
"Bir takım işleri tamamlamak için daha bir müddet yaşayacağımızı
bildirdiler." buyurdu. Bunun üzerine iki kardeşler çok sevindi... Bu
müjdelerinden, oğulları ve bu fakir uzun yıllar yaşayacaklarını ümid
ettik."
İmâm-ı
Rabbânî o günlerde, Hâce Muînüddîn Çeştî'nin mezârını
ziyârete gitti. Bir müddet kalblerine murâkabe ederek oturdu. Kalkınca,
buyurdu ki: "Hazret-i Hâce çok iltifât edip, çok şefkat gösterdiler.
Kendi husûsî bereketlerinden ziyâfetler verdiler. Konuştuk ve çok sırlar
açıklandı. Konuşulanlardan biri şudur: Buyurdu ki: "Bu asker arasında
bulunmaktan kurtulmağa çalışmayınız. Kendinizi Allah'ın rızâsına
bırakınız." Bu arada o mezarda hizmet gören türbedârlar gelip, İmâm-ı
Rabbânînin elini öpmekle şereflendiler.
Muînüddîn Çeştî nin kabrinin örtüsünü her sene değiştirip, eskisini
evliyânın büyüklerinden birine gönderirlerdi. Yâhud da zamânın
pâdişâhına verirler, o da , bir sandıkta, teberrüken saklardı. O gün, o
mezarın örtüsünü değiştirdiler ve eskisini İmâm-ı Rabbânî nin huzûruna
getirip, takdîm ettiler. İmâm-ı Rabbânî tam bir edeble
kabûl etti. Örtüyü hizmetçilerine verip, kalbden bir ah çekdi ve;
"Hazret-i Hâce'ye bundan daha yakın bir libâs, bir örtü yoktur. Bunu
saklayın, bana kefen olsun" buyurdu.
İmâm-ı
Rabbânî Ecmîr seferinden Serhend'e dönünce, artık evinde inzivâya
çekildi. Bir müddet, beş vakit namaz ve Cumâ namazı hâriç, evden dışarı
çıkmadı. Nûr ve esrâr menbaı olan özel odasına; Muhammed Hâşim-i
Keşmî'den, oğullarından, talebelerinden ve hizmetçilerinden iki üç kişi
hâriç, başkalarının girmesi çok nâdir oluyordu. Halveti seçtiği
günlerden bir gün, bir nefes çekip; "Ebû Ali Dekkâk'ın meşrebi çok
yükselince, meclisinde insan kalmadı." sözünü söyledi. Burada olduğu
gibi, ömrünün sonuna doğru, İmâm-ı Rabbânî nin meşrebi de o kadar yüce
oldu ki, müridlerden en ileri gelenler bile mektebe yeni
başlayan küçük çocuklar gibi kalıyorlardı.
İmâm-ı
Rabbânî nin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: "İmâm-ı Rabbânî nin
ömrünün son günlerinde, hasta olduğu sırada huzûruna çıkıp, birkaç
günlüğüne memleketime gidip gelmek için izin istedim. "Birkaç gün dur!"
buyurdu. Sonra tekrar arzedip; "Hemen gidip, döneceğim." dedim. "Birkaç
gün sabret!" buyurdu. Fakat; "Gidip en kısa zamanda huzûrunuza
döneceğim." deyince, izin verdi ve: "Sen nerede, biz nerede, ilkbahar
nerede?" mısra'ını okudu. Bu sözünden birkaç gün sonra vefât etti.
Bunun
gibi, husûsî mahremleri ve onlara çok yakın olanlar; bu günlerde İmâm-ı
Rabbânî'ye inzivâ ve insanlardan uzak kalmalarına temasla;
"Çoluk-çocuğunuzdan ve bütün insanlardan ayrılmanızın, uzlete
çekilmenizin sebebi nedir?" diye sorunca, cevâbında; "Bu dünyâdan
göçmemi çok yakın görüyorum. İş böyle olunca, tamâmen inzivâ ve ayrılığı
tercih edip, dâimâ istigfâr ediyorum, af diliyorum. Bunları zarûrî
görüyorum. Bütün vakitlerimi ve nefeslerimi, zâhirî ve bâtınî
ibâdetlerle geçirmeyi elzem buluyorum. Bu da ancak, insanlardan ayrılmak
ve yalnız kalmakla ele geçer. Bunun için beni bırakınız, benden
ayrılınız ve beni Allah'a ısmarlayınız." buyurdu.
Yine
son günlerinde, evinin sofasında istirahat ederken, âniden;
"İki üç ay sonra biz bu evde olmayız" buyurdu. Orada bulunanlar; "Özel
odanızda mı bulunacaksınız?" diye arzettiler. Buyurdu ki: "Orada da
olmayacağım." "Ya nerede olacaksınız?" diye sordular. "Bu yerlerden
hiçbirinde olmam. Bakalım ne olur?" buyurup, yollarının îcâbı açık
söylemedi.
Bu
arada çok sadaka verdi ve büyük hayırlar yaptı. Esrar mahremlerinden,
yakınlarından biri, bu sadaka ve hayratlarının çokluğunu görünce; "Bütün
bu hayratlar, belâların giderilmesi için midir?" diye sordu. Buyurdu ki:
"Hayır, belki de kavuşmak şevki ile bunları yapıyorum. Ve şu beyti
okuyup gözlerinden sevinç gözyaşları döküldü:
"Vuslat
günüdür sırdaşım âleme kucak açayım,
Bu devletin, bu nîmetin sevinçlerini saçayım."
Muharrem ayının on ikinci günü buyurdu ki: "Bana bu dünyâdan öbür
dünyâya gitmeme kırk veya elli gün kaldığını bildirdiler. Mezârımı da
gösterdiler." Bu sözleri dinleyenler üzüldüler ve şaşırdılar. O
günlerde, oğlu Muhammed Saîd birgün, İmâm-ı Rabbânî'yi ağlarken gördü.
Sebebini sordu. Cevâbında; "Allah'a kavuşmanın sevinci ile ağlıyorum."
buyurdu. Yine oğlu; "Allah , bu işi, bu dünyâda çok sevdiklerinin
isteğine bırakır. Mâdem ki, siz bu kadar çok istiyorsunuz, elbette
gidersiniz." diye arz etti. Bu sözü söyleyen oğullarında bir değişme
gördü ve buyurdu ki: "Muhammed Sa'îd! Allah'ın gayretine dokunuyorsun."
Oğlu; "Kendi hâlime üzülüyorum." dedi ve gâyet samîmî bir beyânla,
"Ey babacığım! Bize yaptığınız bu şefkatsızlık ve acımasızlık
nedendir?" diye arz etti. Bunun üzerine; "Allah sizden
sevgilidir. Ayrıca bizim size şefkat ve yardımlarımız, vefât ettikten
sonra, bu dünyâdakinden daha çok olacaktır. Çünkü bu dünyâda, insanlık
îcâbı bâzan ister istemez yardım ve teveccüh tam olmuyor. Hâlbuki
öldükten sonra, beşerî sıfatlardan tamâmen ayrılma vardır." buyurdu.
Bunu söylediği günden îtibâren, o günleri saymağa başladılar. Şöyle ki,
Safer ayının yirmi ikinci gecesi dostlarına ; "Bugün söylediğim günlerin
kırkıncı günü geçmiş oluyor. Bakalım bu yedi-sekiz günde ne zuhûr eder"
buyurdu. Yine oğullarına buyurdu ki: "Şu arada hâsıl olan birkaç günlük
sağlıkta, Allah Habîbine tâbi olan bir insanda bulunabilecek
bütün kemâlâtı bana ihsân eyledi." Oğullarının bu sözlerden kalbleri
parçalandı. Çünkü, bu sözlerde hazret-i Ebû Bekr Sıddîk-i Ekber'in; "Bu
gün dîninizi tamam eyledim." âyet-i kerîmesi gelince kalblerine gelen,
yâni 'Rasûlullah efendimiz vefât edecektir', ilhâmından bir işâret
bulunduğunu anladılar.
"Senin
misk zülfünden, ayrılık gecesinin kokusu geliyor."
Safer
ayının yirmi üçü Perşembe günü, dervişlere, kendi mübârek elleriyle
elbiselerini taksim etti. Kendi üzerinde pamuklu, sıcak tutan bir elbise
bulunmadığı için, havanın soğukluğu tesir edip, titremeğe başladı
ve tekrar yatağa düştü. Rasûlullah efendimiz hastalıktan kurtulup, az
bir zaman sonra tekrar hasta olmuşlar ve vefât eylemişlerdi. İmâm-ı
Rabbânî , bu hususta da ittibâ'ı kaçırmadı. Bu hastalık zamânında, ledün
sırlarını, daha çok oğullarına anlattı. Bir gün ledünni hakîkatleri
beyânda o kadar uğraşıyordu ki, oğlu Hâce Muhammed Saîd;
"Hazretinizin hastalığı bu kadar konuşmanıza elverişli değildir, bu
mârifetlerin beyânını bir başka zamâna bıraksanız nasıl olur babam?"
diye arzetti. Bunun üzerine: "Ey oğul! Daha zaman ve fırsat var mı?
Biliyorum ki, bir başka vakit, bu kadarını söylemeye de kuvvet ve kudret
bulamayacağım." buyurdular.
Bu
günlerde hastalığı şiddetli olmasına rağmen cemâatle namaz kılmağı
terketmedi. Ancak son dört-beş gün, yalnız başına namaz kıldı. Duâları,
tesbihatı, salavâtı, zikri ve murâkabeyi eksiksiz yapıyordu. Bir gece,
gecenin üçüncü yarısında kalkıp abdest aldı. Teheccüd namazını ayakta
kıldı ve; "Bu bizim son teheccüdümüzdür." buyurdu.
Vefâtından biraz önce, kendinden geçme hâli görüldü. Büyük oğlu, "Bu
kendinden geçme hâlinin şiddeti , hastalık mı, yoksa istiğrâk (nûrlara
gömülme) sebebi ile midir?", diye arzetti. Cevâbında; "İstiğrak sebebi
iledir. Çünkü, bâzı hâller görünüyor. Bunun için onlara teveccüh
ediyorum, tâ ki hepsini oldukları gibi görebileyim ve bunlarla her şey
tam ve mükemmel olsun." buyurdu. Bu derin sırlardan
oğullarının kulaklarına fısıldadı. Bu kendinden geçme hâlinden
kurtulunca,müridana "elvedâ" sözünü hatırlatan, vasiyetlerini söylemeye
başladı. Bu vasiyetlerin çoğu; mutâbeata, Rasûlullah'a tâbi olmaya
teşvik, sünnete yapışma, bid'atten kaçınma, zikr ve murâkabeye devâm
etme hakkında idi.
Sohbetlerinden birinde; "Mezârımı belli olmayan bir yere yapınız."
buyurdu.Oğulları arzettiler ki: "Bundan evvel, hazretinizin işâreti ile
ağabeyimizin defnedildiği, şerefli ve bereketli yer hakkında; "Benim
mezârım orada olacaktır. Aynı yerde defnedileceğim." buyurmuştunuz. Bu
gün de böyle buyuruyorsunuz." "Evet öyleydi. Fakat şimdi ben böyle
istiyorum." dedi. Oğullarının, bunu kabûl etme hakkında durakladıklarını
görünce; "Eğer böyle yapmazsanız, şehrin dışında babamın yanına
defnediniz. Bu da olmazsa, şehrin hâricinde bir bahçede benim mezârımı
yapınız. Süslemeyiniz. Olduğu gibi bırakınız ki, en kısa zamanda nişânı
kalmasın." buyurdu. Kendi kabirleri için buyurdukları iki üç yer
hakkında, oğullarında bir duraklama, tebessüm edip; "Serbestsiniz.
Nereyi münâsip görürseniz, oraya defnediniz." buyurdu.
Vefât
ettiği Safer ayının yirmi dokuzuncu Salı günü, gece kendine hizmet eden
hizmetçilerine; "Çok zahmet çektiniz, bu sizin son zahmetinizdir."
buyurdu. Gecenin sonunda: "Bu gece de bitti, sabah oldu." buyurdu. O
günün işrâk zamânında; "Beni yatağıma yatırın." buyurdu.
Sedirin üzerine yatınca, sünnet üzere sağ elini sağ yanağının altına
koyup, zikrle meşgûl oldu. Büyük oğlu Muhammed Saîd, babasının sık sık
nefes aldığını görünce; "Hâliniz nasıldır babam?" diye sordu. "İyiyim ve
kıldığım o iki rekat namaz kâfidir." buyurdu. Bundan sonra bir daha
konuşmadı. Yalnız Allah'ın ismini söyledi ve biraz sonra da vefât etti.
Bu hususta da Rasullerin Serverine tâbi oldu. Vefâtı 1624 (H.1034)
senesi, Safer ayının yirmi sekizi, Salı günü kuşluk vaktidir.
Rasûlullah efendimizin vefât ayı olan Rebîülevvel ayının ilk
gecesi, Rasûlullah efendimizin huzûruna kavuştu. Hastalık çektiği
günler, yaşının sene adedi kadar olup, altmış üç gün idi. Hadîs-i
şerîfde; "Bir günlük hummâ, bir senenin keffâretidir" buyuruldu.
Çektikleri hastalık, bu hadîs-i şerîfin mânâsına uygun oldu.
İmâm-ı
Rabbânî nin nûrlu bedeni yıkama tahtasının üzerine konulup, elbiseleri
soyulunca, orada bulunanlar namazda olduğu gibi ellerini
bağladığını gördüler. Sağ elinin baş parmağı ve küçük parmağını, sol
elin bileğinde halka yaptı. Hâlbuki, oğulları vefâtından sonra,
kollarını düzeltip uzatmışlardı. Yıkayıcı, mübârek ellerini açıp
düzeltti. Sol tarafa yatırdı, sağ tarafını yıkadı. Sağ tarafa yatırıp
sol tarafını yıkayacağı zaman, orada bulunanlar, zâif bir hareketle
ellerinin hareket ettiğini, biraraya geldiğini ve eskisi gibi tekrar sağ
elinin baş ve küçük parmaklarının, sol elinin bileğinde halka yaptığını
gördüler. Kefene sardıkları zaman, yine ellerinin bağlandığı görüldü. Bu
hal iki-üç defâ vâki oldu. Nihâyet oradakiler, bunda derin bir mânâ ve
gizli bir sır olduğunu anlayıp, bir daha ellerini açmaya uğraşmadılar ve
oğulları Hâce Muhammed Saîd; "Mâdem ki, muhterem babam böyle istiyor,
böyle bırakalım" buyurdu. Rasûlullah efendimiz hadîs-i şerîfde;
"Yaşadıkları gibi ölürler" buyurdu.
İmâm-ı
Rabbânî nin cenâze namazını, oğlu Hâce Muhammed Saîd kıldırdı. Vefâtında
63 yaşında idi. Serhend'de evinin yanında defnedildi. Daha sonra
Afganistan pâdişâhı Şâh-i Zamân, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir
türbe yaptırdı. Vefât haberi, sevenlerini çok üzdü. Vefâtı üzerine
şiirler yazılmış ve pekçok târih düşürülmüştür. Onun vefâtına
dayanamayan talebelerinden Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatır: "Vefât
ettiği günün akşamı şehrin kenarında virâne bir mescidde, onun hayâliyle
içim yanıyor, kalbim parçalanıyordu. Kalbimden soğuk âhlar çekiyor,
gözümden yakıcı gözyaşları döküyordum. Ben bu hâlde iken birden
rûhâniyeti gözüküp; "Sabretmek lâzım." buyurdu. Binlerce kırıklık ve
perişanlık içinde; "Ey efendim, ateşe kim dayanabilir?" dedim. "İbrâhim
aleyhisselâma uymayı yerine getirmek lâzımdır." buyurdu. Böylece, bu
kendinden geçmiş âşığın divâneliği arttı, ızdırâbımı ve ona olan
muhabbetimi dile getiren şiirler söylemeğe başladım."
Büyük
oğlu Muhammed Saîd buyurdu ki: "Babamı, vefâtından sonra rüyâda gördüm.
Allah'ın kendisine verdiği büyük nîmetlerden sevinçle anlatıyor ve
iftihâr ediyordu. Kendisine; "Canım babam, şükr makâmından hiç kimseye
bir nasîb verdiler mi?" diye arzettim. "Evet, beni de şükredenlerden
eylediler." buyurdu. Arzettim ki, "Kur'ân-ı Kerîm'de meâlen; "Şükreden
kullar azdır." (Sebe' sûresi: 13) buyuruluyor. Bu âyetten anlaşılan, bu
cemâatin, nebiler olduğudur. Yâhud da nebilerin önde gelen ashabıdır.
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk gibi.."deyince; "Evet, öyledir. Fakat beni
özel bir ihsân ve inâyetle, o şükredenler cemâatine dâhil eylediler."
buyurdu.
Hâce
Muhammed Ma'sûm buyurdu ki: "Babamı vefâtından sonra rüyâda
gördüm. " Münker ve Nekîr'in suâli nasıl geçti?" diye sordum.Buyurdu ki:
"Allah merhamet ederek, bereket cihetiyle ilhâm edip; "Eğer sen
izin verirsen bu iki melek kabrine gelecek." buyurdu. "Ey Allah'ım! Bu
iki melek de, senin huzûrunda kalsınlar" dedim.Rabbim sonsuz
rahmet ve merhametinden bana acıdı ve onları benim yanıma göndermedi."
Tekrar; "Kabir sıkması nasıl geçti?" diye sordum. "Oldu, fakat çok az
oldu." buyurdu.
Eserleri:
1)
Mektûbât: İslâm âleminde İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât'ı kadar yaygınlıkla
okunan kitap azdır. Mektûbât, üç cild olup, beş yüz yirmi altı
mektubunun toplanmasından meydâna gelmiştir. Kelâm ve fıkıh bilgilerini,
tasavvufun mârifetlerini açıklayan uçsuz bir deryâ gibi eşsiz bir
eserdir.
Mektûbât'ın birinci cildi 1616 (H.1025) senesinde talebelerinin
meşhûrlarından Yâr Muhammed Cedîd-i Bedahşî Talkânî tarafından
toplanmıştır. Birinci cildde 313 mektup vardır. Bu cildin son mektubu,
Muhammed Hâşim-i Keşmî'ye yazılmıştır. İmâm-ı Rabbânî
birinci cildin son mektubunu yazınca; "Muhammed Hâşim'e gönderilen bu
mektupla resûllerin, din sâhibi nebilerin ve Ashâb-ı Bedr'in sayısına
uygun olduğundan, 313 mektupla birinci cildi burada bitirelim"
buyurmuştur.
İkinci
cildi ise 1619 (H.1028) senesinde yine talebelerinden, Abdülhay Pütnî
tarafından toplanmıştır. Bu cildde Esmâ-i hüsnâ yâni Allah'ın Kur'ân-ı
kerîmde geçen doksan dokuz ismi sayısınca 99 mektup vardır.
Üçüncü
cild de İmâm-ı Rabbânî nin vefâtından sonra 1630 (H.1040) senesinde
talebelerinden Muhammed Hâşim-i Keşmî tarafından toplanmış olup, bu
cildde de Kur'ân-ı kerîmdeki sûrelerin sayısınca 114 mektup
vardır. Her üç cildde toplam beş yüz yirmi altı 526 mektup vardı.
İmâm-ı Rabbânî nin vefâtından sonra on mektubu daha üçüncü cilde ilâve
edilmiştir. Böylece toplam mektup adedi 536 olmuştur.
Mektûbât'daki mektupların birkaçı Arabça, geri kalanların hepsi
Farsçadır. Çeşitli zamanlarda basılmıştır.
2) Redd-i
Revâfıd: Farsça olup, Râfızîleri reddeden bu kitabın Türkçesi, "Hak
Sözün Vesîkaları" kitabında, bir bölüm olarak yayınlanmıştır. Arapça'ya
da tercüme edilmiştir.
3)
İsbâtün-Nübüvve: "Peygamberlik nedir?" adı ile Türkçeye tercüme
edilmiştir. Hak Sözün Vesîkaları kitabı içinde bir bölüm olarak
yayınlanmıştır. Ayrıca Arapçası, İngilizceye ve Fransızcaya da tercüme
edilmiştir.
4)
Mebde' ve Me'âd, 5) Âdâb-ül-Mürîdîn, 6) Ta'lîkât-ül-Avârif, 7) Risâle-i
Tehlîliyye, 8) Şerh-i Rubâ'ıyyât-ı Abd-il-Bâkî, 9) Meârif-i Ledünniye,
10) Mükâşefât-ı Gaybiyye, 11) Cezbe ve Sülûk Risâlesi.
İMAM-I
RABBANİ'NİN SOHBETLERİNDEN
Edebi
gözetmek, zikrden üstündür. Edebi gözetmeyen Hakk'a kavuşamaz.
Ehlininn gönlü için günah işlemek ahmaklıktır.
Farzı
bırakıp, nâfile ibâdetleri yapmak boşuna vakit geçirmektir.
Gınâ
sâhiplerinin yâni zenginlerin, alçak gönüllü olması güzeldir. Fakirlerin
ise onurlu olması lâzımdır.
İnsana
lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra Allah'ın emir ve
yasaklarına uymak, daha sonra tasavvuf yolunda ilerlemektir.
Kalbin
tasfiyesi (temizlenmesi); İslâma uymakla, sünnetlere yapışmakla,
bid'atlerden kaçmakla ve nefse tatlı gelen şeylerden sakınmakla olur.
Zikr ve mürşidi sevmek bunu kolaylaştırır.
Kalbin
birçok şeyleri sevmesinin sebebi, hep o bir şey içindir. O da nefsdir.
Kâfirlere kıymet vermek, müslümanlığı aşağılamak olur.
Kelime-i tevhîd; putlara ibâdeti bırakıp, Hakk'a ibâdet etmek demektir.
Küfür,
nefs-i emmârenin isteklerinden hâsıl olur.
Malı
zarardan korumanın ilâcı, zekât vermektir.
Mübahları gelişi güzel kullanan, şüpheli şeyleri yapmağa başlar.
Şüphelileri yapmak da harama yol açar.
Büyükleri sevmek, saâdetin sermâyesidir. Muhabbete müdâhane, gevşeklik
sığmaz.
Nefs
bir kötülük deposudur. Kendini iyi sanarak Cehl-i mürekkeb olmuştur.
Nefse,
günahlardan kaçmak, ibâdet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan
kaçmak daha sevaptır.
Er-Rezzâk olan Hakk , rızıklara kefil olmuş, kullarını bu sıkıntıdan
kurtarmıştır.
Saâdet,
ömrü uzun ve ibâdeti çok olanındır.
Sonsuz
saâdete kavuşmak, Rasullere uymağa bağlıdır.
Sohbeti
ganîmet bilmelidir. Sohbetin üstünlüğü, bütün üstünlüklerin ve
kemâllerin üstüdür.
Sünnet
ile bid'at birbirinin zıddıdır. Birini yapınca öteki yok olur.
Zâhid,
dünyâya gönül bağlamadığı için, insanların en akıllısıdır.
Zekât
niyeti ile bir kuruş vermek, dağlar kadar altını sadaka olarak vermekten
daha sevapdır.
Sâlih
ameller İslâmın beş şartıdır. Sâlih amelleri yapmadan kalb selâmette
olmaz.
Cennet
ile Cehennem'den başka ebedî bir yer yoktur. Cennet'e girmek için îmân
ve dînin emirlerine uymak lâzımdır.
Dünyâyı
maksad edinmemeli. Dünyâ, nefsin arzularına yardımcıdır. Dünyâ ve âhiret
bir arada olmaz. Dünyâya düşkün olmak, günahların başıdır. Dünyâya
düşkün olanlar âhirette zarar görür. Dünyâya düşkün olmamanın ilâcı,
İslâma uymaktır.
Bu
zamanda dünyâyı terk etmek çok zordur. Dünyâyı terk lâzımdır. Hakîkaten
terk edemeyen, hükmen terk etmelidir ki, âhirette kurtulabilsin. Hükmen
terk etmek de büyük nîmettir. Bu da, yemekte, içmekte, giyinmekte,
meskende, dînin hudûdundan dışarıya taşmamakla olur.
Dünyâyı
terk etmek iki türlüdür; birincisi, mübahların, zarûret mikdârından
fazlasını terktir. Bu çok iyidir. İkincisi, haramları ve şüphelileri
terkedip yalnız mübahları kullanmaktır. Bu zamanda bu da iyidir.
Tesbih
okumak (Subhânallah demek), tövbenin anahtarı ve hattâ özüdür.
Vakit
çok kıymetlidir. Kıymetli şeyler için kullanmak lâzımdır. İşlerin en
kıymetlisi sâhibine hizmet etmektir. Yâni Allah'a ibâdet ve tâat
etmektir.
Gençlik
zamânında dînin emirlerine uymak, dünyâ ve âhiret nîmetlerinin en
üstünüdür.
Annenin
yavrusuna faydası olmadığı (annenin yavrusundan kaçacağı) kıyâmet günü
için, hazırlık yapmayana yazıklar olsun!
Âyet-i
kerîmede meâlen; "Vallâhu basîrun= Allah onların ne yaptıklarını
görmektedir" buyruldu. Allah her şeyi gördüğü hâlde, (insanlar)
çirkin işleri yaparlar. Aşağı bir kimsenin bile bu işleri gördüğünü
bilseler, vaz geçerler yapmazlar. Bunlar ya Hakk'ın görmesine
inanmıyorlar, yâhud onun görmesine kıymet vermiyorlar. Îmânı olana her
ikisi de yakışmaz.
Velîlerin hiçbiri, nebi mertebesine varamaz.
Velîlerin hiçbiri, Sahâbî mertebesine çıkamaz.
İhlâs
ile yapılan küçük bir iş, senelerce yapılan ibâdetler gibi kazanç
(sevap) hâsıl eder.
Her
ibâdeti seve seve yapmalı. Kul hakkına dokunmamağa, hakkı olanlara
hakkını ödemeğe titizlikle çalışmalıdır.
Dünyânın vefâsızlıkta eşi yoktur, dünyâyı isteyenler de alçaklıkta ve
bahillikte (cimrilikte) meşhûrdur. Azîz ömrünü, bu vefâsızın ve
değersizin peşinde harcayanlara yazıklar ve korkular olsun.
Gençlik
çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, İslâmı öğreniniz ve
bu bilgilere uygun yaşayınız! Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler
arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz.
İnsanlar riyâzet deyince, açlık çekmeği ve oruç tutmağı anladılar.
Hâlbuki, dînimizin emrettiği kadar yemek için dikkat etmek, binlerce
sene nâfile oruç tutmaktan daha faydalıdır.
Bir
kimsenin önüne lezzetli, tatlı yemekler konsa, iştihâsı olduğu hâlde ve
hepsini yemek istediği hâlde, dînimizin emrettiği kadar yiyip, fazlasını
bırakması, şiddetli bir riyâzettir ve diğer riyâzetlerden çok üstündür.
Bir
farzı vaktinde yapmak, bin sene nâfile ibâdet yapmaktan daha çok
faydalıdır.
Ölmek,
felâket değildir. Öldükten sonra, başına gelecekleri bilmemek
felâkettir.
Sonsuz
kurtuluşa kavuşmak için, üç şey muhakkak lâzımdır: İlim, amel, ihlâs.
Ölülere
duâ ve istigfâr etmekle ve onlar için sadaka vermekle, imdâtlarına
yetişmek lâzımdır.
Dünyâyı
ele geçirmek için âhireti vermek ve insanlara yaranmak için Allah'ı
bırakmak ahmaklıktır.
Nefse
kolay ve tatlı gelen şeyi saâdet zannetmemeli, nefse güç ve acı
gelenleri de şekâvet ve felâket sanmamalıdır.
Birkaç
günlük zamânı büyük nîmet bilerek, Allah'ın beğendiği şeyleri yapmağa
çalışmalıdır.
İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allah'a en çok
yaklaştıran şey namazdır.
Câhillerin, büyüklere dil uzatmalarına sebeb olmayınız! Her işinizin
İslâm'a uygun olması için, Allah'a yalvarınız.
Geçici
lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyâlıklara aldanmamalıdır.
İhsân
sâhibinin kapısı çalınınca açılır.
Gönül
dalgınlığının ilâcı; gönlünü Allah'a vermiş olanların sohbetidir.
Dünyâ
hayâtı pek kısadır. Bunu en lüzumlu şeyde kullanmak gerekir. Bu en
lüzûmlu şey de, kalbini toparlamış olanların yanında bulunmaktır. Hiçbir
şey sohbet gibi faydalı olmaz.
EDEBE
RİÂYET
Bir
gün, hâfızlardan biri, kendi minderlerinden aşağı bir minder koyup
üzerine oturarak, Kur'ân-ı kerîm okumağa başladı. İmâm-ıRabbânî bu
durumun farkına varıp, hemen üzerinde oturduğu minderi bir kenara
çekip yere oturdu. Hiçbir zaman Kur'ân-ı Kerîm okumakta olan hâfızdan
yüksekte oturmazdı."
GECE
OLANI GÜNDÜZ ANLATMA!
Çok
uzak memlekette bulunan bir azîz, İmâm-ı Rabbânî nin medhini duyup,
Serhend şehrine geldi ve birinin evinde misâfir kaldı. İmâm-ı
Rabbânî'den istifâde etmek için geldiğini, ona mürid olmak şerefine
kavuşmak istediğini, bunun için çok istekli olduğunu söyleyince, ev
sâhibi İmâm-ı Rabbânî'yi kötülemeye başladı. Misâfir çok üzüldü.Mahcûb
oldu. İmâm-ı Rabbânî'ye sığınıp kalbinden; "Ben yalnız Allah rızâsı
için, size hizmet niyeti ile gelmiştim. Şu şahıs, beni bundan mahrum
etmek istiyor." dedi. Bu sırada İmâm-ı Rabbânî birdenbire
gözüküverdi. Hâllerini inkâr eden, o şahsa gereken cezayı verdi ve evden
çıktı. O azîz sabahleyin mübârek huzûruna kavuşunca, geceki hâdiseyi arz
etmek istedi. Fakat İmâm-ı Rabbânî ; "Gece olanı, gündüz anlatma!"
buyurup, kerâmetini gizledi.
İŞİN
SIRRI BUDUR
İmâm-ı
Rabbânî nin müridlerinden seyyid bir zât nakletmiştir: "Bir grup
tüccarla Acîn'de idim. Bu tüccarlar arasında Cân Muhammed adında
Celender'den bir zât da vardı. Onunla aramızda bir dostluk kurmuştuk.
Bir gün biri bana sultânın, İmâm-ı Rabbânî ni hapsettiğini söylediğinden
çok üzüntülüydüm. Cân Muhammed beni böyle kederli görünce, üzüntümün
sebebini sordu. Ben de, İmâm-ı Rabbânî nin hapsedildiğini duyduğum için,
böyle olduğumu söyledim. Cân Muhammed bana; "Ben de onun müridiyim.
Bugün işin aslını ondan öğreneceğim." dedi. Sonra gidip kaylûle yaptı
yâni öğle vaktine yakın biraz uyudu. Sonra bu uykusunda, rüyâsında
İmâm-ı Rabbânî'yi gördüğünü ve kendisine; "İşittiğiniz haber doğrudur.
Fakat bâzı makamları geçmek, Allah'ın celâl sıfatı ile terbiye edilmeye
bağlıdır. Eğer öyle olmasaydı o makamları geçmek mümkün olmazdı.
Dostlarımıza söyle, gönüllerini hoş tutsunlar, işin sırrı budur."
buyurduğunu söyledi.
ÇABUK
GEL, GEÇ KALDIN!
İmâm-ı
Rabbânî'nin akrabâlarından biri anlatmıştır: "Ben, İmâm-ı Rabbânî'nin
müridlerinden olmayı arzu ediyordum. Fakat çeşitli mâniler sebebiyle,
bir türlü hizmetine girmek nasîb olmamıştı. Bir gece karar verip; "Yarın
gidip hâlimi arzedip, beni de talebeleri arasına kabûl etmesini
isteyeyim" diye düşündüm. O gece rüyâmda kendimi derin bir deniz
kenarında gördüm. İmâm-ı Rabbânî ise karşı sâhildeydi. Huzûruna
kavuşmak istiyordum. Bana; "Çabuk gel, çabuk ! Geç kaldın." buyurdu. Bu
sözlerini işitince kalbim zikretmeye başladı. Uykudan uyandım, kalbim
artık zikrediyordu. "İmâm-ı Rabbânî nin yolu böyledir. Daha ben sohbette
bulunmadan kalbim zikre başladı. Ya bir de sohbetinde bulunsam nasıl
olur?" dedim. Sabahleyin İmâm-ı Rabbânî nin huzûruna gidip, gördüğüm
rüyâyı bana olan teveccüh ve tasarruflarını anlatarak hâlimi arzettim.
Kalbimin zikretmeye başladığını söyledim. Bana; "Yolumuz tam budur. "
buyurdular."
YIKILAN
PUTHÂNE
Seyyid
Rahmetullah anlattı: "Dekken melikinin emri üzerine, iki üç
arkadaşla bir sahrâya gittik. Orada bir hindu tapınağı gördüm. Bir
gün İmâm-ı Rabbânî'den; "Bir müslümanın elinden bunu yıkma işi gelirse,
bunu muhakkak yıksın veya zarar versin. Bu işi yapmaktan kaçınmasın.
Çünkü bunu yapan Allah yolunda, din için cihâd eden gâziler sevâbına
kavuşur." diye duymuştum. Onların bu sözlerine güvenerek, arkadaşlarıma;
"Bu sahrâda, bu puthâneyi koruyan kimse görünmüyor, burayı yıkalım."
dedim. Duvarlardan biraz yıkınca, civarda tarlalarda çalışan Hindulardan
biri, yıktığımızı görmüş. Koşup, o puthânede tapınan köylülere haber
vermiş. O sıra bin kişiye yakın bir kalabalığın taşlarla, sopalarla,
mızraklarla tam bir kızgınlıkla üzerimize geldiklerini gördük. Ben ve
arkadaşlarım hayret ve korkudan ne yapacağımızı şaşırıp, olduğumuz yerde
kaldık. Kaçmağa bile cesâret edemedik. Kalbimden Kelime-i şehâdet
getirmeye başladım. Bu hâlde iken, İmâm-ı Rabbânî nin kalbine müteveccih
oldum ve; "Ey Ricalullah ! Sizin nasîhatinize güvenip bu işi yapmağa
koyulduk. Allah'ın izniyle bizi bu kâfirlerin elinden kurtar"
dedim. Bu yalvarma ve ilticâ esnâsında İmâm-ı Rabbânî'nin sesi kulağıma
geldi. "Hiç korkma! Şimdi senin için İslâm askeri gönderiyorum."
diyordu. Arkadaşlarıma; "Bana bir hâl oldu. Hazret-i İmâm'ın sesini
duydum. İmâm'ın söz verdiği askerler ne zaman gelecek, bunlar yaklaştı."
dedim. Hindular çok yaklaşmışlardı. O anda birden bire otuz kırk kadar
süvâri göründü. Son sürat geldiler, bir kısmını kamçılayıp bizi
kurtardılar.
YANAN
MALLAR
İmâm-ı
Rabbânî talebeleriyle berâber bir yolculuğa çıkmıştı. Bir
kervansarayda konakladıkları sırada, talebelerine âniden şöyle buyurdu:
"Bu gün buraya bir belâ geleceğini ve herkese sirâyet edeceğini
görüyorum. Arkadaşlarımız birbirlerine söylesinler herkes; "
Bismillâhillezî lâ yedurru me'asmihî şey'ün fil-ardı velâ fissemâi ve
hüvessemî'ul-alîm" ve "Eûzü bi-kelimâtillâhittâm-mâti min şerri mâ halak"
duâlarını tekrar tekrar okusunlar. Çünkü, bu duâyı kim okursa, Allah'ın
inâyeti ile kendisi ve malı korunur." Bunu söyledikten iki saat geçmeden
kervansarayın bâzı kısımlarında yangın çıktı. Bir türlü söndüremediler
ve malların çoğu yanıp telef oldu. Bu arada İmâm-ı Rabbânî'nin
talebelerinden Mevlânâ Abdülmümin Lâhorî'nin de malları yandı. Ona;
"Sana hiç kimse okunması îcâbeden duâları söylemedi mi?" buyurdu.
EDEPSİZ
NÖBETÇİ
İmâm-ı
Rabbânî nin bir müridi ve oğulları anlatmışlardır: Bir tüccar,
İmâm-ı Rabbânî nin komşularından birinin malını çaldı. Mal sâhibi ise,
İmâm-ı Rabbânî nin akrabâsından bir genci hırsızlıkla ithâm etti. O
genç, hakâret ve dayak korkusundan kaçıp gitti. Serhend'de bu işlerle
görevli olan nöbetçi bunu duyunca hazret-i İmâm'ı çağırdı. İşinde
gevşeklik gösterenin yanına gitmek îcâbetmediğini bildikleri hâlde,
İmâm-ı Rabbânî talebelerinden birisi ile, yaya olarak oraya gitti.
O edepsiz nöbetçi onların şânına yakışmayan sözler söyledi. Hazret-i
İmâm ise gâyet yumuşak cevaplar verdi. Bu esnâda Mevlânâ Tâhir Bedahşî
geldi. O kızgın nöbetçiye; "Kimi ayağına çağırdığını biliyor musun?
Allah'ın dostlarına kötü davrananlar elbette kısa zamanda cezâsını
görür." dedi. Nöbetçi onları bıraktı. Aradan bir gün geçmeden bu
nöbetçi, semtinde bulunan birileriyle münâkaşa etti. İş büyük bir
kavgaya döküldü. O nöbetçi, yakınlarından yirmi kadar insanla
kalabalığa karşı koymak istedi ve evin damına çıktı. O evde harb için
saklanan patlayıcı maddeler vardı. Oraya âniden bir ateş düştü ve büyük
bir patlama oldu. O nöbetçi, bütün oğlu ve akrabâsı ile havaya uçtu.
NİÇİN
YIKILMADI
Muhammed Hâşim-i Keşmî anlatmıştır: "Ecmir'de iken, Terâvih namazı
kıldığımız mescidin bir duvarı sağlam yapılmamıştı ve bir tarafa doğru
eğilmişti. O kadar ki, mescide gelenlerin çoğu ve etrafında bulunanlar
oradan geçerken, bugün yarın bu duvar yıkılacak derlerdi. İmâm-ı Rabbânî
bir gün bu düşüncelerine temasla buyurdu ki: "Bu duvar, bu fakîrler
burada kaldığı müddetçe, bize riâyet edip her hâlde yıkılmayacak.
Nitekim büyükler; "Bizim şakamız ciddîdir." buyurmuşlardır. Buyurdukları
gibi duvar, İmâm-ı Rabbânî oradan ayrılıncaya kadar yıkılmadı.
Oradan ayrıldığımız gün, herkes gittikten sonra bir saat kadar o
mescidin yanında kaldım. Duvarın yıkılıp yıkılmayacağına bakıyordum.
İmâm-ı Rabbânî mescid görünmez oluncaya kadar uzaklaşınca duvar
birdenbire yıkılıverdi."
KİM
ÖLECEK, KİM KALACAK?
İmâm-ı
Rabbânî vefât etmeden altı ay önce, Şâban ayının on beşinci
gecesi olan "Berât kandili" gecesini, kendi odasında ihyâ eyledi. O gece
yarısı, hanımının bulunduğu odaya geldi. Hanımı dedi ki: "Bu
gece ecellerin ve amellerin takdir edildiği gecedir. Kimbilir Allah
kimin defterine ölecek ve kimin defterine yaşayacak! diye kaydetti."
İmâm-ı Rabbânî bu sözü duyunca; "Niçin tereddüt ve şüphe ile
söylüyorsun? Ya isminin, dünyâda yaşayacaklar sahifesinden silindiğini
görenin hâli nice olur?" buyurdu.
DİN
NASÎHATTIR
Buyurdu
ki: "Sünnete sıkı sarılmak lâzımdır." Bu sözleriyle de Rasûlullah
efendimize uymak istemişlerdi. Çünkü, Rasûlullah efendimiz vefât
edecekleri zaman böyle nasîhat eylemişlerdi. Abbâd bin Sâriye'den,
Tirmizî ve Ebû Dâvûd şöyle rivâyet eder: "Rasûlullah efendimiz bize vâz
ediyordu. Bu vâzdan kalbler ürperiyor. Gözler yaşarıyordu. Dedik ki: "Yâ
Rasûlallah! Bu sözleriniz vedâ vâzına benziyor, bize vasiyet ediniz."
Rasûlullah buyurdular ki: "Size vasiyetim olsun: Allah'tan
korkunuz, bir köle bile emr-i ilâhîyi bildirse dinleyiniz ve yapınız.
Yaşayanlarınız çok şeyler görecek. O zaman benim ve Hulefâ-i râşidînin
sünnetine gâyet sıkı sarılınız, onu elden kaçırmayınız. Dinde bid'atten
çok sakınınız. Çünkü bütün bid'atler dalâlettir, sapıklıktır."
İmâm-ı
Rabbânî vasiyetine devamla şöyle buyurdu: "Dînimizin sâhibi
Resûlullah efendimiz, nasîhatlerin en incelerini bile; "Din nasîhattır"
hadîs-i şerîfi gereğince ihmâl etmediler. Dînimizin kitaplarından,
tam tâbi olmak yolunu öğreniniz ve bununla amel ediniz. Benim techiz ve
tekfîn işlerimde sünnete uyunuz." Bundan daha önce mübârek hanımına
buyurmuştu ki: "Eğer ben senden evvel, bu sıkıntılarla dolu dünyâdan
âhirete gidersem, benim kefenimi, senin mehr parandan aldırırsın."
1) Mektûbât-ı
İmâm-ı Rabbânî
2) Zübdet-ül-Makâmât;
s.126 vd.
3) Reşehât
Zeyli; s.19
4) Hadarât-ül-Kuds;
s.30 vd.
5) Umdet-ül-Makâmât;
s.98 vd.
6) Makâmât-ı
Ahmediyye (Ahmed Saîd Fârûkî)
7) Câmiu
Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.334
8) Dürer-ül-Meknûnât
(kenarı); s.52
9) Ahbâr-ül-Ahyâr;
s.330
10) Makâmât-ı
Ahyar; s.26
11) Hadâik-ül-Verdiyye;
s.178

|