Horasan'da büyüyüp yetişen
Muînüddîn-i Çeştî'nin babası Gıyâsüddîn Hasan, aslenSenceristanlı olup,
sâlih ve müttekî bir zât idi. Üç evlâdı vardı. Muînüddîn on bir yaşında
iken babası vefât edince, kalan mîrâs üç kardeş arasında taksim edildi.
Bu taksimde, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine bir bağ düştü. Bağla meşgûl
olduğu bir gün, İbrâhim Kunduzî adında bir velî yanından geçiyordu.Ayağa
kalkıp ona hürmet gösterdi ve elini öptü. Sonra bağına dâvet edip
gölgeye oturttu, üzüm ikrâm etti. Fakat o zât üzüme rağbet etmeyip,
koynundan bir parça kuru ekmek çıkardı. Dişi ile biraz koparıp,
Muînüddîn-i Çeştî'ye yedirdi. Ekmek parçasını yer yemez, kalbinde
birdenbire bir nûr hâsıl oldu. Dünyâdan tamâmen soğudu. Kalbinde büyük
bir zevk ve muhabbet-i ilâhî hâsıl oldu. Sonra, babasından kalan bağı ve
diğer malları fakirlere sadaka verdi. İlim öğrenmek için seyâhatlere
çıktı. Önce Horasan'a gidip orada Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Aklî
ilimleri öğrendi. Buradan Semerkand'a geçti. Irak'a gitmek için yola
çıktı. Yolu Hârun kasabasına uğradı ve zamânının en meşhûr velîsi
OsmanHârûnî hazretlerini tanımakla şereflenip talebesi oldu.
Muînüddîn-i Çeştî'ye çok
alâka gösteren HâceOsman Hârûnî bir gün ona; "Muînüddîn, abdestini
tâzele!" buyurunca, tâzeledi. Sonra; "Kıbleye karşı otur, Bekara
sûresini oku!" dedi. Dediklerini hemen yaptı. Sonra; "Yirmi defâ salevât
oku" buyurdu. Bu emri de yerine getirdi. Sonra başına sarık sarıp, hırka
giydirdi ve buyurdu ki: "Bir gece bir gün mücâhede yap ve İhlâs sûresini
bin defâ oku!" Muînüddîn-i Çeştî, hocasının bu emrini de yerine getirip,
tekrâr huzûruna gelince, hocası; "Muînüddîn! Başını yukarı kaldır bak!"
buyurdu.Kaldırıp bakınca; "Ne görüyorsun?" diye sordu. Cevâbında; "Yedi
kat semâyı veArş'ı görüyorum." dedi. "Tekrar bin İhlâs sûresi daha oku!"
buyurdu. İhlâs sûresini bin defâ daha okudu. Sonra, "Başını semâya
kaldır bak!" buyurdu. Kaldırıp baktı; "Ne görüyorsun?" deyince, "Azamet
perdesine kadar her şeyi görüyorum" cevâbını verdi. Sonra; "Gözlerini
yum!" buyurdu. O da gözlerini kapattı. "Tekrar oku!" buyurdu, emri
yerine getirdi. "Ne görüyorsun?" deyince, "On sekiz bin âlemi
seyrediyorum" dedi. Bunun üzerine hocası; "Ey Muînüddîn, senin işin
tamam oldu" buyurdu. Önlerinde bir kerpiç duruyordu. "Bunu al!" buyurdu.
Alınca, kerpiç altın oldu. "Bunu, burada bulunan dervişlere paylaştır."
deyince, hemen paylaştırdı. Yirmi sene bu hocasının hizmetinde ve
sohbetinde bulunup, pek çok feyze kavuştu ve tasavvufta yükseldi.
Bir defâsında hocası ile
birlikte Kâbe-i muazzamayı ziyârete gitmişlerdi. Kâbe yanında el açıp
duâ ettiklerinde, "Muînüddîn bizim dostumuzdur" diye bir ses işitildi.
Sonra buradan Medîne-i münevvereye, Peygamberimiz server-i kâinâtın
mübârek kabr-i şerîfini ziyârete gittiler. Kabrin başına vardıklarında,
hocası; "Muînüddîn, selâm ver!" buyurdu. O da selâm verdi. Kabirden; "Ve
aleykesselâm ey şeyhlerin kutbu!" diye ses gelip, selâmına cevap
verildi. Ziyâretten sonra Bağdât'a döndüler.
Senelerce hocası Osman
Hârûnî'nin derslerine ve sohbetlerine devâm edip, tasavvufda yükseldi ve
halîfesi oldu. Elli iki yaşına gelince, seyâhatlere çıktı. Bağdât'a
gidiyordu. Yolculuğu sırasında, Sencer kasabasında büyük âlim Necmüddîn-i
Kübrâ ile tanışıp, birlikte Bağdât'a geldi. Bir müddet kalıp, Hemedan'a
geçti.Hemedan'da, mürşîd-i kâmil Yûsuf Hemedânî'yi tanıyarak
sohbetlerinde bulundu ve çok istifâde edip, feyz aldı. Buradan da
Herat'a ve Belh'e giderek ilimde ve tasavvufta çok yükselip pek çok
talebe yetiştirdi.
Muînüddîn-i Çeştî
hazretleri, Hindistan meşâyihi arasında Çeştî tarîkatının imâmı sayılır.
Çünkü Hindistan'da İslâmiyet, onun gayreti ve hizmetleri ile
yayılmıştır. Sohbetinde bulunan kimseleri çok kısa zamanda tasavvuf
hâllerinde yükseltirdi. Bir kimse üç gün onun sohbetine devâm etse,
yükselir, kerâmet ve mârifet sâhibi olmakla şereflenirdi. Mübârek
nazarları kime tesâdüf etse, doğru yola kavuşurdu. Yedi günde bir, beş
miskal (24 gr) kuru ekmeği suya batırır ve öyle yerdi. Hırkasını yamayıp
giyer, eskidikçe yine eski yamaları temizleyip, tekrar yamardı. Her gece
ve gündüz bir hatim okurdu. Kur'ân-ı kerîmi hatmedince, gâibden; "Ey
Muînüddîn! Hatmin kabûl edildi" diye bir ses işitilirdi.
Muînüddîn-i Çeştî
hazretleri ise, yanında kırk kişi ile birlikte açıkça yollarına devâm
ettiler. Geldiklerini duyan ve öldürmek üzere Ecmîr racasından emir
alanlar, Muînüddîn-iÇeştî'yi yolda gördükleri hâlde, hiç biri kendinde
onun yanına yaklaşmak cesâret ve gücünü bulamadı. Böylece Muînüddîn-i
Çeştî yola devâm edip, Ecmîr'e girdi. Yanındakiler ile birlikte, bir
ağacın altına oturup, istirâhat etti. Oturdukları yer, Ecmîr racasının
develerinin yattığı bir meydan idi. Orada bir müddet oturduktan sonra,
bir kervancı (deveci) geldi. Kalabalık bir cemâatin oturduğunu gördü. Ey
fakirler, bu oturduğunuz yer sizin değildir. Burada Mihrâce'nin (Ecmîr
prensinin) develeri yatar dedi. Oradakiler hiç karşılık vermediler.
Bunun üzerine adam şiddetle yanlarına yaklaştı. Muînüddîn-i Çeştî
hazretleri adamın bu davranışı karşısında ayağa kalktı ve; "Biz buradan
gidiyoruz, fakat sizin develeriniz buradan kalkamazlar" dedi. Sonra hoşa
giden güzel bir havuzun başına kondular. Burada ibâdetle meşgûl olup,
sohbet ederlerken, ilk oturdukları yerden kalkmalarını söyleyen deve
bakıcısı yanlarına geldi. Muînüddîn-i Çeştî'ye; "Sizi kaldırdığımız yere
akşam develer bırakıldı.Sabah olunca, kervancı, develeri kaldırmak için
çok uğraştı. Fakat kaldırmak mümkün olmadı. Develer aslâ kalkmıyor"
dedi. Muînüddîn-i Çeştî'yi ilk oturduğu yerden kaldırmaları sebebiyle bu
iş başlarına gelmişti.
Muînüddîn-i Çeştî geldiği
bu yerde oturuyordu. Hizmetçileri arada bir, inek satın alıp kesiyor ve
birlikte yiyorlardı. Bu durum ineğe tapanlar ve putperestler tarafından
öğrenilince, şiddetli bir kızgınlık ve düşmanlıkla kıvranmaya
başladılar. Toplanıp, Muînüddîn-i Çeştî ve talebelerini oradan çıkarmayı
kararlaştırdılar. Nihâyet büyük bir kalabalık hâlinde, ellerinde taş,
sopa ve silâhlar olduğu hâlde üzerlerine saldırdılar. Putperestler
yanlarına geldikleri sırada, Muînüddîn-i Çeştî namaz kılıyordu. Namazda
iken, kocaman bir değirmen taşını üzerine yuvarladılar. Taş üzerine
gelmek üzere iken talebeleri haber verdiler. Bunun üzerine Muînüddîn-i
Çeştî selâm verip namazdan çıktı. Ayağa kalktı ve yerden bir avuç toprak
aldı. Âyet-el-kürsî'yi okuyup avucundaki toprağı gelen putperestlere
doğru attı. Atılan toprağın isâbet ettiği her putperest, olduğu yerde
kaskatı kesilip, hareket edemez hâle geldi.Ne yapacaklarını şaşırıp
perişân oldular.
Muînüddîn-i Çeştî
hazretlerinin kerâmetleri karşısında tutunamayan putperestler,
savaşmaktan vazgeçtiler. Puthânelerine dönüp gittiler ve âciz
kaldıklarını belirterek râhiplerinden yardım istediler. Râhib bir müddet
susup, sonra; "Ey dostlarım! Sizin o karşılaştığınız zât, kendi dîninde
kemâlâta ulaşmış bir kimsedir. Onu ancak sihir ve efsun yaparak yenerim."
dedi. Bildiği bütün sihirleri yeniden tâlim edip okudu. Sonra
putperestlerin önüne düştü. Muînüddîn-i Çeştî'nin bulunduğu yere doğru
yürüdüler. Muînüddîn-i Çeştî'ye durum bildirilince; "Onun sihri bâtıl
bir iştir, hiç tesiri olmaz. İnşâallah onların râhibi doğru yola
girecek" buyurdu. Sonra namaza durdu. Yanlarına geldiklerinde, namaz
kıldığını gördüler. Hiç birinin yürümeye tâkatı kalmadı. Oldukları yerde
donup kaldılar, yaklaşamadılar. Muînüddîn-i Çeştî, namazını bitirince
dönüp onlara baktı. Önlerine düşüp gelen râhipleri, Muînüddîn-i Çeştî
hazretlerinin mübârek yüzünü görünce, söğüt yaprağı gibi titremeye
başladı. Bu hâlden kurtulmak için, her ne kadar putlarının ismini
söylemek, râm, râm demek istediyse de, ağzından hep Rahîm, Rahîm, sesi
çıkıyor, Allahü teâlânın ismini söylüyordu. Muînüddîn-i Çeştî
hazretleri, yanındakilerden birine bir bardak su verip, râhibe vermesini
söyledi. Râhip, verilen suyu alıp şevkle içti. İçer içmez gönlü
temizlenip müslüman oldu. Muînüddîn-i Çeştî, râhibin ismini Şâdî koydu.
Raca, bu hâdiseden sonra,
Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine karşı, Hindistan'ın en meşhûr sihirbâzı
olan Ecipâl'ı, Ecmir'e çağırdı. Ecipâl, Muînüddîn-i Çeştî'ye doğru
giderken yapmak istediği sihri düşünüp hazırlamak istiyor, fakat aklına
gelen sihiri hemen unutuyordu. Bir türlü zihnini toplayıp, sihir yapma
gücünü kendinde bulamadı. Ecipâl, Muînüddîn-i Çeştî'nin yanına gelince,
Muînüddîn hazretleri Şâdî'yi yanına çağırdı ve bir bardak vererek; "Ey
Şâdî! Şu bardağı al ve şu havuzdan doldur. Doldururken, "Yâ Bedûh, de!"
buyurdu. Şâdî "Yâ Bedûh!" diyerek bardağı havuzun içine daldırdı. Bardak
doldu, havuzda hiç su kalmadı. Bu kerâmet karşısında putperestler,
hayretler içinde kalıp, şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilemediler.
Bütün bu hâdiseler, Ecmir
racası ve Hindistan'ın diğer racaları tarafından hayret ve şaşkınlıkla
tâkib edildi. Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin karşısında âciz ve çâresiz
kaldılar. Müslüman olup, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerine uymakla
şereflenen Şâdî ve Ecipâl, hocalarına; "Efendim, Ecmîr şehrinin
ortasında bir yere yerleşmenizi, böylece bütün halkın sizden istifâde
etmesini arzu ediyoruz" dediler. Bu teklifleri kabûl edildi. Muînüddîn-i
Çeştî, Muhammed adında bir talebesine; "Git, şehrin ortasında bizim için
münâsib bir yer hazırla, oraya yerleşeceğiz." buyurunca, emri yerine
getirildi. Muînüddîn-i Çeştî, hazırlanan bu yerde dergâhını kurup,
talebeleriyle birlikte oraya yerleşti. Sonra, talebelerinden bir kaç
kişiyi Raca'ya gönderdi. Ona; "Ey katı kalbli kimse! Putperestliği
bırak! Allahü teâlâya îmân edip, müslüman ol! Yoksa hakîr, zelîl ve çok
pişmân olur, âh edersin" demelerini tenbîh etti. Talebeleri emir
üzerine, Raca ile görüştüler. Söylenilen sözleri aynen bildirdiler.
Fakat Raca'nın kalbindeki zulmet kilidi açılmadı ve aslâ îmân etmedi,
müslüman olmaktan mahrum kaldı. Gelenleri geri çevirdi.
Raca'yı İslâma dâvet etmek
için giden talebeler, Raca'nın kabûl etmemesi üzerine gelip, durumu
Muînüddîn-i Çeştî'ye bildirdiler. Bunun üzerine gözlerini yumup, bir
müddet murâkabeye daldı. Sonra gözlerini açıp; "Eğer bu bedbaht kimse,
Allahü teâlâya îmân etmezse, onu İslâm ordusunun askerlerine teslim
ederim." buyurdu. Aradan kısa bir müddet geçti. Gerçekten İslâm ordusu
Ecmîr'e geldi.
Sultan Muizzüddîn (Şihâbüddîn)
Gûrî, Horasan'da bulunduğu sırada, rüyâsında Muînüddîn-i Çeştî
hazretlerini gördü. Onun huzûrunda edeble ayakta duruyordu. Muînüddîn-i
Çeştî ona; "Şihâbüddîn! Allahü teâlâ sana Hindistan sultânlığını ihsân
etmiştir. Hemen bu tarafa doğru harekete geç! Bedbaht Raca'yı tutup,
cezâsını ver." buyurdu. Uyanınca hayrete düşen Sultan Şihâbüddîn,
rüyâsını fazîlet sâhibi âlimlere anlatıp, tâbirini sordu. Âlimler; "Sana
müjdeler olsun ey Sultan Şihâbüddîn, oraları fethedeceksin! Endişelenme,
gönlünü hoş tut. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri sana himmet edecek"
dediler. Bunun üzerine SultanŞihâbüddîn, ordusunu alıp, Hindistan'a
hareket etti. Hindistan'da Ecmîr racasının ordusuyla karşılaştı.
Şiddetli savaşlar yapıldı. Netîcede, Sultan Şihâbüddîn gâlip geldi ve
Raca yakalanıp esîr edildi. Sultan Şihâbüddîn ve ordusu, Muînüddîn-i
Çeştî hazretlerinin himmetiyle zaferden zafere koştu. Ecmîr'den Dehli
üzerine yürüyen İslâm ordusu, Dehli racası Pethûra'nın ordusunu mağlûb
edip, kendisini esir aldılar. Sultan Şihâbüddîn, Dehli'de saltanat
tahtına oturdu. Dört-beş sene kadar Hindistan'da kaldıktan sonra
Gazne'ye döndü. Muînüddîn-iÇeştî hazretlerinin himmet ve
tasarruflarıyla, İslâmiyet, Hindistan'da her tarafa yayıldı. Pekçok
insan küfür hastalığından kurtulup, müslüman olmakla şereflendi.
Muînüddîn-i Çeştî'nin talebeleri ve bunların da talebeleri, Hindistan'da
asırlarca İslâma hizmet ettiler.
Bir gün Muînüddîn-i
Çeştî'nin rahmetullahi, aleyh huzûruna biri geldi. Edebli bir tavırla
oturup; "Çoktan beri sizin sohbetinize kavuşmak isterdim, hamdolsun ki
bugün bu büyük saâdet nasib oldu." dedi. Adamın bu sözü üzerine,
Muînüddîn-i Çeştî ona doğru bakıp tebessüm etti. Bir müddet durduktan
sonra da; "Haydi, buraya ne maksatla gelmişsen onu yapsana!" dedi. Adam
bu sözü işitince, maksadının anlaşıldığının farkına varıp, şiddetle
titremeye başladı. Başını yerlere koyup durmadan yalvarıyordu. Sonra
şöyle dedi: "Ey efendim! Beni bir kimse buraya sizi öldürmem için
gönderdi. Siz onu da kerâmetinizle bilirsiniz. Benim, aslında size bir
kastım ve düşmanlığım yoktu." dedi. Sonra elini koynuna sokup bir bıçak
çıkardı ve orada bulunanların önüne attı. Ortaya çıkıp, Muînüddîn-i
Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı ve; "Bana dilediğiniz cezâyı
verin!" dedi. Bunun üzerine Muînüddîn-i Çeştî; "Bizim yolumuzda, bize
kötülük yapana biz iyilik yaparız!"buyurdu. Sonra yerde perişân bir
hâlde ezilip, büzülen, pişmanlığından ne yapacağını şaşıran adamı tutup
kaldırdı. "Seni buraya gönderen kimsenin de ismini açıklama" buyurdu.
Sonra; "Ey yüceAllah'ım! Bu kuluna iyilikler ve muvaffakiyet ihsân
eyle." diyerek, ona duâ etti. Bu adam, tövbe edip Muînüddîn-iÇeştî
hazretlerinin duâsını aldıktan sonra ona talebe oldu. Aldığı duânın
bereketiyle, çok nîmetlere kavuştu. Kendisine kırk beş defâ hac yapmak
nasîb oldu. Nihâyet Kâbe'nin civârında vefât etti ve Mekke-i mükerremede
mücâvirlerin defnedildiği kabristana defnedildi.
"Sâdık talebe, hocasının,
rehberinin söylediği sözleri, onun nasîhat ve tavsiyelerini can kulağı
ile dinler. Onun sözünden dışarı çıkmaz. Riyâzet ve mücâhede yâni,
nefsin istemediği şeyleri yapar, istediği şeyleri yapmaz. Büyük
âlimlerin yolunda gidip çalışır ve gayret gösterir. Bizim yolumuzun
büyükleri, on dört şeyi usûl edinmişler ve yapmışlardır. Maksada
kavuşmakta bunu zarûrî görmüşler ve bunları yapanlar maksada
kavuşmuşlardır. Bu on dört makam şunlardır:
Bir defâsında; "Tövbekâr
mürid kime denir? diye sorulunca; "Şu hâle gelen kimsedir ki, amelleri
yazan melekler, onun hiç günahını bulup yazmazlar. Hiç günah işlemezler.
Hocam Osman Hârûnî'den işittim. Buyurdu ki: Bir kimsede şu üç haslet
bulunursa, o kimseAllahü teâlânın dostudur, sevgili kuludur. Birincisi;
cömertliktir, çünkü cömertlik bir deryâdır. İkincisi, şefkattir. Şefkat,
güneş gibi aydınlatıcıdır. Üçüncüsü, tevâzudur. Tevâzu, toprak gibidir
(toprakta gül biter)."
"Senelerce ilim ve mârifet
taleb edip, dergâhta kaldım. Neticede, hayret ve heybet buldum. Böylece
kurb, Allahü teâlâya yakınlık menziline ulaştım. Dünyâ ehlini, dünyâya
düşkün olanları, dünyâ ile meşgûl buldum. Âhıreti düşünen âhiret ehlini
mahcûb buldum. Tasavvuf ehli ve takvâ sâhibi olduğunu iddiâ eden
sahtekârlardan uzak durup, yüz çevirdim."
1. Tam bir mârifete sâhip
olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak. 2. Hiç kimseyi incitmemek ve
hiç kimse hakkında kötülük düşünmemek. 3. Dâimâ hak yolu gösterip,
insanlarla hep faydalı şeyler konuşmak. 4. Tevâzu sâhibi olmak. 5.
Uzlet. 6. Bütün müslümanları iyi bilip,kendini herkesten aşağı görmek.
7. Rızâ, kadere râzı olmak ve teslimiyet. 8. Sabır ve tahammül. 9. Yanıp
erimek, acz ve niyâz içinde olmak. 10. Kanâat ve tevekkül üzere olmak.
Hâce Muînüddîn-i Çeştî
hazretleri, vefâtından kırk gün evvel, Dehli'de bulunan talebesi Hâce
Kutbüddîn'in âcilen Ecmîr'e gelmesini istedi. Bu haber Hâce Kutbüddîn'e
ulaşır ulaşmaz hemen yola çıktı.Ecmîr'e geldi. Bir gün talebelerine; "Ey
dervişler! Biliniz ki ben bir müddet sonra bu dünyâdan ayrılırım"
buyurdu. Bu söz talebelerine ve kendisini tanıyıp sevenlerin üzerine bir
üzüntü bulutu gibi çöküverdi. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini
gören Ali Sencerî'ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî'nin, Dehli'ye
gitmesini emreden bir fermân yazdırdı. "Onu, vekîl tâyin ettim. Bizim
Çeştî hâcegânının (Çeştiyye yolu büyüklerinin) mukaddes emânetlerini
(bunlara mahsus olan bâzı eşyâyı) ona verdim" buyurdu ve Hâce
Kutbüddîn'e hitâben; "Senin yerin Dehli'dir." buyurdu. Hâce Kutbüddîn
hazretleri bundan sonrasını şöyle anlatıyor: "Dehli'ye gitmek üzere
Ecmîr'den ayrılacağım zaman hocamın huzûruna çıktım. Külâhını başıma
koydu. Mübârek elleriyle sarığı sardı. Sonra, hocası Osman Hârûnî'nin
âsâsını, kendi okuduğuKur'ân-ı kerîmi, seccâdesini, nalınlarını verdi
ve; "Bunlar, bana hocam Hâce OsmanHârûnî tarafından emânet edilen ve
Çeştiyye büyüklerinin elden ele devrederek bize ulaştırdıkları mukaddes
emânetlerdir. Şimdi bunları sana veriyorum. Bunlara lâyık olduğunu,
senden önce bu emânetleri taşıyanların yaptıkları gibi güzel hizmet
ederek isbât etmelisin. Eğer bunlara lâyık olmazsan, ben, bu emânetleri
lâyık olmayan birine teslim ettiğim için kıyâmet günü Allahü teâlânın,
Resûlullah'ın ve bu emâneti bizlere ulaştıran mübârek büyüklerimizin
huzûrunda mahcûb olurum" buyurdu.
Bundan sonra, Hâce
Kutbüddîn, bu nîmetlere şükür olarak ve çok mesûliyetli olan vazifesinde
kolaylık vermesi için Allahü teâlâya niyâz ile iki rek'at namaz kılıp
göz yaşları içinde duâ etti. Sonra, Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri,
bu kıymetli halîfesinin (vekîlinin) elini tutarak; "Kendimde bulunan
bütün ilim ve hâlleri sana vererek, bulunduğum mertebeye seni
yükselterek vazifemi yapmış bulunuyorum ve seni Allahü teâlâya emânet
ediyorum." dedi. Sonra şöyle buyurdu: "Biliniz ki, şu dört şey
tasavvufun esâslarındandır: 1) Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir
sâlik, aç ve fakir olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan tok
ve hâli vakti yerinde görünmelidir. 2) Fakirleri maddî ve mânevî olarak
doyurmalıdır. 3) Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmetlere şükredemediği,
O'na lâyık ibâdet yapamadığı ve âkıbetinin nasıl olacağını bilemediği
için, dâimâ üzgün bir hâlde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek için
dışarıdan çok neşeli, mesûd ve memnun görünmelidir. 4) Kendisine eziyet
ve sıkıntı verenleri affetmeli; insanlara karşı lüzumlu olan nezâket ve
sevgiyi her zaman göstermelidir." Bundan sonra, Hâce Kutbüddîn
hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi. Hocası müsâade
etmeyip, hemen kaldırdı. Muhabbetle sarıldılar. Hâce Muînüddîn
hazretlerinin talebelerine bir tavsiyesi de; "Büyüklerimizin bildirdiği
saâdet yolundan ayrılmayınız! Bu mübârek vazifede cesûr bir er
olduğunuzu isbât ediniz, gösteriniz!" şeklinde idi. Bundan sonra,
muhabbetin ve acı ayrılığın tesiri ile tekrar birbirlerine sarıldılar ve
gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn, Dehli'ye geldikten yirmi
gün sonra da, Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri vefât etti.
Hâce Muînüddîn-i Çeştî
hazretleri, vefât edecekleri gece, yatsı namazından sonra odasının
kapısını kapayıp, içeriye hiç kimseyi, hattâ husûsî eshâbını bile
almadı. Ancak bâzı talebeleri kapının önünde durmuşlardı. Bütün gece
odadan sesler geldi. Sabah namazı vaktinde ses kesildi. Sabah namazına
kaldırmak için, kapısına ne kadar vurdularsa da kapı açılmadı. Kapıyı
açıp içeri girdiklerinde, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin vefât edip,
Hakk'a kavuştuğunu gördüler. Peygamber efendimiz, o gece oradaki bir çok
evliyâya rüyâlarında; "Biz bugün, Allah'ın sevgili kulu Şeyh Muînüddîn'i
karşılamağa geldik." buyurmuştur.
Muînüddîn-i Çeştî
hazretlerinden dört asır sonra Hindistan'da yetişen ve ikinci bin
yılının müceddidi olan, İslâmiyeti Hindistan'a ve diğer beldelere yayan
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, 1623 (H.1033) senesinde Ecmîr'e gittiğinde,
Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin türbesini ziyâret etmiş ve; "Hâce
hazretleri merhamet eyledi. İhsânda bulundu. Husûsî bereketlerinden
ziyâfetler verdi. Çok konuştuk, esrâr, sırlar açıldı." buyurmuştur.
Allahü teâlânın bütün
kullarına nehirler gibi sınırsız yardım ederdi. "Allahü teâlâyı
ibâdetler içinde en çok râzı eden ibâdet, zayıf ve mazlûmları
sevindirmek ve rahatlatmaktır. İhtiyaç sâhibini hayal kırıklığına
uğratmayan kimse, hakîkî derviştir. Cehennem ateşinin söndürülmesinin en
iyi yolu, açı doyurmak, susuz olanın susuzluğunu gidermek, ihtiyaç
sâhibinin ihtiyâcını görmek ve sefâlet içinde bulunanla dostluk
kurmaktır." buyururdu.
Ömrü boyunca pekçok insanın
îmânla şereflenmesine vesîle olan Muînüddîn-i Çeştî, birçok talebe
yetiştirdi. Bunların en meşhûrları: Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî el-Ûşî,
kendi oğlu Hâce Ferîdüddîn, Hamîdüddîn Nâgûrî Sûfî, Şeyh Vecihüddîn Sa'd
bin Zeyd, Hâce Burhâneddîn, kızı Bibi Hâfıza-i Cemâl, Şeyh Muhammed
Türk, Şeyh Ali, Sencerî, Hâce Yâdigâr, Abdullah Beyâbânî gibi pekçok
kıymetli kimselerdir.
Muînüddîn-i Çeştî, gittiği her beldede
kabristanları ziyâret eder, orada bir müddet kalırdı. Vardığı yerde
tanınıp meşhûr olunca, orada durmaz, kimsenin haberi olmadan, gizlice
çıkıp giderdi. Bu seyâhatlerinden biri de Mekke'ye olmuştur. Mekke-i
mükerremeye gidip, Kâbe-i muazzamayı ziyâret etti. Bir müddet Mekke'de
kalıp, oradan Medîne-i münevvereye gitti. Peygamberimiz server-i âlem
Muhammed aleyhisselâmın kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bir müddet de
Medîne'de kaldı. Bir gün Mescid-iNebî'de iken, Ravda-i mutahheradan,
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin türbesinden; "Muînüddîn'i
çağırınız!" diye bir ses işitildi. Bunun üzerine türbedâr; "Muînüddîn!"
diye bağırdı. Birkaç yerden "Efendim!" sesi işitildi. Sonra; "Hangi
Muînüddîn'i istiyorsunuz? BuradaMuînüddîn adında bir çok kişi var"
dediler. Bunun üzerine türbedâr geri dönüp, Ravda-i mutahheranın
kapısında ayakta durdu. İki defâ, "Muînüddîn-i Çeştî'yi çağır!" diye
nidâ eden bir ses işitti. Türbedâr bu emir üzerine cemâate karşı; "Muînüddîn-i
Çeştî'yi istiyorlar!" diye bağırdı. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri bu sözü
işitince, bambaşka bir hâle girdi. Ağlayıp, gözyaşları dökerek ve
salevât okuyarak Peygamberimizin türbesine yaklaştı ve edeble ayakta
durdu. Bu sırada; "Ey Kutb-i meşâyıh içeriye gel!" diye bir ses
işitince; kendinden geçmiş bir hâlde, Resûl-i ekremin türbesine yaklaştı
ve sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı görmekle şereflendi.
Peygamberimiz; "Sen benim dînime hizmet edicisin. Senin Hindistan'a
gitmen gerekir. Hindistan'a git! Hindistan'daEcmîr denilen bir şehir
vardır. Orada benim evlâdımdan (torunlarımdan) Seyyid Hüseyin adında
biri var. Oraya cihâd ve gazâ niyetiyle gitmişti. Şu anda şehîd oldu.
Orası kâfirlerin eline geçmek üzere, senin oraya gitmen sebeb ve
bereketiyle, İslâmiyet orada yayılacak ve kâfirler hakîr olacaklar,
güçsüz ve tesirsiz kalacaklar" buyurdular. Sonra ona bir nar verip; "Bu
nara dikkatle bak ve nereye gitmen gerekiyorsa, görüp, anla!" buyurdu.
Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, Server-i âlemin verdiği narı alıp,
emredildiği gibi baktı, şark ve garbı tamâmen gördü. Gideceği Ecmîr
şehrini ve dağlarını da görüp dikkatle baktı. Bundan sonra
Peygamberimizi göremedi. Fâtiha okuyup duâ etti ve yardım dileyip, Ravda-i
mutahheradan (Peygamberimizin türbesinden) ayrıldı.
Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin en başta
gelen talebesi ve halîfesi Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî şöyle anlatmıştır: "Muînüddîn-i
Çeştî hazretlerinin çok hizmetinde bulundum. Hiç kimseye îtirâz edip,
azarladığını görmedim. Bir gün hocamla birlikte bir yere gidiyorduk.
Yanımızda talebelerinden Şeyh Ali Rızâ da vardı. Biz yolda giderken bir
adam gelip, Şeyh Ali Rızâ'nın yakasından tutarak; senden alacağım var,
borcunu ver diyerek alacağını istedi. Onun ise o anda ödeyecek durumu
yoktu. Bu sebepten çok mahcûb oldu. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri adama
yaklaşarak, son derece yumuşak ve gâyet nâzik bir hâlde birkaç gün daha
mühlet vermesini söyledi. Fakat adam diretip, aslâ kabûl etmedi. Bunun
üzerine cübbesini çıkarıp yere serdi ve cübbesinin altı altın ve gümüş
ile doldu. O adama; "Alacağın ne kadarsa onu al, fazla alma." dedi.
Fakat adam altınları ve gümüşleri görünce, tamahkârlık ederek alacağı
miktardan fazla aldı. Bunun üzerine hemen eli kuruyup, tutmaz oldu.
Feryâd ederek; "Tövbe ettim, bana duâ ediniz, bu hâlden kurtulayım"
diyerek yalvardı. Muînüddîn-i Çeştî adamın bu hâline acıyıp lütfederek,
kuruyan eline kendi elini sürdü. Adamın eli eski hâline geldi. Adam,
Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin ayaklarına kapandı. Bundan sonra ona
talebe olup, ömrünü ona hizmetle geçirdi. Sohbetinden ve derslerinden
ayrılmadı. Böylece saâdete kavuştu."
Talebesi Hâce Kutbüddîn-i Şîrâzî'ye
yazdığı mektubda, Muînüddîn-i Çeştî şöyle buyuruyor: "Kıymetli kardeşim
DelhiliHâce Kutbüddîn. Allahü teâlâ sana her iki cihân saâdeti nasîb
eylesin. Şunu yazmak isterim ki, Hakk'ı arayan hakîkî talebelerime
bildireceğim mânevî bilgileri bildir de, felâkete uğramasınlar. Allahü
teâlâyı tanıyan, O'ndan bir şey istemediği gibi, herhangi bir arzuya
sâhib olmaz. O'nu tanımayanlar bunları anlamaz. Diğer bir nokta ise, aç
gözlülüğü, tamaı bırakmaktır. Tamaı bırakan, istediği şeylere kavuşur.
Allahü teâlâ böyle kimseler hakkında; "İsteklerine gem vuran, Cennet'e
girer." buyurdu. Kalbini Allahü teâlâdan çeviren ve aşırı isteklere
düşen, belâ kefenine sarılır ve pişmanlıklar mezârına gömülür. Aşırı
isteklerini bırakıp, kalbini Allahü teâlâya çeviren, af kefenine sarılır
ve kurtuluş mezârına gömülür. Allahü teâlânın istediğini kabûl eden,
O'nun korumasına kavuşur.
Şimdi, eğer tasavvufun ne olduğunu bilmek
istersen, her türlü rahatlığı bırak, bu yolun büyüklerinin sevgisini
kalbine yerleştir. Eğer bunları yaparsan, tasavvufun sırları sana
açılmaya başlar. Allahü teâlâyı isteyen, bunu, hem kalbi, hem de rûhu
ile berâber yapmalıdır. İnşâallah kalb, şeytanın şerrinden korunur ve
her iki dünyâda isteklerine kavuşur. Benim hocam, Allahü teâlâ ona
yüksek dereceler versin, bir kere bana; "Muînüddîn, Allahü teâlânın
huzûrunda bulunan kimseyi biliyor musun?" diye sordu ve şöyle buyurdu:
"O dâimâ itâattedir. Allahü teâlâdan ne gelirse kabûl eder,
verilenlerdeki nîmetleri görür. İşte bu, bağlılıkta en önemli şeydir.
Buna sâhib olan, dünyâ sultânıdır. Selâm ederim."
Muînüddîn-i Çeştî hazretleri vâz, nasîhat
ve sohbetleriyle insanların kurtuluşu için gayret ettiği gibi,
sultanlara ve devlet adamlarına sözlü ve yazılı nasîhatlarda bulunurdu.
Sultan Şihâbüddîn Gûrî'ye şu vasiyetnâmeyi yazıp gönderdi. "Allahü teâlâ
Delhi hükümdârı Muizzüddîn Sâm'ı mübârek eylesin. Bu fakîr size ve
emriniz altındakilere mânevî ve maddî rahatlık için duâ ettikten sonra
derim ki: Peygamber efendimiz beni, Allahü teâlânın izniyle bu ülkeye
mânevî şefâatçi ve idâreci olarak mâsûm insanları korumak, onların
emniyetini sağlamak, onları hükümdârların ve şeytânî kuvvetlerin baskı
ve zulümlerinden korumak için tâyin etti. Bu fakîr Allahü teâlânın
izniyle bu vazîfeyi tam olarak yapmaya çalışıyorum. Bu vazîfeyi kalbimin
bütünüyle, sınıf, inanç ve din farkı gözetmeksizin hayatta olduğum
sürece yapmaya devâm edeceğim.
Bu fakir size ve arkadan geleceklere iyi
bir hükümdârlık için aşağıdaki kâidelere uymayı tavsiye ve îkâz
ediyorum. Hakîkatte bu kâideler bu ülkedeki, hindû olsun, müslüman
olsun, mûsevî olsun, hıristiyan ve mecûsî olsun bütün hükümdârlar için
geçerlidir. Kim bu kâideleri din farkı gözetmeksizin tatbik ederse,
Allahü teâlâ onu muvaffak kılar ve o düşmanlarından korkusu olmaksızın,
sağlık ve sıhhatle tebeasını idâre eder. Her kim ki bu kâideleri gözardı
eder onlara uymazsa, Allahü teâlânın gazâbı onunla olur, ülkelerinde
ayaklanmalar ortaya çıkar. Sağlıklı bir hayat süremez ve netîce olarak
ülkesi dağılır, gider. Bu kâidelere bu sebepten bütün insanlık için
uyulması gerekir.