DİGİTAL
SOHBET

Şeyh Şerafeddin Dağıstani [ K.S. ]
Dilinden İnternete
Sohbetler
2
MENÂKIB-I ŞEREFİYYE * ' DEN...


MÜRŞİDÎN-İ KİRÂM HAZERÂTININ EVSÂF VE AHVÂLİNİ BEYAN EDEN VE MAKÂM-I
İRŞAD'IN ŞURÛT VE ERKÂNI VE MUKALLİD MÜRŞİDLERİN DE AHVÂLİNİ BEYAN EDEN
MENÂKIBTIR.
BU MENAKIB “ÜMMÜ'L-HİKÂYÂT” DENİLEN MENAKIBTIR.

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM
"Ve ma tevfîkî illa billah aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb1
"
1
Hûd suresi (11:88). Meali: "...Başarım ancak Allah'tandır, O'na
güvendim;
O'na yöneliyorum."
Cenab-ı Hakk Teâla Hazretleri, Âdem Aleyhisselâm'dan itibaren Resûl-ü
Ekrem Aleyhisselâm Hazretleri’nin zaman-ı saadetlerine kadar insanları
başı boş, delilsiz bırakmamıştır. Nitekim enbiya ve mürselîn-i kirâm
göndermiştir. Ve halkı, Hakk yoluna davet ve irşad ile onları memur
kılmıştır. En son hatem-ül enbiya-i ve'l mürselîn ve cümle enbiyaların
sertacı Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretlerini cümle mahlûkat ve
mevcûdata resul ve nebî olarak gönderdi ve O’nun risalette;
esteîzübillah, "Ve mâ erselnâke...2" ayet-i
kerîmesi'nin muktezası üzere rahmet kıldı. Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm
Hazretleri'nin dar-ı dünya'dan dar-ı beka'ya rıhlet ve intikalinden
sonra da, Cenab-ı Hakk O’nun sevgili ümmetini boş bırakmadı. Evliya-i
kirâm ve mürşidîn-i izam hazerâtını ihsan ederek, her bir asrın içinde
124.000 evliya-i kirâm ve 313 mürselîn-i kirâm Makâmına kaim olan
mürşidîn-i izâm hazerâtını eksik etmedi. Zaten Cenab-ı Hakk Teâla
Hazretleri (tarafından) bu ihsan ve bu nizam ve intizam, Yevmü’l-ahd
vel-misâk'da3 tertip ve tekmil edilmiş bir mevhibe-i
ilâhiyye'dir. Cenab-ı Hakk, Yevmü’l-ahd vel-misâk'da ve “Elestü bi-Rabbiküm”
hitap gününde 124.000 enbiya ve mürselîn-i kirâm hazerâtına, herkese
mahsus olan şeref ve fazileti gösterdikten sonra, mürselin-i kirâm
hazerâtına kavim ve ümmeti tefrik ederek gösterdi. Mesela, Hz. Musa'ya
Benî İsrail kavmi, Hz. İsa Aleyhisselâm'a kendi ümmeti, velhasıl hangi
kavme meb'ûs olacak (gönderilmiş) ise ve kaç kişiye Resul olacak
ise gösterdi. Bu suretle Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm hazretlerine de
gösterdi. İla yevm-il kıyam (kıyamet gününe kadar), sonraki asırlarda
ümmet-i Muhammed'i irşad ve hidayet etmek için Resulullah
Aleyhisselam'ın havas ümmetinden mürşidîn-i kirâm'ı tayin ve tahsis
buyurdu. Ve her mürşide, kaç kişiyi davet ve irşadla memur olunduğunu
bildirdi. Bu suretle ahd u misak'ı alındı. Sonra mürşidler, Resûl-ü
Ekrem Aleyhisselâm'ın huzurunda da, huzûrullah'ta ahdettikleri gibi, ahd
u misak alarak, kendilerine gösterildiği miktarda ümmet-i Muhammed'i
irşad edeceklerine dair vadettiler. Bu muahedeyi mürşidîn-i kirâm,
Resûl-ü Ekrem Aleyhisselam Hazretleri dar-ı dünya'ya teşrif edinceye
kadar, otuzüç kere, tekrar tekrar tecdid-i ahd olmak üzere arzettiler.
Cenab-ı Hakk Teâla Hazretleri, Yevmü’l-ahd vel-misâk'da bilcümle
mahlûkatın şeûnâtı, yani her mahlukun üzerine gelecek macerayı tesbit ve
takdir buyurdu ve bilhassa insan ve benî beşer'e verilecek olan fazilet
ve kerameti takdir etti. Ve cümle mevcudâtın yaratılmasındaki hikmet ve
gayeyi orada ikmal etti. Ve herkesin mukadder olan nasibini de ayırdı.
Kaza ve kader-i ilâhiyye hususunda, kalem, orada ne lazım ise yazdı.
Sekiz cennetin ve yedi cehennemin tecelliyâtı da orada zuhur etti.
Mürselîn-i kirâm hazerâtının bi'set (gönderiliş) ve risalet ve
kendi ümmetleri hakkında ne kadar hizmet lazım ise gösterildi. Ve ila
yevm-il kıyam ümmet-i Muhammed'i tarîk-ı Hakk'a irşad ve hidayet edecek
olan kendi itbâlarını ve onların hakkında yapılacak muamelat ve vezâif-i
mukaddese gösterildi. Bunun gibi, bilcümle mensûbîn, müridân, itbâ ve
mürşidîn olan zümreye de mürşidîn-i kirâm'a karşı yapılması lazım gelen
usûl ve adâb ve itbâ ve teslimiyetin derecesini gösterdi ve bildirdi.
Ve ahd ü misak'ı alındı. Binaenaleyh, darü't -teklif olan alem-i
dünya'da, o Yevmü’l-ahd vel-misâk'da gösterilmiş ve çizilmiş olan hatt-ı
harekete göre amel edilmesi lazımdır. Aralarında muhalefet olduğu
takdirde, maksat ve netice hasıl olmaz. Yapılan amel ve işlenen ibadet,
zahir itibariyle ne kadar yüksek ve mukaddes olsa da hakikat itibariyle,
makbul ve maksâd-ı ilâhiyyeye vasıl olmaya vesile olamaz. Şu halde
mürşid olsun, mürid olsun, salik olsun ve hatta avâm-ı nâs olsun, o
âlem-i zerre'de mesbûk (geçmiş) olan ahd u misak'ına göre çalışması
lazımdır O suretle çalışmayıp, kendi bildiğine gidecek olursa hakîkatü'l-vüsûl'e
ermek için imkan yoktur. İşte bunun için, o ahd ü misak'ın hakikatini
idrak eden bir mürşid-i kamil'e intisap ve müridlerine (onun)
emirlerine harfiyen riayet, itaat lazımdır. Başka türlü hakiki hidayet
hasıl olmaz. Fakat olabilir ki, Cenab-ı Hakk Teâla Hazretleri'nin
fevkalade inayetine nail olup, meczûb (kendinden geçmiş) olarak
vâsıl olur. Bu da ancak yüzbinde bir nisbette vakî olabilir. Bir kimse
mesela, o Yevmü’l-ahd vel-misâk'da olan ahdi unutup, hiç hatırına gelmez
bir hale gelirse tabiidir ki, o günkü ahde göre hareket edemez. Ta ki
mürşid-i kamil'in emri üzere, a'dây-ı erbaa'ya (dört düşmana)
karşı mücahede ederek, o Makâma vasıl oluncaya kadar mücahedeye girdiği
zaman son zafer ve galibiyetine kadar, cephe-i harpten firar etmeden
sebat etmesi lazımdır. Böyle sabır ve sebat ederek fatih-i hakîkî
olmayan kimse, o Yevmü’l-ahd vel-misâk'daki ahdine vakıf olamaz. Resûl-ü
Ekrem Aleyhisselâm Hazretleri'nin ahlâkiyle mütehallik ve ahlâk-ı
Resûlullah'a varis olmayan bir kimse, Yevmü’l-ahd vel-misâk'daki ahde
vakıf olmaz. Bu ahlâk dahi, nefs-i emmare ve a'dâ-yı erbaa'ya karşı
cihad ilan ederek, mürşid-i kamil'in emir ve programı üzerine mütareke
etmeden ve cepheden firar etmeden devam ederek, zafer-i katiyyeye vasıl
olmadıkça ahlâk-ı hamîde'ye varis olamaz. Cenab-ı Hakk, İzz ü Celle ve
Resûl-u Ekrem Aleyhisselam’ın kendisine emanet etmiş olduğu itbâ ve
müridânını bilmeyen ye onları görmeyen ye onları görecek olan basîret
gözü kör olan kimse ve o itbâlar kaç kişidir ve herkesin dert ve
hastalığı nedir ve ne suretle onları irşad etmek lazım geleceğini
bilmeyen bir kimse Yevmü’l-ahd vel-misâk'daki uhûdun (ahidlerin)
muktezâsı ile hareket edebilir mi? Estaizûbillah, "...Ricalun sadakû ma
âhedullâhe aleyh. (...Allah'a verdiği sözü yerine getirenler
vardır...") (33:23) ayet-i kerimesi'nin sırrına mazhar olmayan ve
zamanın fetret ve zulmetine katılıp gafilane ömür geçiren kimse, o günkü
ahdden haberdar olur mu? Hayfür-rical denilen küşûfât ve keramete nail
olmak âmâliyle (emel ve arzusuyla) uğraşan ve çalışan kimseler, o
Yevmü’l-ahd'in hakâyıkına vakıf olamazlar. Velhasıl Cenab-ı Hakk Teâla
Hazretleri'nin mutlak inayeti ile meczuplardan olup, yahut mürşid-i
kamilin taht-ı terbiyesinde son muzafferiyet ve hakîkî fütühâta_kadar
mücahedeye devam etmedikçe, mürşid-i kâmil olmak imkân haricindedir.
Asr-ı Saadetten itibaren bu asra kadar, mürşidîn-i kirâm kendi itbâ ve
müridânlarını, o Yevm-ül-ahd vel-misak'da vaki olan uhûde tatbik edilmek
suretiyle mücahedeye sevk ederek hakîkatü’l-vusûle ve hakikî saadete
eriştirdiler.Usûl ve adâb üzere sa'y-u gayret ile nail-i merâm oldular.
Lakin, zamanımızda birtakım mukallid mürşid tâifesi zuhûr etti. Makâm-ı
irşâddan bî-haber ve uzak oldukları halde mürşidlik davasında bulundular
ve başalrına müridân toplayıp güya irşad ve tarikat intişar etmeğe
başladılar. Hatta Makâm-ı Kutbaniyyet'te olduklarını ve bu makâm
kendilerine, Makâmdan tevcih edilmiş olduğuna hükmederek itbâ ve
müridânlarının kendilerine, mürşid ve kutup demelerine razı oldular.
Halbuki Makâm-ı Kutbanîyet, ancak Resûl-ü Ekrem Hazretleri'nin
emirleriyle olur. O’nu tevcih etmek, Seyyid-i Kâinat Aleyhis-selâm'a
mahsustur. Böyle kimselerin davacısının, huzûr-u mahşer'de Resul
Aleyhisselâm olacağı şüphesizdir. Kendisi, ehli olmadığı halde "Ben
halkı irşad edeceğim" diye uğraşanlardan ümmet-i Muhammed ziyan
görürler, faide görmezler. Ümmet-i Muhammed-i yoldan çıkarmak, Resul
Aleyhisselâm'ı gücendirecek bir ameldir. Ehli olmayan kimselerden irşad
ve hidayet hasıl olması, güneşin mağrip (batı) tarafından çıkıp
tövbe kapısı kapandıktan sonra olacak rahmet ve hidayete benzer. Tövbe
kapısı kapandıktan sonra rahmet ve hidayet olmayacağı gibi, mukallid
mürşidlerden de hidayet hasıl olmaz. Böyle kimselerden hasıl olacak
faide; gayet sıcak bir mevsimde, giderken uzaktan bir parlaklık
(serap) gören yolcunun haline benzer. Su zannederek sevinir, fakat
yanına vardığında bir şey bulamaz. Seraptan fayda olmadığı gibi, böyle
mürşidin irşadından da faide yoktur. O mürşid-i kâzip, (yalancı
mürşid) ümmet-i Muhammed'in hidayet yolunu kesen kuttau't-tarîktendir
(yol kesicidir). Kendi mürşid-i hakikîsine tesâdüf ve mülâkât
ettiği takdirde hidayete ve saâdete nâil olacak kimseyi alakoyarak
hakikî saâdetten mahrum kalmasına sebep olur. Böylece yol kesici olur.
Resûl-u Ekrem Aleyhisselâm Hazretleri buyurmuştur ki: "Benim ümmetimin
içinden otuzüç deccal zuhur edecektir." Bu mürşid-i kâzip ve
mukallit mürşid de deccal olabilir. Zira ol kimse, ümmet-i Muhammed'i
yoldan çıkarıyor, hakîkât-i vusûlden men ediyor. Bu mesele hakîkat
itibariyle bir fitne ve fesat meselesi demektir. İleride zikredileceği
veçhile bir kimse mürşid-i kamil makâmına nail olmak için tarikatın
ıslahâtına muvafık surette bir mürşid-i kamil'in terbiye ve tedbiri
altında ahlâk-ı zemîme'den pak oluncaya kadar mücahede ederek fâtih-i
hakîkî olması gerekir. Kalbi, a'da-yı erbaa'nın (dört düşmanın)
taarruzâtından (saldırılarından) kurtarıp, mevâhib-i atâyâ'ya
(Allah'ın ihsanına) ve tecelliyât-ı ilâhiyyeye (ilahî lutfa)
mazhar olmak lazımdır. Ekâbir Ricalullah hazerâtından Mevlana Ebu'l-Hasen
Şazelî hazretleri, kendi müridânından birisinin "Üstazım Ebu'l -Hasen
kutubtur" dediğini işitmiş. Şazelî Hazretleri o müridi huzura çağırmış
ve "Oğlum ben kutup değilim ve kutbaniyyet makâmına da layık kimse
değilim. Bir daha bana kutup demeyeceksin." demiştir. Halbuki Ebu'l-Hasen
Şazelî esası itibarı ile kutup idi. Öyle olduğu halde kendisine kutup
denmesinden hoşnut olmayıp irşadtan, kutbaniyyet makamından haberi
olmayan kimseler, nasıl buna razı olur da kutbaniyet davasına cesaret
ederler. "Makâmü'l-İrşad" ve "Makâmü'l-Kutbaniyye", bu iki makâma vasıl
olmak için 313 enbiyâ-i mürselin-i kirâm hazerâtına nübüvvet ve
risaletin ihsan edilmesine esas ve vesile olan ahlâk-ı hamîdeye malik
olmak lazımdır. Eğer ahlâk-ı hamîdeden birisi noksan olursa, ol kimse
mürşid ve kutup olamaz. Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm'ın; "İnnemâ buistü
li-ütemmime mekârime'l –ahlâk4" hadîs-i şerîfi ile yad
buyurmuş olduğu ahlâk-ı hamîdeden birisi noksan olmamak şartıyla
kâffesine varis olmak şart-ı azam(en büyük şart)dır. Bu ahlâk-ı
hamîdeye malik olmayan, mesela bir hulûk (ahlâk) veyahut iki
noksanı olan bir kimse mürşid olamaz. Fakat mürşide vekil ve muavin
olabilir. İcâb-ı maslahat mürşid-i kamil'in emirlerini tebliğ ile memur
olabilir. Cenab-ı Hakk Teâla Hazretleri (tarafından),
asırlarında resul ve meb'ûs mevcut olduğu halde, müblağ ve muavin olarak
gönderilen mürselîn-i kirâm vardır. Nitekim Musa Aleyhisselâm'a nâzil
olan Tevrat-ı Şerifin ahkâmını tebliğ ile memur olan mürselîn-i kirâm
gibi itbâ ve müridânın ahvâl ve etvârın icabı olarak mürşid-i kamil de
muavin ve müblağ tayin edilebilir. Fakat o müblağ olan zat mürşid-i
kamil'in emirinin hilafında bir söz söyleyemez. Eğer söyleyecek olursa
derhal tarîkattan ve o Makâmdan azlolunur. Mürşid-i Kâmilin kendisine
göstermiş olduğu hatt-ı hareketten asla çıkamaz ve kendiliğinden bir
şey karıştıramaz. Makâmü'l-İrşad için meşrut kılan (şart olan)
üçyüz onüç nebî ve Resûl'ün ahlâkına vasıl oluncaya kadar ve onlara tam
manâsıyla varis oluncaya kadar, mücahede meydanında manevî düşmanlarla
uğraşıp muzafferiyyet-i tamme (tam bir zafer) kazanan ve fatih-i
hakikî olan kimse estaizübillah, "Ve zekkirhüm bi-eyyâmillah...”5
ayet-i celîlesinde mezkur olan, eyyâmillah'ta vaki olan
hakâyık ve şeûnat-ı ilahiyyeye vakıf olur. Bütün alemde ve bilhassa
alemü’l-ahd vel-misak'da vaki olan, gerek kendi nefsi hakkında ve
gerekse başkalarının hakkında olan maceranın kaffesine vakıf olur. Ve
Cenab-ı Hakk Teâla Hazretleri ile Resûl-ü Ekrem Hazretlerine karşı nasıl
ve ne suretle muahedede bulunduğunu hatırlar. Eğer ol kimse mürşid ise.
kendisine emaneten verilen itbâ ve müridânın kimler olduğunu ve ne kadar
olduklarını ve o müridân hakkında yapılması lazım gelen manevî
hizmetlerin hakikatını ve müridânın derece-i istidadını ve ne suretle
onları hakîkatü’l vüsûle eriştireceğini bilir. Yüz yirmidört bin enbiya
ve mürselîn-i kirâmı ve onların Makâm ve meşreblerinde bulunan evliyâ-i
kirâm ve mürşidîn-i izâmı da bilir. Mürşidin-i kirâm'ın itbâ ve
müridânını da bilir. Her mürşid, kaç kişinin irşadı ile memur olduğunu
da bilir. Velhasıl bilmediği, anlamadığı bir hakîkat kalmaz. Bilcümle
mürşidîn-i kirâm, Yevmü’l-ahd vel-misâk'da mes'ûl olduğu ahdine göre
hareket etmesi icap ettiğinden bu meseleye son derece ehemmiyet
verirler. Zira o günkü ahdin hilafına hareket ettiği takdirde maksâd-ı
aslî olan hakiki saadet ve hidayetten mahrum kalmak muhakkaktır. Ve buna
ehemmiyet vermeyip hilafına hareket eden mürşidler, mes'ûliyete duçar
olurlar. (Hafazanallah). Saadat-ı kirâm'dan Mevlâna Abdulhâlık-ul
Gücduvânî, kaddesallahu sırrehu'l-a'lâ hazretleri buyurmuştur ki: "Yol
kesici olan, yani Makâm-ı irşadtan habersiz olduğu halde mürşidlik namı
taşıyıp ümmet-i Muhammed’i kendi mürşidlerine kavuşmaktan alıkoyan
kimseler bizden değildir. Rûz-ı mahşerde biz ondan davacıyız". Gücduvanî
Hazretleri’nin bu kelamından anlaşılıyor ki mürşid olmadığı halde "Ben
mürşidim" diye uğraşan kimse rûz-ı mahşerde bilcümle mürşidîn-i kirâm
ile mahkeme olacak ve mürşidler ondan davacı olacaklardır. Binaenaleyh
bu makâma dava edecek kimse (yani mürşid olduğunu iddia eden bir
kimse), evvela mürşid ne demektir ve mürşid ne vakit olabilir ve
Makâm-ı irşad kimin tarafından tevcih olunur, bilmeli ve anlamalıdır.
Bir kimseyi iğfal etmek, üçbin müslümanın malllarını gasbedip, canlarına
kıymaktan ve onları katletmekten indallah mes'ûliyetçe daha büyüktür.
Demek ki mürşid olmadığı halde bir kimseyi irşad edeceğim diye, uğraşmak
ve o kimseyi hakikî saadete eriştiren, kendi hakîkî mürşidinden çevirip
ona birtakım vezaif_gösterip neticesiz işleri ile uğraştırmak insanların
geçeceği bir yola çıkıp üç bin ehl-i imanı soyup katletmekten daha günah
ve mes’ûliyyet itibariyle büyüktür. Zira bu, hayat-ı hakîkiyye'yi
mahvetmek meselesidir. (El -İyâzübillah)
Zamanımızda bulunan ehl-i tarikat, ekseriyet itibarıyle
evhâm ve hayâlâta kapılıp güya büyük Makâm kendilerine hasıl olmuş gibi
mağrur kalmaktadırlar. Buna temsil olarak, bir macerayı nakletmeği
münasip ve muvafık maslahat gördüm. Bir zaman İstanbul'da bir kimseye
tesadüf ettim. Musahabe ve mükâleme esnasında ol kimse dedi ki: "-Ben
elhamdülillah-i Teâla, kalbden başlayıp eltâf-ı hamse ile Allah'ı
zikrediyorum. Kalp, Sır, Sırru's-Sır, Ahfa, Ahfü'l -Ahfa zakir oldu. Ve
bu esrâr üzere zikrediyorum."
Ben, ol kimsenin evhâm ve hayâlâta kapılıp, vasıl olmayan bir kimseye
güvendiğini anladım. Kendisine nasîhat etmek istedim. Eltâf-ı hamse'de
Zikrullah yerleştiği itîkat ve kanaatinde olduğunu anladım. Ben dedim
ki:
-"Bana bir az müsaade et, sana anlatayım. Bir kimsenin kalbinin
hakîkaten zakir olması için yedi şart vardır" deyip şartları birer birer
söyledim. Ve dedim ki: "-İyice düşünmelisin. Bu şerait sende var mıdır?
Tekmil olmuş mudur?" Asıl ve esası olmayan evhâm ve hayâlâta kapılmış
olduğunu kendisine sarâhaten (açık seçik) söyledim. "Sen mağdur
oluyorsun. Olmadığı halde bir şey kalbinde var zannediyorsun." dedim.
Lakin bir türlü inandıramadım. Kendi bildiklerinden ve hayallerinden
vazgeçiremedim. Artık ol kimse, tabîb-i hâzık tarafından tedaviye
muhtaç bir halde idi. Ol kimse ve onun gibi olanlar, bir taraftan
miskindirler ve diğer taraftan onlara, ruha hayat hasıl olacak tedbir
elinde olan bir mürşid-i kamil'in taht-ı nezâret ve terbiyesine
düşmediklerinden ve kendilerini hakikî saadete hidayet etmekten aciz
olan bir mukallit ve mürşid-i kâzibin esareti altına düşmüş
olduklarından "esirler" demek lazımdır.
Esrâr ve eltâf-ı hamse zâkir olmak için lazım olan şurût (şartlar) ve
alâmetler şunlardır:
Kalb zâkir olmak için;
Kalbin ahlâk-ı zemîme denilen kötü huylardan tamamen pak olması
lazımdır. Çünkü ahlâk-ı zemîme ile dolu ve mülevves olan kalbine
zikrullah yerleşmez. O kalb, aslen makarr-ı ulûhiyyet olamaz. A'dâ-yı
erbaa'nın tasallutunda ve taht-ı tasarrufunda bulunan bir kalb,
zikrullaha mazhar olamaz. Kalb, bütün diğer azalara hakim olan
padişahtır. Bu padişah ıslah olmadıkça raiyyet (halk) ıslah
olmaz. Raiyyeti ıslah etmeğe iktidarı olmayan bir kalb, nasıl
huzûrullahı muhafaza edecektir? Şu halde o ahlâk-ı zemîmeden pâk
olmadıkça, kalbe arız olan halâvet ve zikrullah bir hayalden ve evhâmdan
ibarettir. Bir kimsenin kalbi zakir olursa, yanında oturan bir kimsenin
aynen dili ile söylediği gibi zikrullahı işitilir. Eb-i manevi ve
mürebbi-i hakikî (manevî baba ve hakikî terbiyeci) olan zatın
tertip ve tedbiri altında mücahede ederek, hiç bir lahza muhalefet
etmeden, kendisine gösterdiği vezaifine dikkat ederek mücahedeyi sonuna
getirebiliyorsa ol zaman kalb zakir olur. Sonra zakir olan, gerek mahsus
olan ve gerekse makul olan ve yani hissi ve aklî, şehevât ve arzuların
kaffesinden pâk olmalı. Eğer cüz'î miktarda bir şeyi arzu etmek ve bir
şeyin sevgisine mahkum olmak, ol kimsede bulunursa, ol kimse hakikî
mücahit ve zakir olmaz. Bir de kalb zakir olursa bir cümle mahlûkatın
tesbihâtına ve takdisâtına ve her mevsime göre değişmekte olan şu
tesbihatın hakâyıkına ve_her bir mahlûkun_tesbihine vakıf olması
gerekir. Bu şerait ve alâmet kendisinde bulunmayan bir kimsenin kalbi
zakir olmaz.
Sır zâkir olmak için;
evvela ol kimse için bilcümle ayât-ı Kur'an’iyyede bulunan kelimelere en
aşağı üçer mana ve tefsir bilmek lazımdır. Velev ki ol kimse, hiç
okumamış avâm kısmından olsun; sır zakir oldu mu, mutlaka Kur'an-ı
Kerîm'in her bir kelimesine karşı üçer mana tefsir edebilir. Bilcümle
mahlûkatın içinden cemadât ve ruhsuz kısmından olanların da, namazın
hakîkatına vakıf olması lazımdır. Ve kendi hamelâtü'l-Kur'an da denilen
efrad-ı ümmet'ten olması lazımdır. Hamelâtü'l Kur'an, Kur'an-ı
Azîmüşşân'da mezkur olan 800 adet menhiyyatdan tamamen uzak ve pâk olmak
ve 500 memûriyye (emredilmiş) olan meseleleri de işlemek,
velhasıl a'mâl ve ahlâkı. Kur'an-ı Azîmuşşân’ın sırına mutabık olmak
demektir. Ol kimse yani sır zâkir olan kimse, kırkbir tarîkatın usul ve
adâb ve erkânı ile, o kırkbir tarikatın geldiği menabii (kaynağı)
ve silsile-i şerifelerini bilmesi lazımdır. Ve her bir tarikatın
asırlarca, zamanına göre vaki olan tebeddülât, usul ve füruğlarından
vaki olan değişikliklerin neden ibaret olduğunu bilmesi lazımdır.
Sırru's-Sır zakir olmak için :
Sırru's-Sır zakir olan bir kimse, istediği zaman ve arzu ettiği lahza,
bilcümle meşâyih-i kirâm hazerâtının ervâh-ı mukaddeselerini davet eder
ve onlarla görüşür. Bu kadar kuvve-i kudsiyyenin ol kimsede bulunması
lazımdır. Maşrık (doğu) ve mağrib (batı) arasında ne kadar
ehl-i kubûr var ise, kaffesini bilmek ve onların ahvâl-i
berzâhiyyeleri'ne ıttıla etmek (bilmek) lazımdır. Nimette
olanlar, hangi amel ile ona mazhar oldular? Azab ve intikamda bulunanlar
dahi, hangi hareket üzere muahaze ediliyor (azarlanıyorlar)?
Nimet ve intikamları, dereceleri ile beraber bilmek lazımdır.
Aynuşşerîat-i ûla ki, müçtehidîn-i kirâm hazerâtının ulûmu ahz
buyurdukları (ilim aldıkları) Makâmdır. O Makâmdan ilim ahzetmeğe
muktedir ve selahiyâttar olmak dahi lazımdır.
Ahfa zakir olmak için şart:
Ahfa denilen Makâm ve eltâfa zikir yerleşmiş kimsenin, istediği zaman
Hazret-i Resûl-u Ekrem Aleyhisselâm ile sohbet ve mülakat etmeğe
muktedir ve selahiyetli olması lazımdır. Enbiya ve mürselîn-i kirâm
hazerâtına nazil olan vahyullahı, makâmında olmak üzere Hakk Teâla
tarafından nida ve hatif kendisine gelmesi lazımdır. Hiç olmazsa günde
beş kere hatif-i Rabbaniyye'ye mahzar olması lazımdır, Feyzu’l-Akdes
denilen Makâmdan ulûm ve hikmetleri almak için muktedir olması lazımdır.
Aynuşşerîatü'l-ûla'nın hakâyıkına vakıf olup oradan kelam ve söz
söylemeğe mezun olması lazımdır. Melaike-i kirâm hazerâtı ile sohbet
ve_ülfet etmesi ve onlarla tam bir münasebette bulunması lazımdır. Bütün
enfası ve ......(*Burada
bir kelime okunamamıştır)......
hak ve hukukun zerre miktarını kaybetmeden vezâif-i ubûdiyyetini ikmal
etmesi lazımdır.
Ahfu'l-Ahfâ : Bir kimsenin Ahfu'l-Ahfâ makâmına zikrullah yerleşirse; ol
kimse, daimî surette bila-hicab (perdesiz) Resûl-u Ekrem
Aleyhisselâm Hazretleri ile içtima ve huzurunda bulunması, bir lahza
olsun Resûl-u Ekrem Aleyhisselâm ile aralarında hicab olmaması şarttır.
Levhu'1-Mahfûzü'l-Ekber'de (Allah tarafından takdir ediken şeylerin
yazılı bulunduğu manevî levhada) yazılı olan bilcümle hakâyık ve
ahkâmın (emirler, hükümlerin) kaffesine (tümüne) vukûf ve
itlâ (bilmesi) lazımdır. Elinin avucunda olan bir hardal tanesi
gibi levh-i mahfuzun kendisine açık olması lazımdır. Keramât-ı kalbiyye
ve keramât-ı ilmiyye ve keramât-ı kevniyyeden zahid olması lazımdır.
İşte burada zikrolunan şerait ve evsafı olmayan bir kimsede eltaf-ı
hamse zakir olmaz; bir hayal ve evhamdan ibaret olur.
Bunlara malik olmayan bir kimse, "Ben kalb ile zikrediyorum" diyerek
uğraşmaktansa, lisanen Allah'ı zikretmesi kendisi için hayırlı olur. Bir
mürşid-i kâzib ve mukallid (yalancı ve sahte bir mürşid)
tarafından zikr-i kalbî izni verilen bir kimse, evhâm ve hayâlâta
kapılıp ileri gidecek olursa, "Da'-ül ufal" denilen hastalığa dûçar
olur. Bütün dünyanın hekim ve doktorları uğraşsalar, ol kimseye deva ve
şifa hasıl olmasının imkanı yoktur. Zamanımızda böyle kendisinde
bulunmayan ve hakîkat olmayan şeylere inanıp vehim, hayal ve hakikat
sanıp uğraşanlar pek çoktur. Ehliyet ve liyakat sahibi bir kimse,
mukallit mürşidlerin yed-i emanetine düşerse, ne kadar uğraşıp çalışsa
gece gündüz ibadet ve taat ile vakit geçirse de, bir menfaat ve uhrevî
faide hasıl olmaz; bilakis zarar görür. Ümmet-i Muhammed'in yüksek
tabakasından olmak için ahd ve misak alınan bir kimse de olsa en edna
(alçak) derecede olmağa sebep olur. Ve hatta bütün ümmet-i
Muhammed'in zümresinden de ayrılmağa sebep olur. (El -İyâzü Billah)
Cenab-ı Hakk Teâla Hazretleri, Kur'an-ı Kerîm'de buyurmuştur ki: (İnnallahe
ye'mürukün en tüeddü'l-emanati ila ehliha.6 (sadakallahü'l-azîm)
Burada zikrolunan emânâtın içine, mürşid ile mürid arasında olan emânât-ı
mukaddese de dahildir. Emaneti yerine koymak, Allah'ın emridir. Kendi
emanet sahibi olup olmadığını ve Yevmü’l-ahdde mansab-ı irşâd ve
Makâm-ı hidayetle memur olduğunu bilmediği halde, irşadla meşgul olmak,
bitmediği ve akıl erdiremediği şeylerle başkalarını uğraştırmak, emanete
hıyanet demektir. Rûz-ı mahşerde ol kimse hain zümresi ile birlikte
olur. İleride zikredileceği surette, Cenab-ı Hakk'ın, bu Ümmet-i
Muhammed'in hidayetine memur kılmış olduğu mürşidîn-i kirâm, kıyamete
kadar eksik olmazlar. Ve irşadla memur olan hangi nebî ve mürselînin
meşreb ve kademesinde ise, ol Resul’ün ümmet ve kavmi adedince, ümmet-i
Muhammed'in irşadı ile memur olur. Mesela bir mürşid-i kamil, Musa
Aleyhisselâm Hazretleri’nin meşrebinde ise, Musa Aleyhisselâm ne kadar
ümmete Resul ise, o kadar itbâ ve müridânın ıslahına ve dünya ve ahiret
saadetlerine onları isal etmekle (ulaştırmakla) memur olur.
Onların kaffesine, kendilerinin nasiplerini vermek lazım olur. Ve kendi
itbâlarından bir kişiyi unutması ve tanımaması kabil değildir. Tarîkat-ı
Aliyye-i Nakşıbendiyye'de mezun olan mürşidîn-i kirâm hazerâtının adedi
altıbin Ricalullahtır. Sıddîk-i Ekber Raziyallahu Anh Hazretlerinden
başlayıp kıyâmete kadar, Makâm-ı irşad'a nail olacak ve Resûl-ü Ekrem
Aleyhisselâm Hazretleri’nin izin ve müsaadelerine mazhar olacak olan
Sâdât-ı Nakşibendiyye’lerin adedi altı bindir. Bundan ziyade (fazla) ve
eksik değildir. Bu Ricalullah hazerâtına_inâbe (=Hak yoluna girme)
ve telkin, Resûl-u Ekrem Aleyhisselâm tarafından tevcih edilmiştir.
Aralarındaki vasıta ancak Sıddîk-ı Ekber Raziyallahu Anh Hazretleridir.
Ve inabenin ahzedildiği Makâm da Gâr-ı Sevr denilen, hicret esnasında
üç kere Resulü Ekrem Hazretleri ile Sıddîk-ı Ekber'in gizlendikleri
mağaradır. O Makâm-ı mübarekede Resulü Ekrem Aleyhisselâm, kendilerine
itbâ ve müridânlarını unutmamaları için tekrar tekrar tavsiyede
bulunmuştur. Mürşidler de buna ahdetmişlerdir.
Cümle ihvanlarıma vasiyyetim ve emanetim budur ki; asıl ve
esas olmayan evhâm ve hayâlâta kapılıp hakîkat olmayan bir şeyi doğru ve
esaslı sanıp aramızdaki rabıta ve muhabbetimize halel getirecek bir yola
gitmeyiniz! Mürşid kimdir ? Kutup kimdir ? Zakir kimdir ? Artık
anlaşıldı. Bu Makâmatın ne kadar yüksek Makâmat olduklarını ve ne
suretle husûlünün mümkün olacağı bu menâkıbtan anlaşılıyor.
Böyle bir meseleye maruz kaldığınız zaman bu mizanla tartar
ve tahkîk edersiniz; doğru ise istifade etmek kabildir, değilse öyle
kimselerden uzaklaşmak daha hayırlıdır. Zira onlara uyarsanız tehlike
hazırdır. Maazallah. Cenab-ı Hakk asıl vatan ve asıl fazilet ve şeref
olan hisse ve nasiplerimize nail olmak için vesile olan esbabına
muvaffakiyyeti cümlemize ihsan buyursun. Amîn.
Bir kimse, ahlâk-ı hamîdeye (güzel ahlâka) tamamen
malik olursa ve enbiya-ı izam ve mürselîn-i kirâm hazerâtına ihsan
olunan ahlâk-ı haseneye varis olursa; ol kimsenin irşad ve hidayetten
nasibi olmayan hiç bir şey kalmaz ve yani cemadât ve nebatât ve cemi-i
eczây-i mevcûdata da (canlı cansız bütün yaratılanlara) o
Zat’tan şeref ve fazilet hasıl olur. Usûl ve adâb üzere, müridânı
hidayet ve irşad etmek vazifesinden maada, bilcümle ümmet-i Muhammed'in
selamet ve saadetine de ayrıca hizmet ve dua eder. Silsile-i Tarîkat-ı
Aliyye'de mezkûr olan zevat ile, adetleri altı bine baliğ olan
(ulaşan) zevat-ı kirâm bilcümle enbiya ve mürselîn hazerâtının yani
Resûl-u Ekrem Hazretleri’nin varisleridir. Eğer bu mürşidler, bir
kimsenin hakkında ehl-i salah olduğuna dair şehadet ederlerse, ol kimse
için yüz yirmidört bin enbiya şahit olur. Zira kendilerine varis olan
kimse şehadet etmiş olduğundan aynı suretle onlar da şahit olurlar.
Cenab-ı Erhamerrahimîn, Zü'1-Celali ve'l-İkram Hazretleri bu zevat-ı
kirâm ile birlikte rûz-ı mahşerde, haşr ve cem olunmayı (toplanmayı)
cümlemize nasip eylesin. Amîn.
--------------------------------
1
"Ve ma tevfîkî illa billah aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb " :
Ayet-i Kerime. Hûd suresi (11:88). Meali: "...Başarım ancak
Allah'tandır, O'na güvendim;
O'na yöneliyorum."
2
"Ve mâ erselnâke
illa rahmeten li'l-alemîn"
: Ayet-i Kerime. Enbiya Suresi(21:107) : Meali:"Ey Muhammed, Biz seni
ancak alemlere rahmet olarak gönderdik."
3
"Yevmü’l-ahd vel-misâk"
ve "Elestü bi-Rabbiküm"
hakkında bakınız: A'raf Suresi (7: 172).
4
Kuzâi, Müsnedü'ş -Şihâb, Beyrut 1986, 11, 192. Hadis-i Şerif Manası:
"Şüphesiz ben, güzel ahlâk'ı tamamlamak için gönderildim."
5
İbrahim Sûresi (14: 5) . Meali: "...Allah'ın günlerini onlara
hatırlat..."
6
Nisa Süresi (4:58) : Meali: "Şüphesiz Allah si-ze, emanetleri ehline
teslim etmenizi emreder."
--------------------------------------------------------------------
(*) MENÂKIB-I ŞEREFİYYE ; (1. Cild) , s. 23-39,
Yayına Hazırlayan : Hazret-i Şeyh Hacı Hasan BURKAY ; Ankara 1995.
|