Evliyânın büyüklerinden.
İnsanları Hakk'a dâvet eden, doğru yolu göstererek hakîkî saâdete
kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen âlim ve velîlerin
meşhûrlarındandır. İsmi, Şemsüddîn Habîbullah'tır. Babası Mirzâ Cân'dır.
Onun ismine izâfeten Cân-ı Cânân denilmiştir. 1699 (H.1111) veya 1701
(H.1113) senesinde Ramazân-ı şerîfin on birinde Cumâ günü doğdu. 1781
(H.1195) senesinde şehîd edildi. Hazret-i Ali'nin neslinden olup,
seyyiddir. Ceddi, ileri gelen devlet adamlarından olup, Teymûriyye
sultanlarına yakınlıkları vardı. Bütün dedeleri, mürüvvet, adâlet,
şecâat, sehâvet (cömertlik) ve dîne son derece bağlı olmalarıyla
tanınmış, beğenilen ve medhedilen bütün üstün vasıflara sâhib idiler.
Ayrıca herbiri, devlet idâresinde mevkî ve makam sâhibiydi. Babası Mirzâ
Cân, mevkî ve makâmı terkedip, fakirliği ve kanâatı tercih etti.
Servetini Allah için fakirlere dağıttı. Kızının nikâhı için ayırdığı
yirmi beş bin rub'iyye mikdârındaki altını, bir dostunun şiddetli bir
sıkıntıda olduğunu işitince, tamâmen ona hediye etti. Babası,
memleketinde, merhameti, üstün ahlâkı, insânî meziyetlerinin üstünlüğü
ile tanınmış bir zâttı. Zamânın mürşid-i kâmillerinden olan Şâh
Abdürrahmân Kâdirî'nin sohbetinde kemâle geldi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretleri, daha küçük yaşta iken alnında rüşd ve hidâyet nûru
parlıyordu. Zekâ, fehm ve anlayışının parlaklığını gören firâset erbâbı,
onun yüksek bir fıtrata, yaratılışa sâhib olduğunu söylerlerdi. Babası,
onun terbiye ve tâliminde, ilim öğrenmesi husûsunda çok dikkat gösterdi.
Daha küçük yaşta ilim, mârifet öğrenmeye ve çeşitli mahâretler kazanmağa
başladı.Kıymetli ömrünü çocukluğundan îtibâren gâyet iyi değerlendirip,
hebâ etmedi. İlim ve mârifeti yanında ayrıca çeşitli sanat ve
mahâretleri öğrendi. Kendisi şöyle demiştir: "Çocukluğumda İbrâhim
aleyhisselâmı rüyâmda görüp, çok iltifât ve ihsânlarına kavuştum. Yine
çocukluğumda hazret-i Ebû Bekr'i ne zaman hatırlayıp ismini ansam,
mübârek sûreti karşıma çıkardı. Rûhâniyetini gözümle görürdüm. Bana çok
iltifâtta bulunurdu."
Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretlerinin fıtratında, yaratılışında bir yükseklik, büyükler yolunda
ilerlemeye büyük bir kâbiliyet, onları sevmek ve muhabbet gösterme
husûsiyeti vardı. "Aşk ve muhabbet, benim tînetimin hamurunun
mayasıdır." buyurdu. Zamânın meşhûr âlimlerinden onun hâlini görenler;
"Bu çocuk, aşıkâne bir mîzâca sâhibdir." demişlerdir. Babası ona; "Senin
dünyâya gelişin benim için çok mübârek oldu. Çünkü senin doğduğun sene,
ben dünyâya âit bağlılıkları, dünyâya düşkün olmayı terkedip, kanâatı
tercih ettim." demiştir.
Kendisi ilim tahsîlini
şöyle anlatmıştır: "Fârisî lisanını ve diğer bâzı bilgileri babamdan,
Kur'ân-ı kerîmi, tecvîd ve kırâat ilmini Kârî Abdürresûl'den, aklî ve
naklî ilimleri de zamânımızın âlimlerinden öğrendim. Hâcı Muhammed
Efdal'den, tefsîr ve hadîs ilmi öğrendim. On beş yaşında iken
kendisinden ilim öğrendiğim hocam Hâcı Muhammed Efdal, bana bir takke
hediye etmişti. Bunun bereketi ile zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi
okuyup öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsîlimi tamamladıktan sonra, bir
müddet de talebelere ders verdim. On altı yaşında babam vefât etti.
Vefât etmeden önce şöyle vasiyyet etti: "Bütün vaktini, kemâlâtı,
olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli ömrünü
boş şeylerle geçirme." Babamın vasiyetine uyarak, ilim öğrenmeye ve
öğrendiğim ilimle amel etmeye devâm ettim. Bir gece rüyâmda evliyâdan
bir zâtı gördüm. Mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını başıma
koydu." Bu rüyâdan sonra gönlümde makam ve mevkî arzusu hiç kalmadı.
Tasavvufa yönelme arzusu iyice fazlalaştı. Bir defâsında rüyâmda gaybdan
bir ses; "Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidâyete kavuşması ve
onları hidâyete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle olacak!"
dedi. Bu rüyâyı da görünce tasavvufa yönelip, bâtın nisbetini elde etmek
arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak için Seyyid Nûr Muhammed
Bedâyûnî'nin huzûruna gittim. Mübârek yüzünü görünce mârifet sâhibi bir
zât olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı, dînin
emirlerine tam uyan, yüksek ahlâk sâhibi bir zât idi. Sohbeti kalbe safâ
veriyor, cana can katıyordu. İyice anlaşılmıştı ki, arayanlar maksada
onun huzûrunda kavuşuyor, ölmüş kalb onun huzûrunda dirilip itminâna
eriyor. Hakk'a kavuşmak orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabûl
etmesini arzedince, istihâresiz talebe kabûl etmediği hâlde beni derhal
kabûl etti. Feyzleri o kadar bereketli ve tesirli idi ki, bir teveccüh
ile talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine
kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifâtına kavuştum.
Kısa zamanda Nûr Muhammed
Bedâyûnî hazretlerinin sohbetinde yetiştim. Tasavvuf hâllerine gark
olmuştum. Ben, muhabbet-i ilâhînin sarmasından, cezbenin çokluğundan
uykuyu, istirahati, yemeyi, içmeyi terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp
yalnız başıma dolaşmaya başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı
yemiştim. Vaktim hep kendimden geçmiş bir vaziyette ve murâkabe hâlinde
geçiyordu. Asıl maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihâyet o hâle
geldim ki; "Rabbini görüyormuş gibi ibâdet et" hadîs-i şerîfinde istenen
vasfa ulaştım. Mahviyyet, fenâ ve bekâ hâllerine kavuştum. Büyüklerin
târif ettiği maksada, sırr-ı tevhîde yükseldim.
Nûr Muhammed Bedâyûnî,
benim hâllerime bakıp, bana karşı tevâzu ile, büyük bir sevgi ve alâka
gösterdi. Bir gün, ikimiz karşı karşıya otururken; "İki güneş karşı
karşıya gelmiş, birinin nûrundan diğeri görülmüyor. Eğer tâliblerin
terbiyesine yönelsen âlem nûrlanır." buyurdu. Yine bir gün bana; "Sende
Allahü teâlâya ve Resûlüne karşı muhabbet yüksek derecededir. Bizim
yolumuz, senin teveccühlerin ile yayılacak. Sana Şemseddîn Habîbullah
ismi verildi." buyurdu ve talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini
bana havâle etti. Hocamın sohbetine devâm ederken, havâle ettiği o
talebeleri de yetiştirdim ve hocamın sohbetine bıraktım. Her ne kadar
Resûlullah efendimizin zamânında bulunup görmekle şereflenmedik ama,
Allahü teâlâya binlerce şükürler olsun ki, Resûlullah'ın nâiblerinden
olan (O'nun yolunu anlatan) hocam Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî'nin
sohbetinde bulunmakla şeref- lendim. Hayâtın meyvesi, asıl maksad ele
geçti. Büyüklerin çok iltifâtına kavuştum.
Hocası Seyyid Nûr
Muhammed'in vefâtından sonra, altı sene Şeyh Gülşenî ve on iki sene
Muhammed Efdal veHâfız Sa'dullah'ın, sekiz sene Muhammed Âbid-i
Senâmî'nin sohbetlerine devâm ederek tasavvufda Müceddidiyye yolunda
yüksek derecelere kavuştu. Ayrıca Kâdiriyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye ve
Kübreviyye yollarından da icâzet, diploma aldı. Zâhirî ve bâtınî
ilimleri öğrendikten sonra insanları irşâda ve doğru yolu anlatmaya
başladı. Derslerine, sohbetlerine âlimler, âmirler, velîler ve halk
devâm edip ondan feyz aldılar. Mîr Müsliman, Senâullah Pâni-pütî, Gulâm
Kâki, SeyyidAlîmullah, Seyyid Abdullah Dehlevî gibi büyük âlimler ve
velîler yetiştirdi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretleri buyurdu ki: "Allahü teâlâ bize en olgun aklı, doğru ve keskin
görüşü ihsân etti. Saltanat işlerinin idâresi ve memleketin nizâmı
husûsunda, herkesin hâline uygun en güzel usûlü öğrenmiş idim. Bunun
için zamânın meşhûr devlet adamları, alacakları silahları ve diğer mühim
şeyleri bizden sorar ve bizden aldıkları cevâba göre hareket ederlerdi."
Yine şöyle buyurmuştur: "Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle
yetiştikten sonra bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, bir bakışla herkesin
ne olduğunu ve kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun nûruyla
insanların saâdet veya şekâvet, (Cennet veya Cehennem) ehli olduğunu,
alınlarından okurdum."
Nevvâb Hân Firûzcenk,
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini, soğuğu şiddetli bir kış gününde,
üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu hâlini görünce ağladı. Yanında
bulunan adamlarından birine; "Biz ne bedbaht insanız ki büyüklerimizden
bir zât hediye kabûl etmiyor ve ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz."
dedi. Bu hâdise üzerine Mazhar-ı Cân-ıCânân hazretleri; "Biz,
zenginlerden bir şey kabûl etmemeğe, almamağa kararlıyız. Hayat
güneşimiz batmaya yüz tuttu, ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabûl
etmedik." buyurdu. Sonra Nevvâb Hân Firûzcenk, otuz bin rubiyye para
hediye etmek istedi. Kabûl buyurmadı ve; "Biz sizin servetinizin
yiyicisi değiliz, onu fakirlere dağıtınız." dedi.
Yine Afgan serdârlarından
biri, eşrefî denilen üç yüz altın göndermişti. Bunu da kabûl buyurmayıp;
"Her ne kadar hediyeyi kabûl etmek lâzımsa da, mutlakâ kabûl etmek lâzım
olduğuna dâir bir emir yoktur. Bize kendi talebelerimiz, ihlâs ve
ihtiyatla, haram karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları
hediyeleri getiriyorlar, onları bile kabûl etmiyoruz. Kaldı ki, ümerânın
ve zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helâlden hazırlanmış olduğu
şüpheli olanları hiç kabûl etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır.
Kıyâmet günü onun hesâbını vermek zordur. İmâm-ı Tirmizî'nin, Ebû
Berze'den getirerek yazdığı hadîs-i şerîfde Peygamber efendimiz buyurdu
ki: "Kıyâmet günü herkes, dört suâle cevap vermedikçe hesapdan
kurtulamayacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti.
Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini
nerede yordu, hırpaladı." Bunun için çok dikkat etmek lâzımdır" buyurdu.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân'a yine
devlet adamlarından biri Hindistan'ın meşhûr meyvesi olan "Enbe"den
(Hint kirazı) bir mikdâr hediye göndermiş ve kabûl etmesi için de çok
yalvarmıştı. Bunun üzerine iki tâne "Enbe" alıp gerisini iâde etmiş ve;
"Bu fakîrin gönlü, bunları kabûl etmek istemiyor." buyurmuştu. Biraz
sonra huzûruna bir bahçe sâhibi gelip; "Falan emîr, size gönderdiği
enbeleri bizden zulüm ile alıp size hediye etti." dedi. Bunun üzerine
mazlumun hakkının verilerek, himâye edilmesini söyledi. Sonra da; "Sübhânellah,
onun getirdiği bu yiyecek bizim bâtınımıza zararlı oldu." buyurdu. Ondan
sonra da malı şüpheli kimselerin ikrâmını hiç kabûl etmedi. Yine bu
hâdise üzerine; "Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan
zenginlerin ikrâm ettiği yiyeceklerdir. Hattâ fakirlerin ikrâmları da
şüphelidir. Çünkü onlar da, bu yemekleri hazırlamak için, kazançları
şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar." buyurdu.
Bir defâsında bir iftar
vaktinde yemek yerken, gâfil birine âid olan bir ekmeği talebeleri
paylaşmışlar, bir parça da Mazhar-ıCân-ıCânân hazretlerine vermişlerdi.
O gece terâvih namazından sonra yenilen o ekmek sebebiyle, bâtınlarına
tesir edip zarar verdiğini belirterek; "Bu zarardan ancak namaz kılmak
ve okunan Kur'ân-ı kerîmi dinlemekle kurtuldum." buyurdu. Talebesi
Abdullah-ı Dehlevî hazretleri bu söz üzerine: "Şüpheli bir lokma,
onların mübârek bâtınlarında nûr deryalarında böyle bir değişmeye,
zarara sebeb olursa bizim hâlimize ne denir!" buyurmuştur. Mazhar-ı
Cân-ı Cânân hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur: "Yenilen lokmalar
insanı muvaffakiyete kavuşturmalı, tâat ve ibâdetin nûrunu
arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli, sabır ve kanâatı
seçmeli. Teslimiyeti ve rızâyı seciye hâline getirmelidir. Resûlullah
efendimizin; "Allah'ım! Âl-i Muhammed'in rızkını kâfi gelecek kadar
kıl." buyurduğu duâsına uygun olarak, insan için lâzım olan şeyleri
yeteri kadar istemelidir.
Eshâb-ı kirâm da böyle duâ
ederdi. İsrâfa düşürecek kadar zengin; sıkıntıya, borca düşürecek kadar
da fakir olmamalıdır. Kulluk vazifesini yerine getirip, ölüme hazır
beklemeli, gönlü başka arzulara bağlamamalıdır. Ölüm, ilâhî bir
hediyedir. Allahü teâlâya kavuşmak ve Resûlullah efendimizin dîdârını,
mübârek yüzünü görmektir."
Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretleri, hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlâs ile bağlıydı.
Bilhassa İmâm-ı Rabbânî hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. "Her
neye kavuşmuşsam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun
amelleri nedir ki, Allahü teâlânın rızâsına kavuştursun! Fakat Allahü
teâlânın rızâsına kavuşmuş ve makbul kullarından olan zâtları sevmek,
onlara muhabbet beslemek, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için en
kuvvetli vâsıtadır." buyurdu.
Mazhar-ıCân-ı Cânân
hazretleri şöyle anlatmıştır: "Bir defâ cihânın süsü ve kâinâtın serveri
olan Peygamber efendimizi rüyâda görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış
yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübârek nefesi yüzüme geliyordu. Bu
esnâda susadım. Serhend büyüğünün oğulları, yâni İmâm-ı Rabbânî
hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resûlullah, onlardan birine su
getirmesini emir buyurdu. Fakîr; "Yâ Resûlallah, onlar benim pîrimin
evlâdıdır." diye arzettim. "Onlar bizim sözümüzü tutarlar." buyurdu.
Onlardan bir azîz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; "Yâ
Resûlallah, hazretiniz Müceddîd-i elf-i sânî hakkında ne buyurursunuz?"
diye arzettim. "Ümmetimde onun bir benzeri yoktur." buyurdu. "Yâ
Resûlallah! İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'ı, mübârek
nazarlarınızdan geçti mi?" dedim. Buyurdu ki: "Eğer ondan hatırladığın
bir yer varsa oku!" Ben de, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bâzı
mektuplarında geçen ve Allahü teâlâ için; "O, verâ-ül-verâ sonra yine
verâ-ül-verâ'dır, yâni Allahü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür
ve neyi tasavvur ederse O değildir" buyurduğunu okudum. Resûlullah
efendimiz bunu çok beğendi ve; "Tekrar oku!" buyurunca, tekrar okudum.
Bu ifâdeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devâm etti. Sabah
olunca büyüklerden bir zât erkenden gelip bana; "Ben bu gece rüyâmda
sizin bir rüyâ gördüğünüzü gördüm. O rüyâyı bana anlat!" deyince,
anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rüyâda, Resûlullah
efendimizin mübârek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamâmen
nûr ve huzur içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok
bereketli olan bu rüyânın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım."
Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretleri, büyük günah işlemiş bir kadının kabri yanına oturmuştu.
Kabre teveccüh eyledi. Yâni hâtırına başka hiçbirşey getirmeyip yalnız
onu düşündü. "Bu mezârda Cehennem ateşi var. Kadının îmânlı olmasında
şüphe ediyorum. Rûhuna hatm-i tehlîl, yetmiş bin Kelime-i tevhîd sevâbı
bağışlayacağım. Îmânı varsa affolur." buyurdu. Hatm-i tehlîlin sevâbını
bağışladıktan sonra; "Elhamdülillah, îmânı varmış. Kelime-i tayyibe,
tesîrini gösterip azâbdan kurtuldu" buyurdu.Hadîs-i şerîfde; "Bir kimse,
kendisi için veya başkası için yetmiş bin adet Kelime-i tevhîd okursa,
günahları affolur." buyruldu.
Bir kimse, ölüsünün azâbda
olduğunu rüyâda görüp, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine magfiret
olunması için duâ etmesini istirhâm etti. Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretleri de duâ edip; "Allahü teâlâ, ölünün günahlarını magfiret
eyledi." diye de ona müjde verdi. O kimse tekrar ölüsünü rüyâda görünce,
kendisine; "Hazret-i Mazhar'ın duâsı bereketi ile, azâbdan kurtuldum."
dedi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretleri, şehid olarak vefât etti. Vefâtından birkaç gün önce, bu fâni
dünyâdan gitme zamânının geldiği ve Allahü teâlâya kavuşacağı için
bambaşka bir aşk ve şevk içindeydi. O günlerde ibâdet ve tâatlarını daha
da artırmıştı. Bir taraftan da talebeleri ve sevenleri akın akın
sohbetine geliyorlardı. Sohbetleri ve murâkabeleri büyük bir huzur hâli
içinde geçiyordu. Sohbetleri sırasında huzûrunda toplananlar yüz kişiden
ziyâde olur, bereketlere ve feyzlere kavuşurlardı. Vefâtının yaklaştığı
günlerde talebelerinden Molla Nesîm, memleketine gidip dönmek üzere izin
istediğinde, bu talebesine; "Artık seninle bir daha görüşeceğimiz mâlûm
değildir!" buyurdu. Bu sözleriyle vefât edeceğine işâret etmişti. Bunu
işiten talebeleri ağlaşmaya başlayıp gözyaşlarını tutamadılar. Yine
vefâtının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Abdürrezzâk'a yazdığı
bir mektupda; "Ömrüm seksen yaşını geçti. Ecelim yaklaştı. Bize hayır
duâda bulun!" diye yazmıştı. Bu sıralarda talebelerinden diğerlerine
yazdığı mektuplarında da aynı şekilde işâret etmiştir.
Yine vefâtının yaklaştığı
günlerde kavuştuğu nîmetleri dile getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu:
"Kalbimden her ne geçtiyse ve her ne nîmete kavuşmak istediysem, Allahü
teâlâ onları bana ihsân etti. Beni İslâm-ı hakîkî ile şereflendirdi ve
çok ilim ihsân etti. Sâlih amel üzere istikâmet verdi. Büyüklerin
tasavvuf yolunda bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf, tasarruf ve
kerâmet ihsân etti.Beni dünyâya düşkün olmaktan ve dünyâya düşkün
olanlardan da uzak eyledi. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmakta, yüksek
derece olan şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocalarımın, mürşidlerimin
çoğu şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım,
vücûdum zayıf düştü. Cihâd edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak gücüm,
tâkatim kalmadı. Ölümü sevmeyen, istemeyenlere şaşılır. Ölüm Allahü
teâlâya kavuşmaya sebeptir. Ölüm, Resûlullah efendimizi ziyâret etmeye,
evliyâya kavuşmaya, onların mübârek yüzlerini görerek mesrûr olmaya
sebeptir. Ölüm; Resûlullah efendimiz, Halîlürrahmân İbrâhim aleyhisselâm,
Emîrul-müminîn hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, İmâm-ı Hasan, Cüneyd-i
Bağdâdî, Şâh-ı Nakşîbend Bahâeddîn Buhârî ve Müceddîd-i elf-i sânî
İmâm-ı Rabbânî hazretleri ile görüşmeye, onlara kavuşmaya vesîledir.
Kalbimde bu büyüklere karşı husûsî bir muhabbet vardır. Onlar zâhirî ve
bâtınî şehâdete kavuştular, en yüksek mertebelere ulaştılar."
Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretleri böylece, şehitlik derecesine kavuşmayı çok arzu ettiğini dile
getirmişti. Ömrünün son günlerini yaşadığı sıralarda huzûruna gelip
gidenler iyice artmıştı. 1781 (H.1195) senesinin Muharrem ayının
yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pekçok kimse toplanmıştı.
Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihâyet izin
alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecûsî idiler. Huzûruna girince,
Mazhar-ı Cân-ı Cânân sen misin?" dediler. Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretleri de; "Evet benim." buyurdu. Meğer bunlar Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretlerine kastedip, öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri
üzerine hücum edip hançer vurmaya başladı. Vurulan hançer darbesi
kalbine yakın bir yere isâbet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı.
Durumdan haberdâr olan Nevvâb Necef Hân, sabah erkenden frenk bir tabib
gönderdi. Tabibe; "Çabuk gidip bu mübârek zâtı tedâvî et, onu
yaralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın." dedi. Frenk tabib gidip
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp kasden
Nevvâb Necef Hâna; "İyileşip kurtulur, başka tabib göndermeye lüzum
yok." dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu yaralı hâliyle üç gün
daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün, Cuma günü idi.
Öğle vakti ellerini açıp Fâtiha-i şerîfi okudu. İkindi vaktinde; "Günün
bitmesine kaç saat vardır?" buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem
Cumâ, hem de Aşûre günü idi. Akşam olunca üç defâ derin nefes aldı ve
şehîd olarak vefât etti. Vefâtında ebced hesâbında târih olarak meâlen:
"Allah'a ve Peygambere itâat edenler, işte bunlar Allah'ın kendilerine
nîmet verdiği, peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle
berâberdirler. Bunlarsa ne güzel birer arkadaş!" buyurulan Nisâ sûresi
69. âyet-i kerîmesinden; "Ülâike ma'allezîne en'amellahü aleyhim" kısmı
söylendi. Yine Peygamber efendimizin bir hadîs-i şerîfinde; "Methe şâyân
olarak yaşadı ve şehîd olarak öldü." mânâsında; "Âşe hamîden mâte
şehîden." buyurduğu kısım ile ebced hesâbına göre vefât târihi söylendi.
"Takvânın ve verânın,
haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın yolu, Resûlullah efendimize
mütâbeat yâni tam uymak ve onun bildirdiklerini candan kabûl etmektir.
Kendi hâlinizi, Kitab ve sünnette bildirilen hususlar ile
karşılaştırınız. Eğer hâliniz, Kitab ve sünnette bildirilen hususlara
yâni dînin emirlerine uygun ise makbûldür. Uygun değilse merdûddur,
reddedilecekdir. Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdı üzere olmak lâzımdır."
Seyyid Gulâm Ali
(Abdullah-ı Dehlevî) hazretleri anlatır: "Bir gün Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretlerinin sohbetinde bulunuyordum. İhtiyâr bir adam gelip; "Şeyhin
şöhreti Rahmânî mi, yoksa değil mi? Onu anlamağa geldim." dedi. Bu
küstahça söz karşısında, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri son derece
müteessir oldu ve öfkelenerek o ihtiyâra, keskin ve dik dik baktı. O
esnâda ihtiyâr yere düşüp çırpınmağa başladı. Sonra; "Tövbe ettim. Allah
için beni affet." diye yalvardı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, Allahü
teâlânın ismi araya girince, kalktı ve ihtiyârın kolundan tutarak
kaldırdı. İhtiyâr hemen düzeldi."
Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretleri kemâl derecede zühd ve tevekkül sâhibiydi. Dünyâdan ve
dünyâya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek
istenen hediyeleri kabûl etmezdi. Kabûl ettiği çok nâdir olurdu. Zamânın
pâdişâhı Muhammed Şâh, vezîri Kameruddîn Hân ile Mirzâ Cân-ı Cânân'a
haber gönderip, şöyle dedi: "Allahü teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki,
hatırlarından her ne geçerse hediye olarak göndeririz, yeter ki
istesinler." Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu teklif üzerine şu cevâbı
verdi: "Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "...Onlara şöyle de;
dünyânın metâı pek azdır..." (Nisâ sûresi: 77) buyurarak dünyânın yedi
iklimindeki mal ve mülkün az bir şey olduğunu bildirdi. Az bir şey olan
bu yedi iklimden biri de Hindistan olup, o da senin elinde
bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esâsı ise,
ondan uzak durmaktır."
"Kardeşim, zamânımız
talebesinin zaîfliğinden, evliyâdan keşf ve kerâmet istediklerinden ve
birinci asrı göz önünde tutmadıklarından bahseden mektubunuz geldi.
Biliniz ki, başka şeyhlere meyli olan sefihleri, akılsız kimseleri
talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve muhlis kimselerden, bu işe tâlib
olanları kabul etmelidir. Üzülmeyiniz. Allahü teâlâ hakîkî hakîmdir.
Âl-i İmrân sûresi 31. âyetinde meâlen; "Ey Habîbim! Onlara de ki, eğer
Allah'ı seviyorsanız, bana tâbi olunuz. Allah da sizi sever." buyrulması,
bütün yollardaki sâliklerin, talebelerin maksadı olan Allahü teâlânın
sevgisini ve rızâsını kazanmağı, Peygamber efendimize tâbi olmaya bağlı
kıldı. O mütehassıs doktor, kulları gaflet ve günâh hastalıklarından
kurtarmak için, ilâç ve perhiz yerinde olan emir ve yasakları gönderdi.
Bu reçeteyi tatbik edip, uygun ilâçları alan, perhize riâyet eden sıhhat
ve şifâ bulur. Kaçınan kendini ziyân ve telef etmiş olur.
Bu reçetenin bir sûreti,
bir de hakîkati vardır. Sûreti ile avâm müslümanları hareket eder. Bu
da, îtikâdını düzelttikten sonra kitab ve sünnete uygun olarak amel
edip, emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da Cennet'in nîmetleri
ve Cehennem'den kurtulmaktır. Hakîkati ise havassa, seçkinlere mahsûs
olup, kalblerin nûrlanması, parlaması ve nefslerin tezkiyesi,
temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan sûret bulunmakla berâber,
riyâzet ve mücâhedelerde de vardır. Burada ele geçen, tecellî ve
keşflerdir. Sûrete îmân ve İslâm, hakîkate ise ihsân denir. Nitekim
Hadîs-i şerîfde; "İhsân; Rabbine, onu görür gibi ibâdet etmendir."
buyruldu. Hakîkatsız sûret, derideki hastalıklara çâre bulmada, çıban ve
yaralar üzerine konulan merhem ve ilâçlar gibidir. Yarayı iyileştirir,
çıbanı geçirir. Elbette faydasız değildir. Hakîkatın ise, sûretsiz hiç
faydası yoktur. Belki o hakîkat değil, mekr-i ilâhîdir. Bundan Allahü
teâlâya sığınırız.
Hakîkat, temizlemek, yâni
hastalıklı, mikroplu, bozuk maddeleri çıkarıp atmak gibidir. Çünkü
yerinde kalırlarsa, yine hasta edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak,
büsbütün şifâ bulmak, bu iki tedâvinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu
açıklamadan, Peygamber efendimizin tedavisinin, Eshâb-ı kirâmın
tabiatlarında nasıl sıhhat ve şifâ tesirleri yaptığı kolaylıkla
anlaşılabilir. Muhakkak ki, o tedâvî ve ilâç, Allahü teâlâyı çok sevmek,
bütün gayretiyle Resûlullah'a tâbi olmak, tâat ve ibâdetlerden lezzet
duymak ve günahları çirkin görüp, nefret etmekten başkası değildi. Bu da
onlarda kalblerin huzûru ve nefslerin temizlenmesi tesirini yapıyordu.
Resûl-i ekremin bereketli sohbeti ve İslâmiyet reçetesinin tatbîki ile,
bu mertebelere pek kısa zamanda, belki bir anda kavuşuyorlardı. Onlar,
daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve mevâcidlerden ziyâde, sûret ve
hakîkate son derece riâyet ve ihtimâm gösterip, hakîkati koruyan sûreti
muhâfaza edip, keşf ve kerâmete îtinâ göstermediler. Bunları kemâlin,
olgunluğun îcâb ve şartlarından saymadılar.
O hâlde, tam sıhhate
kavuşmak yâni Muhammedî nisbet isteyen bir tâlib, Resûlullah'ın
sünnetine uymayı, bütün riyâzet ve mücâhedelerden üstün ve buna âid olan
nûr ve bereketleri, bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün zevk ve
mevâcidlere, bâtın cemiyyeti ve devamlı huzur yanında değer vermemeli ve
bu öz ve hakîkatlerin elde edilmesine sebeb olan büyüğü, Resûlullah
efendimizin vekîli bilmeli, ona canla başla hizmet edip, bu yolda,
çocuklar gibi, ele geçen ceviz-meviz gibi şeylerle, tatlı olsa da,
yetinmemelidir.