Muhammed Ma'sûm hazretleri
doğduğu zaman babası; "MuhammedMa'sûm'un dünyâya gelişi, bizim için çok
bereketli ve pek mübârek oldu. Onun doğmasından bir kaç ay sonra yüksek
hocamın (MuhammedBâkî-billah'ın) huzûruna kavuştum, ona talebe oldum.
Gördüklerimi orada gördüm." buyurmuştur. Daha üç yaşında iken, tevhîd
kelimesini söylerdi. Kur'ân-ı kerîmi kısa sürede ezberledi. İlim tahsîl
ettiği sırada, on bir yaşında iken, zikr ve murâkabe yolunu babasından
aldı. İmâm-ıRabbânî hazretleri onun hakkında; "MuhammedMa'sûm'un günden
güne ân-be-ân bizim nisbetimizi elde etme hâli; dedesinin yazdığı Vikâye
kitabını, o yazdıkça arkasından ezberleyen Şerh-i Mevâkıf sâhibinin
hâline benzer." buyurdu. Babası İmâm-ı Rabbânî hazretleri yine onun
için; "Bu oğlum, sâbikûndan (bu ümmetin büyüklerinden) dir." buyurdu.
O daha küçük iken, babası
onda tam bir olgunluk ve irşâd eserleri gördü. İstidâdının yüksekliğini
anlayınca teveccüh ve nazarları ile ona yönelip, istidâdının altında
gizli kemâlâtın açığa çıkmasını bekledi. Buyurdu ki: "Hâl, ilimden sonra
olduğu için, ilim okumaktan başka çâre yoktur." Bu sebeple oğluna aklî
ve naklî ilimleri okutmağa başladı. En zor ve en derin kitapları satır
satır, yaprak yaprak okumasını emretti. Böylece Muhammed Ma'sûm
hazretleri, ilim tahsîline başladı. İmâm-ı Rabbânî hazretleri ona; "İlim
tahsîlini çabuk bitir ki, seninle büyük işlerimiz vardır." buyururdu.
Daha on dört yaşında iken babasına; "Ben kendimde öyle bir nûr görüyorum
ki, bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır. Eğer o nûr sönerse
dünyâ karanlık, zulmetli olur." diye arzedince, babası; "Sen zamânının
kutbu olursun." buyurarak müjde verdi. Nitekim daha sonra bunu kendisi
şöyle belirtmiştir: "Allahü teâlâya hamdü senâlar olsun. Vâd edilen ele
geçti. Babamın müjdelediklerine kavuştum."
On altı yaşında iken, bütün
ilimlerin tahsîlini bitirdi. Bundan sonra tamâmen tasavvufa yönelip,
babasının feyzlerine, üstün makamlara, büyük derecelere ve yüksek
kemâlâta kavuştu. Kendinden önce yaşayan büyük velîlerin bir ömür
harcayarak elde ettiklerini, o daha çocukluğunda elde etti. Bu durumu
kendisi şöyle ifâde etmiştir: "Bu fakîr, (yâni Muhammed Ma'sûm) o esrar
denizlerinin dalgıcı oldum. O yüksek efendim (İmâm-ı Rabbânî), dâimâ bu
fakîrin hâlini kontrol ve teftiş ederdi. İlerlememi yakından incelerdi.
Çok teveccüh buyururdu. Gizli hakîkatleri beyân eyledikleri zaman bu
fakîrden başkası, şerefli huzurlarında yoktu. Kavuştuğum şeyleri
sorduktan sonra çok iltifât eylediler. Yüksek hâllere kavuştuğumun
müjdesini verdiler. Allahü teâlâya bunun ve verdiği nîmetler için hamd ü
senâlar olsun."
İmâm-ı Rabbânî hazretleri
ömrünün son günlerinde onu husûsî odasına çağırıp buyurdu ki: "Benim bu
dünyâya bağlılığım yalnız bu kayyumluk vazifesi ve muâmelesi sebebiyle
idi. Devamlı teveccühlerden sonra o sana verildi. Bütün mahlûkât tam bir
şevk ile yüzünü sana dönüyor. Şimdi bu fânî dünyâda kalmak için sebep
bulamıyorum. Bu denî, aşağı ve hakîr dünyâdan göç etmem yaklaştı."
Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî buyurdu ki: "Bu fakîr, bu gizli müjdeyi
duyduğum hâlde kalbim parçalandı. Gözlerim yaşla doldu. Büyük bir elem
ve üzüntü ile kendimden geçtim. Ne dilimde konuşacak kuvvet, ne
kulağımda dinleyecek kudret kaldı. Bendeki bu değişmeyi görünce, şefkât
ve merhametinin çokluğundan bir müddet daha yaşayacağını işâret edip; "Allahü
teâlânın âdeti şöyledir ki; birini kendine çağırır, diğerini onun yerine
oturtur." buyurdu.
Muhammed Ma'sûm, babası
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin vefâtından sonra, vâz ve irşâd makâmına
geçip talebe yetiştirmeye başladı. O da ilim ve feyz saçarak insanları
doğru yola dâvet etti. İslâm târihinde rüşd ve hidâyeti onunki kadar
yaygın olan bir âlim ve mürşid görülmemiştir. Dokuz yüz bin kişi ona
talebe olup elinde tövbe etmiş, talebelerinden yüz kırk bini evliyâlık
mertebelerine kavuşmuş, yedi bini de mürşid-i kâmil, tam ve olgun bir
âlim olarak yetişip, irşâd ile emrolunmuştur. Talebeleri onun huzûrunda
bâzan bir ayda, bâzan bir haftada evliyâlık kemâlâtına ererler
di. Bâzılarını bir teveccühde, makamların hepsine ulaştırırdı.
Muhammed Ma'sûm
hazretlerinin yetiştirdiği mürşid-i kâmillerden herbiri, bulunduğu
yerlerde insanlara feyz vererek, onları irşâd ettiler, hak olan doğru
yolu anlattılar. Böylece onun feyz ve mârifeti her tarafa yayıldı.
Yapılan bu mükemmel hizmetler, îzâh edilemeyecek kadar umûmileşti,
yaygınlaştı ve asırlar sonrasına aksetti. Talebelerinin meşhûrlarından
olan Murâd-ı Münzevî hazretlerinin kabri İstanbul'dadır. İstanbul'da
medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biridir.
Mekke-i muazzamada
bulunduğu sıralarda, büyük kardeşiHâce Muhammed Saîd hastalanmıştı.
Hastalığı da ağırdı. Kurtulması için duâ etti.Teveccüh buyurdu.
Ağlayarak Allahü teâlâya sığındı. Ellerini kaldırarak, içli duâ eyledi.
Sonra buyurdu ki: "Duâ esnâsında müşâhede eyledim ki; huşû ile ellerimi
kaldırıp, Allahü teâlâya duâ ettiğim sırada, mahlûkatdan milyonlarcası,
bana uyarak ellerini kaldırdılar. Murâdımın hâsıl olması için, duâma
iştirak ettiler. Böylece duâm kabûl oldu. Ağabeyimin rahatsızlığı geçip
tam sıhhate kavuştu."
Peygamber efendimizin
dünyâyı şereflendirdikleri Rebî'ul-evvel ayının on ikinci gecesi,
Kabe'deMültezem'in yanında iken, irşâd ile meşgûl olayım mı, yoksa bu
işi bırakıp uzlette, kendi başıma mı ibâdetle meşgûl olayım diye
Resûlullah efendimize tazarrû, yalvarma ve ilticâda bulundum. Çok
kıymetli olan irşâd ile meşgûl olmam için emrolundum. Allahü teâlânın
rızâsının tamâmen bu işte olduğunu ve bu işe gayret etmemi bildirdi.
Hattâ bunu terketmemin hiçbir şekilde rızâsına uygun olmadığı anlaşıldı.
Urvet-ül-vüskâ Muhammed
Ma'sûm hazretleri Mekke-i mükerremeden ayrılıp, Cidde'ye geldiği zaman
buyurdu ki: "Nûrlar ve esrâr, Harem-i şerîfin dışında, içindekilerden
daha çok görünmeğe başladı. Zîrâ, huzurda iken, nûrların ziyâsının
çokluğu, onlara bakmamıza mâni oluyordu. Bu yüzden hiçbir tarafa
bakamıyordum ve her şeyi iyice anlayamıyordum. Nûrların azalması,
bakmayı kolaylaştırdığı için, anlamak da mümkün oluyor." SonraMedîne'ye
gitmek üzere yola çıktı.
Medîne-i münevvere yoluna
büyük bir sevgi ile koyuldu. Mescid-i nebînin nûrlarının eserlerinin,
dalgalarının görünmesi, duyulmağa başlaması, bir an evvel bu kıymetli
yerlere kavuşmağı hızlandırıyordu. Bunun gibi Sahâbe-i kirâmın mübârek
mezârlarına ulaşmak için tam gayret ediyordu. Bedir vâdisine gelince,
Sugra'da yatan Bedir muhârebesi şehîdlerinden hazret-i Abdülhâris'in
mezârını ziyârete gitti. Yanındakilerle berâber, bir müddet mezârın
başında murâkabe eyledi. Sonra; "Onun mezârının başında teveccüh ettim.
Kendisini bulamadım. Bir müddet sonra görünüp, bize doğru geldi. Büyük
bir neşe ile beni karşıladı." buyurdu.Sonra Medîne'ye girdiler.
Medîne'de Peygamber efendimizin kabrini ziyâret ederek, uzun müddet
murâkabe ile meşgûl oldu ve; "Peygamberlerin sonuncusu, kereminin
çokluğundan ve merhametlerinin fazlalığından gözüküp yanıma geldi.Lütf
ve inâyet buyurup beni kucakladı. O kadar nîmete kavuştum ki, bunun
gibisine bu zamâna kadar kavuşmamıştım." buyurdu. Orada bulunduğu
müddetçe Peygamber efendimizi bu şekilde defâlarca görmüştür.
Muhammed Ma'sûm hazretleri
Medîne-i münevverede bulunan Eshâb-ı kirâmdan birçok zâtın ve diğer
büyük zâtların medfûn bulunduğu Bakî' kabristanını da ziyârete gitti.Bu
ziyâreti sırasında da, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinin rûhâniyeti ile
görüştü. Bakî' kabristanında vedâ ziyâreti yaparken, hazret-i Osman'ın
nûr saçan mezârı başında oturdu. Diğer mezârları da ziyâret için oradan
ayrılırken, hazret-i Osman'ın rûhâniyeti gözüküp onu uğurladı ve üç defâ
öptü. Ayrıca hazret-i Abbâs'ın, hazret-i Âişe'nin, hazret-i Fâtıma'nın,
Peygamber efendimizin küçük yaşta vefât eden mübârek evlâdı İbrâhim'in
ve diğer büyüklerin rûhâniyetini görmüştür. Onların da feyz ve
bereketlerine kavuştuğunu, herbirinden ayrı ayrı hâller gördüğünü
bildirmiştir.
Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî
hazretlerinin yüksek talebelerinden olan MuhammedHanîf-iKâbilî, gençlik
yıllarında Kâbil şehrinde bulunurken, rüyâsında iki büyük zâtı görür.
Kim olduklarını merak edince biri gelip; "Her ikisi de Müceddid-i elf-i
sânî İmâm-ıRabbânî hazretlerinin oğludur. Biri rahmetler hazînesi
Muhammed Saîd, diğeri Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma'sûm'dur." dedi. O da
beni Muhammed Ma'sûm'un huzûruna götür deyince, o şahıs da; "Ben senin
yanına onun işâreti ile seni götürmek için geldim." dedi. Onu alıp
MuhammedMa'sûm hazretlerinin huzûruna götürdü. Muhammed Hanîf, büyük
müjdelerle dolu olan bu rüyâsından uyanınca, gördüklerini yakınlarına
anlattı. Büyük bir şevk ve cezbeye kapılmıştı. Bunun üzerine Kâbil'den
Serhend'e gitti.Serhend'e varınca Muhammed Ma'sûm hazretlerinin huzûruna
girip, aynen rüyâsındaki gibi gördü. Ona talebe olup bir müddet
derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Hocasının büyüklüğü, ihsânı ve
himmeti ile aklından, hayâlinden geçmeyen derecelere, kulakların
duymadığı, gözlerin görmediği mârifetlere kavuştu. Hocasından icâzet ve
hilâfet alarak memleketi olan Kâbil'e döndü. İnsanları irşâda ve
yetiştirmeye başladı. Orada bulunan bir takım kimseler, hocasının ve
onun üstünlüğünü anlayamayıp karşı çıktılar. Nihâyet bir grup insan
aralarında anlaşıp, Hâce Muhammed Hanîf'e geldiler: "Biz bir kerâmet,
bir hârika görmeyince, sizin büyüklüğünüze inanmayız." dediler. Ve; "Biz
bir ziyâfet hazırlayacağız. Üstâdınızı dâvet ediyoruz. Bugün yemek
vaktinde onun Serhend'den Kâbil'e gelmesini bekliyoruz. Eğer gelirse,
hepimiz senin taleben oluruz." diye ilâve ettiler. Hâlbuki, hocası ile
arasındaki mesâfe değil bir günlük, bir aylıktan daha uzak ve yüzlerce
kilometre idi. Hâce Muhammed Hanîf hazretleri, hocasına olan
bağlılığının çokluğundan ve Allahü teâlânın kullarına şefkatinden, bunu
kabûl eyledi ve; "Hocam Muhammed Ma'sûm hazretleri yemeği ekseriyetle
yatsı namazından sonra yer. Siz yemekleri hazırlayın, geleceğini ümid
ederim." dedi.
Muhammed Ma'sûm hazretleri
buyurdu ki: "Yalnız Muhammed Hanîf'in hatırı için geldim. Onu çok
sevdiğim ve o da bana bağlı olduğu için onu kırmadım. Yoksa maksadım,
niyetim kerâmet göstermek değil. Sakın bundan sonra evliyâdan kerâmet
istemeyiniz. Büyük zarar ve ziyanlara düşersiniz." Hep berâber yemeğe
başladılar. Hem yediler, hem de konuştular. Konuşulanlar, yenenlerden
tatlıydı. Orada bulunanlar, Muhammed Ma'sûm hazretlerinin sohbetini
dinleyerek kalblerindeki zulmetten kurtuldular. Onu sevenler arasına
girip, saâdete erdiler. Her ne kadar Muhammed Ma'sûm hazretlerinin orada
biraz kalmasını istediler ve bu bizim için en büyük saâdettir dedilerse
de, Muhammed Ma'sûm hazretleri; "Hiç kimseye haber veremedim, bundan
kimsenin haberi yok, belki bize bağlı olanlarda bir merak ve üzüntü
hâsıl olur." buyurup, ayrıldılar.
Sofî Pâyende Tılâ Kâbilî
anlatır: "Muhammed Ma'sûm hazretleri bana icâzet verdikten sonra,
memleketime gidip, insanları irşâd etmemi emretti. Bunun üzerine;
"Efendim, irşâd makâmında bulunmak, masraf ister. Gelen giden çok olur.
Benim ise sarfedecek bir şeyim yoktur." dedim. Bu sözler üzerine bana;
"Ey Sofi! Bir parça kırmızı ve bir parça da siyah kâğıt getir." buyurdu.
Hemen gidip getirdim. Mübârek elleri ile o kâğıtları, para şeklinde
kesti. Sonra ıslatıp bana verdi. Bu kâğıtlar o anda altın ve gümüş para
oldu. Hayretler içerisinde kaldım. Kendi kendime; "Bu tasarrufu bana
ihsan etselerdi, ne iyi olurdu" dedim. Kalbimden geçeni anlayıp, bana
tekrar buyurdu ki: "Peki bu tasarrufu Hak teâlânın izniyle sana verdim.
Ama ihtiyâcın olduğu zaman, kullanırsın. Kırmızı kâğıdı yuvarlak yapar,
ıslatırsan altın olur. Siyah kağıdı ıslatırsan gümüş olur."Sonra izin
alarak, memleketime gittim. Evimize her gün misâfir geliyordu.
Buyurdukları gibi yapıyordum. Kâğıtlar, altın veya gümüş para oluyordu.
Hocamın bu tasarrufu ile gereken her masrafı karşılayıp irşâd vazifesine
devâm ettim. Halk tarafından çok sevildim ve böylece onlara hizmet
ettim." Bu talebesinin ismi, altın yapan Kâbilli Sofi mânâsında; "Sofî
Pâyende Tılâ Kâbilî" diye meşhûr olmuştur.
Hüdâperest Hân adında bir
vâli, vâliliği bırakıp, Muhammed Ma'sûm hazretlerine talebe olmuştu. Bir
gün evine altı misâfir gelmişti. Onlara yedirecek ve ikrâm edecek bir
şeyi yoktu. Sohbet ve hatmi kaçırmamak için hocası Muhammed Ma'sûm'un
huzûruna gitti. Hocası Muhammed Ma'sûm hazretleri sıkıntısını
kerâmetiyle anlayıp, sohbetten sonra, kendisine ve altı misâfirine onar
tâne olmak üzere yetmiş tâne, "Enbe" denilen yemiş verdi. Ayrıca altı
misâfiri için, "Eşrefî" denilen altı altın para verdi ve; "Sen bizim
oğlumuz yerindesin, burada bulunduğun müddetçe, sana misâfir gelirse hiç
çekinmeden bize haber ver." buyurdu.
Muhammed Ma'sûm
hazretlerinin talebelerinin meşhûrlarından ve halîfelerinden olan Hâce
Muhammed Sıddîk'a, Peşâver'de irşad, talebe yetiştirme vazifesi
verilmişti. Bu talebesi şöyle anlatmıştır: "Hocam Muhammed Ma'sûm
hazretlerini çok özlemiştim. Mübârek yüzünü görüp, sohbetinde bulunmak
için Peşâver'den, Serhend'e gitmek üzere yola çıktım. Bir katıra binip
yola devâm ediyordum. Yolda katır birden bire ürküp kaçmaya başladı.
Sonra da beni düşürdü. Ayağım üzengiye takıldı, bir türlü kurtaramadım.
Katır, beni sürüklemeye başladı. Yanımda ve çevremde beni bu hâlden
kurtaracak hiçbir kimse de yoktu. Tam bir çâresizlik içinde iken hocam
Muhammed Ma'sûm hazretlerini hatırladım. Allahü teâlânın izni ile
hocamın imdâdıma yetişmesini istedim. Daha böyle düşünür düşünmez hocam
âniden gözüküverdi. Katırı tutup durdurdu. Ben ayağımı üzengiden
kurtarıp, yerden kalkıncaya kadar bekledi. Ayağa kalkınca hocamın
ayaklarına kapanıp, bu yardımından dolayı memnûniyetimi ve muhabbetimi
arzetmek istedim. Fakat ben ayağa kalkar kalkmaz hocam gözden kayboldu,
onu orada göremedim."
Muhammed Ma'sûm
hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden olan Hâce Mûsâ şöyle
anlatmıştır: "Hocam Muhammed Ma'sûm hazretleri bana, icâzet-i mutlaka ve
hilâfet verip; "Size itâat ederler, sözünüzü dinlerler." buyurup,
memleketime dönmemi söylediği zaman kendisine; "Bizim memleketimizdeki
halk, sert tabiatlıdır, böyle şeyleri bilmezler, zâhirî bir kerâmet ve
tasarruf görmezlerse bu yola girmezler. Hattâ böyle olunca alay ederler.
Oradaki insanlar, sert tabiatlı ve sıkıntı vericidirler. Onlar hakkında
öyle bir teveccüh buyurunuz ki, itâat etsinler. Böyle olunca elbette
oradakiler de sevenlerden ve muhlislerden olurlar." diye bildirdim.
Bunun üzerine hocam; "Senin isminin anıldığı yerde, sana itâat ederler.
Bir de, senin duân her hastalığa şifâdır. Onunla hastaları iyi edersin.
Oradaki bütün insanlar sizi severler." dedi. Gerçekten hocamın buyurduğu
gibi oldu."
Sa'dullah Hân, Şâh Cihân'ın
yanındayken, Muhammed Ma' sûm hazretlerinin büyük bir mürşid-i kâmil
olduğunu inkâr ederek, dil uzatıp hâllerini yalanlamıştı. O anda kulunç
hastalığına tutuldu. Bu hastalığa birdenbire yakalanıvermesinin,
Muhammed Ma'sûm hazretleri hakkında söylediği kötü sözlerden olduğunun
farkına vardı. Pişmân oldu ve MuhammedMa'sûm hazretlerine beş yüz rupye
(o zamânın parası) ve bâzı hediyeler gönderdi. "Benim kusur ve
anlayışsızlığımı affetsin." diye haber yolladı. Bir bardak içerisinde de
su gönderip şifâ olması için suya okumasını da istemişti. Fakat Muhammed
Ma'sûm hazretleri bunları aslâ kabûl etmedi. Oğulları o kimseyi
kurtarmak için çok yalvarınca, buyurdu ki: "Yalan söyleyenlerin
nefesinde bereket ve şifâ olmaz. Bize yalancı dedi." O Hânın adamlarına;
"Çabuk gidiniz. Onun rûhu, bu cevâbı bekliyor." buyurdu. Sa'dullah'ın
adamları, utanarak geri döndüler ve duyduklarını söylediler. Sa'dullah
Hân bu sözleri işitince o anda öldü.
Berekât-ı Ma'sûmî kitabının
müellifi şöyle anlatmıştır: "Bir gün Evrengzîb'in oğlu, zamânın pâdişâhı
Muhammed Muazzam Şâh'ın meclisindeydim. MuhammedMa'sûm hazretlerinin
tasarruflarından bahsediliyordu. Muhammed Muazzam Şâh dedi ki: "Sultan
Evrengzîb, Keşmîr'e giderken, irşâd diyârı olan Serhend'den geçiyordu.
Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma'sûm hazretlerini ziyâret ile şereflendi. O
sene, pâdişâh olmasının beşinci senesiydi. Ben de babamın yanındaydım.
Muhammed Ma'sûm hazretleri; "Baban vefât ettikten sonra, pâdişâhlık sana
geçecektir." buyurdu. Kırk beş sene sonra bu müjdesi doğru çıktı.
Evrengzîb'in pâdişâhlık müddeti elli sene idi."
Muhammed Ma'sûm
hazretlerinin, vefât ettiği sene, Şa'bân ayının on beşinci gecesi, yâni
duâların kabûl olduğu, ecellerin takdir edildiği Berât gecesinde,
talebelerinden bâzı hâdiseleri sorup cevap aldı. Sonra da; "Bir kutbun
ismini yaşayanlar defterinden sildiler." buyurarak, vefât edeceğine
işâret etti.Yine vefâtına yakın bir zamanda bir yerde durup; "Pek
yakında kemâl sâhiplerinden birinin mezârı burası olur." buyurdu. Vefât
edince kabrinin orası olduğunu görenler bu sözdeki işâreti anladılar.
Yine o günlerde babası İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kabrini ziyâret
ettiği sırada ondan âhiretin hâllerini sorduğunu ve babasının cevâbında;
"Burada her şey rahmet iledir" buyurduğunu bildirdi ve ertesi gün vefât
etti.Vefâtları 1668 (H.1079) senesi Ağustos ayının on yedinci günü öğle
vakti idi. Cenâzesini, Ahund Sücâdil yıkadı. Mübârek ağzını yıkamaya
sıra gelince, yıkayıcı; "Bu mübârek ağzı açmaya tâkat getiremiyorum."
dedi. Bunun üzerine MuhammedMa'sûm hazretleri kendisi, hayatta olanlar
gibi ağzını açtı, suyu ağzına aldı ve ağzını çalkaladı. Orada bulunanlar
bu hâli görünce şaşırdılar. Namazını en küçük kardeşi, Şeyh Yahyâ
kıldırdı. Mezârı, hayatta iken; "Burada kemâl mertebelerine kavuşan bir
fakîrin mezârı bulunur" buyurduğu yer oldu. Bâbür sultânı ve talebesi
olan Evrengzîb Âlemgir, kabri üzerine yüksek kubbeli bir türbe yaptırdı.
Türbesi, babası İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin türbesinin birkaç yüz metre
kuzeyindedir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'ında, bu oğluna
yazdığı mektuplar vardır.
"Bu bir köşede unutulmuşu
hatırlıyarak, kardeşim Mevlânâ Muhammed Hanîf ile gönderdiğiniz mektup
geldi. Okuyunca, çok sevindirdi. Ortağı, benzeri olmayan cenâb-ı Hakk'a
bağlılığınızı ve O'nun muhabbetinin ateşi ile yandığınızı okuyunca,
sevincimiz kat kat arttı. Bu âhir zaman fitne ve zulmeti içinde, Allahü
teâlâ, bir kulunun kalbine, kendi sevgisini yerleştirir ve kendi
hicrânı, ayrılığı ile onu yakarsa ne büyük nîmettir! Bu nîmetin
kıymetini bilip, şükrünü yapmak lâzımdır. Durmayıp, bunun artmasına
çalışarak, aşk-ı ilâhînin, en son derecesine yükselmesini beklemelidir.
Hakîkî matlûbdan başka hiçbir şeye gönül bağlamamalı, faydası olmayan
şeylerle uğraşmamalıdır. Muhabbet ateşi, nefs-i emmârenin azgınlığından,
yükselmesinden meydana gelen, izzet-i nefs perdesini tamâmen yakarak,
ezelî ve ebedî kemâlâtın nûrları, kalbi aydınlatmalıdır. "Nîmetlerime
şükrederseniz, onları arttırırım." (İbrâhim sûresi: 7) buyrulmuştur.
Ey mes'ud ve bahtiyâr
kardeşim! Allahü teâlânın sevdiği kullarının yolunda yürümek arzusunda
isen, bu yolun şartlarını ve edeblerini gözetmelisin! En önce, sünnet-i
seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden sakınmak lâzımdır. Çünkü Allahü
teâlânın sevgisine ulaştıran yolun esâsı bu ikisidir. İşlerinizi,
sözlerinizi ve ahlâkınızı, dînini bilen ve seven, dindâr âlimlerin
sözlerine ve kitaplarına uydurmalısınız. Sâlih kullar gibi olmalısınız
ve onları sevmelisiniz. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip,
orta derecede olmalısınız. Seher vakti (yâni gecelerin sonunda) kalkmağa
gayret etmelisiniz. Bu vakitlerde istigfâr etmeyi, ağlamayı, Allahü
teâlâya yalvarmayı ganîmet bilmelisiniz. Sâlihlerle berâber olmayı
aramalısınız. "İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibidir." hadîs-i şerîfini
unutmayınız! Şunu, iyi biliniz ki, âhireti, seâdet-i ebediyyeyi
isteyenlerin, dünyâ lezzetlerine düşkün olmaması lâzımdır.
Mübâh olan lezzetleri
bırakamazsanız, hiç olmazsa, haramlardan ve şüphelilerden kaçınınız.
Böylece âhirette kurtulmak umulsun. Fakat, her türlü altın ve gümüş
eşyânın ve çayırda otlayan hayvanların ve ticâret eşyâsının zekâtını,
topraktan, tarladan, ağaçtan alınan mahsüllerin öşrünü de her hâlükârda
vermek lâzımdır. Bunların verilecek mikdârları, fıkıh kitaplarında
bildirilmiştir.
Zekâtı ve fıtraları,
İslâmiyetin emrettiği kimselere seve seve vermelidir. Akrabâyı ziyâret
etmeli, mektupla gönüllerini almalıdır. Komşuların haklarını
gözetmelidir. Fakirlere ve borç isteyenlere merhamet etmelidir. Malı,
parayı, İslâmiyetin izin vermediği yerlere harcetmemeli, izin verilen
yere de, isrâf etmemelidir. Bunlara dikkat edince, mal zarardan kurtulur
ve dünyâlıklar, âhiretlik hâlini alır. Belki de bunlara dünyâ denmez.
İyi biliniz ki, namaz dînin
direğidir. Namaz kılan bir insan, dînini doğrultmuş olur. Namaz
kılmayanın dîni yıkılır. Namazları, müstehap zamanlarda, şartlarına ve
edeblerine uygun kılmalıdır. Bunlar fıkıh kitablarında bildirilmiştir.
Namazları cemâatle kılmalı, birinci tekbîri imâm ile birlikte almağa
çalışmalıdır ve birinci safta yer bulmalıdır. (Câmiye geç gelip, birinci
safa geçmek için, safları yarmak, cemâate eziyet vermek haramdır.)
Bunlardan biri yapılmazsa mâtem tutmalıdır. Kâmil bir müslüman, namaza
durunca, sanki dünyâdan çıkıp âhirete girer. Çünkü dünyâda Allahü
teâlâya yaklaşmak, çok az nasîb olur. Eğer nasîb olursa o da zılle,
gölgeye, sûrete yakınlıktır. Âhiret ise, asla yakınlık yeridir. İşte
namazda, âhirete girerek, burada nasîb olan devletten hisse alır. Bu
dünyâda hasret ve firâk ateşi ile yanan susuzlar, ancak namaz çeşmesinin
hayat suyu ile serinleyip rahat bulur. Büyüklük ve mâbûdluk sahrâsında
şaşırmış kalmış olanlar, namaz gelininin çadır etekleri altında vuslatın
(matlûba kavuşmanın) kokusunu duyarak hayrân olurlar. Allahü teâlânın
sevgili Peygamberi buyurdu ki: "Bir mümin namaz kılmağa başlayınca,
Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile onun arasında bulunan
perdeler kalkar. Cennet'te olan hûriler onu karşılar. Bu hâl, namaz
bitinceye kadar devâm eder."
Bu yolun büyüklerinden
birini buluncaya kadar; Kur'ân-ı kerîm okuyarak, ibâdetleri yaparak,
kıymetli kitaplarda ve hadîs-i şerîflerde bildirilen duâları, tesbihleri
okuyarak vakitlerinizi mâmûr ediniz! Bu duâ, tesbîh ve ibâdetlerden bir
kısmını bu fakîr, toplamıştım. Mevlânâ MuhammedHanîf almıştı.
Zamânınızın çoğunu; "Lâ ilâhe illallah" kelimesini söylemekle geçiriniz.
Kalbi temizlemekte çok tesirlidir. Her gün, belli mikdâr okursanız iyi
olur. Abdestli ve abdestsiz söylenebilir. Bu yolun büyüklerini sevmeyi
saâdetin sermâyesi biliniz! Bu yolda ilerleten en kuvvetli vâsıtanın, bu
muhabbet olduğunu biliniz.Fârisî beyt tercümesi:
Muhammed Ma'sûm Fârûkî
hazretleri buyurdu ki: "Âdet olarak, riyâ, gösteriş olarak değil de,
Allah rızâsı için, fakirlere yemek, sadaka verip, sevâblarını meyyitin
rûhuna göndermek iyi olur ve büyük ibâdet olur."
"Allahü teâlâ insanı
beyhûde yaratmadı ki, insan kendi hâline terk olunsun. İstediğini
yapsın, hevâ-yı nefse ve hoşuna giden şeye uysun!O, emirlere uymakla ve
yasaklardan sakınmakla mükellef kılınmıştır. İnsan için bunu yapmaktan
başka çâre yoktur. Bunu yapmayıp, nefsine, arzu ve hevesine uyanlar,
âsi, inadcı olup, Allahü teâlânın gazabına uğrarlar ve çeşitli azablara
müstehak olurlar."
Muhammed Ma'sûm, bir
gün abdest alırken abdest aldığı ibriği kuvvetle duvara fırlattı.
Hizmetinde bulunan talebesi gitti ve başka bir ibrik getirdi.Talebesi,
önce verdiği ibriğin böyle atılıp kırılmasına üzüldü. "Acabâ ne kusur
ettim." deyip, MuhammedMa'sûm hazretlerinin yakınlarından birine gidip
durumu anlattı. O da, talebesinin bu üzüntülü ve korkulu hâlini
MuhammedMa'sûm-i Fârûkî hazretlerine bildirdi. MuhammedMa'sûm hazretleri
buyurdu ki: "Ona söyleyiniz korkmasın. O ibriği attığım sırada, bizi
sevenlerden birisi sahrada, kana susamış bir arslana rastladı. Arslan o
anda onu orada öldürecek, parça parça edecekti. O talebem ise tam bir
âcizlik içinde bizden yardım istedi. O anda elimde ve yanımda ibrikten
başka bir şey yoktu. Bunun için ibriği arslana fırlattım ve o zavallıyı
kurtardım."
Muhammed Ma'sûm
hazretleri buyurdu ki: "İnsanın ömrü çok azdır. Sonsuz olan âhiret
hayâtında, insanın karşılaşacağı şeyler, dünyâda yaşadığı hâle bağlıdır.
Aklı başında olan, ileriyi görebilen bir kimse, dünyâdaki kısa
hayâtında, âhirette iyi ve rahat yaşamağa sebeb olan şeyleri yapar.
Âhiret yolcusuna lâzım olan şeyleri hazırlar."
Bir genç, Muhammed
Ma'sûm hazretlerinin sohbetine gelirdi. Bu genç, bir kıza âşık olup,
dalgın ve dağınık bir hâldeydi. Muhammed Ma'sûm hazretleri bir gün o
gencin hâlini anlayıp buyurdu ki: "Bu bozuk düşünceden ve lüzumsuz
hayâlden vazgeç! Himmet ve arzu yüzünü hakîkat bahçesine çevir! Mârifet
bostanından meyveler topla! Elbette bu diğerinden daha iyi olacaktır."
Bu hâl içerisinde ezilen ve sıkıntı içinde olan genç, Hâfız-ı Şirâzî'nin
bir beytini okuyarak bu hâlden kurtulması için duâ ve himmet etmesini
istedi. MuhammedMa'sûm hazretleri, gencin bu sözü üzerine, o hâlden
kurtulması için duâ ve himmet etti ve; "Seni bu hâlden kurtardılar!"
buyurdu. Genç bu sözü duyar duymaz, kendini toplayıp aklı başına geldi.
Mecazî olan aşk ve sevgisi, hakîkî aşka döndü. Muhammed Ma'sûm
hazretlerinin sâdık talebelerinden oldu. Hattâ onun feyz ve
bereketlerinden o kadar faydalandı ki, sâlih, velî ve kâmil bir zât
oldu.
Bir gün İran
kumandanlarından râfızî îtikâdlı biri, Hindistan'ın başşehrine gitmek
üzere yola çıkmıştı. Serhend şehrinden geçerken, alay edercesine,
hizmetçilerinden birini Muhammed Ma'sûm hazretlerinin huzûruna gönderip,
ziyâretine gelmek istediğini bildirdi. Muhammed Ma'sûm hazretleri;
"Misâfir kâfir de olsa ona ikrâmda bulununuz." sözü gereğince, misâfir
için hazırlık yaptırdı. İkindiye kadar beklediler. Gelmedi. Sonunda o
kumandanın gittiği haberi geldi. Maksadı, Ehl-i sünnetin en büyük
âlimlerinden ve koruyucularından olan Muhammed Ma'sûm ile alay etmek,
onu küçük görüp hafife almakmış. O sırada, Muhammed Ma'sûm hazretlerinin
en yüksek halîfelerinden olan Hâce Muhammed Hanîf-i Kâbilî misâfir
geldi. Hazır olan yemekleri onun için getirdiler. Hâce Muhammed Hanîf,
hediye olarak birkaç tâne bıçak getirmişti.Başka hediyeler de vardı.
Muhammed Ma'sûm hazretleri bıçaklardan birini alıp; "Bir salatalık
getirin." buyurdu. Salatalık getirdiler. O bıçakla salatalığı kesti ve
buyurdu ki; "Salatalığı keserken, bizimle alay etmeye kalkışan o
râfizînin de başının kesildiğini gördüm." Hakîkaten buyurduğu gibi oldu.
Ekberâbâd şehrinde
tasavvufta yetişmiş bir âlim vardı. Hastalanıp ölmek üzere iken,
talebesi olan kız kardeşinin oğlunu istedi. Sonra; "Senin hâllerin
tamamlanmadı. Ben de ölüyorum. Şimdi senin, Muhammed Ma'sûm
hazretlerinin huzûruna gidip, sülûk eylemen, tasavvufta yetişmen ve
böylece kemâl mertebelerine kavuşman gerekiyor. Zannedersem, bu büyük
nîmete ancak, on iki sene sonra kavuşabileceksin." buyurdu. Bu zât
söylenilen müddet içinde, her ne kadar birçok yere gittiyse de, irşâd
diyârı olan Serhend'e yolu düşmedi. Ancak on iki sene sonra, Serhend
şehrine geldi. Muhammed Ma'sûm hazretlerinin ziyâreti ile şereflendi.
Muhammed Ma'sûm hazretleri onu görünce; "Üstâdının sana söylediği on iki
sene bugün doldu." buyurdu. Gelen talebe hesâb etti aynen buyurdukları
gibiydi. Sonra buyurdular ki: "Bu mânâyı, üstâdının büyüklüğünü
göstermek için izhâr eyledim. Burada bulunanlar da, onun kemâlini
böylece öğrensinler diye söyledim."