MAHMUD USTAOSMANOĞLU
[K.S.]
1931 yılında
Trabzon'un Of ilçesinin Tavşanlı köyünde
dünyaya geldi.
Uzun süre hamile
kalamayan annesi Fatıma Hanım, bir çocuğu olması için Allah' a
yalvarıyordu. Bir gece rüyasında, ayın koynuna indiğini ve bütün
dünyayı aydınlattığını gördü. Bu rüyanın üzerinden çok uzun bir süre
geçmeden oğlu
Mahmud Ustaosmanoğlu
doğdu.
İlk eğitimini
köyünün imamlığını yapan
babası Ali Efendi'den yaptı.
10 yaşında iken,
memleketinde
babası Ali Efendi ve annesi Fatıma Hanım'dan hafızlığını
tamamladı. Mehmet Rüştü Âşık Kutlu Hoca'dan talim dersleri aldı.
Balaban köyünde Hoca Abdülvehhab Efendi'den Arapça okudu. Devrin
tanınmış hocalarından ve dersiamlarından Süleymaniye Medresesi mezunu
Hacı Dursun Feyzi Güven Hocaefendi'den fıkıh, tefsir, hadis gibi dini
ilimleri okuyarak 16 yaşında icazet aldı.
İcazetini aldıktan sonra
teyzesinin kızı Zehra
Hanım'la evlendi. Ahmet, Abdullah ve Fatıma isminde üç çocuğu oldu.
1951'de Ramazan ayında
geçcii görevli olarak Sivas'ın Divriği ilçesine vaiz olarak
gönderildi.
1952 yılının sonlarında
Nakşbendiyye yolundaki mürşidi Ahıskalı
Ali Haydar Efendi
ile tanışması hayatının dönüm noktası olmuştur.
Askerliğinin
acemilik döneminde Bandırma'ya gider. Birliğine teslim olmadan önce
gittiği bir camide Kur'ân okurken, Ali Haydar Efendinin müridlerinden
Hacı Emrullah Efendi'nin dikkatini çeker.
***
Sonrasını ve İntisabını Emrullah
Efendi anlatıyor:
“Ramazan yaklaşıyordu. Mahallede mukabele okuyacak bir kimse bulmamız
mümkün değildi. Bu düşünce içerisinde camiye gitmiştim. Bir de ne
göreyim! Camide genç bir delikanlı Kur’an okuyor. Hem de çok güzel
okuyordu. İçimden ‘Ramazan’da Kur’an’ı bu gençten dinleriz.’ diye
geçirdim. Namazı beraber kıldıktan sonra kendisiyle tanıştım. Bize
Ramazan’da mukabele okuması için teklifte bulundum.
"Bandırma’ya askerlik vazifemi yerine getirmek için geldim" dedi. Son
derece üzülmüştüm.
"Seni evimde misafir etmek isterim." deyince de çok saygılı bir
şekilde reddetti ve otelde yer ayırttığını söyledi. Bunun üzerine para
yardımında bulunmak için teklif ettim.
"Hayır, istemem. İleride lazım olursa sizden isterim" dedi. Kendisine
dükkanınımın yerini tarif ettim. Müsaid zaman olduğunda veya herhangi
bir sıkıntısı olduğunda, dükkanıma gelmesini tembih ettim. Ve
ayrıldık.
Aradan uzun zaman geçtiği halde bizim askerden hiçbir haber alamadım.
Bir cuma günü cuma namazını kılmak için camiye erken gitmiştim. Bir de
ne göreyim! Aradığım asker kürsüde vaaz ediyor. Son derece mutlu
olmuştum. Hele vaazın manevi havası bütün camiyi kaplamıştı. Birden
aklıma ilçemizin müftüsü geldi. Müftü tanımadığı, bilmediği kişilere
vaaz ettirmezdi. Bu askerin vaazına da bir terslik çıkarmasından
korkmuştum. Bu düşünceler içerisindeyken kürsünün dibinde gözlerim
müftüyü buldu. Büyük bir dikkatle vaazı dinliyordu. Bu manzara
karşısında rahatladım. Namazdan sonra askerin yanına vardım, niçin
gelmediğini, kendisini merak ettiğimi söyledim.
"Birliğimden izim alamadım" dedi ve yine ayrıldık.
Bu arada ben hacc hazırlıklarına başladım. Allâh nasib etti de o
mübarek beldelere gittim. Ben haccda bulunurken arkamdan şöyle bir
hadise cereyan etmiş.
Ali Haydar Efendi
(K.S.)’un,
Bandırma’daki medfun şeyhi Ali Rıza el-Bezzaz
(K.S.)
Hazretleri, manevi yolla İstanbul’daki dergahta bulunan, Ali Haydar
Efendi (K.S.)’a:
“Bandırma’ya hemen gel ve buradaki emaneti al" diyor.
Ali Haydar Efendi (K.S.)
etrafındakilere: "Hazırlık yapın, Bandırma’ ya gidiyoruz" der.
Etrafındakiler:
"Aman Efendi Hazretleri, bu hasta halinizle nasıl yola çıkarız"
demelerine rağmen yola çıkılır. Yolculuk biter ve Bandırma’daki Tekke
Camii’ne varılır. Ali Haydar Efendi (K.S.) yanında bulunan müridlerine:
"Burada bir asker var. Onu bulun ve bana getirin" der. Fakat, askerin,
adı, soyadı, adresi, hülasa hakkında hiç bir bilgi yok. Sadece bir
asker aranıyor. Benim de haccda bulunmam işleri daha da
zorlaştırmıştı.
Birgün Tekke Camii’nin önünde medfun Ali Rıza el-Bezzaz (K.S.)
Hazretlerinin kabri başında bir asker Kur’ an okuyordu. Asker aramak
için dolaşan müridlerden biri, bir askerin, üstadın kabri başında
Kur’an okuduğunu görüyor. Hemen içeriye koşuyor ve Ali Haydar Efendi
(K.S.)’a:
"Efendim, üstadımızın kabri başında Kur’an okuyan bir asker var"
diyor. Ali Haydar Efendi (K.S.):
"Onu hemen çağırın" diyor. Mürid askerin yanına gelir:
"Kardeşim, içeride meşayıhtan biri var. Sizi görmek istiyor. İçeri
kadar gelir misiniz?" der. Asker hemen kalkıyor ve camiye giriyor.
Kapıdan içeri girerken Ali Haydar Efendi (K.S.) ayağa kalkıyor ve
etrafındakilere:
"İşte emanetleri teslim edeceğim kimse geldi" diyor.
Böylece ilk görüşme oluyor.
İstihare neticesinde ders veriliyor ve Ali Haydar Efendi (K.S.)
Hazretleri vasıtası ile tarikat-ı aliyye'ye intisab ediyor.
***
Mahmud
Efendi kendileri
anlatıyor:
"Bandırma'da Halil Efendi isimli takva sahibi bir kişi vardı.
'Buralarda irşad ehli bir şeyh yok mu?' diye sordum. Bana Ali Rıza
el-Bezzaz Efendi (K.S.) Hazretlerinin kabrini gösterdi ve bu Zat'ın
halifesinin İstanbul'da olduğunu söyledi. Ben de bu Zat'ın kabrini
ziyaret ettim. Bir fırsatını bulup İstanbul'a nasıl gideceğimi
düşünüyordum.
Bir gün deniz kenarındaki Haydar Çavuş Camii'nde Cuma namazında camiin
bir köşesinde beyaz sarıklı, beyaz cübbeli nuranî bir zat gördüm. Cuma
namazını kıldım, camiden çıkarken sağ tarafta Ali Haydar Efendi' yi
gördüm. Bana 'padişah gibi heybetli' göründü. Cemaate bu Zat'ın kim
olduğunu sordum, tanımadıklarını söylediler. Camiden çıkınca, babası
takva sahibi bir zat olan Fahri Hoca'ya da camide gördüğüm Zat'ı
sordum. Fahri Hoca bana: "İşte o senin görmek istediğin Ali Rıza
el-Bezzaz Efendi (K.S.) Hazretlerinin halefi Ali Haydar Efendi (K.S.)
Hazretleridir" dedi. Yanına gittim ve görüşmek istedim. O bana: "Gece
gel, görüşelim; zaman çok kötü, takipteyim" dedi. Akşam olunca Halil
Efendi'nin evine gittim. Ali Haydar Efendi Hazretleri
rahatsızlanmıştı; görüşemedim. Sabah olunca gittim, yine görüşemedim.
Ancak ikindi vakti Eskici Abdullah Efendi'nin evinde görüşebildim.
Elini öptüm ve yanımdakilere "okumuş olduğumu söylemeyin" dedim. İçeri
girerken Ali Haydar Efendi ayağa kalktı " İşte 'emaneti teslim
alacak' kişi..." buyurdu. Sofralar kurulmuştu ve çok güzel
yemekler vardı. Sofraya oturduğumuzda bana soru sormaya başladı.
Sorduğu ilk soruları cevapladım, ancak daha sonra zor sorular sormaya
başladı. Sorduğu sorular karşısında zorlanıyordum ve yemek de
yiyemiyordum. Yanındakilere dönüp "Siz yemeğinizi yiyin" demişti. Ali
Haydar Efendi (K.S.) Hazretleri oradan İnegöl'e kayınpederini ziyarete
gitti.
Mahmud
Efendi'nin, acemi eğitimi
bitince usta birliğinde askerliğini tamamlamak için İstanbul’a gelir.
Ali Haydar Efendi'nin sohbetlerine devam etme fırsatına kavuşur.
Mahmud
Efendi
kendileri
anlatıyor:
"Askerliğim devam ediyordu.
Efendi Babam: " İstanbul'a nasıl sevk olursun oğlum?" demişti. Nihayet
sevk zamanım geldi ve benim ismim de okundu: "Mahmud Ustaosmanoğlu:
İstanbul" dediler; çok sevinmiştim. İstanbul'da Selimiye Kışlası'na,
oradan da Gebze' ye yolladılar. Efendi Babama çok uzak olmuştum.
Efendi Baba, ziyaretlerime geliyordu. Sevkimi istedim. Komutanım olan
yüzbaşıdan beni İstanbul'a yollamasını rica ettim. O da : " Bana
lâzımsın" dedi. Bunun üzerine "Size oradan da dua ederim" dedim.
Bunun üzerine beni İstanbul'un merkezindeki Sirkeci'ye yolladılar.
Artık Efendi Babama çok sık gidebiliyordum. Askerliğim bittikten
sonra bir kilo üzüm alıp kendisini ziyarete gittim. Bana: " Oğlum
seninle ilk görüşmemden üç gün sonra, ikinci görüşmemizde vefat eden
şeyhim ( Ali Rıza el-Bezzaz Efendi K.S.) zuhur etmişti ve senin elini
tutup benim elime verip: "Bunu al, bizimdir " demiştir..."
***
Mahmud
Efendi, terhisten sonra
memleketine gidiyor. Bir müddet İstanbul’a gelemiyor. Ali Haydar
Efendi’ye Trabzon’ dan yazdığı mektuplara Ali Haydar Efendi (K.S.) de
cevap veriyor. Bir mektubuna verdiği cevabın sonu şu satırlarla
bitmektedir. “...Evladım, Yusuf’um, biliyorsunuz ki, ellerim ra’şesi
günden güne artmaktadır. Cevabı kendi yazınızla arzu ediyorum. Yazınız
beni gayrete getirdi. Bunu iki günde devre devre yazabildim.
Okuyabilirsen oku da göreyim. Hele çabuk gel de lisanen anlaşalım. “
Kısa bir müddet sonra Efendi Hazretleri İstanbul’a geliyor. Ali Haydar
Efendi (K.S.) ona: "İsmailağa Camii’ne imam olacaksın" diyor.
Mahmud Ustaosmanoğlu
Efendi Hazretleri anlatıyor:
" İstanbul' da iken Ali
Haydar Efendi ile birlikte yanımızda ancak dört - beş kişi olduğu
halde hatm-i hace okurduk. O' nu sürekli takip ederlerdi. O devirde
Arabça okuyup-okutmak müşkildi. Bu ilimleri okuyabilmek için çok
zorluklar çektim.
Derdi ki: " Oğlum
Mahmud! Ben seni, bir şey emretsem ve sen de hemen onu yapsan
arzusunda olduğunu görüyorum. Ateşin içinde yandıkça ateşin rengini
alan demir gibi..."
Mahmud
Efendi Yanyalı
İsmet Efendi Tekkesi'ndeki mürşidinin sözlerini emir kabul ederek hiç
yüksünmeden yapıyordu. Ali Rıza Bezzaz Hazretleri, Ali Haydar
Efendi'yi bağlılarına emanet ederken şöyle demişti: " Söz veriyorum
size, kim O'nun elinden tutarsa hiçbir kitaptan okuyamayacağı, hiçbir
kimseden duyamayacağı şeyleri O'ndan duyacak ve öğrenecektir." Ali
Haydar Efendi de , halefini velayet makamlarına iletti, hamil olduğu
manevi bilgiyi O'na -en ince ayrıntısına kadar- öğretti.
Ali Haydar Efendi Hazretleri, "Oğlum Mahmud! İsmailağa Camii'ne
imam olacaksın" der. İstanbul'da Fatih ilçesi Çarşamba semtindeki
İsmailağa Camii, deprem nedeniyle harabe haline gelerek metruk
hale gelmişken kısa sürede tamir edilip temizlenir ve Mahmud Efendi
Hazretleri
1954'te İsmailağa
Camii'nde
imamet ve irşad vazifesini sürdürmeye başlar.
1996'da 65 yaşını doldurduğu için aynı camiden emekli oldu.
Ali Haydar Efendi, İsmet Efendi Dergahı'ndaki özel odasında, sabah
namazından kuşluk vaktine kadar "Yusuf'um" dediği müridi Mahmud
Efendi'nin tasavvufi eğitimi ile hassasiyetle ilgilenmiştir. Ali
Haydar Efendi, bu eğitimde ledünni sohbeti yanısıra Mesnevi,
Mektubât, Reşâhat, Risâle-i Kudsiyye gibi tasavvuf kitablarının
mütalalasına da önem vermiştir. O'nu, gece geç saatlere kadar
kitap okurken gördüklerinde "Oğlum Mahmud, şimdi çok çalış, ileride
kitap okumaya vakit bulamayacaksın" diyerek okumağa teşvik ederdi.
Mahmud
Ustaosmanoğlu
Efendi'nin,
son
yıllarda yayınını başlattığı Ruhu'l-Furkan isimli tefsirin
birçok cildi yayınlanmış olup yayınına halen (2007) devam
edilmektedir. Sohbetleri dört cilt halinde, Yanyalı Mustafa İsmet
Garibullah'ın Risale-i Kudsiyye isimli kitabının tercüme ve izahı da
iki cilt olarak yayınlandı.
***
Mahmud
Ustaosmanoğlu Efendi
Hazretleri naklediyor:
"Ali Haydar Efendi buyurdu
ki; "Mahmud' un elinden tutan benim elimden tutmuş olur. Hakikat şu
ki; bu fakirin elinden tutan Ali Rıza Bezzaz Hazretleri'nin elinden
tutmuş olur. Böylece halka halka silsile ta Rasûlullah Efendimiz
(s.a.v.)'e dayanır."
Risale-i Kudsiye'nin sahibi
Şeyh Mustafa
İsmet Garîbullah
silsile hakkında şöyle yazmıştı:
Sahih yed yok ise nisbet
olur sed
Sahih yed ile Aziz Hakk'a gidelim
Cemali ba kemale seyredelim.