TASAVVUFA  DAİR   ...

Tasavvuf Portalı

 

Digital Mürşid {Buradasınız}

Digital Âsitane

Digital Murabıt

Digital  Sufi

Digital Ziyaret

Digital Sanat

Tasavvuf  Literatürü

 

Tasavvuf Portalı Haritası

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

10/08/07

Tasavvuf & Sufiler  âsitanesi tasavvuf.info adresinde yayında...

MAHMUD USTAOSMANOĞLU

[K.S.]


1931 yılında
Trabzon'un Of ilçesinin Tavşanlı köyünde dünyaya geldi.

Uzun süre hamile kalamayan annesi Fatıma Hanım, bir çocuğu olması için Allah' a yalvarıyordu. Bir gece rüyasında, ayın koynuna indiğini ve bütün dünyayı aydınlattığını gördü. Bu rüyanın üzerinden çok uzun bir süre  geçmeden oğlu Mahmud Ustaosmanoğlu doğdu.

 İlk eğitimini köyünün imamlığını yapan babası Ali Efendi'den yaptı. 10 yaşında iken, memleketinde babası Ali Efendi ve annesi Fatıma Hanım'dan  hafızlığını tamamladı. Mehmet Rüştü Âşık Kutlu Hoca'dan talim dersleri aldı. Balaban köyünde Hoca Abdülvehhab Efendi'den Arapça okudu. Devrin tanınmış hocalarından ve dersiamlarından Süleymaniye Medresesi mezunu Hacı Dursun Feyzi Güven Hocaefendi'den fıkıh, tefsir, hadis gibi dini ilimleri okuyarak 16 yaşında icazet aldı.

İcazetini aldıktan sonra teyzesinin kızı Zehra Hanım'la evlendi. Ahmet, Abdullah ve Fatıma isminde üç çocuğu oldu.

1951'de Ramazan ayında geçcii görevli olarak Sivas'ın Divriği ilçesine vaiz olarak gönderildi. 

1952 yılının sonlarında Nakşbendiyye yolundaki mürşidi Ahıskalı Ali Haydar Efendi ile tanışması hayatının dönüm noktası olmuştur. Askerliğinin acemilik döneminde Bandırma'ya gider. Birliğine teslim olmadan önce gittiği bir camide Kur'ân okurken, Ali Haydar Efendinin müridlerinden Hacı Emrullah Efendi'nin dikkatini çeker.

***

Sonrasını ve İntisabını Emrullah Efendi anlatıyor:


“Ramazan yaklaşıyordu. Mahallede mukabele okuyacak bir kimse bulmamız mümkün değildi. Bu düşünce içerisinde camiye gitmiştim. Bir de ne göreyim! Camide genç bir delikanlı Kur’an okuyor. Hem de çok güzel okuyordu. İçimden ‘Ramazan’da Kur’an’ı bu gençten dinleriz.’ diye geçirdim. Namazı beraber kıldıktan sonra kendisiyle tanıştım. Bize Ramazan’da mukabele okuması için teklifte bulundum.
"Bandırma’ya askerlik vazifemi yerine getirmek için geldim" dedi. Son derece üzülmüştüm.
"Seni evimde misafir etmek isterim." deyince de çok saygılı bir şekilde reddetti ve otelde yer ayırttığını söyledi. Bunun üzerine para yardımında bulunmak için teklif ettim.
"Hayır, istemem. İleride lazım olursa sizden isterim" dedi. Kendisine dükkanınımın yerini tarif ettim. Müsaid zaman olduğunda veya herhangi bir sıkıntısı olduğunda, dükkanıma gelmesini tembih ettim. Ve ayrıldık.
Aradan uzun zaman geçtiği halde bizim askerden hiçbir haber alamadım. Bir cuma günü cuma namazını kılmak için camiye erken gitmiştim. Bir de ne göreyim! Aradığım asker kürsüde vaaz ediyor. Son derece mutlu olmuştum. Hele vaazın manevi havası bütün camiyi kaplamıştı. Birden aklıma ilçemizin müftüsü geldi. Müftü tanımadığı, bilmediği kişilere vaaz ettirmezdi. Bu askerin vaazına da bir terslik çıkarmasından korkmuştum. Bu düşünceler içerisindeyken kürsünün dibinde gözlerim müftüyü buldu. Büyük bir dikkatle vaazı dinliyordu. Bu manzara karşısında rahatladım. Namazdan sonra askerin yanına vardım, niçin gelmediğini, kendisini merak ettiğimi söyledim.
"Birliğimden izim alamadım" dedi ve yine ayrıldık.
Bu arada ben hacc hazırlıklarına başladım. Allâh nasib etti de o mübarek beldelere gittim. Ben haccda bulunurken arkamdan şöyle bir hadise cereyan etmiş.
Ali Haydar Efendi
(K.S.)’un, Bandırma’daki medfun şeyhi Ali Rıza el-Bezzaz (K.S.) Hazretleri, manevi yolla İstanbul’daki dergahta bulunan, Ali Haydar Efendi (K.S.)’a: “Bandırma’ya hemen gel ve buradaki emaneti al" diyor.

Ali Haydar Efendi (K.S.) etrafındakilere: "Hazırlık yapın, Bandırma’ ya gidiyoruz" der. Etrafındakiler:
"Aman Efendi Hazretleri, bu hasta halinizle nasıl yola çıkarız" demelerine rağmen yola çıkılır. Yolculuk biter ve Bandırma’daki Tekke Camii’ne varılır. Ali Haydar Efendi (K.S.) yanında bulunan müridlerine:
"Burada bir asker var. Onu bulun ve bana getirin" der. Fakat, askerin, adı, soyadı, adresi, hülasa hakkında hiç bir bilgi yok. Sadece bir asker aranıyor. Benim de haccda bulunmam işleri daha da zorlaştırmıştı.
Birgün Tekke Camii’nin önünde medfun Ali Rıza el-Bezzaz (K.S.) Hazretlerinin kabri başında bir asker Kur’ an okuyordu. Asker aramak için dolaşan müridlerden biri, bir askerin, üstadın kabri başında Kur’an okuduğunu görüyor. Hemen içeriye koşuyor ve Ali Haydar Efendi (K.S.)’a:
"Efendim, üstadımızın kabri başında Kur’an okuyan bir asker var" diyor. Ali Haydar Efendi (K.S.):
"Onu hemen çağırın" diyor. Mürid askerin yanına gelir:
"Kardeşim, içeride meşayıhtan biri var. Sizi görmek istiyor. İçeri kadar gelir misiniz?" der. Asker hemen kalkıyor ve camiye giriyor.
Kapıdan içeri girerken Ali Haydar Efendi (K.S.) ayağa kalkıyor ve etrafındakilere:
"İşte emanetleri teslim edeceğim kimse geldi" diyor.

Böylece ilk görüşme oluyor. İstihare neticesinde ders veriliyor ve Ali Haydar Efendi (K.S.) Hazretleri vasıtası ile tarikat-ı aliyye'ye intisab ediyor.

***
Mahmud Efendi kendileri anlatıyor:

"Bandırma'da Halil Efendi isimli takva sahibi bir kişi vardı. 'Buralarda irşad ehli bir şeyh yok mu?' diye sordum. Bana Ali Rıza el-Bezzaz Efendi (K.S.) Hazretlerinin kabrini gösterdi ve bu Zat'ın halifesinin İstanbul'da olduğunu söyledi. Ben de bu Zat'ın kabrini ziyaret ettim. Bir fırsatını bulup İstanbul'a nasıl gideceğimi düşünüyordum.

Bir gün deniz kenarındaki Haydar Çavuş Camii'nde Cuma namazında camiin bir köşesinde beyaz sarıklı, beyaz cübbeli nuranî bir zat gördüm. Cuma namazını kıldım, camiden çıkarken sağ tarafta Ali Haydar Efendi' yi gördüm. Bana 'padişah gibi heybetli' göründü. Cemaate bu Zat'ın kim olduğunu sordum, tanımadıklarını söylediler. Camiden çıkınca, babası takva sahibi bir zat olan Fahri Hoca'ya da camide gördüğüm Zat'ı sordum. Fahri Hoca bana: "İşte o senin görmek istediğin Ali Rıza el-Bezzaz Efendi (K.S.) Hazretlerinin halefi Ali Haydar Efendi (K.S.) Hazretleridir" dedi. Yanına gittim ve görüşmek istedim. O bana: "Gece gel, görüşelim; zaman çok kötü, takipteyim" dedi. Akşam olunca Halil Efendi'nin evine gittim. Ali Haydar Efendi Hazretleri rahatsızlanmıştı; görüşemedim. Sabah olunca gittim, yine görüşemedim. Ancak ikindi vakti Eskici Abdullah Efendi'nin evinde görüşebildim. Elini öptüm ve yanımdakilere "okumuş olduğumu söylemeyin" dedim. İçeri girerken Ali Haydar Efendi ayağa kalktı " İşte 'emaneti teslim alacak' kişi..." buyurdu. Sofralar kurulmuştu ve çok güzel yemekler vardı. Sofraya oturduğumuzda bana soru sormaya başladı. Sorduğu ilk soruları cevapladım, ancak daha sonra zor sorular sormaya başladı. Sorduğu sorular karşısında zorlanıyordum ve yemek de yiyemiyordum. Yanındakilere dönüp "Siz yemeğinizi yiyin" demişti. Ali Haydar Efendi (K.S.) Hazretleri oradan İnegöl'e kayınpederini ziyarete gitti.

Mahmud Efendi'nin, acemi eğitimi bitince usta birliğinde askerliğini tamamlamak için İstanbul’a gelir. Ali Haydar Efendi'nin sohbetlerine devam etme fırsatına kavuşur.

Mahmud Efendi kendileri anlatıyor:

"Askerliğim devam ediyordu. Efendi Babam: " İstanbul'a nasıl sevk olursun oğlum?" demişti. Nihayet sevk zamanım geldi ve benim ismim de okundu: "Mahmud Ustaosmanoğlu: İstanbul" dediler; çok sevinmiştim. İstanbul'da Selimiye Kışlası'na, oradan da Gebze' ye yolladılar. Efendi Babama çok uzak olmuştum. Efendi Baba, ziyaretlerime geliyordu. Sevkimi istedim. Komutanım olan yüzbaşıdan beni İstanbul'a yollamasını rica ettim. O da : " Bana lâzımsın" dedi. Bunun üzerine  "Size oradan da dua ederim" dedim. Bunun üzerine beni İstanbul'un merkezindeki Sirkeci'ye yolladılar. Artık  Efendi Babama çok sık gidebiliyordum. Askerliğim bittikten sonra bir kilo üzüm alıp kendisini ziyarete gittim. Bana: " Oğlum seninle ilk görüşmemden üç gün sonra, ikinci görüşmemizde vefat eden şeyhim ( Ali Rıza el-Bezzaz Efendi K.S.) zuhur etmişti ve senin elini tutup benim elime verip: "Bunu al, bizimdir " demiştir..."

***

Mahmud Efendi, terhisten sonra memleketine gidiyor. Bir müddet İstanbul’a gelemiyor. Ali Haydar Efendi’ye Trabzon’ dan yazdığı mektuplara Ali Haydar Efendi (K.S.) de cevap veriyor. Bir mektubuna verdiği cevabın sonu şu satırlarla bitmektedir. “...Evladım, Yusuf’um, biliyorsunuz ki, ellerim ra’şesi günden güne artmaktadır. Cevabı kendi yazınızla arzu ediyorum. Yazınız beni gayrete getirdi. Bunu iki günde devre devre yazabildim. Okuyabilirsen oku da göreyim. Hele çabuk gel de lisanen anlaşalım. “
Kısa bir müddet sonra Efendi Hazretleri İstanbul’a geliyor. Ali Haydar Efendi (K.S.) ona: "İsmailağa Camii’ne imam olacaksın" diyor.

Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi Hazretleri anlatıyor:

" İstanbul' da iken Ali Haydar Efendi ile birlikte yanımızda ancak dört - beş kişi olduğu halde hatm-i hace okurduk. O' nu sürekli takip ederlerdi. O devirde Arabça okuyup-okutmak müşkildi. Bu ilimleri okuyabilmek için çok zorluklar çektim.

Derdi ki: " Oğlum Mahmud! Ben seni, bir şey emretsem ve sen de hemen onu yapsan arzusunda olduğunu görüyorum. Ateşin içinde yandıkça ateşin rengini alan demir gibi..."  Mahmud Efendi  Yanyalı İsmet Efendi Tekkesi'ndeki mürşidinin sözlerini emir kabul ederek hiç yüksünmeden yapıyordu. Ali Rıza Bezzaz Hazretleri, Ali Haydar Efendi'yi bağlılarına emanet ederken şöyle demişti: " Söz veriyorum size, kim O'nun elinden tutarsa hiçbir kitaptan okuyamayacağı, hiçbir kimseden duyamayacağı şeyleri O'ndan duyacak ve öğrenecektir." Ali Haydar Efendi de , halefini velayet makamlarına iletti, hamil olduğu manevi bilgiyi O'na -en ince ayrıntısına kadar- öğretti.

Ali Haydar Efendi Hazretleri, "Oğlum Mahmud!  İsmailağa Camii'ne imam olacaksın" der. İstanbul'da Fatih ilçesi Çarşamba semtindeki İsmailağa Camii, deprem nedeniyle harabe haline gelerek  metruk hale gelmişken kısa sürede tamir edilip temizlenir ve Mahmud Efendi Hazretleri
1954'te İsmailağa Camii'nde imamet ve irşad vazifesini sürdürmeye başlar. 1996'da 65 yaşını doldurduğu için aynı camiden emekli oldu.

Ali Haydar Efendi, İsmet Efendi Dergahı'ndaki özel odasında, sabah namazından kuşluk vaktine kadar  "Yusuf'um" dediği müridi Mahmud Efendi'nin tasavvufi eğitimi ile hassasiyetle ilgilenmiştir. Ali Haydar Efendi, bu eğitimde ledünni sohbeti yanısıra  Mesnevi, Mektubât, Reşâhat, Risâle-i Kudsiyye gibi tasavvuf kitablarının mütalalasına da  önem vermiştir. O'nu, gece geç saatlere kadar kitap okurken gördüklerinde "Oğlum Mahmud, şimdi çok çalış, ileride kitap okumaya vakit bulamayacaksın" diyerek okumağa teşvik ederdi.

Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi'nin, son yıllarda  yayınını başlattığı Ruhu'l-Furkan isimli tefsirin birçok cildi yayınlanmış olup yayınına halen (2007) devam edilmektedir. Sohbetleri dört cilt halinde, Yanyalı Mustafa İsmet Garibullah'ın Risale-i Kudsiyye isimli kitabının tercüme ve izahı da iki cilt olarak yayınlandı.

***

Mahmud Ustaosmanoğlu Efendi Hazretleri naklediyor:

"Ali Haydar Efendi buyurdu ki; "Mahmud' un elinden tutan benim elimden tutmuş olur. Hakikat şu ki; bu fakirin elinden tutan Ali Rıza Bezzaz Hazretleri'nin elinden tutmuş olur. Böylece halka halka silsile ta Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)'e dayanır."

Risale-i Kudsiye'nin sahibi
Şeyh Mustafa İsmet Garîbullah silsile hakkında şöyle yazmıştı:

Sahih yed yok ise nisbet olur sed
Sahih yed ile Aziz Hakk'a gidelim
Cemali ba kemale seyredelim.

***

Ali Haydar Efendinin oğlu anlatıyor:

"Babam, Muhterem Mahmud Efendi ile genellikle sabah namazından sonra kuşluk vaktine kadar başbaşa kalırdı. Derdi ki: "Oğlum! Görüyorsun ki bende olan herşeyi O'na aktarıyorum. Fakat bunu tedricen yapıyorum ki O'nu sürekli müşahede altında tutayım. Manevi aleme ait malumatın birden kazanılmasına hiçbir akıl tahammül edemez." Zira Babama sekr halinde şeyhler gelirdi. Onlara yedi gün "Evrâd-ı Behaiyye" okur ve Allah'ın izniyle iyileşirlerdi."

***
"O kutublardandır"

Dünyanın birçok yerinde, ehl-i tasavvuf nezdinde itibarlı bir yeri vardır.  Batılı ünlü muhtedilerden Abdulkadir es-Sufi'den, Seyyid  Mâlikî el-Alawî (Rh.A.)'ye kadar birçok tanınmış sima kendilerini ziyaret etmiştir.

Mekke-i Mükerreme ulemasından alim ve arif-i billah Seyyid Şerif Mâlikî el-Alawî (Rh.A.) zâhirî ilimlerde üstad olduğu gibi, bâtınî ilimlerde de söz sahibiydi, pek çok mürîdânı vardı. Dünyanın en sahih şecereleri ile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e uzanan soyu, ilmî kariyeri, dinî hizmetleri ve İslam dünyasındaki geniş nüfûzu hasebiyle pek çok makam ve mevki sahibi, hatta kral ve veliahdlar duasını almak için ziyaretinde bulunurlardı. Seyyid Şerif Mâlikî el-Alawî (Rh.A.) Mahmud Efendi Hazretleri'ni sever ve sayardı. Türkiye'ye ziyaretleri sırasında,  Mahmud Efendi ile de görüşen Seyyid Şerif Mâlikî el-Alawî (Rh.A.) bu ziyaretlerden birinde "Mahmud Efendi kutuplardandır." demişti. Dünya çapındaki bir allâmenin bu sözü ve ifadesi, bir anlık hislerle söylenen gönül alıcı bir söz değil, defalarca yapılan ziyaretlerin sonucunda, Mahmud Efendi Hazretleri'nin etvarına; ahâllerine bakıp, bunları kendi ilim süzgecinden geçirerek yaptığı tahlilden sonraki tesbiti idi. "O kutublardandır" buyurduktan sonra "çünkü" diyerek şunları ilâve etmişti: "Bir kimsenin bu kadar seveni, bu kadar etbâı olacak, etrafında bu kadar âlim bulunacak, ama o kimse buna rağmen nefsini âdeta paspas edip, tevazu ile hareket edecek ve kendisinde nokta kadar dahi enaniyet kokusu olmayacak. Ancak "Kutub olan bir Zat" böyle olabilir."

 

WEBSİTE İÇERİĞİ

 

 

 EDİTÖR NOTLARI

"Her dem yeniden doğarız..." diyen ustamız Yunus'un sözlerine uygun olarak yeniden ve yepyeni bir tarz ile huzurunuzdayız.

İlk editörial notumuzda "İslam'ı yaşama sanatı" olarak tanımladığımız tasavvuf konulu bu websitesinin hayrlara vesile olacağına inancı ile yeniden "merhaba".

Devamı için tıklayınız....

Linkler

Yazışma Grubu & Forum

Görüş ve Öneriler

Tasavvuf & Sufiler ile ilgili görüş, düşünce ve önerilerinizi bize iletiniz:

tasavvufvesufiler@yahoo.com

 

Tasavvuf & Sufiler web grubunun interaktif alanları

Ana SayfaEditördenSunum  | YeniliklerÖneriler | Site HaritasıLinkler

 

Başsayfaya Dönüş

 

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 10/08/07