KUŞADALI İBRAHİM HALVETİ
[ Kaddesallahu Sırrahulaziz ]
( 1774 -1845 )

ZİKİR
HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ :
El-Zikr
kelimesi hatırlamak, hatırda tutmak, şöhret, şeref anlamlarını taşır.
Zikirdeki hatırlama iki tür anlama işaret eder: l. Unutulan şeyi
hatırlamak, 2. Unutmamak için sürekli olarak hatırda tutmak. Kur'an
ve Hadiste "zikr kavramı" dua, niyaz ve hatta Kur'an-ı Kerim manâsına
da kullanılmıştır, (bk. Kur'an, 3/58, 21/24, 51, 43/44) Tasavvuf
ıstılahı olarak zikr, havf (=korku)in galebesi veya hubb (=Allah
sevgisi)un çokluğu ile "gaflet meydanından çıkıp Allah’ı müşahede
fezasına yükselmek" anlamını taşır. Zikredene "zâkir",
zikredilene yani Allah'a "mezkur" denir. Vird (çoğulu:evrad):
Anlam olarak Kur'an-ı Kerim'den her gün okunan muayyen kısım demektir .
Vird zamanla, dervişin devam ettiği günlük zikir ve dua manasına da
kullanılmıştır.
İslam
bilginlerinin bir çoğu zikri «ibadetlerin en yücesi olarak
yüceltmektedirler.
Zikr
Kur'an’ı Hakim’de üzerinde ısrarla durulan konulardan birisidir. Zikr
kelimesi kavram olarak, Kur'an’da, 256 yerde geçmektedir. Bu keyfiyet
zikir ve ondan türeyen kelimelerin vücut verdiği kavramların Kur'an
bünyesinde tuttukları yerin büyüklüğüne bir delildir. Rasûlullah (s.a.v)
‘in sözleri ve davranışları, zikrin İslam’daki yerini göstermektedir.
Zikir
dışındaki ibadetlerin hiç birisi Allah ile kul arasındaki perdelerin
tamamını ortadan kaldırmaz, Allah-kul arası bütün perdelerin kalktığı an
zikir anıdır. Bu yüzdendir ki zikir, İslam’ın beş temel şartından biri
olan namazdan da ulvî ve erdirici olarak takdim edilmektedir. Şah
Veliy'yullah ed-Dehlevî şöyle diyor: “Namaz — Allahın azameti hakkında
tefekkür ve sürekli zikir (:zikr-i daimi) istisna edilirse— amellerin en
üstünüdür. Tefekkür ve sürekli zikre gelince onlar sadece ruhları
ulvîleşmiş insanlardan beklenebilir.»
Zikir
için , namazın aksine her hangi vakit belirlenmemiştir.. Kul, « her
vakitte Allahı zikretmekle yükümlü tutulmuştur» Kur'an’ın ifadesiyle bu
memuriyet “ayakta iken, otururken, yatarken” kısaca her hal
ve tavır içinde devam eder. Bu ilahî beyana sadık kalarak sürdürülen
zikre sürekli zikir (:zikr-i daim) denmektedir.
Zikrin
cehri (dil ile sesli) veya sırrî (dil ile sessiz veya sadece kalbî)
olması tarîkattan tarîkata farklıdır. Fakat bazen aynı tarikat
bünyesinde salikin durumu cehri veya sırrî zikirden birinin tercihine
sebep teşkil edebilmektedir. Denmiştir ki: “Cehri zikir bidayette
olanlar için faydalıdır. Çünkü onların kalplerine kasvet musallat olur.
Kasveti gidermede, cehri zikir sırrî zikrden daha etkilidir. Sülükte
ilerlemiş olanlara ise sırrî zikir tavsiye edilir.” Şunu belirtmek
zorundayız ki sırrî zikir yapan her salik ileri merhalelere gelmiş
sayılamaz. Nakşbendi tarîkatinde bütün müntesiblere, derecelerine
bakılmadan sırrî zikir verilir. Bu uygulama o tarikata ait bir
özellikdir.
Zikir
için esas alınacak “kutsal cümle veya kelime” olan lafız da önem
taşımaktadır. Kelime veya cümle seçimini tarîkatin özelliği yanında
müridin yaradılışı ve sulükteki durumu da etkilemektedir. Hangi cümlenin
veya Allah’ın Esmau'l-Hüsna'sından hangisinin mürîde daha lüzumlu ve
uygun olduğuna mürşid karar verecektir. Fakat her müridin haline
uygunluğu ittifakla kabul edilen bir cümle ve bir de kelime vardır: “La
ilahe illAllah” cümlesi ve Allah (:lafza-i celal) kelimesi. Her
mertebede her mürid, zikrini bunlarla yürütebilir. Esmau'l-Hüsnanın
diğer isimleriyle zikir, büyük Halveti mürşidi Kuşadalı İbrahim
Halveti’nin de da ifade ettiği gibi, «izn-i mürşide mütevakkıftır».
Halvetiyyede zikir, prensip olarak esma-i seb'a (: yedi isim) denen
isimlerle yapılmaktadır. Ancak bu isimlerden hangisinin ne kadar
tekrarlanacağına mürşid karar verecektir. Şayet bunlarla zikretmek
zararlı bulunursa umumî zikir ve dualarla iştigal emredilmektedir.
Bunların başında da Kur'an okumak gelir. Halvetîler zikre istiğfar ile
başlarlar; emredilen müddet kadar istiğfardan sonra salat ü selama
geçilir ve nihayet mürşidin beyanı veçhile zikir icra edilir.
Zikri,
«ruhun gıdası” sayan Kuşadalı İbrahim Halveti onun en erdirici şeklini
Kur'an-ı Kerim’de bulmaktadır. Kur'an her salikin haline uyan bir
zikirdir. Salikin, bizzat kendisinin seçeceği isim veya cümleyle
zikretmesi çoğu kere tehlikeli olmaktadır. Çünkü her ismin veya cümlenin
bir tecellisi vardır ve bu tecellinin, durumuna uygun düşüp düşmediği
salik tarafından bilinemez. Halbuki Kur'an Allah tertibi olduğu için
bütün kulların maslahatlarına uygun tecellîlerle doludur. Onun
tecellîlerine korkusuzca teslîm olabiliriz.
Bazı
durumlarda, salikin kul tertibi olan evrad ve zikirler ile uğraşması
tamamen yasaklanabilir. Kuşadalı İbrahim Halveti’nin de bu yasağa zaman
zaman başvurduğu görülüyor. Mürîdine şöyle yazıyor: “Kur'an-ı Azîmüşşan,
hakkınıza göre zikirdir, başka zikir ve evrad ile iştigal yüzün
göstermeyesiniz”.Böylesine önemli ve feyizli bir zikir olan Kur'an'ın,
tam istifade için, belirli şartlar altında okunması gerekir. Her şeyden
önce zakir Kur'an'ın tertîbine dokunmayacaktır. O tertib “Levh-i Mahfuz
tertibi” olduğu için, zakirin onu bir takım takdîm ve te'hirlerle
değişikliğe uğratması, beklenen ilahî feyiz ve tecellîyi engelleyebilir
veya aksatabilir. O halde Kur'an'dan seçmeler yaparak bir vird vücuda
getirmek doğru değildir. Onu, mushaflanmızda yeralan tertîb üzre
okumalıyız. Kuşadalı İbrahim Halveti , Kur'an'ın mana ve lafzı gibi
tertîbinin de ilahî olduğuna dikkat çekiyor.
İkinci
şart olarak, bu okuyuş, Kur'an'ın evvelinden ahirine tekrar, tekrar
hatimler şeklinde olmalıdır.Üçüncü şart da, Kur’an’daki anlamı inceden
inceye düşünerek okumaktır. Bu, «düşünerek okuma» keyfiyetini ifade için
mektûbatta «tedebbür-i ma'anî», «tefekkür-i ma'anî» ve «teemmül»
tabirlerinin kullanıldığını görüyoruz. Nihayet Kur'an-ı Kerim'i teennî
ile (: aceleden kaçınarak) ve ta'zîm tavrı içinde okumak ve tashîh-i
hurüf (:harf-leri gerektiği şekilde telaffuz) a da dikkat etmek
lazımdır.
Sulûku
tekke dışında yürütmeyi esas alan bir mutasavvıf sıfatıyla İbrahim
Halveti, zikir için mekan, hatta zaman tayinine lüzum görmez. Her yerde
ve her zamanda zikredilebilir. Zikr için belirli zaman ve mekan kaydı
koymayan Kuşadalı İbrahim Halveti, zikir meclisleri teşkiline müsaade
etmektedir. Fakat bunun çok ağır şartlarla bağlandığı hemen dikkatimizi
çeker. Bu şartlar: Fenafi'ş-şeyhe mazhar bulunmak ve dünya çıkarlarından
uzaklıktır. Kendisinde bu iki şart mevcut olmayanların zikir meclisi
teşkîl etmeleri veya teşkîl edilmiş meclise girmeleri, sadece zarar
getirir. Şartları yerine getirilen bir zikirde vecd ve coşkunluk zuhur
etmişse bunu içimizde hapsetmek yerine izhar etmeliyiz. Kuşadalı İbrahim
Halveti’nin tabiriyle, «coşkunluk zuhurunda aşkı yutkunmayarak ağlıya
ağlıya sema'-i Mevlana etmeli». Demek oluyor ki Kuşadalı İbrahim
Halveti, bir halveti olmasına rağmen mevlevî semaına müsade etmekte,
bunun da ötesinde onu övücü ifadeler kullanmaktadır.
*********
TEKKELER HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
Kuşadalı İbrahim Halveti sulûkün tekke dışında tamamlanmasını
tarîkatının aslî prensipleri arasına koyarak, kendine has bir sülük
anlayışının en önemli adımını atar. Bir kaza sonucu yanan tekkesinin
yeniden inşaını isteyenlere engel olmuş ve sebep olarak da tekkelerden
feyzin kaldırıldığını söylemiştir. “Tekkesi yandığı zaman halîfesi Ahmed
Îzzet'e şöyle der:
“Keyfine bak izzet, masivayı yaktın !”
Kuşadalı İbrahim Halveti, tekke devrinin kapandığı yolundaki düşüncesini
şu gerekçelere istinad ettirmekten çekinmemiştir: “Zamanımızda (: Fî
zamanina) tekkelerde sulûk ve irşad etvarı yok.” “Tekkeleri meyhane,
kerhane ediyorlar”. “Sofîlik taç ile aba oldu Hayfakim marifet heba
oldu.”
Sulûk
ve irşadın zamana, salikin durumuna göre şekil ve tavır kazanacağım
beyan eden Kuşadalı İbrahim Halveti, yaşadığı devirden itibaren sulûkün
tekkelerde yürütülmesini mümkün görmemekte ve 13 asır süren tekke
tatbîkatından rücü' edilmesi gerektiği fikrini savunmaktadır. İlk
tekkenin hicri 150/767 ‘de ölen ve Sûfî diye anılan Ebü Haşîm
tarafından, Şam'ın Remle mevkiinde yaptırıldığı söylenmektedir.Buna göre
ilk tekkenin h. 100-150 yılları arasında inşâ edildiğini kabul mümkün
görünmektedir.
Rabıtasında meleke peyda etmiş salikler için zaman ve yer tayinine lüzum
kalmamıştır, herkes bulunduğu yerde sulûkünü sürdürecektir. Bu, bir
bakıma, bütün yeryüzünü bir tekke olarak görmektir.
Sulükün
tekke dışında yürütülmesi, diğer bir ifadeyle tekke yerine bütün
yeryüzünün ikame edilmesi ne demektir? Ve böyle bir sülük nasıl
gerçekleştirilecektir? Kuşadalı İbrahim Halveti ‘nin bu sorulara cevabı
şudur: Bidayete rücü'(=Başlangıca dönüş) Bidayete rücü' kavramıyla
ilgili olarak getirdiği izahlardan bunun, Rasulullah (s.a.v.) devrine
dönmek olduğunu anlıyoruz. Şimdi, bu noktaya açıklık getiren bir beyanım
okuyalım: «Evler istirahat için, camiler ihfaen ibadet için olmasına
binaen tekkeler yapılıp cehren çalışması için mukaddem işaret olunmuş
idi. Şimdi tekkeleri meyhane, kerhane ediyorlar. Evailde sülük gaza ile;
ta'addüd-i esma dahi yok. Sonra ülke kavgası zuhuru ile gaza ile sulûkte
inkıraz zuhur edip sonra istirahata ve ihfaen ibadete halel
getirilmeyecekleyin olan mevazı'da, gerek bûyût-i vasi'ada, ve gerek
kırlarda ihvan, rabıta birliği ile böyle çalışırlar iken o mahallerde
dahi türlü fesat zuhürundan sonra tekkeler ihdası işaret olundu. Şimdi
vakitler, mukaddeme-i zuhûr-i Mehdî kuddise sirruhu'dur. Yine vara vara
onun vaktinde sulûk gaza île olacaktır. Şimdilik bir mevzi'da
zikrolunması devam-i adet elvermez, îstirahata halel getirilmeyecek
mevzi'da ve sibyan işitmeyeceği mahalde ve rabıtası olmayan ve
rabıtasında meleke birliği olmayanlardan tehaşî ederek mahal tesadüf
eder ise edivermelidir. Yoksa yok. îmdi, kesret lazım değil, olur ise
bile, bila halel olmalıdır. Keçi gibi olmalıdır, keçi mekan tutmaz.»
İlk
tekke, hicret sonraki ikinci yüzyılda yapıldığına ve bundan önce, evler
ve kırlarda zikir meclislerinin teşkil edildiği bir devir geçtiğine göre
sulûkün gaza ile gerçekleştirildiği » evâilin Hz. Peygamber ve Hulefa-i
Raşidîn devri olduğu, rahatlıkla söylenebilir. O halde evaile dönmek,
devr-i peygambere avdet manasını taşır. Yukarıdaki sözler, ayrıca,
Kuşadalının, Hz. Peygamber devrinden sonra gazaların ülke fethetmek
kavgası haline dönüşmek suretiyle îslamî manalarını yitirdikleri yolunda
bir kanaate sahip bulunduğunu da göstermektedir. Gazalar, o aslî
manalarım kaybettikleri içindir ki Allah’a vasıl olma cehdi gaza
meydanların-dan tekkelere nakledilmiştir. Fakat tekkeler de giderek
bozulmuş ve meydanlara çıkma zamanı tekrar gelmiştir. Kuşadalı İbrahim
Halveti, avdet eden «gaza ile sulûk» devrinin mukaddimesi olarak kendi
yaşadığı zamanı (19.yüzyılı) gösteriyor.
Kaynak :
Dr.Yaşar Nuri Öztürk , Kuşadalı İbrahim Halvetî , İstanbul 1982