Büyük velîlerden. İnsanları
Hakk'a dâvet eden, doğru yolu göstererek saâadete kavuşturan ve
kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerdendir.
Hazret-i Hüseyin'in soyundan olup, seyyiddir.
Sâlih bir zât olan babası Seyyid Hamza,
Medîne'den gelip, Buhârâ'nın Efşene köyüne yerleşmişti.
Evliyânın meşhûrlarından
olan Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin talebesi ve Bahâuddîn-i Buhârî Nakşbend
hazretlerinin hocasıdır. Çömlekçilik yaptığı için "Külâl" ismiyle meşhûr
olmuştur. Buhârâ'nın Sûhârî kasabasında doğdu. Doğum târihi
bilinmemektedir. 1370 (H. 772) senesinde Sûhârî'de vefât etti. Kabri
oradadır. Büyük bir âlim ve mürşid-i kâmil olup, her ânını İslâmiyete
uygun olarak geçirdi. Pekçok kimse onun sohbet ve derslerinde kemâle
gelmiştir. Onun üstün hâllerini gösteren çok menkıbesi vardır.
Emîr Külâl, on beş
yaşlarında iken güreşmeye heves etmiş ve bu işle meşgûl olmaya
başlamıştı. Bir gün güreş meydanına çıkıp dönerken, seyircilerden
birinin kalbine şöyle gelir: "Bu seyyid çocuk, güreş ile meşgûl oluyor,
hâlbuki böyle hâlde bulunmak, kendisinin yüksek değerine ve seyyidlik
şerefine uygun değildir. Kalbine bu düşüncenin gelmesiyle, oturduğu
yerde uyur; rüyâda kıyâmetin koptuğunu ve göğsüne kadar bir bataklığa
battığını görür. Çıkmaya gücü de yoktur. O sırada Emîr Külâl hazretleri
gelip, elleriyle onu pazusundan tutup, bataklıktan çıkarır. Uykudan
uyanınca, güreşin sona erdiğini görür. O zaman Seyyid Emîr Külâl
hazretleri, ona dönüp; "Senin rüyânda gördüğün gün için pehlivanlık
ediyorum; senin gibi çamura ve bataklığa batmış olanları kuvvet ve
himmetle kurtarırım." buyurmuştur. O zât, Emîr Külâl'in ellerine
kapanıp, tövbe ve istigfâr etmiştir.
Yine gençlik yıllarında bir
gün, er meydanında güreş tutmakta ve büyük bir kalabalık da onu
seyretmekte idi. Zamânın büyük âlimi ve mürşid-i kâmili olan Muhammed
Bâbâ Semmâsî, o güreşirken tam oradan geçmekte idi. Orada durup, uzun
müddet ayakta onu seyretti. Yanında bulunan talebeleri bu hâle şaşıp,
kendi kendilerine; acaba bu işle meşgul olanları seyretmesinin sebebi
nedir? diye düşündüler. Muhammed Bâbâ Semmâsî, yanında bulunan
talebelerinin kalblerinden geçeni anlayıp buyurdu ki: "Bu meydanda öyle
bir mert vardır ki, pekçok kimse onun sohbetinin bereketiyle evliyâlık
konaklarının üstün mertebelerine kavuşacaktır. Onu, bulunduğumuz yola
bağlamak istiyorum."
Onlar böyle konuşurken,
Emîr Külâl'in gözleri Muhammed Bâbâ Semmâsî'ye takıldı. Onu görür
görmez, birdenbire kalbi ona tutulup değişiverdi. Hemen koşup yanına
yaklaştı. Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin ellerine kapandı. O güne kadar
yaptığı bütün hatâ ve günahlardan tövbe etti ve Muhammed Bâbâ Semmâsî'ye
sâdık bir talebe oldu. Bundan sonra, hayâtında yeni ve bambaşka bir
safha başlamıştı. Hocasının sohbet ve hizmetinden hiç ayrılmadı. Yirmi
sene sohbetine ve derslerine devâm etti. Her hafta Pazartesi ve Perşembe
günleri, Sûhârî'den beş fersah (30 km kadar) uzakta bulunan ve hocasının
ikâmet ettiği Semmas'a gider gelirdi. Hocasına olan bağlılığı,
temizliği, gayreti, ilme olan arzu ve isteği, onu kısa zamanda
olgunlaştırdı. Hocasının ders ve sohbetlerinde kemâle ulaştı. İnsanlara
doğru yolu gösteren kıymetli bir rehber oldu. Hocası Muhammed Bâbâ
Semmâsî hazretlerinin vefâtından sonra, onun yerine geçip, irşâd
vazifesi yaptı. İnsanların İslâm ahlâkı ile ahlâklanmasını, kalbin ve
rûhun kötü huylardan kurtulmasını, Allah rızâsı için güzel iş ve ibâdet
yapmayı sağlayan ve bu iş için lâzım olan bilgileri öğreten tasavvuf
ilminde çok talebe yetiştirdi.
Emîr Külâl, hocası Muhammed
Bâbâ Semmâsî'nin yanında, Semmâs'ta bulunduğu sırada, orada oturan bir
grup insanla, başka bir köyden bir cemâat arasında anlaşmazlık çıkmıştı.
İş kavgaya dökülüp, birinin dişi kırılmıştı. Dişi kırılan kimse ve
tarafdârları, kırılan dişin diyetini almak için hâkime mürâcaat etmeye
karar verdiler. Fakat önce Muhammed Bâbâ Semmâsî'ye danışalım, kendi
başımıza iş yapmayalım, ne buyurursa öyle yapalım dediler. Doğruca
Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna gidip, durumu arzettiler.
"Kırılan dişi verin." buyurdu. Dişi alıp, o sırada henüz yanında talebe
olan Emîr Külâl'e kırık dişi verip; "Evlâdım, şu işi hallet de,
aralarındaki anlaşmazlık bitsin." buyurdu. Emîr Külâl, evliyânın
rûhâniyetini vesîle kılıp, Allah'a duâ ederek, kırık dişi yerine koydu.
O anda, duâsı bereketiyle diş, eskisi gibi sağlam bir hâle geldi. Dişi
kırılan kimse, bu hâdise karşısında hayret edip, dişini kıranları
şikâyet etmekten vazgeçti. Yanında bulunanlarla birlikte, yaptıklarına
pişmân olup, tövbe ettiler ve doğru yol üzere yürüyen sâlih kimselerden
oldular.
Bir gün Emîr Külâl sohbet
ederken, kendisini bir hâl kapladı. Bu sırada hac yapanların hâllerin,
nerede ve ne yapmakta olduklarını gördüğünü söyleyerek, anlatmaya
başladı. Meclisinde bulunanlardan biri; "Kâbe'yi nasıl görüp de
anlatıyor? Kâbe buraya çok uzaktır." diye düşündü. Biraz sonra Emîr
Külâl, böyle düşünen kimsenin yanına yaklaşıp, elinden tuttu ve;
"Gözlerini yum, başını kaldır, bak ne göreceksin." buyurdu. O da
söylediği gibi yaptı. Birden gözüne Kâbe ve tavaf edenler göründü. Emîr
Külâl'i de tavaf edenler arasında gördü. Bunun üzerine adam hayretler
içinde kalıp, Emîr Külâl'in ellerine kapandı, yanlış düşüncelerinden
dolayı af diledi. Bundan sonra Seyyid Emîr Külâl; "Ey câhil kişi, bir
kimse, kendisinde bir şeş olmazsa, başkasında da yok zanneder. Gönül
aynası açılmadıkça da, hiçbir şeyi görmez, idrâk edemez." dedi. O kimse
tövbe edip, sâlih ve makbûl kimselerden oldu.
Seyyid Emîr Külâl bir
defâsında, talebeleriyle birlikte evliyânın meşhûrlarından Hayrûn
Atâ'nın kabrini ziyarete gitmek için yola çıkmıştı. Yolun bir kısmını
yürümüşlerdi ki, yolun ilerisinden bir heybetli arslan ortaya çıkıp,
yolda durdu. Arslanı gören talebeler endişelenip, huzursuz olmaya
başladılar. Emîr Külâl hiç aldırmadı. Arslanın yanına yaklaşınca,
yelesinden tutarak çekip yoldan çıkardı ve kenara bıraktı. Talebeleri
geçtiler. Arslan da, Emîr Külâl'e yaklaşıp, başını yere koyarak, saygı
gösterir gibi hareketler yaptı. Sonra oradan uzaklaştılar. Bu hâli gören
talebeleri; "Efendim, bu nasıl bir iştir." dye suâl ettiler. Bunun
üzerine buyurdu ki: "Ey dostlarım, şunu biliniz ve dikkat ediniz ki, her
kim gerçekten Allah'tan korkarsa, her şey ondan korkar, zarar vermez.
Allah'tan korkmayan kimse, her şeyden korkar. Bir kimse, dâimâ Allah'tan
korkar bir rhâlde olursa, Allah ona korkutucu bir şeyi, musallat etmez.
Hattâ o kul, Allah'tan korktuğu için her şey ondan korkup, çekinir."
Nakledilir ki, bir köyde
sâlih zâtlardan biri vefât edeceği sırada, cenâze namazını Emîr Külâl
hazretlerinin kıldırmasını vasiyet etmişti. Fakat Emîr Külâl, uzak bir
yerde bulunuyordu. O zât vefât edince, o beldenin âlimleri, velîleri
toplandı. Emîr Külâl'in çağrılması için, bulunduğu yere bir kişi
gönderelim dediler. Bunun üzerine orada bulunan Şeyh Sûfî; "Haberci
göndermenize lüzum yok, bu durum ona Allah'ın izni ile mâlûm olur ve
buraya gelir." dedi. Bu arada iki kişi gidip, haber vermek üzere
hazırlanmıştı. Tam gidecekleri sırada, Emîr Külâl hazretleri âniden
karşıdan gözüktü. Halk onu görünce, karşılamaya koştular ve bu kerâmeti
karşısında onu daha çok sevip, bağlandılar. Bundan sonra Emîr Külâl,
vefât eden zâtın cenâze namazını kıldırdı ve toplananlarla birlikte
kabre götürüp, defnettiler. Cenâze defnedildikten sonra, kalabalık bir
cemâat câmide toplandı. Oradaki âlimler, bu iş için kendisine bir işâret
ulaşıp, ulaşmadığını ve nasıl mâlûm olduğunu sordular. Bunun üzerine
Emîr Külâl hazretleri buyurdu ki: "Ey kardeşlerim, Rasûlullah efendimiz
buyurdu ki: "Kalb, kalbe karşıdır." Yine Rasûlullah efendimiz buyurdu
ki: "Mümin, müminin aynasıdır." "Her kaptan içindeki sızar." Emîr Külâl
bunları söyledikten sonra, halk onun mârifet sahibi büyük bir velî
olduğunu anlayıp, kendi kendilerine; "Biz bu zâtın büyüklüğünü
bilmiyormuşuz." dediler.
Bu sırada cemâat içinde
bulunan âlimlerden Mevlânâ Tâceddîn, Emîr Külâl hazretlerine, kendisini
talebeliğe ve hizmetkârlığa kabûl etmesini söyledi. "O bizim vazifemiz
değildir." buyurarak; "Bari seni mânevî evlâtlığa kabûl edeyim." deyip,
onu mânevî evlâtlığa kabûl etti. Öyle bir teveccühte bulundu ki, Mevlânâ
Tâceddîn, o ânda mârifet ilmine kavuşup, maksadına ulaştı.
Nakledilir ki, Kemş
şehrinde Mevlânâ Celâleddîn Kebşî, bir cemâatla oturmuş sohbet
ediyorlardı. Tasavvuf ehlinden ve evliyânın kerâmetinden söz açılmıştı.
Mevlânâ Celâleddîn, "Şimdi bizim zamânımızda böyle kerâmet ehli, dîn-i
İslâmın emirlerine tam uyup, Rasûlullah efendimizin yolunda olan büyük
bir velî yok gibidir." dedi. Emîr Külâl hazretlerinin talebelerinden
biri, bu cemâat arasında idi. Bu zât, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî'ye; "Bu
zamanda sayılan sıfatlara ve üstünlüklere sâhib bir zât vardır.
Tasavvufta o kadar yükselmiştir ki, bir göz açıp kapayacak kadar kısa
bir zaman içinde, doğudan batıya dünyâyı dolaşacak bir hâl sahibidir."
dedi. Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; "Ah şimdi böyle zât nerede bulunur?"
deyince, o talebe; "Evet şimdi böyle bir zât vardır. O da benim hocam
Seyyid Emîr Külâl'dir." dedi. Bunun üzerine Mevlânâ Celâleddîn Kebşî;
"bizi sohbetine kavuştur da, onun ayaklarının tozunu gözlerimize sürme
yapalım." dedi. Sizin oraya kadar gitmenize lüzum yok, eğer buraya
teşrif etmesi için tam bir teveccüh yaparsanız, bir anda burada olur."
dedi. Bu söz üzerine, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî teveccüh edip, Allah'a
hâlis kalble duâ etti. Sonra içeride bulunan cemât birdenbire ayağa
kalktı. Çünkü Emîr Külâl hazretleri çok uzakta olmasına rağmen, içeri
giriverdi. Bu hâle çok şaştılar. Sonra da oturup sohbete başladılar.
Mevlânâ Celâleddîn, Emîr Külâl'e; "Efendim, sizi bu hâle kavuşturan şey
nedir? Burayı bir ânda teşrifiniz nasıl oldu?" diye sordu. Bunun üzerine
Emîr Külâl, sohbete başlayıp buyurdu ki: "Bizi, sizin samîmî arzunuz bu
diyâra getirdi. Bir kimse Allah'a ihlâs ile yalvarır, tam samîmiyetle
bir şey ister ve duâ ederse, Allah onu maksadına kavuşturur. Bu sırada
Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; "Efendim, talebeniz ve hizmetçiniz olmakla
şereflenmek istiyorum." dedi. Emîr Külâl hazretleri ona; "Biz seni
evlâtlığa kabûl ettik." buyurdu. Sonra ona teveccüh nazarlarıyla bakıp,
bir anda yüksek derecelere kavuşturdu. Orada bulunanlar bu hâli görüp;
"Ey Mevlânâ Celâleddîn, uzun zamandan beri uğraşıp ömür tükettin, fakat
şimdi maksadına kavuştun." dediler. Onların böyle söylemeleri üzerine,
Emîr Külâl; "Siz kendi işinizi onun işiyle bir mi tutuyorsunuz? O, işini
tamamlamış, yolları katetmiş ve vakti gelmiş. Sâdece bizim bir
işâretimize, teveccühümüze ihtiyâcı kalmıştı." buyurdu.
Türkistan'dan Buhârâ'ya bir
grup insan, Emîr Külâl'i ziyârete geldi. Buhârâ'dakiler, gelenlere;
"Emîr Külâl sizin diyârınıza gitmemiştir, siz onu nerden tanıyorsunuz?"
dediler. Gelenler; "Emîr Külâl, bizim memleketimizde o kadar tanımış ve
sevilmiştir ki, anlatmakla bitmez. Biz, O'nun talebeleriyiz. O çok defa
bir anda bizim memleketi teşrif eder, biz de sohbetinde bulunurduk. Bu
hâdise çok vukû buldu. Biz böyle âniden teşrîf edip, bizimle sohbet eden
zâta kim olduğunu sorduğumuz zaman, Emîr Külâl olduğunu söylerdi. İşte
biz de, böylece O'nun talebelerinden olduk. Buhârâ'dakiler, anlatılan bu
hâdiseye hayret edip, Emîr Külâl hazretlerini daha çok sevdiler.
Bağlılıkları kat kat arttı. Emîr Külâl hazretleri buyurdu ki: "Allah,
sevdiği kullarına öyle ihsânlarda bulunmuştur ki, bir ânda doğudan
batıya gidip gelirler. Başkalarının bundan haberi olmaz."
Bir gün Emîr Külâl
hazretleri, talebeleriyle bir talebesinin evine gitmişti. Evine gittiği
talebesi ise, ava gittiğinden evde yoktu. Bu sebeple, evine Emîr Külâl
hazretlerinin teşrif ettiğini haber vermek üzere, bir haberci
gönderildi. Hiçbir av bulamamıştı. Hemen evine dönmek üzere hareket
etti. Bir av bulamadığı için üzülmüştü. Dönerken, birden karşısına iki
kuş çıktı. Kuşlara atıp, vurdu ve yanına alıp sevinerek evine döndü.
Emîr Külâl hazretlerinin teşrifine çok sevinip, avladığı iki kuşu
pişirip ikrâm etti. Kuşlar pişirilip sofraya konduğu sırada, Emîr Külâl
hazretleri talebesine; "Eğer bu iki kuş da karşına çıkıp avlamasaydın,
hiç av getiremezdin, o zaman ne yapardın?" deyip, talebelerine şöyle
buyurdu: "Ey dostlarım şunu biliniz ve rahat olunuz ki, bizim
maksadımız, Allah'ın rızâsını kazanmaktır. Allah sizi, hem dünyâda, hem
de âhirette utandırmaz, mahrum bırakmaz. İnşâallah fadl ve keremine
kavuşturur."
Emîr Külâl hazretleri, bir
gün Şeyh İbrâhim adında bir zâtın bulunduğu Kıraman denilen yere
gitmişti. Şeyh İbrâhim Kıramanî'ye; "Bize helâl et bul." dedi. Şeyh
İbrâhim; "Bu iş oldukça zor, helâl et az bulunur." dedi. Emîr Külâl ona;
"sen silâhını al, ava çık. Kuşları kendine çağır, geldiklerinde birkaç
tâne avla." dedi. Bunun üzerine Şeyh İbrâhim, silâhını alıp, ava çıktı.
Kuşları çağırdı, yanına pekçok kuş toplandı. Birkaç kuş avlayıp, Emîr
Külâl'e götürdü. Bu hâdiseden sonra, Şeyh İbrâhim şöyle demiştir: "Her
ne zaman ava çıkıp kuşları çağırsam, Emîr Külâl hazretlerinin
bereketiyle yanıma toplanırlar, ben de avlardım."
Emîr Külâl hazretlerinin
talebelerinden biri, Kermine şehrine gitmişti. Bu şehirde bulunduğu
sırada, bir grup kimse ile sohbet ediyordu. Sohbette bulunanlardan her
biri, kendi hocasından ve hocasının üstünlüklerinden bahsediyordu. Emîr
Külâl'in talebesi de söze karışıp, benim hocam, hepinizin hocasından
üstündür. Çünkü o, hem seyyid hem mürşid-i kâmildir dedi. Bu sırada,
orada toplanıp konuşmakta olanların üzerinden bir kuş sürüsü geçiyordu.
Bâzıları Emîr Külâl'in talebesine dediler ki: "Eğer dediğin gibi hocan
büyük bir velî ise, haydi duâ et de onun hürmetine şu kuşlardan biri
önümüze düşsün!" Onların bu isteği üzerine, Emîr Külâl'in talebesi
Allah'a duâ edip, hocasının hürmetine bu işin gerçekleşmesini istedi. O
talebe duâ eder etmez, kuşlardan biri cemâatin üzerine düşüverdi. Orada
bulunanlar hayretten şaşıp, Emîr Külâl hazretlerinin gerçekten büyük bir
velî ve tasarrufu kuvvetli bir mürşid-i kâmil olduğunu anladılar.
Emîr Külâl bir defâsında,
Buhârâ'da Cumâ namazı kılmak için talebeleriyle Buhârâ'ya gidiyordu.
Buhârâ'ya vardıklarında, Emîr Külâl dedi ki: "Ey dostlarım, Şeyh
Muhammed Agâî Bâzergân, şu anda Belh şehrinde vefât etti." bu söze
şaşanlar oldu. Çünkü kendisi Buhârâ şehrinde olduğu hâlde, Belh
şehrindeki b hâdiseyi haber veriyordu. Bu söze hayret edenlere buyurdu
ki: "Biliniz ki, Allah, resûlü Muhammed aleyhisselâma tam tâbi olan
kullarına öyle dereceler ihsân eder ki, her zaman doğuda ve batıda ne
vukû bulursa, gözlerinin önünde görüp bilirler. Belh şehrinin uzaklığı
nedir ki!" Bunun üzerine talebleri, o günün târihini yazdılar. Daha
sonra gördüler ki, Emîr Külâl hazretlerinin işâret ettiği gün, o zât
vefât etmişti.
Emîr Külâl hazretlerinin
yaşadığı diyârda bulunan Kermîne şehrinden bir adam ava çıkmıştı. Bu
Emîr külâl'i tanıyıp çok severdi. Ava çıkarken; "Eğer avlamak istediğim
kazlardan avlayabilirsem, ikisini Emîr Külâl'e götürüp hediye edeceğim."
diye niyet etti. Nihâyet bir mikdâr kaz avladı. İki tânesini Emîr
Külâl'e vermek için ayırdı. Evine, şehrin ileri gelenlerinden biri
geldi. O iki kazı görüp, gözü onlarda kaldı. Kazlar, kuzu gibi iri ve
semiz idi. Gelen kimse, ev sahibine; "Bu kazları pişir de yiyelim."
dedi. Ev sâhibi; "Onları, Emîr Külâl hazretlerine vermek için ayırdım.
Onları yememiz uygun olmaz, ben buna cesâret edemem." dedi. Gelen adam
ısrâr edip; "Ne olursa olsun bunları yiyeyim, ben oğlu vâsıtasıyla ondan
özür dilerim." diyerek, ev sâhibini iknâ etti. Ev sâhibi kazları
pişirtip, o şehrin meşhûrlarından olan o kimsenin önüne koydu. Tam
yiyeceği sırada, yüzne kazlardan öyle bir buhar ve sıcaklık yükseldi ki,
gözlerine tesir edip, gözleri görmez oldu. Kazları yiyemedi ve yaptığı
işe pişmân oldu, tövbe etti. Hemen Emîr Külâl hazretlerine bir at hediye
etmeye niyet etti. Birkaç gün sonra gözleri iyileşip eski hâline döndü.
Emîr Külâl hazretlerinin
talebelerinden biri, bir gece kendinde bambaşka bir hâl hissedip;
"Hocamın yanına gideyim, bakalım benim hakkımda ne emreder ve ne
buyurur?" diye düşündü. Sonra, Emîr Külâl'in yanına gitti. bu talebesi
şöyle anlatmıştır: "Gece vakti, varıp hocamın odasına girdiğimde,
kalabalık bir cemaât vardı. Hayret ettim. Bunlar, hiç görmediğim ve
tanımadığım kimselerdi. Kalabalıktan oturacak yer kalmamıştı. Herkes
başını eğmiş, sessizce oturuyordu. Ben de başka bir yere oturarak başımı
yere eğip beklemeye başladım. Bir müddet böyle durdum. Sonra başımı
kaldırıp baktım ki, odada hocam Emîr Külâl'den başka hiç kimse
görünmüyordu. Hocam bana bakıp; "Sana müjdeler olsun, şimdi sen artık
maksada kavuştun, ama bunu gizli tut." buyurdu. Bundan sonra hocama;
"Burada gördüğüm, sonra da birdenbire kaybolup görünmez olan zâtlar
kimlerdi?" diye sordum. Buyurdu ki: "Bunlar ricâl-ül-gayb denilen
velîlerdi. Aralarında Hâce Gülân ve Abdülhâlik Gücdüvânî de vardı.
Bunlar öyle zâtlardır ki, vefâtlarından önce ve sonra, Allah'ın dînine
hizmet ederler. Bugün sen de onların sohbetinden (feyzinden) pay aldın."
Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin
talebelerinden bir kısmı, Emîr Külâl hazretlerine, evliyânın
kerâmetinden sordular. Buyurdu ki: "Evliyânın kerâmeti haktır. Aklen ve
naklen câizdir. Bu hususta evliyâdan çok nakiller vardır. Mâlûm ve
meşhûr olup, hiç şüphe yoktur. Kalbi îmân nûruyla aydınlanmış olan
herkes, evliyânın kerâmetine inanır ve bu hususta hiç şüphe etmez. Buna
misâl çoktur. Süleymân aleyhisselâmın vezîri Âsaf'ın, Saba melîkesi
Belkîs'in tahtını bir ânda Sana'dan Kudüs'e getirmesi gibi. Bir başka
misâl, hazret-i Ömer, bir defâsında Medîne-i münevvered mescidde,
Peygamber efendimizin mimberi üzerinde hutbe okuyordu. Bu sırada çok
uzaklarda düşmanla cihâda çıkmış olan İslâm ordusunun tehlikeli bir
durumda olduğunu görüp, ordu kumandanına; "Yâ Sâriye, dağa dağa!"
buyurdu. Uzakta olan kumandan Sârye ve ordunun erleri, bu sesi duyup
dağa çekildi. Düşmanın tehlikeli hücumundan korundu. Bu, apaçık bir
kerâmettir. Eğer bir kimse, bu kerâmet, mûcizeden aşağı değil derse, bu
yanlıştır. Çünkü, hiç bir velî, Peygamber derecesinde olamaz. Evliyâ-i
kirâm buyurmuşlardır ki: "Evliyâdan meydana gelen kerâmet, Peygamber
efendimizin mûcizesinden dolayıdır ve peygamberin peygamberliğini tasdîk
eder. Ona tâbi olmayı gösterir. Eğer peygamberler doğru sözlü olmasaydı,
evliyânın kerâmeti de hâsıl olmazdı. Çünkü evliyâ, Nebî'ye tâbi
olmuştur."
Emîr Külâl hazretleri,
marâz-ı mevtinde (ölüm hastalığında) bulunduğu sırada, talebelerine
şöyle vasiyet etti: "Ey kıymetli talebelerim! İlim öğrenmekten ve
Muhammed aleyhisselâmın yoluna tabî olmaktan aslâ ayrılmayınız. Bu,
mümin için bütün saâdetlerin ve nîmetlerin vâsıtasıdır. Bunun için
Rasûlullah sallallahü aleyhi ve selem buyurdu ki: "İlim öğrenmek, her
müslüman erkek ve kadına farzdır." Yâni her müslüman erkeğin ve kadının,
kendine lâzım olan din bilgilerini öğrenmesi farzdır. Bunlar, sırasıyla
şu bilgilerdir: 1- Îmân ve îtikâd bilgileri. 2- Namazla ilgili bilgiler.
3- Oruçla ilgili bilgiler. 4- Zengin ise, zekât ile ilgili bilgiler. 5-
Eğer zengin ise hac ile bilgiler. 6- Ana-baba hakkını öğrenmek. Allah'ın
kendisinden râzı olmasını isteyen, annesinin ve babasının rızâsını
kazanır. Rasûlullah efendimiz; "Allah'ın rızâsı, ana-babanın rızâsını
kazanmakla elde edilir." buyurdu. Bu bakımdan, ana-babanın hakkını
gözetmek mühimdir. 7- Sıla-i rahm (akrabâyı ziyâret). 8- Komşu hakkını
gözetmek. 9- Lâzım olan alış-veriş bilgilerini öğrenmek. 10-Helâli ve
haramları öğrenmek lâzımdır. Çünkü insanların çoğu, bilmediğinden ve
bildiği ile amel etmediğinden helâk olmuştur.
İyi biliniz ki, dünyâyı ve
dünyâya düşkün olanları sevmek, sizin, Allah'ın râzı olduğu yolda
yürümenize mâni olan büyük bir engeldir. Dâimâ Allah'ı hatırlayıp, O'nu
zikrediniz. Böylece dîninizi dünyâya değişmemiş olursunuz. Dâimâ
Allah'tan korkunuz! Hiçbir ibâdet, Allah korkusundan daha tesirli
değildir. Allah'tan korkan kimseden çekininiz. Allah'tan korkmayan
kimseden ise, korkmayınız.
Ey dostlarım, dâimâ Allah'ı
zikrediniz. Allah'tan başka herşeyi bırakınız. "Lâ ilâhe illallah"
Kelime-i tevhîdini söylerken "Lâ" derken nefyediniz, Allah'tan başka
hiçbir ma'bûd olmadığını biliniz. "İlallah" derken, Allah'ın noksan
sıfatlarından münezzeh olduğunu biliniz. Biliniz ki, elbiseyi temiz su
temizler. Dili, Allah'ı zikretmek temizler. Bedeninizi namaz kılmak,
malınızı zekât vermek temizler. Yolunuzu, insanların sizden hoşnut,
memnun olması temizler. İhlâs sâhibi oluncaya kadar ihlâsı, kurtuluşa
erinceye kadar da kurtuluşu arayınız.
Kalbin, dilin ve bedenin
temiz olması, helâl lokma yemeye bağlıdır. Bunu, iyi biliniz. Helâl
lokma yiyen insanın mîdesi, içinde temiz su toplanan havuz gibidir. Bu
havuzdan etrâfa temiz su dağılır ve bu su ile çiçekler yetişir, ağaçlar
meyve verir, ondan istifâde edilir. Rasûlullah sallallahü aleyhi ve
sellem bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: "Bir kimse, hiç haram
karıştırmadan kırk gün helâl yerse, Allah onun kalbini nûr ile doldurur.
Kalbine nahirler gibi hikmet akıtır. Dünyâ muhabbetini kalbinden
giderir."
Tevbe ediniz. Tövbekâr ve
edebli olmak lazımdır. Tevbe ediniz ki, tövbe, bütün tâatların başıdır.
Tövbe, sadece dil ile olmaz! Tövbe, işlenen günahlara kalbden pişmanlık
ve bir daha günâhı işlememektir. Allah'tan dâimâ korkunuz. Kendi
günahlarınıza bakıp, tövbe ediniz. Başkaları sizden hoşnûd olsun.
Günahlarınıza pişmân olup, o kadar ğlayıp tövbe ediniz de, gerçektensize
tövbekâr densin. Dünyâda iken günahlara pişmân olup, kuluk vazifesini
yaparak âhireti kazanmak lâzımdır. İşte, bütün işin aslı budur. Sevgi ve
muhabbet; Allah'ın rızâsını aramak ve kötü işleri terketmek, ahde vefâ
göstermek, emânete ihânet etmemek, kendi kusûrlarını görüp, amelleri ile
övünmemek, amellerini görmemek, dâimâ Allah'ı zikretmekle meşgûl olaktır.
Hiçbir işe, Allah'ın ismini söylemeden (besmelesiz) başlamayınız ki,
âhirette yaptığınız o işten dolayı utanmayasınız. Bu bakımdan, bir şeye
başlarken, önce Besmele çekiniz, sonra işe başlayınız.
Emr-i mârûf ve nehy-i
münker, iyilikleri emredip, kötülüklerden sakındırmak vazifesini yerine
getiriniz. Dînin yasak ettiği şeylerden, dîne uygun olmayan işlerden ve
bid'atlerden sakınınız. Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: "Ey îmân
edenler! Kendinizi ve evlerinizde ve emrinizde olanları ateşten (Cehhennem'den)
koruyunuz ki, onun yakacağı, insanlar ve taşlardır..." (Tarim sûresi:6).
Âhirette bunlardan olmamak için çok korkup, sakınınız! Rivâyet edilir
ki, Fudayl bin Iyâd şöyle anlatmıştır: Havanın çok sert ve soğuk olduğu
bir gün, Şeyh Abdülallâm'ı gördüm. Üzerinde ince bir elbise vardı. Soğuk
olmasına rağmen, alnından buram buram ter damlıyordu. Bunun üzerine; "Bu
soğukta böyle terlemenizin sebebi nedir?" dedim. Cevâbında "Bir gün
burada bir günah işleniyordu. Ben buna mâni olmak istedim. Fakat mâni
olamadım. Bunun ızdırabından dolayı ve kıyâmet günü bunun günâhından
nasıl kurtulurum diye düşünmekten böyle terliyorum." dedi. Ya siz, her
gün hem kendiniz, hem de başkaları için nice emr-i mârûfu
kaçırıyorsunuz, hâlinize bir bakınız!
İşlerinizi, dînimizin
emirlerine uygun yapınız. Bir iş yapacağınız zaman, bakınız, dînin
emirlerine uygun ise, onu kabûl edip yapınız. Uymuyorsa, vazgeçiniz.
Bütün işlerin başı, dînin emirlerine yapışmaktır ve Allah'ın koyduğu
hudutları aşmamaktır. Akıllı kimse, kendi hâlini düşünür. İnsanlar ile
kendi arasındaki hudûda, hakka riâyet eder. Bunu gözetmeyenler için
verilecek cezâyı bildiren nice âyet-i kerîmeler nâzil olmuştur. Her
zaman ve her yerde, bakarken, konuşurken, dinlerken, gelirken, yerken ve
içerken, Allah'a ve insanlara karşı uyulması gereken bir hudut vardır.
Fırsatı ganîmet biliniz, yaptığınız işleri kurtuluşunuza vesîle olacak
şekilde yapınız. Helâl rızık kazanmak için çalışınız. Kâfi miktârda
kazanıp, isrâf ve cimrilik etmeyiniz. Nafakanızda dînimizin emrine uygun
olarak davranınız. Rasûlullah efendimiz; "İşlerin hayırlısı, vasat
olanıdır." buyurdu. Helâlinden ve kendi kazancınızdan yiyiniz. Eğer
uykunuz gelirse, biraz uyuyunuz ki, ibâdet ve tât yapmak için dinlenmiş
olasınız. Fakat, Allah'ı zikretmeden uyumayınız. Rasûlullah efendimiz;
"Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır." buyurdu.
Ey talebelerim! İnsanların
maksada, saâdete kavuşmaktan mahrum kalmalarının sebebi; âhiret yolunu
bırakıp, yalancı dünyâya sarılmalarıdır. Âhiret saâdetini isteyen kimse,
doğru îtikâda sâhib olup, bid'at ve dalâlet olan şeylerden uzak durarak
ve yaptıı her işten hesâba çekileceğini bilerek, ona göre hareket
etmelidir. Ey dostlarım! Gidişâtınızdan habersiz olmak kadar kötü birr
şey yoktur. Bu hâl, gaflet içinde olmanın delîlidir. Başkalarının
habersiz olduğu şeyler, bu yolun büyüklerine açılmıştır. Onların
maksadı, Allah'ın rızâsını aramaktır. Onlar, buna kavuşmuşlardır. Allah,
her asırda sevip seçtiği kullarından bir büyük zât yaratır. Böylece
herkesi belâlardan, felâketlerden korur. Ey talebelerim! Böyle olan zâta
talebe olunuz. Böylece dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşursunuz. Ümmet-i
Muhammed'in aydınlatıcıları olan âlimlere yakın olunuz. Rasûlullah
efendimiz; "Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir." buyurdu. Sakın, ilmi
ve âlimleri sevmekten uzak kalmayınız. Bu, kurtuluş vesîlesidir.
Rasûlullah efendimiz; "Kim âlimi ve ilmi severse, hatâ işlemez."
buyurdu.
Câhiller ile görüşmek,
insanı Allah'tan uzaklaştırır. Sima' yapıyoruz diyerek hoplayıp,
zıplayan kimselerin meclislerinden uzak durunuz. Onlarla oturmayınız.
Onlarla sohbet, kalbi öldürür. Bunun için bu yolun büyükleri, bu işten
uzak durmuşlardır. Gerçekten sima' hâlinde olan kimsenin hâli öyledir
ki, o anda bıçak çalsan haberi olmaz. Eğer böyle olursa, o kimse sima'
hâlinde olduğunu gösterir.
Emîr Külâl hazretleri
vasiyetini yaptığı sırada, oğulları; Emîr Burhân, Emîr Şâh, Emîr Hamza,
Emîr Ömer ve talebelerinin çoğu huzûrunda bulunuyordu. Bu oğullarından
Emîr Burhân'ın yetiştirilmesini, en başta gelen talebesi ve halîfesi
Bahâuddîn-i Buhârî'ye havâle etti. Diğer oğlu Emîr Şâh'ı, Şeyh
Yâdigâr'a, Emîr Hamzâ'yı Mevlânâ Ârif Dehdigerânî'ye, Emîr Ömer'i de,
Mevlânâ Cemâleddîn Dehkesânî'ye yetiştirilmeleri için havâle etmişti.
Oğullarına; "Hanginiz, Allah'ın kullarına hizmet etmek için benim
vekîlim olur?" buyurdu. Oğulları; "Ey yakîn yolunun rehberi, biz buna
nasıl güç yetirebiliriz? Fakat kim bu işi kabûl ederse, biz onun
hizmetine girelim." dediler. Oğulları böyle deyince, Emîr Külâl
hazretleri başını eğip, murâkabeye daldı. Bir müddet sonra başını
kaldırdı. "Büyüklerin rûhâniyeti, Emîr Hamza'nın bu işi kabûl etmesini
işâret buyurdular." dedi. Emîr Hamza, kabûllenemeyeceğini arzetti ise
de; "Bunu kabûl etmekten başka çâre göremiyorum. Kabûl edeceksin, bu iş
bizim elimizde değildir. Sen de biliyorsun." buyurdu.
Bundan sonra Emîr Külâl
talebelerinden ayrılıp, husûsî odasına geçti. Üç gün, üç gece dışarı
çıkmadı. Sonra dışarı çıktı. Meclisinde toplananlar, neden üç gündür
dışarı çıkmadığını sordular. Buyurdu ki: "Üç geceden beri, benim ve
talebelerimin hâli nasıl olur? diye düşünüyordum. Gaybden kulağıma bir
ses geldi. Şöyle deniliyordu: "Ey Emîr Külâl! Kıyâmet gününde seni,
senin talebelerini, dostlarını, sizin mutfağınızdan uçan bir sineğin
üzerine konduğu kimseleri bile affettim." Allah, fadlından ve kereminden
ihsân etti" dedi. Bunları söylediği Perşembe günü sabaha doğru vefât
etti.
Nakledilir ki, bir
defâsında Mekke-i mükerremeden ve Medîne-i münevvereden tasavvuf ehli
olan kimseler, bir cemâat hâlinde Buhârâ'ya geldiler. Buhârâ'da Sûhârî
köyüne gitmek istediklerini söyleyerek, bu köyü sordular. Bunun üzerine
kendilerine; "Siz nereden geliyorsunuz ve bu köyü niçin soruyorsunuz?"
dediler. Onlar da Mekke ve Medîne'den geldiklerini, Sûhârî köyünü
sormalarından maksadlarının, orada ikâmet etmekte olan Emîr Külâl
hazretlerini ziy"aret etmek ve onunla görüşmek olduğunu söylediler.
Buhârâ'da görüştükleri kimseler onlara; "Mâlesef, Emîr Külâl hazretleri
vefât etti." dediler. Bu maksadla Sûhârî köyüne gittiler. Emîr Külâl
hazretlerinin oğulları, onlarla görüşüp sohbet ettiler. Onlara; "Babamız
Mekke ve Medîne'ye hiç gitmemişti. Siz onu nereden tanıyorsunuz?"
dediler. Gelenler; "Biz de buralara hiç gelmedik. Fakat biz Emîr Külâl
hazretlerini Kâbe'de gördük. İki-üç seneden beri hac mevsiminde bizimle
berâber Kâbe'yi tavaf ederdi. Mekke ve Medîne'de pekçok kimse ona bîat
edip talebe olmuştu. Fakat bu sene Kâbe'ye gelmedi. Merak edip, O'na
olan muhabbetimiz ve hasretimiz sebebiyle görmeye gelmiştik, fakat nasîb
olmadı." dediler. Böylece, Emîr Külâl hazretlerinin, kerâmetle, her sene
hac mevsiminde, bulunduğu beldenin halkı farkına varmadan Kâbe'ye
gittiği anlaşıldı. Gelen ziyâretçiler, daha sonra Emîr Külâl
hazretlerinin kabrini ziyaret edip, duâ ettiler. Sonra da oğullarından
müsâade alarak Sûhârî köyünden ayrıldılar.
Seyyid Atâ Efşene
köyüne gelmişti. Bu sırada Seyyid Emîr Külâl dört-beş yaşına basmıştı.
Seyyid Atâ, Efşene köyüne geldiği sırada, çocuklardan bir kısmı sokakta
oynuyor, Emîr Külâl de oyun karışmadan kenarda duruyordu. Seyyid Atâ'yı
görünce, koşup yanına geldi. O da elinden tutup, berâberce eve gittiler.
Evlerine varınca, Seyyid Atâ onu yanına oturtup, kendi sarığını ikiye
bölüp, bir kısmını kendi başına, bir kısmını da Seyyid Emîr Külâl'in
başına sardı. Ona teveccüh ve himmette bulunup, çok duâ etti. Duâsı ve
himmeti bereketiyle, tasavvuf hâllerinden ve mertebelerinden çok
nîmetlere kavuşturdu. Sonra da; "Emîr Külâl'in yüksek derecelere
kavuşacağını müşâhede ediyorum ve onun derecesi, benim derecemden üstün
olacak." buyurdu. Böylece Emîr Külâl, henüz küçük yaşında büyük bir
velînin teveccüh ve duâsına kavuşmakla şereflendi ve bu sâadetle büyüdü.
Bir defâsında, Emîr
Külâl, Buhârâ'da Cumâ namazını kılıp, talebeleri ile birlikte ikâmet
ettiği yere dönüyordu. Yolculukları sırasında, Gülâbâd ile Fetihâbâd
arasında, yeşillik bir yerde oturan bir cemâate rastladılar. Sohbet
ediyorlar ve sohbetlerinde; evliyâlıktan, kerâmetten bahsediyorlardı. Bu
cemâat arasında, Timûr Hân da bulunuyordu. Emîr Külâl, talebeleriyle
birlikte oradan geçerken, Timûr Hân onları görüp; "Bunlar kimdir?" diye
sordu. "Emîr Külâl ve talebeleridir." dediler. Timûr Hân bu sözü duyar
duymaz, kalkıp süratle yanlarına koştu. Huzûruna varıp, fevkalâde bir
edeble önünde durdu. Sonra şöyle dedi: "Ey, dînin büyük âlimi! Ey doğru
yolun ve yakîn yolunun kılavuzu! Burada biraz durup sohbet ediniz ve
bize nasihâtta bulununuz da, dervişler istifâde edip, bereketlensinler."
dedi. Bunun üzerine Emîr Külâl; "Dervişlerin sözleri gizli olur. Bu
bizim vazifemiz değildir. Büyüklerin rûhâniyetinden bir işâret
almadıkça, bir şey söylemeyiz. Hiçbir zaman kendinden bir söz söyleme ve
gâfil olma. Görüyorum ki, senin başına mühim bir iş çıkacak ve bunda
muvaffak olacaksın." buyurdu.
Sonra yola devâm
ettiler. Evine varınca, zâviyesinde bir müddet durup, yatsı namazı
vaktinde dışarı çıktı. Cemâatle birlikte yatsı namazı kıldı. Namazdan
sonra bir müddet oturup, büyüklerin rûhâniyetine teveccüh etti. Sonra
hemen, Şeyh Mansûr adında bir talebesini yanına çağırdı. Talebe huzûruna
gelince, ona; "Hiç durma süratle Emîr Timûr'a git; derhâl Harezm
tarafına harekete geçmesini söyle. Eğer oturuyorsa, hemen kalksın,
ayakta ise harekete geçsin, hiç durmasın. Çünkü velîlerin rûhâniyetleri,
O'nun ve oğlunun bütün memlekete baştan başa hâkim olacağını bildirdi.
Harezm'i alınca, Semerkand'a hareket etsin." Haberi götüren Şeyh Mansûr,
süratle Timûr Hânın bulunduğu yere gitti. Timûr Hânı ayakta bekler hâlde
buldu. Haberi aynen iletti. Timûr Hân, bu haberi alır almaz, hemen
ordusunu harekete geçirdi. O harekete geçip, gideceği yolun yarısına
vardığı sırada, düşmanları Timûr Hânın çadırına hücûm ettiler. Fakat O,
çoktan yola çıkmıştı. Timûr Hân, Harezm'e yürüyüp, orayı aldı. Sonra
Semerkand'a yürüdü, orayı da fethetti.
Timûr Hân Semerkand'a
yerleşince, Buhârâ'ya gitmeyi arzu etti. Bu sebeple Emîr Külâl
hazretlerine haber gönderip, bizim Buhârâ'ya gelmemize müsâade ederler
mi? Şâyet izin verilmezse, kendilerinin Semerkand'ı teşrîf etmelerini
arzu ediyoruz, nasıl buyururlarsa öyle yapalım." dedi. Timûr Hânın bu
arzusu üzerine, Emîr Külâl hazretleri ne gelmesini, ne gitmeyi kabûl
edemeyeceğini ve kendilerine duâ etmekte olduğunu söyledi. Bunları
bildirmek ve Timûr Hânla görüşmek üzere, oğlu Emîr Ömer'i
vazifelendirdi. Oğlunu gönderirken şöyle dedi: "Ey oğlum! Emîr Timûr'a
söyle! Eğer Allah'ın râzı olduğu yolda yürümek istiyorsa, takvâdan ve
adâletten aslâ ayrılmasın. Bunları kendisine şiâr edinsin ki, kıyâmet
günü kurtulabilsin! Yine talebelerimizle her zaman ona duâ ettiğimizi
söyle. Eğer dünyâya meylederse, bu durumların faydasına kavuşamaz." Emîr
Külâl hazretlerinin oğlu Emîr Ömer, Semerkand'a gidip, Timûr Hân ile
görüştü. Babasının söylediği şeyleri aynen bildirdi. Birkaç gün sonra
da, Buhârâ'ya dönmek üzere Timûr Han'dan müsâade istedi. Ayrılırken,
Timûr Han ona; "Buhârâ ve çevresini sizin emrinize bırakayım, ne olur
kabûl edin." dedi. Emîr Ömer; "Buna izin yok." dedi. Bunun üzerine Timûr
Hân; "Öyleyse Buhârâ şehrini Emîr Külâl hazretlerine bağışlayayım."
deyince, Emîr Ömer yine; "Buna izin yok." dedi. Timûr Han; "Hiç olmazsa,
Buhârâ yakınında ikâmet etmekte olduğunuz köyü size bağışlıyayım."
diyerek, çok temennide bulundu. Emîr Ömer şöyle dedi: "Babamdan şu
sözleri işittim: Sizin için; "Eğer, Allah adamı olan büyüklerin kalbinde
bir yer kazanmak istiyorsa, takvâdan ve adâletten ayrılmasın. Kıyâmet
günü Allah'ın rahmetine kavuşmak bununla olur." buyurdu.
Nakledilir ki, Emîr
Külâl hazretleri bir imâret yaptırmakta idi. Bu binânın inşâsı için
pekçok kimse toplanmış çalışıyordu. Bir gün Emîr Külâl, âniden evine
gitti. O gidince, orada çalışanlar dediler ki: "Emîr Külâl gerçekten
velî ise, bizim her birimize birer sıcak ekmek verir. Bir müddet sonra
Emîr Külâl geldi. Yanında hiçbir şey yoktu. Yerine oturunca, binânın
inşâsında çalışanlardan bâzıları bir birine; "Eğer velî olsaydı, bizim
arzu ettiğimiz şeyi getirirdi." diyerek, aralarında konuşmaya
başladılar. Daha sonra onlar böyle konuşurlarken, Emîr Külâl hemen ayağa
kalkıp; "Ey tahammülsüzler, işte istediğiniz!" diyerek, elini koltuğunun
altına sokup, herbirine sıcak bir ekmek çıkarıp verdi. Onlar da
söyledikleri sözlerden dolayı pişman olup, tövbe ettiler. Bundan sonra,
Emîr Külâl hazretleri onlara buyurdu ki: "Ey dostlarım, biz arzu ederiz
ki, siz bizden âhireti, âhirette kurtulmayı taleb ediniz. Nefsinizin
istekelrini terkediniz ki, âhirette utanıp, mahcûb olmayasanız. Eğer
şükrederseniz, Allah size her istediğinizi ihsân eder. Bu dünyâda ne
yaparsak âhirette onun karşılığını bulacağız. Ey dostlar, dikkat ediniz
ve uyanık olunuz! Bir kimse hevâ ve hevesinden vazgeçmedikçe, tuzağına
av düşmeyen ve eli boş kalan avcı gibidir. Eğer insan, Allah'ı unutur,
gaflete dalarsa, belâya ve musîbete düşer. Ne yazık ki, ömür bitmek
üzere olduğu hâlde, insan dünyâlıklara dalmış, nefsinin esîri olmuş ve
âhiret yolculuğunu unutmuş, ihmâl etmiştir.
Emîr Külâl kendine âit
bir yerde dergâh inşâ ettiriyordu. Çalışanlardan biri, kendi kendisine;
"Hiç kimse bir şey getirmiyor." dedi. Henüz aradan az bir zaman geçmişti
ki, bir adam geldi. Çok miktarda ekmek ve üzüm getirdi. Emîr Külâl
hazretlerinin huzûruna varıp, gece gündüz diş ağrısı çekmekteyim. Sizin
duânızı almak için geldim, bana yardımcı olunuz, tâkadım kalmadı dedi.
Emîr Külâl, gelen adama; "Yanıma yaklaş bakayım, hangi dişin ağrıyor?"
dedi. Adam yaklaştı. Emîr Külâl parmağını ağzına sokup, ağrıyan dişinin
üzerine koydu. Sonra İhlâs sûresini okudu. Gelen kişinin diş ağrısı
kesilip, hiç hastalanmamış gibi oldu. Bundan sonra Emîr Külâl hazretleri
buyurdu ki: "Ey dostlar! İhlâslı olunuz. Her işinizi Allah rızâsı için
yaparsanız, kurtulursunuz. İhlâssız yapılan amel, üzerinde pâdişâhın
mührü bulunmayan para gibidir. Üzerinde pâdişâhın sikkesi bulunmayan
parayı kimse almaz. Üzerine mühür vurulanı ise herkes alır. İhlâs ile
yapılan az amel, Allah indinde çok amel gibidir. İhlâssız yapılan çok
amelin ise, Hak katında kıymeti yoktur. Yaptığınız her ibâdeti ve işi,
ihlâs ile yapınız. Böylece Allah'a yakın ve rızâsını kazananlardan
olursunuz. Ey dostlarım! İhlâs ile amel yaprasanız korkmayınız, bu size
âhirette îtibâr ve şereftir. Eğer tamâ sâhibi olup dünyâya düşkün
değilsen, sonunda varacağın yeri düşün. Merd o kimsedir ki, önce iyice
düşünür, sonra amel etmeye başlar. Böylece, sonunda yaptığı işten
utananlardan olmaz."
Bir gün Emîr Külâl
hazretleri, talebeleri ile oturmuş sohbet ediyordu. Bu sırada içeriye
güzel yüzlü bir genç girdi. Hiçbirşey söylemeden oturdu. Orada
bulunananlar, onu hiç tanımıyorlardı. Bir ara Emîr Külâl hazretleri ona
bakıp; "Tamâm oldu mu?" dedi. Gelen genç de; "Bir açıklık kalmıştı, o da
tamamlandı." dedi. Gelen genç biraz oturup, gitmek üzere kalktı, bir şey
söylemeden kapıya doğru yürüdü. Orada bulunanlardan bir kısmı, gencin
yanına koşup, yakalayıp konuşmak istediler. "Sen kimsin? Gelince bir şey
söylemedin ve giderken müsâade istemedin. Emîr Külâl'e; "Bir yer
kalmıştı, o da tamamlandı." dedin. Bu hâlin ne ve bu sözün mânâsı nedir?
Bunları bize açıkla ve kendini tanıt." dediler. Bunun üzerine genç,
"Ben, Rûm vilâyetindenim ve Emîr Külâl'in talebelerindenim. Bizim
memleketimizde bir câmi yapılıyordu ve bu câmi inşâsı ile Emîr Külâl
hazretleri ilgileniyordu. Bitince haber vermemizi emretti. Câmi
tamamlandı, ben de haber vermek üzere geldim." dedi. Bunları dinleyince,
çok şaşırıp; "Nasıl olur? Biz onun talebeleriyiz ve hocamız Rûm diyârına
gitmedi." dediler. Gelen genç; "Ben de onun talebesiyim, her gün
arkasında namaz kılarım. Bizim memleketimizde çok talebesi ve tanıyıp
seveni vardır." dedi. "Peki girince neden selâm vermedin ve giderken
neden izin istemedin?" dediklerinde; "Bunları kalben söyledi." dedi.
Ayrılırken de; "Bizim karşımıza mühim bir iş çıktığı zaman, Emîr Külâl
hazretleri gelir. Bizim memleketimizde, sizin burada olduğundan daha
meşhûr ve daha çok tanınıp sevilmiştir." dedi. Bunları dinleyen
talebeleri, Emîr Külâl hazretlerinin tasavvuftaki derecesinin
yüksekliğini ve tasarrufunun çokluğunu görüp, ona sevgi ve bağlılıkları
kat kat arttı.