![]() |
||
|
6 7 8 9 10
Şehidler Efendisi : Hz. Hamza (R.A.)
|
İSTİLA DEVİRLERİNİN Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Barkan, Ömer Lütfi, Vakıflar Dergisi, s. II, Ankara, 1942, sf. 279-304.
Selçuk-Bizans hudutlarında
yaşayan bir uç beyliğinin, diğer emsalinin mazhar olmadığı bir talihle,
pek kısa bir zaman içinde tarihin seyrini asırlarca değiştirecek
kuvvetli bir imparatorluk
haline girivermesi hâdisesi, son zamanlara kadar birçok malûmları noksan
bir muadele şeklinde vazedildiği veyahut Türk ırkının tarihî varlığı
hakkında mevcut ve an’ane halinde müesses dar ve kısır noktai nazarlara
esir kalındığı için, içinden çıkılmaz bir mesele teşkil etmekte idi.
Filhakika, koskoca bir
imparatorluğun kuruluşu nev’inden muazzam bir hâdise, bizde uzun zaman,
sadece Padişahların dirayet ve şecaati veya Allah’ın bu saltanatın
kurucularına karşı gösterdiği lütuf ve inayet ile izah edilmek
istenilmiştir. İlk Osmanlı membalarında kaydedilmiş görülen Sultan
Osman’ın rüyası, mucize nevinden vukua gelen bu hâdisenin izahını ancak
ilâhî takdir ile yapmak mümkün olduğuna inanışın bir ifadesidir.
Bu işin izah edilmesi matlup
bir mesele teşkil ettiğinin farkına varan daha yeni ve ecnebi
tarihçiler ise; Türkler
hakkında tetkik edilmeden kabul edilmiş batıl itikatları kafalarına
koymuş olmalarından ve meseleyi
muhtelif cephelerden ve/daha geniş kadrolar içinde mütalaa etmeğe
hazırlıkları ve ellerinde mevcut malzeme kâfi gelmediğinden, içinden
çıkılmaz faraziyelerle tarihî
hakikati tahrif etmeğe
mecbur kalmışlardır. Meselâ, henüz son zamanlarda bu meseleyi tetkik
etmiş bulunan Gibbons gibi müelliflere göre; Osmanlılarla Asya insan
kaynakları arasındaki muvasalanın rakib civar beylikler tarafından
kesilmiş olması lâzım geldiğinden, bu devletin kurulması için lüzumlu
unsurlar ancak yerli Rumlar arasından tedarik edilebilirdi. Bu görüş
tarzına nazaran yeni İslâm olmuş Türklerle İslâmlaşan Rumlardan hasıl
olan Osmanlı milleti faraziyesi,
bütün müşkülleri hal ile lâzım gelen izahın anahtarını vermiş oluyordu.
Bu suretle Türkler, ancak bu sayede yeni ve büyük bir devleti kurmak
için lâzım gelen idarecileri, imparatorluk harblerinde kan dökecek
askeri bulmuş ve Osmanlı imparatorluğunu Osmanlılaşmış Rumlar ve
Bizans’ta gördükleri teşkilât ile kurmuş oluyorlardı.[1]
Aşikârdır ki, ilmî olmak ve
izah etmek iddiasında bulunmalarına rağmen, esaslı tetkiklere istinat
ettirilmeyerek ortaya atılan bu nevi faraziyeler, sadece
göçebe olduğu zannedilen Anadolu Türklerinin yalnız başına bir
imparatorluk kurmadıklarına ve kuramayacaklarına ait olan batıl, fakat
düne kadar umumî bir itikada istinad etmekte ve, herhangi bir tenkide
dayanamayacak kadar esassız bulunmaktadırlar.
Osmanlı imparatorluğunun
menşe’leri ve kuruluşu meselesine dair yapılan tetkiklerin şimdiye kadar
saplanıp kaldığı bu dar ve an’anevî telâkkilerin manasızlığını, son
zamanlarda neşrettiği etüdlerinde[2] Prof.
Fuad Köprülü, ilim
âlemine göstermiştir. Üstadın Orta Zaman Türk Tarihinin bu çok mühim
olduğu kadar çok davalı da olan meselesini büsbütün yeni bir şekilde
vazetmiş olmak itibariyle, ilme ve ihtisasa feyizli çalışma yolları açan
etüdlerinin bazı ana fikirlerini burada hatırlatmağı münasip
görmekteyiz. Çünkü ancak bu sayededir ki, makalemizin mevzuunu teşkil
eden meseleyi ne münasebetle ve hangi görüş tarzının tesiri altında
tetkik etmiş olduğumuz daha iyi anlatabileceğimizi zannediyoruz.
Filhakika, etüdümüzün esaslarından birçokları, Prof.
Fuad Köprülü’nün kitablarında
daha evvel vaz ve işaret ettiği mühim meselelerden bir kaçının daha
muayyen ve mahdud kadrolar içinde ve elde mevcut arşiv malzemesiyle
işlenmesi suretiyle bir kıymet ve mâna kazanabilmişlerdir.
Şu halde Prof.
Fuad Köprülü’nün kuruluş meselesini
vazediş şekli nedir, ve ne için bir çok hâdisatın anlaşılması ve izah
edilmesi için kendimizi vazetmemiz zarurî olan noktai nazarı temsil
etmektedir?
Her şeyden evvel, müellifin
ortalığı mevcut hazır fikirlerden temizlemek için kullandığı sıkı ilmî
tenkid usulünü tebarüz ettirmek münasib olur. Böyle bir tenkid
karşısında ilk Osmanlı membalarının izah tarzı kadar, düne kadar yabancı
âlimlerin saplanıp kaldıkları noktai nazarlar da kıymetini tamamen
kaybetmekte ve zamanımızın
ilmî tarih usullerine göre gerî, ve kör körüne ananeci gözükmektedirler.
Şöyle ki:
İlk Osmanlı membalarının,
Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunu izah ederken Osmanlı Padişahlarının
mensub olduğu soyun nereden ve ne zaman geldiğine, dînine, uç
beyliklerinde bulundukları zamanki sosyal hacimlerine, göçebe, köylü
veya şehirli oluşlarına, hristiyanlar ve diğer Türk beylikleri ile olan
münasebetlerine ait verdiği malûmat eksiktir ve baştan aşağı yeniden
tetkike muhtaçtır. Bundan başka, meselenin anlaşılması için bilinmesi
şart olduğu halde, Osmanlı imparatorluğunun teşekkül edeceği sıralarda
Anadolu’nun içinde bulunduğu siyasî ve sosyal vaziyet de, şimdiye kadar,
ilmî bir şekilde tetkik edilmiş değildir. Bu sebeble, Osmanlı
membalarında olduğu kadar, Garblı tarihçilerin eserlerinde de Osmanlı
tarihi bir göç hikâyesiyle başlar: Dört yüz çadır halkından cihangirâne
bir devlet kuran aşiretin Bizans hududlarında yerleşdiği yer, Bahri
Muhit ortasında yalnız başına bir ada gibi, Türk ve İslâm dünyasından
uzaktır. Bu itibarla, sürülerine otlak aramak üzere buralara kadar
gelmiş olan bu göçebelerin bir müddet sonra muntazam bir ordu teşkil
ettikleri, bir imparatorluk kuracak kadar çoğaldıkları görülünce hayrete
düşürmektedir. Halbuki, Prof.
Fuad Köprülü’nün yapmak
istediği, şekilde, hadisata biraz daha geriden ve ilmî bir gözle bakmak
sayesinde bu nevi hayretlere mahal bulunmadığı ve her şeyin izahı mümkün
bir şekilde cereyan ettiği anlaşılmaktadır:
Osmanlı tarihi, bütün diğer
tarihler gibi, bir hanedanın destanını yapmak isteyen tarihçilerin
kaydettikleri şekilde münferit ve müstakil bir seri vekayiden ibaret
değildir. Her hâdise kendisini hazırlayan bir sürü sosyal, ekonomik ve
dinî şartlarla işlenmiş ve haricî tesirlerle dünya yüzünün değişmesi
nev’inden bir oluşla yavaş yavaş tabiî olarak hazırlanmıştır. Bu
bakımdan siyasî
şahsiyetler ve vekayi arkasında onları hazırlıyan içtimaî sebebleri
aramak lâzımdır.
Böyle ilmî ve derin
sebebleriyle Anadolu tarihi tetkik edilecek olursa, Osmanlı târihi XIII.
asırda Anadolu’da cereyan eden sosyal ve siyasî büyük tahavvüllerin bir
temadisi gibi gözükecek ve bu sayede bir çok meseleleri anlaşılmağa daha
yakın bir şekilde vazetmek imkânı bulunacaktır. Esasen, her şeyden evvel
hatırda tutmak lâzım gelir ki, daha
Selçukîler zamanındaki Anadolu fütuhatı da, garbe doğru devam eden büyük
Türk muhacereti için, sistematik bir iskân ve kolonizasyon işi olmuştu.
Nitekim Prof.
Fuad Köprülü tarihi
vesikalarda, XII. ve XIII. asırlara doğru yapılan büyük çapta iskân
işlerine ait mevcut kayıtları tetkik ve toponymie tetkikatıyla
tamamlamak suretiyle, Selçukîlerin iskân siyasetlerinin bazı esaslarını
tesbit etmek imkânı bulunduğunu kaydetmektedir. Anadolu’da muhtelif
tarihlerde vukua geldiği muhakkak olan mühim hacimlerdeki nüfus
hareketlerinden başka, vekayiin ilmî bir şekilde anlaşılması için aynı
surette ehemmiyetli olan, Anadolu’daki nüfusun göçebe, köylü ve şehirli
nisbetleriyle; orta Asya, Mısır, Suriye ve Rusya arasındaki büyük
muhaceret ve ticaret yolları üzerinde kurulmuş olan Selçuk devletinin
ekonomik ve kültürel terakkileri gibi mühim meseleleri de gözden
geçirmek lüzumuna kani olan Profesör, ayrıca Moğol
İstilâsıyla Anadoluda hadis olan yeni vaziyet üzerinde
bilhassa durmak lâzım geldiğini tebarüz ettirmiştir.[3]
Filhakika, Osmanlı
imparatorluğunun kuruluşu meselesinde bu mütekaddim hâdiselerin büyük
rolü olduğunda kimsenin tereddüdüne meydan vermeyecek kadar bu hususlar
aşikâr gözüküyor:
Türk orta zamanının edebî,
sosyal ve bilhassa dinî tarihi üzerinde uzun senelerden beri giriştiği
çok verimli ve orijinal mesainin verdiği bir salâhiyetle Prof.
Fuad Köprülü’nün kitabında bu asırlarda Anadolu’da husule gelen dinî
cereyanların ve müslüman mistik tarikatlerinin teşekkülünde Orta
Asya’dan gelen akınların ve Türk Moğol şamanizminin tesirlerinin oynadığı
rolü hatırlatması, kayda şayan olduğu gibi; Moğolların öncüsü olarak
gelen göçebe Türkmenlerle Anadolu nüfusunun işbaa geldiği bir sırada,
imparatorluğun sosyal ve hukukî kadroları içinde sıkışan bu göçebe
unsurların ne büyük bir kuvvet teşkil ettiklerini ve ne geniş bir
teşkilât içinde birbirine bağlı bulunduklarını Babâî isyanında Selçuk
devletini pek fena bir halde sarsmış olmalarıyla göstermiş olduklarını
tesbit etmesi.de bizim bu makaleyi yazarken daima göz önünde
bulundurduğumuz fikirlerden birini teşkil etmektedir.[4]
Filhakika, 1242’de Erzurum’u
alan Moğollar, Sivas ve Kayseri’yi yağma ettikten sonra çekildilerse de,
Selçuk devleti onların tabiiyetine girdi ve
bu istilâdan sonra, Moğol imparatorluğunun diğer aksamıyla teessüs eden
münasebet dolayısıyla, yeni
bir takım göçlere yol açıldı. Bu suretle Anadolu muhtelif devirlerde
kadınları, çocukları ve davarlarile beraber gelen Moğol işgal ve tedib
orduları, Moğol valilerin maiyet askerleriyle doldu. Bu vaziyet
karşısında, Garbe doğru akın o kadar tabiî ve zarurî bir hâdise haline
gelmiş bulunuyordu ki, Profesöre göre, eğer Anadolu’da hasıl olan bu
kesafet, fütuhat sayesinde Garbe doğru boşaltılmamış olsaydı, içtimaî
vücutte derin huzursuzluk doğurarak dahilî karışıklıklara ve mevcut
sosyal nizamın tahrib edilmesine sebeb olabilirdi.
Diğer taraftan, Prof. Fuad
Köprülü’ye göre, Gibbons’un iddiasının tamamen aksine olarak bu asırda
Anadolu ve Osmanlıların yaşadıkları uç beylikleri ile diğer Türk ve
müslüman dünyası sıkı bir münasebet halinde bulunmakta idi. Bu devirde
putperest Moğollara karşı islâmlaşmakda devam eden Anadolu’da tahrikatta
bulunan Altın Ordu devleti ile, Suriye ve Mısır Memlûkları velhasıl
İslâm ve Türk âleminin her tarafı, Anadolu
ile sıkı bir münasebet halinde bulunmakta idi. Hudutların yalnız göçebe
değil, Türk-islâm dünyasının her tarafından gelmiş şehirli unsurları ve
o meyanda ulema, şeyh ve zanaat sahibi her türlü muhacir kafilelerini
cezbetmiş olması, bu
noktai nazarı teyid etmekte idi.
* * *
Demek oluyor ki, Osmanlı
imparatorluğu teessüs etmeğe başladığı zaman, bu kadar geniş hudutlar
içinde kaynaşmakta olan bir âlemin dört bucağında tekevvün eden dinî ve
sosyal cereyanları, bilgi ve tecrübeye sahib insanları ve mânevi
kuvvetleri kendi
arkasında buldu.
İşte
mevzuubahs cereyanları bulmak ve is basında göstermek teşebbüsü, Prof.
Fuat Köprülü’nün, Osmanlı imparatorluğunun sür’atle kuruluşu mucizesini
izah etmek için, ortaya attığı fikirlerin ve yaptığı ilmî yardımların en
mühimlerinden birini teşkil etmektedir. Zira, ancak bu sayededir ki;
Osmanlılaştırılmış Bizanslılar, devşirmeler, İslâmiyeti kabul etmiş
esirler faraziyesine müracaat etmeğe lüzum kalmadan, Osmanlı İmparatorluğunun
kurulması için lâzım gelen kan ve kol kuvvetini, akıl ve siyaset adamını
Osmanlıların, bilhassa ilk zamanlarda, nereden bulmuş olduklarını
anlamak mümkün gözükmektedir. Filhakika, Osmanlı tarihinde, bilhassa
İstanbul’un fethine kadar, kütleler halinde İslâmlaşma ve devletin
kozmopolitleşmesi mevzuubahs değildir. Bilâkis, Osmanlı idare teşkilâtı
Selçukî ve İlhanîlerin devlet ve idare an’anelerine göre tesis edilmiş
ve devlet işlerinde bidayette daha fazla Selçuk idarî teşkilâtına mensub
yüksek Türk aristokrasisi ve memurları kullanılmıştır. Bu Türk idare
adamları devşirme unsurlar lehine ancak XV. asırdan sonra azalmağa
başlamıştır. Esasen Fuad
Köprülü’ye göre, muhtelif
unsurlardan teşekkül eden her büyük imparatorluk için sarayın bir müddet
sonra atsızlar ve soysuzlardan mürekkeb bir Kapu
Kulu yaratması ve
kozmopolitleşmesi mukadder bir hâdisedir. Abbasîler ve Bizanslılar için
tabiî addedilen bu hal, Osmanlı imparatorluğunda neye Türklerin
kabiliyetsizliğine veriliyor? Bizansta birçok imparatorların yabancı
unsurların yetişmiş olması, Bizans Rumlarının idare kabiliyetini haiz
olmadığını mı isbat eder?..[5]
* * *
Türklerin, Osmanlı
imparatorluğunu kurmak için kendilerine lâzım gelen kuvvetleri nereden
bulduklarını göstermek itibariyle, Fuad Köprülü’nün o asırlarda
Türk Anadolu’daki dinî ve sosyal hareketlere ait verdiği malûmat ta,
yukarıda söylediğimiz gibi, çok kıymetlidir ve bu husustaki esas fikir
şu şekilde hulâsa edilebilir.
Osmanlı imparatorluğunun
kurulmakta olduğu zamanda Anadolu’daki uç beylikleri, medenî bir hayatın
kaynağı olan Türk ve İslâm dünyasının her tarafından gelmiş her sınıftan
ve meslekten adamlarla doludur: Iran, Mısır ve Kırım medreselerinden
çıkan hocalar, orta ve şarkî Anadolu’dan gelmiş Selçukî ve İlhâmî
bürokrasisine mensub şahsiyetler, muhtelif tarikatlerin mümessilleri
İslâm şövalye ve misyonerleri diyebileceğimiz dervişler. Bunlar arasında
bilhassa, Paşazade tarihinde Gaziyânı Rum diğer tarihlerde Alpler (kahmaran,
muharib mânasına) veya Alp Erenler namı altında zikredilen ve daha
İslâmiyetten evvel bütün Türk dünyasında mevcut olan eski ve geniş bir
teşkilâta mensub Türk Şövalyeleri mevcuttu. Fiahakîka: Osman Gazinin
arkadaşlarından bir çocuğun unvanı olan bu Alp tâbiri dikkate şayandır.
Bunlardan şehirlerde ve İslâm dünyasına mensub bazı dinîlerin tesiri
altında kalmış olanların ise unvanı bilâhare Gaziye
tebdil edilmiş gözükmektedir. Yine aynı kitapta ismi geçen Ahıyânı Rum
yani Anadolu Ahileri ile; Horasan Erenleri de denilen Abdalân Rum yani
«abdal» ve «baba» ismini taşıyan ve bilhassa Türkmen kabileleri arasında
telkinatta bulunan ve umumiyetle Osmanlı Padişahlarıyla bütün harplere
iştirak etmiş bulunan delişmen tabiatlı ve garib etvarlı dervişler
bulunmakta idi. Aşık Paşazade tarihinin Bacıyânı Rum yani Anadolu
kadınları dediği ve haklarında tafsilâta mâlik olmadığımız
teşkilât veya tarikatten sarfınazarla, diğerlerini ele alacak olursak,
banların her birinin Türk ve İslâm dünyasının her tarafında şubeleri
olan ve bu günkü Komünist yahut farmason teşkilâtına benzeyen teşkilâtı
bulunan tarikatler olduğunu görürüz. Kökleri bu suretle geniş Türk ve
İslâm dünyasına yayılmış olan bu gibi teşkilât vasıtasıyla her tarafla
temas halinde bulunan Osmanlıların ise. Osmanlılaşmış Rumların yardımına
muhtaç olmadan daha evvelki emsali Türk imparatorlukları gibi büyük bir
imparatorluk kurmak teşebbüsünde bu kuvvetlerden istifade etmiş ve
kendilerine lâzım gelen her türlü unsurları bulmuş olduklarına şüphe
yoktur. Burada, yalnız bazı büyük şehirlerde ve burjuvalar muhitinde
değil, uç beyliklerindeki köylerde de bilhassa şubeleri olan Ahi
teşkilâtının Anadoludaki faaliyetlerinin Osmanlı imparatorluğunun
kurulmasında büyük rol oynamış olduğunu kaydetmek icabeder.[6] Prof.
Fuad Köprülü’ye göre; «Gazi» Osman’ın kayın pederi şeyh Edebâlî ile
silâh arkadaşlarından bir çoğunun hattâ Orhan’ın kardeşi Alâeddin’in bu
tarikate mensub bulunuşu, ilk piyade askerî üniformasının Ahi üniforması
oluşu ve Yeniçeriler için Ahi başlığının kabul edilmiş olması, bu
bakımdan son derecede manidardır.[7]
Bu mistik tarikat ve
teşkilâtın ne büyük bir kuvvet temsil ettiğini, aralarına aldığı halk
kütlesini muayyen sosyal nizamlar için nasıl harekete getirerek
zamanlarının vekayiinde büyük roller oynamış olduklarını tarih esasen
kaydetmektedir: Selçuk devletinin en kuvvetli bir zamanında Babaî’lerin
Anadolu’daki bütün Türkmen aşiretlerini birden harekete getirmek
süretile bu devleti fena halde sarsmış oldukları malûm bir hakikattir.
Fütuhatı başarmak için Osmanlı ordularına yalnız teşkilâtlı ve imanlı
muharib temin etmekle kalmayıp, bu misyoner dervişlerin dinî ve sosyal
fikirler propagandasıyla da, halk kütleleri arasında çok faal bir maya
gibi faaliyete geçerek, o memleketlerin sosyal bünyesinde ve siyasî
kuruluşunda büyük yenilikler yapmak için müsait kaynaşmayı yaratmakta,
temsil ve fütuhat işlerini kolaylaştırmakta âmil oldukları da
muhakkaktır. Rum İlinin İslâmlaşmasında bu misyoner derviş grublarının
oynadığı rol her halde büyüktür.[8]
Hattâ daha ileri giderek bazı
delillere göre diyebiliriz ki, orta zaman hristiyan hukukıyâtına karşı
yeni bir sosyal nizam ve adalet telâkkisi taşıyan ve esrarengiz bir din
propagandası şekline bürünen misyoner Türk devrilişlerinin telkinatı
ordularla birlikte ve hattâ ordulardan evvel fütuhata çıkmış ve karşı
tarafı daha evvel manen fethetmiş bulunmaktadır. Demek oluyor ki,
Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu işinde çalışan kuvvetler böyle
tevettürü yüksek derin ve uzak membalardan gelmekte ve Hristiyan ve
İslâm dünyaları gibi iki ayrı âlemin maddî ve manevî bütün kuvvetleriyle
karşılaşması şeklinde tarihi islemektedir.
Prof. Fuad Köprülü’nün,
tetkikimizin muhtelif fasıllarında mevzuubahs toprak mes’eleleri
münasebetiyle[9] ve
bazı yeni vesikaların yardımiyle işlemek fırsatını bulduğumuz ve
etüdümüzün mânasının anlaşılması için zarurî bir methal telâkki
ettiğimiz bazı esas fikirleri aşağı yukarı bunlardır. Bu fikirlerden
hareketle, biz Osmanlı tarihinde imparatorluğun teşekküliyle beraber,
içtimaî bünyesinin kendisine mahsus hususî şeklini alması için
yoğurulması hususunda iş başında çalışan demografik ve dinî âmilleri
tesbit etmeğe çalışacağız. Kanaatımızca, yine aynı fikirlerin kuvvetle
ortaya koyduğu gibi, Türk tarihinin bir muharebeler ve muahedeler
tarihi, bir hanedan destanı olmaktan kurtarılarak hakikî bir izahını
yapmak ve anlaşılmasını temin etmek için bu mes’eleleri vaz’ ile hemen
işe başlamak lâzım gelmektedir. Bu sebeble, Osmanlı imparatorluğunun
kuruluşu mes’elesini daha iyi izah edebilmemize yarayacak olan böyle bir
faraziyeyi takviye edecek mahiyette gördüğümüz bazı vesikaları, çok
hususî bir noktai nazardan yapmağı tecrübe ettiğimiz kısa izahlarla
birlikte, okuyucularımıza arz edeceğiz.
* * *
a. Kolonizatör Türk
Dervişleri
Osmanlı imparatorluğunun
kuruluşu hâdisesini, Anadolu’dan gelen bir muhacereti akvam; daha
doğrusu Anadolu’da istikrarını bulamayan bir muhaceret akınının ve
toprağa yerleşmek üzere olan bir nevi muhacir göçebelerin temsil ettiği
kudretin kendisine yer bulmak için önüne geçen siyasî hudutları yıkıp
takatinin yettiği bir yere, Tuna boylarına ve Arabistan çöllerinin
içlerine kadar yayılması hâdisesi gibi tetkik ve mütalea etmek lâzım
geleceğini yukarıda söylemiştik, imparatorluğun teşekkülünden evvel
Anadolu’da büyük bir izdiham halinde tekasüf eden orta Asya göçlerinin
öteden beri bu istikametlerde yayılmağa namzet bir kudret temsil
ettiklerini ve ilk Osmanlı Padişahlarının imparatorluğun kurulması için
lâzım gelen askeri ve bu imparatorluğa bir Türk devleti damgasını vuran
her nevi kuvveti bu büyük insan hazineleri içinden bulmuş olduklarını da
görüyoruz.
Böyle bir imparatorluğun
kurulması hâdisesinin büyük mikyasta nüfus kitlelerinin yer değiştirmesi
nev’inden demografik yahut, métanastasiques hâdiselerle
aynı zamanda vukua gelmiş olduğunu göstermek için; istilâlarla birlikte
göçebe unsurların bu harekâtı temin edecek bir şekilde kolaylıkla ve
muvaffakiyetle ileri sürülmüş olmalarını, muhtelif mıntıkaların imar ve
iskânı için kullanılan sürgün usullerini ve topraklandırma ve toprağa
yerleştirme siyasetinin bu hususta oynamış olduğu rolü de başka bir
yerde izah edeceğiz.* Biz
şimdilik burada bu nüfus hareketlerinin ve büyük çapta kolonizasyon
işinin şayan-ı
dikkat tezahürlerinden birini gözden geçirelim:
Mevzuubahis etmek istediğimiz
mes’ele; hâlî ve tenha yerlerde, boş topraklar üzerinde bu Orta Asyalı
muhacirler tarafından kurulan bir nevi Türk manastırları, (couvent
ermitage)i olan zaviyelerle, yeni bir memlekete gelip yerleşen
kolonizatör Türk dervişleridir. Dervişlerle tekkelerin son zamanlardaki
soysuzlaşmış şekillerine ait taşıdığımız kanaatleri sarsacak mahiyette
ve iddialı olduğu kadar garib de gözükecek olan bu fikrimizi haklı
gösterecek bazı vesikaları bu tetkikimizde zikredebilecek vaziyette
olduğumuzu zannediyoruz. Meselenin bu suretle izah edilmesi matlub
birtakım vâkıalar şeklinde hazırlanıp bahse mevzu edilmesi ise, bizim
tetkikimizin yeniliklerinden biri olacaktır.
Filhakika, Prof. Fuad
Köprülü’nün tetkiklerine istinaden[10] müslüman
mistik tarikatlarının teşekkülünde Türk-Moğol şamanizminin tesirleri
olduğunu ve binnetîce Orta Asya’dan gelen akınlarla birlikte Anadolu’ya
yeni birtakım dinî cereyanların sokulmuş olduğunu kaydedebiliriz. İşte
bizim burada mevzuubahis etmek istediğimiz dervişler, kendilerile
beraber memleketlerinin örf ve âdetlerini, dinî âdâb ve erkânını da
beraber getiren insanlardır ki bunların içinde Türk-İslâm
memleketlerinden Anadolu’ya doğru mevcudiyetini kayıt ve işaret
ettiğimiz muhaceret akınını sevk ve idare etmiş müteşebbis kafile
reisleri, bu istilânın öncüsü olmuş kolonlar, gelip yerleştikleri
yerlerde hanedan tesis etmiş soy ve mevki sahibi mühim şahsiyetler
vardır. Bu dervişlerin nazarı dikkati celb eden din ve cihan
telâkkileri, daha eski Türk memleketlerinden gelen muhacir kitlelerinin
getirdiği din ve cihan telâkkilerinin aynı olduğu gibi, müridleri de
ekseriya kendi aile ve soyları âzasıdır. Bu sebebledir ki bu unsurlar
sayesinde Anadolu, ayrı bir teşkilât ve an’anelere sahib insan
yığınlarıyla beraber, onların getirdiği dinî ve mistik cereyanların da
kaynaşmasına bir sahne teşkil etmekte idi. Bu sıralarda karşımıza çıkan
şâyân-ı dikkat şahsiyetlerin haklarında bilâhare uydurulmuş menâkıbde
umumiyetle kabul edildiği gibi derviş, tarikat müessisi ve keramet
sahibi insanlar gibi tasvir edilmiş olmalarına rağmen; maşerî
psikolojinin malûm kanunlarına uyarak kendilerini ihata eden bu dinî
hâlenin hakikî mânasını keşfetmek güç değildir. Onlar yeni
bir dünyaya, yâni diğer bir Amerikaya gelip
yerleşen halk yığınları için, içtimaî ve siyasî büyük bir rol oynamış
büyük kahramanlar, bu hengâmeli devirde halkın içinden yetişmiş mümessil
şahsiyetlerdir ve bu itibarla onları son zamanın dilenci dervişlerinden
dikkatle ayırmak lâzım gelir.[11] Bittabii
biz burada ne Anadolu din tarihinden ne de muhtelif tarikatlerin
birbirine benzeyen ve benzemeyen taraflarından bahsetmek niyetinde
değiliz. Dervişlerle ve zaviyelerle alâkamız, onların Osmanlı
İmpratorluğunun kuruluşu meselesinin anlaşılması için üzerinde ısrarla
durduğumuz bu garbe doğru akın işinde bize birer mümessil ve öncü gibi
gözükmelerinden ileri gelmektedir. Bir çok köylere ismini veren, elinin
emeği ve alnının teriyle dağ başlarında yer açıp yerleşen, bağ ve bahçe
yetiştiren dervişler; ve daima garbe doğru Türk akını ile beraber
ilerleyen benzerlerini doğuran zâviyeler ve bu zaviyelerin harbe giden,
siyasî nüfuzlarını Padişahların hizmetinde kullanan, zaviyelerinde
Padişahları kabul eden ve onlara nasihat veren şeyhler, bizim alâkamızı
celb etmek için bir çok vasıfları haizdirler. Hele onların daha fazla
yarı göçebe Türkmenler arasında telkinatta bulunuşu, köylerde yaşayışı,
toprak işleriyle meşgul gözükmesi ve benimsemek için dağdan ve bayırdan
toprak açması bu alâkayı şiddetlendirmektedir. Filhakika, bilâhare
tanıyacağımız dervişlerin şehirlerdeki tekkelerde âyîn ve ibadetle
meşgul olan ve sadaka ile geçinen mümesillerinin aksine olarak,
mütemadiyen kırlara, boş topraklar üzerine yerleşen ve henüz bir devlet
memur ve aylıkçısı şekline girmemiş olan bu dervişlerin hayatı ve onları
oralara iten kuvvetlerin mânası anlaşılmağa
lâyıktır.
* * *
b. Bazı Tarihî Simalar
Bu suretle, muhtelif
memleketlerden gelmiş muhtelif insanların ve onların temsil ettikleri
telâkkilerin kaynaştığı Osmanlı İmparatorluğu; o zamanki Türk-İslâm
âlemi içinde yeni bir dünya, bir başka Amerika teşkil ettikten sonra,
her türlü yeniliklere sahne yeni bir hayatın hazırlandığı yeni bir âlem
haline girmiş bulunuyordu. Dünyanın her tarafından gelmiş her fikir, her
türlü insan ve malzeme kuvveti onun zamanın cihanşümul bir Türk ve İslâm
dünyası imparatorluğu olarak kurulmasına hizmet ediyordu. İmparatorluğun
kuvvetini aldığı menbaların çokluğu ve bu nevi kozmopolitliği, kuruluş
devirlerinde bu devletin kurucuları yanında toplanmış olan şahsiyetlerin muhtelif
cereyanların mümessili olan muhtelif menşe’li kimselerden teşekkül
etmesiyle sabittir. Bu[12] suretle
bu şahsiyetlerin kimler olduğunu tesbite çalışmak bu adamların
şahsiyetinde imparatorluğun kurulması için iş başında olan kuvvetleri
çalışırken görmek demek oluyur. Bu bakımdan isimleri bir tesadüf gibi
tarihlere geçmiş olan bazı şahsiyetler ve onlar hesabına imâl
edilmiş olan pek saf
ve pek basit gözüken menâkıb, bize
tetkikatımızm istikbali için geniş ufuklar açan kıymetli görüşler ilham
edecek vaziyette bulunmaktadırlar.
Filhakika, Osman Gazi’nin
silâh arkadaşları kimlerdir, kimlerle konuşmuş ve kimlerin yardımını ve
hayır duasını istemiştir. Bu hususta elimizde mevcut kayıtlar,
umumiyetle zannedildiğinden çok daha manidardır. Bu kayıtlara dair fikir
vermek için bazı tarihçilerin Osman Gaziye diğerlerinin ise babası
Ertoğrula gördürdükleri meşhur rüya hikâyesini
ele alalım:
I. Ertoğrul
hâl-i hayattayken bir gece düş gördü. Bir aceb vâkfa görüb ol vakıadan,
uyanıb bu düşi, fikr iderek, Allahı zikr iderek durdu, sabah namazını
kıldı. Suret değişdirüb doğru Konya’ya vardı, anda bir muabbir kişi
vardı. Adına Abdülaziz dirlerdi... Amma bazılar didilerkim bu düşi tâbir
iden bir aziz şeyh idi... (Giese’nin
neşrettiği Tarih-i Âlâ-i
Osman sf. 11.)
Babinger’in neşrettiği Uruc
Bey tarihinde ise, Ertoğrul’un gördüğü rüyayı tâbir eden şeyh, Konya’da
oturan ve sultan Alâüddin’in dahi itikad ettiği meşhur ve zengin bir
şahsiyetti. Yukarıdaki kayıtta ismi geçen Abdülaziz ise, sultan
Alâüddin’in veziridir. Sultan Osman Konya sultanının askerleriyle
birlikte İstanbul Tekfuruna karşı yaptığı bir mücadeleyi müteakib,
ganâimden öşrünü çıkarıp Konya sultanına göndermesi üzerine, sultan
tarafından kendisine gönderilen sancak ve saire ile birlikte şeyh
Edebâlî’nin kızını da getiren işte bu vezirdir. Aşağıya dercettiğimiz
kayıttan anlaşılacağı veçhile, Osman Gazi’ye bu kızı ne için alması
lâzım geldiğini izah ederken, babası Ertoğrul’un gördüğü rüyadan şu
şekilde bahsetmektedir:
II. Ey
oğul atan Ertoğrul gördüğü düş buydıkim, şeyh Edebalî ol düşi tâbir
etmişdi...
Atına sivar olub doğru
Konya’ya vardı. Meğer Konya’da bir mu’abbir muteber kişi vardı, şeyh
Edebâlî dirlerdi. Sâhib-i kemâl idi. İlm-i rüyayı hûb bilürdi. Kerameti
zahir olmuş kişidi, dünyası çoğdı. Ol vilâyetde Meşhurdı, sultan
Alâüddin dahi ana itikad etmişdi...
Şeyh ayıtdı, ya yiğit
düşinin tâbiri budurkim bir oğlun ola, adı Osman ola ve benim dahî bir
kızım ola Râbia (diğer tarihlerde Bâlâhun Mâlhum) aldu, benim kızımı
senin oğlun Osman’a vireler... (Sf.
8).
İlk Osmanlı Padişahının bu
surette akrabalık münasebetleri tesis ettiğini gördüğümüz bu şeyh
Edebalî kimdir, ve böyle nüfuzlu bir adamla bir nevi siyasî anlaşmayı
tahakkuk ettiren bu izdivaç ne gibi şartlar altında yapılmış ve neticesi
ne olmuştur? Diğer tarihler de, rüyayı gören şahsın Ertoğrul değil Osman
Gazi olduğunu ve şeyh Edebâlinin davarı, nimeti çok, misafirhanesi
daima dolub boşalan,zengin ve halk üzerinde nüfuzlu bir şeyh olduğunu ve
Osman Gazi’nin bu şeyhe, sık sık misafir olduğunu kaydetmektedirler.
Rüyada bu şeyhin kuşağından çıkan bir ay Osman’ın koynuna girmekte ve
oradan gölgesi bütün âlemi tutan bir ağaç halinde yükselmekte olduğuna
göre rüyayı gören şahsın bu şeyh ile tanışık olması ve gölgesi âlemi
tutan bir ağaç hayaline sahib olacak
kadar siyasî emeller besleyecek
vaziyette bulunması; rüyayı tâbir eden şeyhin de hiç olmazsa, böyle bir
rüyanın ifade ettiği fikrin tahakkukunu mümkün telâkki edecek kadar hâdisatın
bu hususta hazırlamakta olduğuna dair bir sezi; ve tecrübeye sahib
olusu hakikaten manâlıdır. Bu nevi rüyaların Osmanlılardan evvel diğer
hanedan müessislerine de gördürülmüş olması, bu nevi hikâyelerin alelade
bir masal ve fantazi olduğunu kabul ettirse bile, bu rüya hikâyesi
münasebetiyle Osmanoğullarının
böyle bir şeyhle sıkı münasebetlerini öğrenmekte ve
şeyhin kızıyla mevzuubahis olan bu evlenme hikâyesini hakikaten manidar
bulmaktayız. Şu halde yalnız bu bakımdan, yani tarihî
folklor da malûm bir
mevzuu işlemek için o cemiyetten alınan motifler dolayısiyle, hâdisenin
hakikatte ne şekilde cereyan etmiş olduğunu bize tasavvur etmek için
lâzım gelen malzemeyi temin edecek olan hikâyeyi muhtelif menbalardan
takib edelim:
III. Meğer Osman’ın
halkı arasında bir aziz şeyh vardı. Adına Edebâlî dirlerdi ve dünyası bî
nihâye idi. Amma derviş siyretin dutardı. Hattâ derviş diyü lakab
iderlerdi. ‘Bir zaviye yapub âyende ve revendeye hidmet iderdi. Kâh kâh
Osman onun zaviyesine misafir olurdu. (Neşrî
tarihi, Yp. 24, Veliyüddin efendi kütüphanesindeki nüsha).
IV. ...kendülerin
arasında bir aziz şeyh vardı, hayli kerameti zahir olmuştu. Ve cemi
halkın mutemedi idi. Ve illâ dervişlik batınında idi dünyası nimeti ve
davarı çokdu ve sahib-i çerağ ve âlemdi, dâim misafirhanesi hâlî
olmazdı. Ve Osman Gazi kim bu dervişe konuk olurdu... (Âşık
Paşa Zâde tarihi, İstanbul basımı sf. 6).
Görülüyor ki bu şeyh dünyası ve
davarı çok olan bir adamdı, bütün zevahir onun mâlî kudretinin ve siyasî
nüfuzunun büyük olduğunu gösterir. Misafirhanesi hiç bir zaman boş
kalmamaktadır. Bununla beraber, Âşık Paşa Zadeye göre, bütün, bu
alâmetlerle beraber, bu meşhur adam bir dervişti de.
Bu nüfuzlu şeyh ile Osman
Gazi’nin münasebetleri mes’elesi, Osman Gaziye verilen bu müjde ve
mevzuubahs münasebetlerin temin ettiği yardım mukabilinde, kendisi
Padişah olduğu takdirde gerek bu şeyhe ve gerekse müridlerine yâni bütün
zümreye ve teşkilâta, bir şey vâdetmesi lüzumu mevzuubahis edilince, hakikî
bir siyasî anlaşma şeklini
almaktadır. Filhakika, Neşrinin şeyh Edebâlî’nin oğlu Mehmet Paşadan
naklettiklerine göre, bu şeyh ve müridlerinin Osmanlı memleketlerinde
işgal ettikleri mevkie bakılırsa, bu sıkı münasebet ve kız alma
hikâyesinin hakikatte mütekabil bir anlaşmadan ibaret olduğu meydana
çıkmaktadır:
V. Çünki
şeyh, Osman’ın düşünü böyle tâbir etdi, derviş Durgud adlı şeyhin bir
müridi vardı, anda hazırdı, ayıtdı: Yâ Osman! Sana Padişahlık virildi,
bize şükrüne ne virirsin, didi. Osman ayıtdı, sana bir şehir vireyin,
derviş ayıtdı, şol köyceğize dahi razıyım, dedi. Ve bana mektub vîr,
didi. Osman ayıtdı, ben yazı yazmak bilmezin, işte bir maşraba ve bir
kılıcım var sana vireyin, tâ ki sana nişan olub anları evlâdım gördükde
ibka edeler. Ol maşraba ve ol kılıç anlarda nişan kaldı. Ve şimdi dahi
Padişah olanlar anı görüb ziyaret idüb ol dervişin evlâdına inâmdar ve
ihsanlar ideler. Ve bu Edebâlî de diğimiz şeyh yüz yirmi yaşında vefat
itdi. Ömründü hemen iki hâtûn aldı, birin cıvanlıkda ve birin pîrlikde.
Evvelki hâtûnun kızın Osman Gaziye virdi, sonraki hâtunı Tâceddin Kürd
kızı idi. Hayreddin Paşa ile bacanaklar idi. Ve bu münasebet ve bu,
menakıb Edebâlî oğlu Mehmed Paşadan naklolundu.
(Neşrî tarihi, Yp. 24).
Aynı mes’ele hakkında tafsilât
Aşık Pasa Zâde tarihinde (İstanbul tab’ı) 60. sayfasında da mevcuttur.
Fakat mevzuubahis tarihe göre, şeyh Edebâlî’nin müridi olan ve Osman’a
“bize bir kâğıt vir imdi” diyen ve atasından kalmış bir kılıcı nişan
olarak alıkoyan şeyh Durgud adlu
derviş değil, Kumral
Dededir.[13] Ve
bu defa kendisine bir şehir vâdedilmis gözükmektedir. Burada Ertoğrul
Beye ait olarak gösterilen kılıç, dervişin elinden köyünün sonra gelecek
Padişahlar tarafından geri alınmaması için verilmiştir. Her ne kadar bu
iki tarihte görülen isim farkları, aynı vak’anın iki anlatış tarzına ait
gibi görünüyorsa da, Osman’ın bu tarikattan birçok dervişlere yardım
mukabilinde sadece bir köy değil belki birçok köy ve kasabalar vâdetmiş
olmasını da hatırlatabilir. Osman’ın mezkûr bir çok dervişlere yazılı
nişan yerine kılıç verişi
ise zikri geçen tarihçilerin izah etmek istediği gibi, Osman’ın yazı
bilmemesine değil, belki henüz resmen nişan vermek salâhiyetine sahib
olmayışı veya sıkışık vaziyette bu tarikatin dervişlerine yazılı bir
kâğıttan çok daha kıymetli ve kendisinden sonra gelecek evlâdları
üzerinde de müessir olacak bir ata kılıcı vermeğe mecbur edilmesiyle,
yahut da kendisinin her türlü şübheyi izale edecek bir garanti vermek
istemesiyle izah edilmelidir. Yoksa Osman Gazi’nin muhitinde herhangi
bir senedi veya nişanı hazırlayacak kimselerin mevcut bulunup
bulunmadığından şübhe etmek caiz değildir. Ehemmiyetine binâen Âşık Paşa
Zade tarihinin verdiği malûmatı da aşağıya dercedelim:
VI. Şeyh
Edebâlîkim Osman Gazi’nin düşini tâbir eyledi ve Padişahlığı kendüye ve
neseb ve nesline muştaladı. Yanında şeyhin bir müridi vardı «Kumral
Dede» dirlerdi, ol derviş ayıdır: Ey Osman, sana Padişahlık virildi,
bize dahi şükrâne, didi. Osman Gazi ayıdır: Her ne vakit kim Padişah
olam, sana bir şehir vireyin, didi. ‘Derviş ider, ‘bize bir kâğıt
virimdi, dir. Osman Gazi ayıtdı ben kâğıd yazmak bilirmiyim ki benden
kâğıd istersin, didi. Amma atamdan bir kılıç kalmışdır sende dursun,
nişan. Beni Allahü Teâlâ Padişahlığa irgörürse benim neslim ol kılıcı
göreler, köyünü almayalar, deyü virdi. Şimdi dahi ol kılıç Kumral Dede
neslindedir. Âl-i Osman’dan her kim ki Padişah olsa ol kılıcı ziyaret
iderler. (Sf.
6).
Aşağıya dercettiğimiz kayıttan
da Şeyh Edebâlînin nüfuzlu bir
Ahi Şefi bulunduğu,
kardeşinin de bir Ahi olduğu anlaşılmaktadır. Filhakika Bursa fethinde
Orhan’a yoldaşlık eden Ahî Hüseyin, mevzuubahis Şeyh Edebâlînin kardeşi
Ahî Şemseddin oğlu idi:
VII.
Orhan Bursa fethine giderken babasının önünde yer öpüb itaat gösterdi.
Ve yine Köse Mihalı ve Torgut Alpı Orhan Gaziye yoldaş
koşdu. Ve anda bir aziz vardı ana Şeyh Mahmud dirler idi. Anunla Edebâlî
didikleri azizin bir karındaşı var idi. Ahî Şemseddin dirler idi. Anın
oğlu Ahî Hüseyin’i Orhan Gazi atasından isteyüb Osman Gazi dahi virdi ve
hilece gönderdi. (Neşrî
tarihi, sf. 38).
* * *
Baş tarafta, Osmanlı
imparatorluğunun kuruluşu meselesini tetkik ederken, Prof. Fuad
Köprülü’nün o zamanlar Anadolu’da kuvvetli bir teşkilât halinde mevcut olan
bu Ahî zümrelerine mensub şahsiyetlerin bu devletin kuruluşunda büyük
bir rol oynadıklarına ait fikirlerinin hulâsasını
kaydetmiştik.[14] Bu
neviden dinî teşkilât, mevcut delâilden anlaşıldığına göre diğer Anadolu
Beyliklerinin teşekkülünde de büyük
bir rol oynamıştır. Anadolu’da, Osmanlılardan evvel teşekkül etmiş olan
diğer beyliklerin de Osmanlılar gibi muhtelif tarihlerde Anadolu’ya
gelen veya nakledilen Oğuz yani Türkmen boylarının Bizans ve Kilikya
hudutlarına yerleştirilmesi neticesi meydana geldiği düşünülecek olursa,
Türkmen kabileleri arasında yayılmış olan dinî tarikatlerin ve bu
tarikatleri temsil eden şahısların nüfuzu kendiliğinden meydana çıkar.
Selçuk devletinin sarsılmasında bu Türkmen kabilelerine istinad eden Babâîlerin isyan
ve propagandalarının tesiri olduğu gibi, aynı Babâî şeflerinin Ertoğrul
ve Osman Gazi zamanında faaliyette bulundukları ve Karamanoğullarının da
müstakil bir devlet kurmasında Babaîliğin ve Babâî şeflerinin büyük bir
rol oynamış olduğu anlaşılmaktadır. Bu mühim meselelerin tafsilâtiyle
tetkikini yapacak ve bu hususta kat’î bir fikir beyan edecek vaziyette
bulunmamakla beraber; biraz ilerde toprak mülklerini ve vakıflarını
tetkik edeceğimiz dervişlerin hakikî şahsiyetleri hakkında bir fikir
edinebilmek için, esasen herkes tarafından bilinen bâzı kayıtları burada
zikretmeği münasip görmekteyiz:
VIII. Alâüddin
vefat itdi. Hicretin 659’unda oğlu sultan Gıyas tahtına geçüb Padişah
oldu, hükmü hükümet itdi. Amma zuIüm itmeğe başladı. Meğer ol zamanda
bir şeyh vardı, adına Baba İlyas dirlerdi. Acemden, gelmişdi. Sultan
Alâüddin zamanında gelüb Amasya
nahiyesinde Çat dirler bir kasabada karar itmişdi. Hazret-i Mevlânâ
Celâleddin dahi ol vakitte Konya’da olurdu. Ol zamanda çok ulular ve
şeyhler vardı. Zira sultan Alâüddin
şeyhlere muhib olduğu için kamu onun memleketine gelmişlerdi...
Sultan Alâüddin vefat idüb
oğlu Gıyasüddin kim tahta geçdi idi çok zulümler itmeğe başladı, akıbet
bir sebeb ucundan Baba İlyasdan havf idüb leşker gönderdi. Babâîleri
kılıçtan geçürdü. Anun dahi başka bir hikâye vardır, Âşık Paşa oğlu
Elvan Çelebi menâkibinde malûm itmişdir.
Karaman iline evvel Yunan
dirlerdi, Karaman denmesine sebeb anuncun bu hikâyeti getürdük: Bir gice
nâgâh sultan Gıyasüddin Padişahı kulları tepelediler, oğlu ve kızı
memleket hâlî kaldı. Babâîlerden Muhlis Paşa bir sebeble Padişah oldu.
Babâîleri kıranlardan intikam alub ol leşkerden kim varsa hep, kılıçdan
geçürdi, kırk |gün beylik
itdi. Bâzılar altı ay beylik itdi didi. Andan sonra Babâîlerden Halife
Göre Kadı Baba llyas zamanında üç ile (üç yıla) Halife olmuşdu. Meğer ol
Göre Kadının beş yaşında bir oğlu kalmışdı, adına Karaman dirlerdi.
Muhlis Paşa ol oğlanı getürüb tahta geçürdi, Padişah eyledi, Nefes idüb
itdi ki, bu nesil bu vilâyeti duta, Padişah ola, didi, Karaman
vilâyetine. Karaman didiklerine sebeb budur. (Uruç
Bey, Tevârih-i Âl-i Osman, sf. 11. Babinger tab’ı 1925).
IX. Ertoğrul
zamanında Baba İlyas divâne vardı. Ruma Ertoğrulle bile gelmişlerdi ve
Koçum Seydi vardı. Baba İlyasın Halifesi idi bunların kerametleri zahir
olmuş duaları makbul azizlerdi.
Osman Gazi zamanında.
Ulemadan Tursun Fakih vardı ve fukaradan Baba Muhlis ve Osman Gazinin
kayın atası Edebâlî vardı, bunlar duaları makbul azizlerdi.Ñ (Âşık
Paşa Zade Tarihi Sf.
199).
X. Murad
Hudâvendigâr zamanında dirler ki ol vakit Kala’-i Ankara Ahîlar elinde
îdi. Sultan Murad Han Gazi yakın geliyecek Ahiler istikbal idüb kala’yi
teslim etdiler. Çünki sultan Murad Han Gazi şehre girdi, üzerine akçeler
nisâr udiler, kullar ol akçeyi yağma itdiler. (Neşrî tarihi, Yp. 55).
Ahilikle Babailiğin ve burada
muhtelif mümessillerinin isimlerini zikrettiğimiz muhtelif tarikatlerin
yekdiğerleriyle olan münasebetlerini lâyikiyle tayin edememekle beraber,
bu tarikatler mümessillerinin Türkmen kabileleri üzerinde telkinâtta
bulunduğu, Türkmenlerle birlikte onları temsil eden bu dervişlerin ve
tarikatlerin de orta Asya’dan gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Diğer
tarikatler gibi Ahiliğin de yalnız şehirlerdeki Burjuva sınıflarına hâs
bir teşkilât, meslekî zümrelere ait teşekküller olmadığı ve bir
çok Ahi rüesâsının köylerde yerleşmiş olduğu da nazarı
dikkati celb etmektedir. Ve biz burada, henüz lâyikile tenvir edilmemiş
olan bu meselelerin üzerinden atlayarak, gerek Ahileri gerek diğer
tarikat müessiselerini köylerdeki
faaliyetleriyle, bilhassa köylerde tesis ettikleri zaviyeler ile,
memleketin imar ve iskânı ile dinî propaganda işlerine yaptıkları yardım
bakımından ve tamamen hususî bir zaviyeden tetkik edeceğiz. Anadolu’da
dinlerin tarihi, şehirlerin ve şehre ait teşekküllerin tarihi bizim
mevzuumuzdan hâriçtir.[15] Bununla
beraber, bu hususta daha fazla malûmata sahib olmak bizim isimizi de çok
kolaylaştırabilirdi.
* * *
Buraya kadar Osman oğullarının
bir devlet kurmak teşebbüslerinde ilk günden itibaren esrarengiz gözüken
bâzı şahsiyetlerin ve onlar vasıtasiyle bir takım dinî ve siyasî
teşekküllerin yardımından istifade etmiş olduklarını ve bu
yardımların daima kendilerine bir takım arazinin mülkiyet haklarının
veya sadece toprağın temin ettiği menâfiin terki şeklinde
mükâfatlandırılmış olduklarını
görmeğe alışdık. Bundan sonra, bu hususu daha fazla derinleştirerek,
aynı meselenin tenvir edilmesine yardım etmeğe çalışalım. Bu hususta,
Osman Gazi’nin kayın atası Şeyh Edebâlî ve müridlerine Osman Gazi’nin
daha Padişah olmadan vâdettiği köyler ve ellerine verilen nişanlardan
sonra; aynı şekilde Anadoluda son zamanların siyasî vekayiinde büyük bir
rolleri olan tarikatlar mümessillerinden birine, Bursa’da türbesi olan
Geyikli Babaya verilen araziden bahsedelim:
Yukarıda mevzuubahis ettiğimiz
gibi, Osman oğulları ile beraber, bir çok şeyhler gelip Anadolu’nun garb
taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı
gazilerle birlikte, memleket
açmak ve fütuhat yapmakla meşgul
bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve
tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müridlerile beraber ziraatle ve
hayvan yetiştirmekle, meşgul olmuşlardır. Filhakika, o zamanlar bu
şayanı dikkat dinî cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi.
Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu
suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu
zaviyelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş
olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeblerden biri oluyordu.
Aşağıdaki kayıt bu noktayı göstermektedir:
XI. Göynük
ve Tarakluya hazırlanan bir akında «Osman Gazi
Köse Mihalın bu vech tedbirini savab bilüb guzâtı cemidüb gelüb Beş taş
(Beşiktaş) zaviyesine konub şeyhine Sakarı -suyunun geçidin sordular,
şeyh ayıtdı... (Neşri,
26) (Âşık Paşa Zade,
12).
Bursa’nın fethini müteakib,
Evliya Çelebinin kaydettiği gibi[16] Belh,
Buhara ve Horasan taraflarından nice erenlerin gelip tavattun etmesi de
manidardır. Ve esasen, Bursa’da türbesi olanlardan Şeyh
Abdal Murad Horasan
erenlerinden olub Bursa fethinde bulunmuşdur. Şeyh
Abdal Musa Yesevî
fukarasındandır ve Hacı Bektaş ile Ruma gelmiştir. Emîr
sultan Hüseynî nesebdir.
Buharada doğmuş büyümüştür. Şeyh
Geyikli Baba
Sultan da
fukarayi Yeseviyedendir. Konya’da, bâzı aşiretler arasmda Geyiklü
Baba dervişlerinin bulunduğuna nazaran, bu taraflardan gelmiş bir
Türkmen kabilesine mensub olması lâzim gelen. Geyikli
Baha’nın, Bursa’nın
fethini müteakib Orhan Gazi ile münasebetlerine ait aşağıdaki fıkra da,
naklettiği menâkîbi işliyen motifler bakımından, dikkate şayandır. Bu
kayıttan anladığımıza göre; bu sıralarda İnegöl civarında ve Keşiş dağı
yanında gelip yerleşen dervişler bir nicedir ve bu dervişler tercihan
kırlara ve köyler civarına yerleşmişlerdir. Bunlar,
Baba İlyas müridlerinden ve Seyyid Ebû Elvan tarikatindendirler. Az
çok kendi âlemlerinde kendi kuvvetlerinden emin, çekingen bir halde
yaşamakta ve zamanın Padişahının harekâtını uzaktan takib etmektedirler.
Aşağıdaki kayıtta görüldüğü üzere Geyikli Babanın kendisile o kadar
görüşmek istiyen Sultan Orhan’a karşı istiğnası, günün birinde Bursa’ya
çıkageldiği zaman hediye olarak bir ağaç getirib dikmesi de manidardır.
Kendisini mekânında ziyaret eden Padişahın verdiği kıymetli eşyayı red
ile dervişin “Şol karşuda duran tepecikden beri yerceğiz dervişlerin
avlusu olsun” seklinde arazi
temlik edilmesini teklif
etmesi ve Padişahın gerek kendi nefsine ve gerek nesline bu dervişlerin
makbul dualarını temin etmiş olmak hususunda gösterdiği alâka da ayrıca
kayda değer:
XII. Hikâyet-i
Geyikli Baba Hazretleri: Rivayet olunur ki, çünki Sultan Orhan Gazi
Bursaya geldi.Bursada bir imaret yabdırüb dervişleri teftiş itmeğe
başladı, inegöl yöresinde Keşişdağı yanında bir nice dervişler gelüb
karar itmişlerdi. Amma içlerinde bir derviş vardı, dağda geyikcikler ile
bile yürürdü. Turgut Alp ana gayet muhabbet itmişti, dâyim anınla
musahebet iderdi Turgut Alp ot vakit gayet pir olmuşdu - Sultan Orhan
Gazinin dervişleri teftiş ittüğün îşidüb âdem gönderüb ayıtdı: benim
köylerim dayiresinde bir nice dervişler gelüb tavattun itmişlerdir,
içlerinde bir derviş vardır, geyikcikler ile musahabet ider, hiç bir
hayvan undan kaçmaz, hayli kimesnedir, deyü haber gönderdi. Sultan Orhan
Gazi işidib kimin müridlerindendir sorun diyüb
yine kendüden istifsar itdiler. Andan dervis ayıtdı: Baba İlyas
muridlerindendir ve Seyyid Ebû Elvan tarikatindenim, dedi. Gelüb Sultan
Orhan Gazi’ye didiler, âdem
gönderüb varın ol dervişi bunda getürün, didi. Varub dervişi da’vet
itditer gelmedi, ayıtdı: Zinhar Orhan dahi bunda gelüb beni günaha
koymasın. Bu haberi Sultan Orhan Gaziye didiler. Yine âdem gönderüb
ayıtdı, bizim lıazretimiz ite didâr görüşmek gayet muradımızdır, nîçün
gelmezsiz, veya niçün bizi anda varmağa komazsız, didi. Derviş yine
cevab virdi ki dervişler gözcü olur dua iderüz, deyüb bunun üzerine bir
kaç gün geçdi. Bir gün ol derviş bir Kavak ağacın omzuna koyub getürüb
Bursa hisarında Bey sarayı havlusının kapusının iç yanında bu kavağı dikmeğe
başladı. Tiz Sultan Orhan Gaziye haber verdilerkim ol derviş bir kavak
ağacı getürmüş dikeyordu. Sultan Orhan Gazi dahi sormadan derviş haber
virdikim bizim teberrükümüş oldukça budur. Amma dervişlerin, duası sana
ve senün nesline makbülüdr, deyüb hematiden dua idüb ve durmayub yine
dönüp gitti. Ol kavak ağacının şimdi eseri vardır, saray kopusunun iç
yanındadır, gayet yoğun ve büyük ağaç olmuşdur, Padişahımız al ağaca
timar idüb daima kurucasın giderirler. Sonra Sultan Orhan Gazi dahi ol
dervişin mekânına varub bir vâfir eşya virmek mürad idüb derviş ayıtdı:
Ey Han bu mülk ve mâli hudâyi mütte’al ehline virir biz bunların ehli
değiliz, yine mâl sizlere lâyıkdır, didi. Sultan Orhan Gazi ibram idüb
ayıtdı: Derviş elbetde sözü kabul eyle, didi. Derviş ayıtdı, Padişahım
senin sözün sınmasun sol turşuda duran depecikden beri yerceğiz
dervişlerin avlusu olsun, didi. Sultan Orhan Gazi kabul idüb dervişin
yine hayır duasın alub gitdi. Sonra
ol derviş vefat ediycek Sultan Orhan Gazi üzerine türbe yapub yanına bir
tekye ve bir cami dahi yapdı. Şimdiki halde anda beş vakitde dua olunub
ihya olunmuşdur. Geyikli Baba zâviyesi dirler. (Neşrî, Yp.
50) (Âşık Pası Zadeye de bak, Sf. 46).
* * *
Askerî istilâlarla birlikte,
ilerde tetkik edeceğimiz bir şekilde, bir çok aşiretlerin veya köylü ve
asker halkın kendiliğinden gelip
yerleşmesi ile veyahut mecburî iskân
ve sürgünlerle birlikte gelen ve
aynı cereyanın bir başka şekildeki ifadesi olarak derviş
sıfatlı insanların az çok bir teşkilâta tâbi akınları, hoş yerlere gelip
yerleşmeleri ve orada bir nevi Türk ‘uzletgâh ve manastırlarını (couvent
ermitage) tesis ettikleri ve oralarını yavaş yavaş bir köy, bir kültür
ve tarikat merkezi halinde teşkilâtlandırdıkları görülmektedir.
Bidayette Türk nüfusunun
mütemadiyen garbe doğru taşmasının o kadar tabiî bir tezahürü olan bu
teşekküller, Anadolu
içinde bu taşıb yayılmanın bütün merhalelerini tespit etmeğe hizmet
edecek vaziyette adım adım ilerlemişlerdir. O kadar ki bu kolonizatör
Türk dervişlerine ve onların köylerde tesis ettikleri zaviyelere, Türk
istilâsı ile birlikte ilerleyen bir şekilde, bütün Anadolu’da tesadüf
edilmektedir. Aynı muhacir akını garbe doğru taştıkça bu akının öncüleri
olan dervişler ve onların kurdukları ma’mureler (zaviyeler) garbe doğru
ilerlemiş ve çoğalmıştır. Bu yayılış hakkında oldukça tam bir fikir
vermeğe yardım edecek birçok kayıtları ihtiva etmesi, tetkimiz için
iddia edebileceğimiz kıymetli noktalardan birini temin etmektedir. Türk
tarihi için bu kadar büyük ve ehemmiyetli bir meselenin halli için
bundan böyle girişilecek mesâinin kıymetli yardımcılarından biri gibi
telâkki edebileceğimiz bu kayıtları ne şekilde anlamak lâzım geleceğine
ait burada verdiğimiz izahat ise, ancak bu «deneme» mahiyetindedir.[17]
* * *
Bu kayıtlara göre, bidayette
ve asliyet halinde bu şekilde kendiliğinden
bir kolonizasyon hareketini
temsil eden bu zaviyelerin müessisliği ve şeyhliği vazifesi, yavaş yavaş
devlet teşekkül ettikçe, bir me’muriyet şekline girmiş ve nihayet bu
devlet müesseseleri de soysuzlaşarak bir nevi tufeylîliğe (parasitisme)
müncer olmuşlardır. O kadar ki, son devirlerin dilenci dervişleri ve
tenbelhane haline inkılâb etmiş tekke ve türbeleriyle mevzuubahis
ettiğimiz müesseseler arasında hiç bir münasebet kalmamıştır.
Bittabii Osmanlı İmparatorluğu
teşekkül edeceği devirlerde Anadolu’ya doğru yapılmış olduğunu,
gördüğümüz bu derviş akını ve
bu dervişlerin köylerde yerleşerek toprak işleri ve din propagandası ile
meşgul olmaları hareketi ve zamanın beylerinin bu gibi kolonizatör
dervişlere bir takım muafiyetler, haklar ve topraklar bahşetmek suretile
onların kendi memleketlerine yerleşmelerini temine çalışmaları, Anadolu
istilâ ve iskânları kadar eskidir ve bu istilâların şiddetiyle mütenasib
bir şekilde kuvvet ve ehemmiyet kazanmakta bulunmuştur. Bu itibarla,
Osman oğulları beyliğinin kuvveti gün geçtikçe artmakta olduğu sıralarda
bu teşkilâtın Anadolu’da ancak öteden beri mevcut cereyanları temâdî
ettirdiğini ve belki ancak son siyasî hareketler dolayısiyle daha fazla
bir hareket ve faaliyete meydan vermiş olduğunu kaydedebiliriz. Nitekim;
tetkikimizin kayıtlar kısmında görebileceğimiz, 24, 25, 26, 28, 29 ve
217 numaralı kayıtlara göre Anadolu’da tesadüf edilen zaviyelerin
çoğunun Osmanlılardan evvelki beyliklerin himaye ve nişanlariyle
kurulmuş Ahî zaviyeleri olması lâzım gelir. Bu Ahiler ve şeyhler, biraz
sonra Osman oğulları zamanında olduğu gibi, bu devirlerde mevcut hak ve
imtiyazlarını âyende ve revendeye hizmet
etmek mukabilinde almışlardır [216, 73, 77, 78].[18] Hattâ
bâzıları bu yerlerin
kâfirin kovub gelüb oralarda
yerleşmişlerdir [82, 91]. Aynı şekilde, meselâ Ahî
Mahmud Aydın taraflarında
Isa Bey nişanıyla bir takım araziye mülkiyet üzere tasarruf etmekte idi
[96]. Bu gibi eski devirlerden müdevver olmak üzereSaruhanda
Ahi Aslan, Ahi Farkun, Ahi Şaban, Ahi Çarpık, Ahi Yahşi ve oğullarına
Ahi Yunus, Kandırmış şeyh, Âdil şeyh, Duruca Daha, Nusrat şeyh, Saru
İsa, Saru şeyh, Kutlu Bey. Kızıl Emeli zaviyeleri ile Menteşede Ahi
Yusuf, Ahi Feke, Ahi Debbağ, Ahi
Ummet, Ahi İsmail zaviyelerinin mevcut
bulunması da bu hususu teyît eder. Amasya’da ve Tokat’da da aynı şekilde
eski devirlerde tesis edilmiş olması muhtemel bulunan pek çok Ahi
zaviyesi mevcuttur [198, 199]. Nitekim meşhur seyyah İbn-i
Bututa da Ahileri
“Bilâd-ı Rum’da sakin Türkmen akvamının her vilâyet ve belde ve karyesinde mevcut”
olarak tasvir etmiştir.[19]
İlk Osmanlı Padişahları da, aynı
ananeyi idâme ettirerek mevcut zaviye şeyhlerini muhafaza ettikleri
gibi; bir çoklarının
yeniden yerleşip zaviye açmasına da yardım etmişlerdir. Osman Beyin ve
Orhan Gazinin şeyhlerle olan münasebetlerine dair bâzı tarihî
kaynaklarda gördüğümüz kayıtları yukarıda zikretmiştik. Burada, arazi
tahriri defterlerinden çıkardığımız
diğer bâzı kayıtlara istinaden; bu hanedanın şeyh, Ahi ve saire gibi
birer dinî teşkilâta merbut kimselerle olan münasebetlerini takib
edeceğiz: Meselâ kayıtlar kısmında bir çok numunelerini çıkardığımız
veçhile, 544 numaralı Bolu evkaf defteri ilk Osmanlı Padişahlarının ve
silâh arkadaşlarının vakıf ve mülklerini ihtiva etmektedir. Bunlar
arasında pek çok şeyh, Fa-kih ve Ahi mevcuttur. Bundan başka [224, 225]
numaralı kayıtlar da gerek Osman ve gerek Orhan Gazinin bu gibi
şahsiyetlere verdiği mülklerden bahsetmektedir. Nitekim [46] numaralı
kayıt da, Ezine kasabasını Süleyman Paşanın Ahi Yunus’a vakf ve
kendisini her türlü tekâliften muaf kılmış olduğunu; şehrin sahibinin
ise artık kendisine ait olan bu şehrin varidatını gelene geçene hizmet
edilmek üzere zaviyesine vakfetmiş bulunduğunu göstermektedir. Aynı
Süleyman. Paşa zamanında Geliboluda Hacı Izzeddin isminde bir zat Hudâvendigârın
başı sadakası olarak Ümid
Viranını ve Kavak’daki bağı yanında çiftliği ile Kavak
Ahisine, Emir îlyas
çiftliğini ise İshak
Fakihe vakfetmiştir
[192]. Bu kayıtlarda mevzuubahs olan Kavak
Ahisi, Kavak
kasabasındaki Ahi manâsına alınacak olursa, her köy ve kasabada bir Ahi
reisi mevcut bulunduğu anlaşılmaktadır. Kayda göre Kavak Ahisi vefat
edince bu yerler diğer bir Ahiye verilmiştir.
Bu suretle, Osmanlı
Padişahlarını Rumelindeki fütuhatları ve icrââtları esnasında da
bir takım Ahiler, Şeyhler ile münasebette görüyoruz. Aynı teşkilât, aynı
akın Rumeline de geçmiş ve kendisine mahsus usullerle oraları da
Türkleştirmeğe, İslâmlaştırmağa ve imar etmeğe çalışmağa koyulmuştur:
Meselâ, [195/4] numaralı
kayıtlarda mevzuubahis Ahi
Musa ailesine Gelibolu’da
bahsedilen imtiyazlar ve arazi bu hususta tetkika şayandır. Ellerinde
bulunan ve 767 tarihinde
tanzim edilmiş olan vakıfname mucibince; bu ailenin mülkü evlâdlık
vakıf olarak Ahi Musa’nın
evlâdına ve evlâdı inkıraz bulduktan sonra akrabalarından
veya köylülerinden her kime Ahilik icazeti verilmişse ona; şart
konulmuştur. Bu şart, Ahiliği teşvik ve himaye eylemek üzere konulmuş
olduğu gibi Ahilik teşkilâtının ehemmiyetini de göstermektedir. Bundan
başka istilâyı müteakib birçok dervişler ve Ahi unvanını haiz kimselerle
birlikte Kümeline geçen bu şeyhin, ilk Osmanlı Padişahları nezdindeki
itibarlı mevkii bu ailenin ele geçirdiği diğer mülklerle de göze
çarpmaktadır. Filhakika aynı Ahinin çiftliklerinden başka, Malkara
şehrinde bir bashane ile dükkânı ve değirmenlerinin mevcut bulunması bu
keyfiyeti isbat eder. Nitekim Ahi Musa evlâdından ve hattâ azadlı
kullarından diğer bâzıları da, bu civarda evlâdlık
vakıf olarak bâzı
çiftliklere sahib olmuşlardır. Aynı şekilde Gelibolu taraflarında bir Kara
Ahiköyü, diğer bir Ahi
Zule (?) zaviyesi
de mevcuttur.
Murad Hüdâvendigâr’ın
Rumelinde ilk işgal mıntıkaları üzerinde bulunan Malkara köylerinde, Yegân
Reise bir köy bağışladığı
ve bu köye oraya yerleşen Yegân Reis evlâdları nâmına izafeten Yegân
Reis köyü denildiği gibi Yegân Reisin bu köyde bulunan zaviyesi vakfı
oğlu Ahi İsa ve
evlâdı elinde bulunmakdadır [195/1]. Aynı mıntıkada yine Murad I.
Zamanından beri Aydın Şeyhe vakfedilmiş bir yer bulunmaktadır [168].
Aynı şekilde Yıldırım Bayezid’in de Dimetokada diğer bir Ahiye bir
zaviye yapdırıb, ayrıca şehir içinde bina ettirdiği bir bashanenin
gelirini bu zaviyeye vakfetmiş olduğu görülmektedir [169]. Yenice
Zağrada Kılıç Baba zaviyesi
[204]. Çirmende Musa Baba zaviyesi
[197] hep bu
devirlerde tesis edilmiş zaviyelerdir. Ve yalnız Paşa livasında ekserisi
bu suretle ilk zamanlarda tesis edilmiş bulunan 67 zâviye mevcuttur.
Diğer taraftan, Kümeline ilk
Osmanlı Padişahlarıyla birlikte geçen ve fütuhatı beraber yapan bu
dervişlere dair hakikaten şayan-ı dikkat bâzı malûmatı ihtiva eden
kayıtlar da mevcuttur. Bu hususta bir fikir edinmek için [172 - 173]
numaralı kayıtlan gözden geçirmek kâfidir: Dimetoka kazasında medfun Es-seyyid
Ali nâmı diğer Kızıl
Sultan (Kızıl Delü) diyar-ı
Rumeli şeref-i İslâm’la müşerref oldukta bile geçüb zikrolan
köylere 804 tarihli bir mülknâme ile mutasarrıf bulunmaktadır. Ve o
tarihten beri Kızıl Delü
oğullarının tasarruflarında
olan Tatar Viranı ve Tatarlık gibi mezralar zaviyelerine inen yolculara
hizmet etmek mukabili evlâdlık
vakıf olarak kayıtlıdır.
Ve şayan-ı dikkattir ki, vaktiyle, Tatarlar tarafından iskân edilmiş
olan bu viraneler bir derbend
köyüdür. Ve babaları
hissesine mutasarrıf olan Ahi
ören ve Bahsayiş, vakfın
müessisi ve ataları adına izafeten Kızıl
Delü Derbendi ismi
verilen bu derbendi kendileriyle birlikte olan dervişleriyle beraber
hıfzetmektedirler ve bu derbend onlar sayesinde 58 Müslüman ve 23 kâfir
haneli bir köy haline gelmiştir. Demek oluyor ki, Allahın dağında böyle
asayişin ve yolculuğun temini için şenlendirilmesi lâzım gelen bir
derbend yerinde zaviyeyi tesis ve köy vücûde getirilmiş olan bu Bektâşî
şeyhleri aynı zamanda hizmetleri takdir edilen jandarmalar,
dağ başlarında emniyeti temine kadir tabiatta insanlardır. Ve,
ilk zamanlarda Ancak bu gibi hizmetleri mukabilinde örfî
tekâliften muaf
tutulmuşlar ve kendilerine dağ başında ancak bir harabenin mülkiyeti
bahsedilmiştir. Filhakika, bu devirlerde henüz yüzlerce köylerden haraç
toplayan Bektaşi dergâhlarından eser yoktur. Dağ başlarını, hâlî ve
çorak toprakları işlemek için yerleşen, evlâdları çoğalınca köyler tesis
eden ve yerleştikleri toprakları yavaş yavaş bir kültür ve iktisat
merkezi bir ma’mure haline sokan bir takım muhacirler mevcuttur. Dağ
başlarında yerleşen bu muhacirlerin orada
tutunup çoğalmaları da
onların kuvvetini göstermektedir. Bunlar
gözü pek ve azimkâr Türk kolonları, bu memlekete yalnız bir fatih ve
işgal ordusu olarak gelmeyen Türklerin memleket ve toprak açılarıdırlar [Not.
11]. Yeni fethedilen bir hristiyan memleketinde, bu şekilde gelip dağ
başlarında yerleşecek, oraların imar ve
emniyeti ile meşgul olacak ve tesis
ettikleri merkezlerle Türk dil ve dinini yaymağa başlayacak misyonerlere
ve gönüllü muhacirlere mâlik olmak ise; yeni kurulmakta alan Türk
devletinin en büyük kuvvetini temsil etmekte olduğu
meydandadır, imparatorluğu kuran kuvvet
işte kendisinden bu kadar emin, kendiliğinden taşan
ve atılgan bir istilâ kuvveti idi.
Bu dervişlerin geldikleri
yerlerde fevkalâde imtiyazlarla karşılaştığını da zannetmek doğru
değildir. Bir asker gibi harb edebildiği halde yine bir köylü gibi
çalışan bu dervişlerin çoğu bu
devirde henüz öşürden bile
muaf değillerdi. Meselâ, [182] numaralı kayıtta görüleceği üzere,
Anadolu’dan gelip Şumnıya tâbi bir köyde yerleşen Hüseyin
Dede ve yerine geçen beş
oğlu, o köyde bina edilmiş olan zaviyede gelene geçene hizmet
mukabilinde cemi’ rüsumdan muaf olmakla
beraber, öşürlerini köy Sipahisine vermekte devam etmektedirler.
Filhakika, bu devirlerde gördüğümüz dervişler, henüz bizzat ziraatla
meşgul olan ve bağ bahçe yetiştirmekle zaviye ve değirmen inşa etmekte
mahir olan işgüzar insanlardır. Vakitlerini âyîn ve ibadetle
geçirdiklerine, başkaları sırtından yaşadıklarına dair ortada henüz hiç
bir delil mevcut değildir[20].
Nitekim, bilâhare bir çok vakıflara sahib büyük bir dergâh halini alacak
olan, Varnaya tâbi Kaligra kalesi içinde bulunan Sarı
Saltık Baba türbesi
dervişleri de henüz bu sıralarda işledikleri bağ, bahçe ile, ellerindeki
sazlık, çayır ve çiftliklerinin mahsulünden bir kısmını Sipahiye ve
Padişaha verdikten sonra geriye kalanı zaviyede gelene ve geçene
yedirmektedirler. Bu suretle bu mezar da henüz büyük ve zengin bir tekke
halinde değildir [208/1].
Mevzuubahs Sarı Saltığa ait
bildiklerimizi biraz hatırlamak, bu dervişlerin Kümelinin işgalinde
oynamış oldukları mühim rol hakkında bize bir fikir vermeğe de hizmet
edecektir. Filhakika; gerek Evliya Çelebi’de[21] ve
gerek diğer Saltıknâmelerde[22] verilmiş
malûmat, efsanevî hikâye ve menâkıb mahiyetinde[23] olmakla
beraber, çok manidardırlar. Bilhassa, Dervişin eski bir Türk vatanı olan
Dobruca ile diğer hristiyan memleketlerindeki faaliyeti, Osmanlı
istilâsı ile birlikte ve ondan evvel Balkanları işleyen din
ve fikir propagandasının ve bu propagandanın faal
ajanları olan dervişlerin rolü hakkında bizi düşünmeğe sevk edecek
mahiyette görülmektedir.
* * *
c. Köylerde Zaviyeler Nasıl
Kurulur?
Umumiyetle bizim şehirlerde
gördüğümüz türbe ve
mezarlar, sahihlerinin
ölümden sonraki hayatlarının temini için, bir takım hayır işleri ve
umumî hizmetlere tahsis edilen gelirlerle vakıflandırılmışlardır. Bu
suretle âyende verevendenin yâni
gelenin geçenin çeşmesinden su içip hayır sahibi için dua ettiği
türbeler olduğu gibi, vakit vakit fukaraya yiyecek ve giyecek dağıtmak,
yolcu ve misafirlere yiyecek ve yatacak yer temin etmek için vakıfları
olan türbeler de vardır [2, 135]. Bu hususta en müteammim olan
usullerden birisi de, bırakılan vakıf para ile türbeyi bekleyen
kimselerin ölünün îstirahat-i ruhi için gece gündüz ibadete yahut Kur’an
okumağa memur edilmeleridir. Aynı
şekilde müteammim olan diğer bir usul de, zamanın zengin ve nüfuzlu
şahsiyetlerinin yine kendi ruhlarının selâmeti hesablariyle, bâzı
evliyaların veyahut eshabtan bâzı kimselerin mezarlarını tamir ve ihya
ile bu büyük ölülerin yardımını kendi üzerine çekmek istemeleridir. Bu
gibi mezarları ziyarete
gelenlerin getireceği adaklar ve sadakalarla zengin olmağı veya kolayca
yaşamağı düşünerek bir evliya mezarı ihdas ve ihya idüb kendisini
türbedâr tayin ettirmek isteyen insanlar
da bittabii mebzûlen mevcut bulunmuştur.[24]
Fakat bizim burada tetkik
edeceğimiz türbeler ve bazen o türbelerin etrafında teşekkül eden
zaviyeler, daha başka mahiyette ve daha
manalı müesseselerdir ve çok defa zaviyede yatan ölüler o zaviyenin
tesisinde bir gaye değil ancak bir vesile ve timsal hizmetini
görmektedirler. Filhakika, bizim tetkik etmek istediğimiz zaviyeler,
içtimaî ve dinî mühim cereyanların doğurduğu mühim propaganda ve kültür
müesseseleri, yeni açılan memleketlerde yerleşen Türk muhacirlerinin
yerleşme ve teşkilâtlanma merkezidirler. Mevzubahis zaviyelerin
müessisleri veyahut nâmına kuruldukları şeyhler ve dervişler de
umumiyetle o köylerde yerleşen muhacirlerin o mıntıkada öncüleri ve
kafile şefleri veya büyük
babalarıdırlar.
Bu hususta daha açık bir fikir
vermek için tetkikimizin Defteri
Hâkani kayıtları kısmında
bulunan bâzı zaviye tarihçelerini gözden geçirelim:
Meselâ, [142] numaralı kayda
nazaran; a’n cemâatin
dervişlerile diyâr-ı Horasandan gelmiş olan şeyh Hacı İsmail, Lârende
kazasında kendi ismini verdiği bir
köyü kurmuştur ve bu
suretle şeyhin evlâdı ve akrabalarıyla teşekkül eden bu köy halkı, Yavuz
Sultan Selim zamanında yazılan bir defterde 95 yetişkin erkeği ihtiva
etmektedir. Bu köyde oturan Şeyh Hacı İsmail oğullarının yaylak ve mera
işlerinde civarda oturan Türkmen aşiretleriyleolan iştirakleri ve
sair münasebetler, bu ailenin bu cemaatlerden ayrılmış ve toprağa
yerleşmiş bir cemaat olduğunu ve belki de bu memleketlere komşu
cemaatlerle aynı zamanda gelmiş olduklarını göstermektedir. Diğer
taraftan; bu aile gün geçtikçe bu köyde yerleşmekte ve çoğalmaktadır:
Şeyh İsmail’in oğlu Musa
Paşa burada bir zaviye
bina etmiş ve onun oğlu da ikinci bir zaviye yaptırmıştır. Aynı
cemaatten Yunus Emre nâmında
bir zat, bir mezrayı Karaman oğlu İbrahim Beyden satın almıştır ve
elinde mülknâmesi vardır. Bundan başka, bu ailenin efradı ve dervişleri avârızdan, resm-i
ganemden ve resmî çiftten muaflardır. Ve öşürleri de bu zaviyede sarf
edilmektedir.
Görülüyor ki, Şeyh
Hacı İsmail köyünü kuran derviş, bizim
bildiğimiz dervişler gibi elinde asa, belinde teber dolaşan cezbeli bir
âşık değildir.[25] Belki
de bir cemaat beği ve bir kabile reisidir.[26] Her
halde nüfuzlu bir şahsiyettir. Çünkü, bir çok imtiyazlarla buraya gelib
yerleşmiş olan bu Horasanlı muhacirlerin devlet hemen hiç bir işlerine
karışmamaktadır. Bu sıralarda onların zaviyelerine misafir olmuş olan seyyahların
kendilerinihanedandan bir kişinin, bir Derebeyinin konağına inmiş
addedeceğinde şüphe yoktur. Bir köyde bir zaviye inşasiyle öşrün oraya
tahsisi de, bugün devlete ait olan umumî hizmet işlerinden birinin, yâni
yolun ve yolculuğun temini hizmetinin bu ailenin müstakil olarak ifasına
terkedilmesi şeklinde anlaşılabilir. Aynı şekilde, Ankara’da Tapu ve
Kadastro Umum Müdürlüğünde muhafaza edilmekte olan 537 numaralı Erzurum
Evkaf defterinde, Kuzey nahiyesinde Kurdî köyünde şu izahat mevcuttur:
XIII. Molla
Mehmed Kurdî ulemâ-i izâmın mevdudı idi. Diyarı Acemden olub, Ak koyunlu
zamanında Ruma gelüb Kürdi nâm karye hâti iken ihya idüb, zira’at
hıraset idüb, talebeye talimi hasbî ve kut-ı lâyemuta vefa edecek
nafakısı kendi kisbi imiş... (Kayıt, 159).
Boş bir köye gelip yerleşen ve
orayı ihya eden Molla Mehmed’in Kurdî unvanını
izah için vilâyet muharriri şöyle bir hikâye naklediyor: Müşkül bir
meseleyi Acem uleması halledemeyib kendisine gönderdikleri zaman, o
meseleyi, bu adam ulemanın
kurdudur şeklinde bir
takdir uyandıracak tarzda, halletmiştir. Fakat, ilmi bu dereceyi buldoğu
halde gelib bir köyde ziraatle meşgul olan bu Türk âliminin Kurd’lukla
olan münasebeti ayrıca tetkike değer bir mesele teşkil edeceği
meydandadır, içlerinde ehl-i ilm ve müderris olanları da bulunan ve bu
suretle bulundukları yerlerde neşir-i maarif eden, fakat daima ziraatle
de meşgul olan dervişlere, diğer kayıtlarda da tesadüf edilmektedir
[143]. Aynı şekilde,
akraba ve taallûkatiyle gelib bir mınlakayı şenlendiren, köyler tesis
eden, derbendleri bekliyen, köprüler, cami ve değirmenler kuran ve
ancak bu gibi hizmetleri mukabilinde kendilerine şeyhlik rütbesi
verilen ve muafiyetler bahşedilen sahib-i
velayet ve keramet şahsiyetlere
ait daha birçok misaller zikretmek, bizim için, mümkündür. Meselâ [194]
numaralı kayıtta mevzuubahs olanmefhârü’l-ârifîn Yakub
Halifenin akrabası ve taallûkatı, Trabzon’da
Kortun kazasında, elinde toprak olan 35 ve topraksız olarak 38 olmak
üzere cem’an 73 hane halinde o civarda beş köy tesis edecek şekilde
dağılmış bulunmaktadır. Bu aile buradaki Yakub Halife ve Süleyman Halife köprülerine; Yakub
Halife ve Bakacak derbendlerine hizmet ettikleri için öşür ve rüsumdan
muaf addedilmektedir ve mahsulâtlarını hânedan-ı
mezkûreden her kim şeyh olursa âyende
ve revendeye sarf etmektedir. Aynı şekilde [203] numaralı kayıtta da,
yol üzerinde olduğu halde otuz kırk yıldanberi harab olan bir yeri
aşiretlerden adam bulub şenlendirmek şartîle Sinan Beyekadîmlik ve
Yurdluk olarak ve oturub
şenlik olmasına sebeb olsun maksadile
vermişlerdir. Bu zât da orada bir cami ve tekke bina edib yeni
yerler açıb çiftlik haline sokuyor ve
bu suretle mülkü haline giren bu toprağı zaviyeye vakfediyor.
* * *
Bu ve buna benzer kayıtlar,
birçok zaviyelerin nasıl tesis edilmiş olduklarını açıkça
göstermektedir. Filhakika, bu dervişler buralara akvam ve akrabalariyle
gelib yerleşmiş olan muhacirlerdir ve böyle hâlî bir yerde bir zaviye
bina etmek işi, oraların imân ve asayişinin temini için olduğu kadar,
ailenin imtiyazlı mevkiinin muhafazası için de tesisi lüzumlu umumi bir
hizmet müessesesi kurmak demek oluyor ve imâr
ve iskân taahhüdünün îfâ
edilmiş olmasının fiilî bir alâmeti sayılıyor. [141] numaran kayıtta da, Akça
Kurum demekle maruf bir
zemin üzerinde bir takım muafiyetlerle toprağı işleyen sâdât görülmektedir.
Diğer bir köy de yine şenlendirilmek şartiyle dervişlerin elindedir
[202], Nitekim, Yatağan
Abdal zaviyesinin
Bozdağ’da Karlı Oluk deresi ve Kaba Koz denmekle meşhur yerleri bu
şeyhe verilmiş yurtluk yerlerdir [98],
Aynı şekilde Şarkî Karahisarda kadîmlîk
yurdlarıüzerinde zaviyedâr olan bir Abdalın taallûkatının,
aynı zamanda fatih-i
vilâyet olanların evlâdı da
olmaları dolayısiyle ve yol üzerinde bir yerde oturub gelene geçene
hizmet ettikleri için, salb
ve siyaset icab etmedikçe hiç bir kimsenin müdâhade edemeyeceği bir
istiklâl içinde, o
mıntıkayı idare ettikleri anlaşılmaktadır [158]. Bu zaviye sahihlerinin
fatih-i vilâyet olanların evlâdı olarak anılmaları da dikkate şayandır.
Filhakika, diğer taraflarda da bir çal dervişlerin bizzat
o memleketlerin fethine iştirak etmiş Gazi askerler oldukları
da malûmdur. Ekseriya bu gibi hizmetler mukabili olarak kendilerine
verilen boş topraklar üzerine âileleriyle birlikte yerleşmektedirler. Bu
surede birçok köylere
isimlerini veren şeyhler mevcuttur.
Bu imâr ve iskân işinin
vüs’ati hakkında bir fikir vermek için, ayrıca şu misalleri de
zikredebiliriz: Kümelinde, Yağmur
oğlu Hasan Baba zaviyesi, Tanrı
dağı kurbünde hâil ve viran bir mezraa üzerine kurulmuş olmaklaberaber,
kendisine cezbettiği kalabalık ve cıvarında bina edilen değirmen ile
bahçe sayesinde, buraların mâmur olmasına ve gelene gecene faydalı durak
ve uğrak mahalli haline gelmesine sebeb olmuştur. Bu zaviyede 28 nefer
derviş toplanmıştır [179]. Hasköy civarındaki Osman
Baba zaviyesi de, Osman
Babanın tapaladığı boş
yerler üzerinde kurulmuş
olmakla beraber, bu şeyhin maiyeti defterde
69 kişi olarak kayıtlıdır. Bu zaviyenin eşyası arasında 16 kazan, 37
tepsi, 16 Bakraç ve saire mevcut olduğunu, merasim günlerinde pişen
yemeğin ehemmiyeti hakkında bir fikir vermek için zikretmek mümkündür.
Filhakika, bu zaviyeye senede 356 kadar kurbanlık koyun gelmekte olduğu
yine kayıtlardan anlaşılmaktadır. Aynı şekilde zaviyelerle birlikte o
zaviye civarında toplanan kalabalığa bir misal olarak, Dimetoka
civarında Elmalu mezreasmda yerleşmiş olan Temurhan
Şeyhe ait bir kaydı da
zikredebiliriz. Bu zaviye civarında sahibi
vakıf evlâdından 128 hane
mevcuttur ve bunlar bilfiil
beratla bu vakfa tasarruf eden
24 haneden ve beratsız olarak tasarruf eden diğer 31 haneden ayrıdırlar.
Ayrıca bu vakfa hizmet ettiği için muaf addedilen
53 hane mevcuttur [171, 174]. Aynı şekilde, Eskihisarı Zagradeberveçh-i
timar tasarruf edilen Mümin
Baba zaviyesinin de 30
nefer dervişleri olduğu gibi [177], Şeyh
Ömer Dede zaviyesinin
dervişleri de şeyh-i
mezkûrun nesli olduğu ve
bizzat kendileri çalısıb zaviyeyi işletmekte oldukları tasrih
edilmektedir [212].
* * *
d. Açılacak Toprak Arayan
Muhacir Dervişler
Görülüyor ki; zaviyelerin pek
çoğu boş toprak bulmak ve kendilerine yer ve yurt edinmek için gelib
yeni açılan Rum memleketlerine yerleşen muhacirler tarafından
kurulmaktadır. Filhakika, yeni açılan veya boş bulunan bu topraklar
üzerinde zaviyelerin tesisi oralarını şenlendirmek, imâr ve iskân etmek
hususunda büyük bir rol oynamaktadır. Boş toprak aramak, dağdan ve
bayırdan toprak açmak, iskân edilemeyecek bir halde ıssız, tenha ve
vahşi bir tabiat ortasında, hırsız yatağı yerlerde yerleşmek gibi
işlerin ise ancak azimkar insanlar ve hayatiyeti yüksek bir millet
tarafından yapılabileceği aşikârdır. Hattâ biraz sonra göreceğimiz
veçhile, zaviyelerin ekseriyadevlet tarafından bilhassa
seyahat ve mübadele işleri için tehlikeli addedilen yerlerde tesisi
teşvik edilmektedir ve bu bakımdan dağlarda korkunç boğazlarda tesis
edilen melcelere, jandarma
karakollarınabenzemektedirler.
Bu hususta bir fikir edinmek
için bâzı zaviye kayıtlarını gözden geçirmeğe devam edelim. Bu suretle
zaviyelerin dağdan, bayırdan yer
açmak ve yeni
köyler tesis etmek hususunda
oynadıkları rolü daha iyi anlıyacağız:
Saruhanda Nif nahiyesinde Kapu
Kaya demekle maruf mevzii Hamza
Baba nâm derviş dest-i
rencile açub ihya idüb, su getirüb bir zaviye bina idüb, bağ diküb Allah
rızası için oradan gelip geçene hizmeti dokunduğu sebeble; Sultan
Bayezid tarafından öşürden effedilmiştir [89]. Kütahya köylerinden
birinde Gene Abdal ismindeki
derviş, bir zaviye bina ederek zaviye civarında kâfir
zamanından kalmış kör yerleri dervişleri muavenetiyle açıp ziraat
etmiş olduğundan; Kütahya kadısı, bu dervişlerin kâfiri
körden yer açub, ziraat idüb zaviye bina itdüklerini Padişaha
bildirince, ellerine bâzı vergilerden muafiyet için hüküm verilmiş
bulunuyor [30]; aynı şekilde, Kütahyada Beşparmak isminde bir
dağın altında Hüsam Dede
namında seccade nişin bir
aziz kendi çapasiyle otuz
beş dönüm kadar yer açub bir mikdar yere bağlar dikmiş; oraya evler,
ahırlar, hânkah ve mescit yapmış ve bu suretle meydana çıkardığı
mülklerinin gelirini gelene geçene, sarfedilmek üzere vakfetmiş. Sonra,
oraya daha bir çok dervişler gelüb sakin olmuşlar ve çalışub hasıl
ildiklerinin öşrünü ve resm-i zeminlerini sahib-i arza virmekle beraber,
ayrıca oradan gelüb geçenlere de hizmet idiyorlarmış [35]; Saruhanda Şeyhler köyündeki
zaviyenin arz-ı beyzâsına Dede
Bâli b. Şeyh Toğrul arak-ı
cebînîyle bağ ve bahçe idüb ziraat olunan arzın öşrü zaviyeye
vakfedilmiş [l, 4]. Yine Saruhanda, Akkaya
adlu dağ içinde Şucca’ Abdal ve arkadaşları müştereken «suvârından bir
pare yer tapulayub taş ve ağacın arıdub on
akçe haraciyle yurd idinüb ihya idicek» Fatih Sultan Mehmed tarafından
kendilerine muâfiyetnâme verilmiş [84]. Aynı şekilde Malatya’da bir
zaviyenin vakfı olan toprak, mevâtdan ihya edilmişdir [628].
Bu dervişlerin yalnız «mevat» dan, «kâfiri kör» den toprak açub taşını
budadığnı arıdub bağ ve bağçe yetiştirmekle kalmayub; gayet iyi cinslerde
meyve ağaçları, limon, portakal ve gül bağçeleri yetiştiren mahir
bağcıvanlar, değirmen arğı ve binası inşa eden, kuyu kazub su çıkaran ve
araziyi sulamasını bilen muktedir mühendisler olduğu da anlaşılmaktadır. Zamanın
teknik vaziyeti düşünülecek olursa, münasebetli bir yerde bir değirmen
bina etmek ve onu işletmek gibi işler, büyük bir meharete ve tecrübeye
mütevakıf addedilebilir. [100, 101, 102, 1] numaralı kayıtlardaki
zaviyelerin vakıfları içinde gül ve limon bağçesi, armutluk, zeytinlik
ve kestanelikler ve diğer meyve ağaçları zikredilmektedir. [214]
numaralı kayıtta da Delü
Baba seccadesi üzerinde
oturan Hacı Baba, zaviyesine
iki değirmen ile mülk zeytin bağçesi ve armutluk vakfedilmiştir ve
şeyhin oğulları ziraatle meşgul olmaktadırlar.
[215] numaralı kayıtta ise; Tufan
Dede nâmıyla meşhur
şeyhin kendi bina ettiği zaviyesinde gelene geçene sarf edilmek üzere
vakfettiği mülkler arasında, değirmen, haraçlu bağçe
ve şâire yanında, meşhur bir
cins armut yetiştiren «Koz deresindeki Abası armutluğu» da
bulunmaktadır. Hele
değirmen yapub vakfetmek hemen
hemen umumî bir usul sayılabilir: Yamada Akyazılu
Baba zaviyesinin
dervişleri birçok değirmenler yapmışlar ve değirmenlerin etrafında bağ
ve bağçe yetiştirerek zaviyelerine vakfetmek için müsaade almışlardır.
Fakat vaktiyle aldıkları bu müsaadeler sayesinde resimden affedilen
değirmenlerle öşrü alınmayan bağ ve bahçeleri zamanla çok büyümüş olacak
ki, muahhar bir fermanla «fakat sair değirmenlerin resmin ve Batava
nehrinin ve Varna etrafında olan bağlarının ve bağçelerinin öşrün
vermemek caiz değildir» denilmektedir. Filhakika, bu zaviyede, zamanla
dervişlerin sayısı muhtelif tarihlerde 5, 10, 19 olarak arttığı gibi,
iki göz değirmen de 4, 6 değirmen olmuştur [208].
Aynı şekilde, Nigeboluya tâbi Dervişler
köyü de su şekilde
teşekkül etmiştir: Koyun
Baba dervişlerinden Ali
Kocu nâm dervişin
zaviyesinin vaktiyle hiç bir evkafı ve varidatı yokmuş. Bu zat öldükten
sonra ahbapları toplanıp «kendi yetiştirdikleri» bağlardan ve
bahçelerden hasıl eylediklerini zaviyede gelene geçene sarf etmeğe
başlamışlar. Bu mıntakada boş
ve defterden hariç bir mezrayı tapulayub, bedel-i
öşr senede 200 akçe vermek üzere, Padişahtan hüküm almışlar. Ondan
sonra, bu mezrea içinde iki değirmen bina etmişler ve bu suretle
zaviyenin vakfı olan mezrea yavaş yavaş büyümeğe başlamış, hariçden
kimsenin yazılısı olmayan kâfirlerden de 14 nefer kadar kâfir toplanarak mezrea
45 hanelik bir köy haline gelmiş ve
zamanın Padişahı da bu köyü bütün hukuku ve rüsumu ile, nüfuz ve
kudretini bu suretle göstermiş olan zaviyeye vakfetmiş [181].
Çirmen nahiyesinde Timur
Taş Bey Oğulu Hızır Baba’ya, verilen
ve kendisi tarafından da zaviyeye
vakfedilen yerler üzerinde de az zamanda 22 hane derviş toplanmıştır. Bu
dervişler bizzat 35 mudluk tohum ekilen bir toprağı işlemektedirler ve
300 kadar armut ağacı yetiştirmişlerdir [193].
* * *
Görülüyor ki, mevzuubahis
ettiğimiz dervişler, zahit
ve tufeyli bir zümre teşkil
etmekten ziyade; çalışmak
ve toprağı açmak muhabbetiyle müteharrik bir sınıf kolon, kırlara doğru
taşmakta ve yayılmakta olan bir cemiyetin doğurduğu canlı ve müteşebbis
bir tip yeni insandır. Ve
esasen, istifade etmekte oldukları ehemmiyetsiz bazı muafiyetler,
bilhassa bidayette taşıdıklarını gördüğümüz büyük hizmet ve fedakârlık
duygularına karşı hakikaten yerinde ve âdil bir mükâfat teşkil edecek
şekilde verilmiş bulunmaktadır. Böylece boş ve tenha yerleri ihya etmiş
gözüken dervişlerin bile, birçok vergilerden muaf tutulmadığı, öşür
verdikleri ve örfî rüsumiçin
de miriye maktu bir
şey ödedikleri görülmektedir. Sıkı
bir devlet kontrolü de bu
derviş isimli çiftçilerin bilâhare yaptıkları gibi mühim bir içişim devlet
gelirini ellerine geçiren bir mütegallibe ve istismarcı sınıf haline
gelmesine mâni olmağa çalışmaktadır. Şu halde bu dervişler tetkik
ettiğimiz devirlerde, cemiyet içinde duyulan bir ihtiyacın ifadesi
olmanın verdiği bir hayatiyetle canlı kalarak binbir müşkülâta rağmen
kendilerinden yerleştikleri yerlerde toprağa yapışup tutunmakta ve
oralarda muvaffakiyetle üremektedirler.
Esasen bu gibi zaviyelere daha
ziyade «mevât» dan açılmış veya hâlî ve harabeden satun alınmış olan ve
bu itibarla hukukan kendilerini işleyecek olanların mülkü olabilir bir
vaziyette bulunan topraklar vakfedilebilmektedir.Å Bâzan
öşür veren bir mülk
toprak, zaviye vakfı
olduktan sonra da öşür vermekte devam ettiği gibi; vaktiyle sahibinin
sefere eşmek mecburiyetiyle elde ettiği bir yurtluk
toprak da; zaviye vakfı
olduktan sonra da yine sefere eşkünci göndermek mecburiyetinde
bulunmaktadır. Meselâ, [67, 71] numaralı kayıtlardaki zaviye vakfı
topraklar, öşür ve haraç vermekte devam etmektedir. [8, 9, 10, 71 ve 73]
numaralı kayıtlarda gördüğümüz veçhile, harbe giden veya yerlerine adam
gönderen zaviye şeyhlerinin bulunması, daha evvel Osman Gazi’nin ve
Orhan’ın bir çok silâh arkadaşlarının Ahi ve Derviş unvanı
taşıyan muharib dervişler olduğunu yukarıda gördüğümüz için, bizi
hayrete düşürmemelidir. Nitekim; Ahilerden bahseden İbn-i Batuta da
onların Anadolu’da Türkmen akvamı arasında her köy ve kasabada mevcut
olub eşkıyayı tenkil için büyük
bir kudret temsil ettiklerini söylemektedir. Şüphe yok ki, bugünkü bazı
Faşist rejimlerdeki fırka milisleri gibi, Ahilerin emri altındaki
gençlik teşkilâtı da, silâh kullanmasını öğrenmiş oluyor
ve icâbında Ankara Ahilerinin yaptıkları gibi, idarî
bir istiklâle kadar varan sağlam bir teşkilât kabiliyetini gösterebiliyorlardı.
Bundan sonra göreceğimiz veçhile; tenhâ ve ıssız yerlerde adetâ bir
emniyet karakolu ve bekçi vazifelerini gören zaviye şeyhlerinin bu
hususî zaviyeleri de ancak kendilerinin temsil ettikleri bu harb ve
tenkil kuvveti ile izah edilebilir.
* * *
e. Derbend Bekleyen
Dervişler ve Zaviyelerin Emniyet ve Menzil Vazifeleri
Zaviyelerin bir kısmının tesis
ve muhafazasının sebebini, boş toprak bulub yerleşmek ihtiyacında olan
muhacirlerin nüfuzlu mümessilleri tarafından yeni açtıkları toprakların
geliri mukabili olarak, devlete ait umumî hizmetlerden bir kısmını kendi
üzerlerine alarak yolculara ve nakliyata yardım etmek suretiyle
muafiyetlerini idâme ettirmek teşebbüsü gibi telâkki edebiliriz.
Filhakika, unutmamak lâzım gelir ki, hükümetin zaviye sahihleri gibi iç kolonizasyon
işlerinin faal ajanları
vaziyetinde olan dervişlere karşı
uzun zaman bir takım imtiyazlı vaziyetler tanıması için, onların tesis
ettikleri zaviyelerin, hakikaten mahallinde açılmış olması ve müessir
bir şekilde yolculara muavenette bulunabilmesiyle kaimdir. Aksi takdirde
ya [15] numaralı kayıtta görüleceği üzere, yol üzerinde vâki olmadığı
için zaviye olmağa salâhiyeti olamayacağından bahsedilerek; veyahut [12,
13, 14] numaralı kayıtlarda olduğu gibi, şeyhlerinin «âyende ve
revendeye hizmette kusuru» veya «bel’iyâtı» zahir olduğundan bu
zaviyeler ilga ve yahut sahihlerinin elinden alınub başkalarına
verilmektedir. Diğer taraftan, devlet
için malûm birçok zaviyelik
yerler boş ve harab
olduğu zaman, oralarını tekrar şenletmeğe ve
zaviyeyi işletmeğe iltizam edenlere tekrar
verilmektedir. Nitekim, Kütahyada Şeyh
Saltık zaviyesinin
vaktiyle tımara verildiği için harab olmuş bulunduğunu gören bir vilâyet
muharriri, onu merkeze
«tamir ider kimesne bulunur» diye bildiriyor. Bu suretle bu zaviye
şeyhliği talibi uhdesine havale edilmek üzere, adetâ askıdadır [15]. Bu
şekilde münhal olan diğer bir zaviye şeyhliği için ise; Kütahya kadısı Ahi
Hızır’ın münasib olduğunu
bildirmektedir [16]. Aynı şekilde Kütahya’da harab bir halde bırakılmış
olan Şeyh Bahsayiş zaviyesinin
«imaretine» Isa Fakih «iltizam
gösterdüğü ecilden» kendisine sadaka olunmuştur [18]. Aynı suretle
Karaman’da öyüklü Viran denilen
mezreayı derviş Bahsayiş «tamir ve âyende ve revendeye hizmet eylemeğe iltizâm gösterdiği
sebebden» Cem Sultan işaretiyle mezkûr dervişe kaydolunmuştur. Daha
sonraki bir tarihde de ayın zaviye «gayet
mahallinde bir zaviye olduğu ecilden» kaydiyle
«mukarrer kılınmıştır» ve bu şeyhin evlâdı bu vaziye civarında «kendi
çiftçileriyle» ziraat
idüb âyende ve revendeye hizmet ettikleri mukabilinde rüsum ve avarız
virmezler imiş» [36|. Kadı olanların kime dilerlerse verdikleri diğer
bir zaviye hakkında da; «Hacı
Hızır, tamirine iltizam itmekle»eline berat verilmiş, o da zaviyeyi,
yeniden inşa ile gelene ve geçene hizmet etmeğe başlamış olduğu kaydını
görmekteyiz [37]. Bursa’da bir kaç defa yandıktan sonra yenisi
yaptırılamayan bir zaviyenin; «yol
üzerinde ve âyende ve revende yatağı olduğu» ileri
sürülerek bu defa asıl vakıf köy içinde kurulduğunu görüyoruz. Sivas
taraflarında yol üzerinde «memerrinâsta» «mahalli hatar» bir takım
viraneleri «şenledüb ve zaviye bünyâd idüb âyende ve revendeye hizmet
itmeğe» bir takım dervişler «iltizam» etmişlerdir [152]. Çorumlu
livasında; «haric-ez-defter». «mahûf
ve tahaffuzu vâcib» bir yerde Mezîd Fakih bir mescit ve bir kârbansaray
bina idüb şenlenmek içün gelecek halka bir takım, muafiyetler
bahsedilmesini temin etmiş bulunduğundan;
bu şekilde «konağı muhafaza için istimâlet» ile cem olanlarla teşkil
edilen bu köyün malikâne hissesi «zaviye» ye ait bulunmaktadır. Bu kayda
nazaran; «zaviye» kelimesi
gayet umumî bir mânâ ifade etmekte ve bazan bir tekke, bir konak yeri,
veyahut burada olduğu gibi, bir kârbansaray bile zaviye addedilmektedir. Filhakika,
[219] numaralı kayıttan da anlaşılacağı veçhile; zaviye, yolcuların
emniyetle inüb istirahat edebilecekleri, hattâ yiyecek bulabilecekleri
bir yerdir ve zaviyenin biraz büyüğü bir imaret addedilebilir.
Bu kayıtda vilâyet muharriri, Silifkenin, Kıbrıs fetholunandanberi
gayetle geçit yeri olduğu sebebden, zaviye
değil hattâ imarete külli ihtiyacı varken zaviye
vakfının medreseye verilmesini çok mânâsız buluyor ve gelüb gidenlerin yatacak
yerhususunda müzayaka çekmelerini münasib görmiyerek «her karar-ı
sabık taam çıkmak üzere» zaviyelik üzere tasarrufunu deftere
geçiriyor. Nitekim Bursa civarında da Sâmit
Dede isminde bir derviş
Bursa ile İnegöl arasında Aksu kenarında böyle kârbansaraylı bir merkezi
idare etmektedir. Bu yeri kendisinden evvel Çiçek
Dede şenletmiştir [88,
65]. Bu kayıtlar bize göstermektedir ki, mevzuubahs ettiğimiz Dedeler ve
Şeyhler yalnız ufak zaviyelerin değil, bu zaviyelerin daha büyümüş
şekillerinden başka bir şey olmayan tekkelerin ve kârbansaraylı
konak yerlerinin de
başında bulunmaktadırlar.
Tekkeler ile konak yeri ve
zaviye arasındaki bu vazife birliğini aşağıdaki
kayıtlarda da görmekteyiz: Nigeboluda Hezâr Gırad civarında Bâli
Bey Oğlu Yahya Beyin tekkesi Tutrakan
gibi Kümelinde şekavet yeri olarak tanılan ve halk ağzında, son
zamanlara kadar. «Tutrakandan gelmiyorum» yâni o kadar kaba değilim,
şeklinde dolaşan bir sözün yaşamasına sebeb olan bir yerde, kurmuştur: «zikrolan
mahal, ifratla mahûf ve harami yatağı olmağın, ol yerde mezkûr tekkeyi bina
eyleyüb ve haymanadan âyende ve revendenin atlarına ot biçüb odun
getürmek içün mezkûr kâfirleri cem eyleyüb teskin etdirmiş. Ol vakitden
berü zikrolunan mahal, mezkûr Bey sebebiyle müemmen olub müslümanlar
bilâ havf gelüb gider olmuşlar...» Bu suretle meydana
gelen 162 haneli köy kaydının
kullandığı tâbir ile Padişah tarafından «Bâli Bey zaviyesine»
vakfedilmiştir [183]. Aynı şekilde Bozokda yalnız yol üzeri olmakla
kalmayub aynı zamanda bir ılıcası bulunan köyde, gelüb gidenlerin
inmesine ve hizmet görmesine mahsus olarak yapılan bina «tekke misâli
bir ev» olarak tavsif edilmekledir.
Bu suretle kendiliğinden bir
iskân ve kolonizasyon şekli olmaktan çıkarak hükümetin mütemadi kontrolü
altında çalışsan bir umûmî
hizmet müessesesi şeklini aldıklarını ve
zâviye şeyhliklerinin resmî bir memuriyet haline girdiğini ve bu suretle
memleketin nakl ve mübadele işlerinin muntazam işlemesine yardım etmek
sayesinde, refahın ve zenginliğin artması için ne kadar büyük bir mevkii
olduğunu büyük idare memurlarının çok iyi takdir etmiş olduklarına diğer
bir misal de Erzincan evkaf kanununda bulunmaktadır. Bu kanunun muhtelif
maddelerinde uzun süren harbler neticesinde harab
olan bir memleketi şenlendirmek, asayiş ve emniyetini temin ederek halkı
celb edebilmek için düşünülen tedbirler arasında; (madde, 3) eski
zaviyelerin ihyâsı ve münasib mahallerde yenilerinin ihdası hususu,
vilâyet muharririne devlet merkezi tarafından sarih bir talimat şeklinde
tafsilâtiyle emredilmiş bulunmaktadır.[27] Bundan
başka, zaviyelerin oynadığı rol hakkında bir fikir edinmek için Sultan
Süleyman tahrirlerine göre; bu sıralarda Anadolu vilâyetinde 623,
Karaman’da 272, Rum vilâyetinde 205, Diyarbakır’da 57, Zülkadiriye’de
14, Paşa livasında 67, Silistire livasında 20, Çimen livasında 4 zaviye
mevcut bulunduğunu hatırlatmak da lâzımdır.[28]
Bu zaviyelerin her birinin en
lüzumlu ve tenha yerlerde
mamur bir konak yeri hizmetini
gördüğünü, derece derece muhtelif büyüklükte olanlarının, imaretli ve
kârbansaraylı şekillerinin mevcut bulunduğunu da biliyoruz. Zaviye
şeyhlerinin aynı zamanda gerek zaviyenin ve gerek civarın emniyetinden
de mes’ul bulunduğunu hatırlıyalım. Filhakika; Osmanlı imparatorluğunda
aylıkla asker ve memur kullanacak kadar para ekonomisi münkeşif bir
halde bulunmadığından, her vazife ve memuriyet toprak gelirinden bir
kısmının hasr ve tahsisi veya sadece bazı vergilerden muafiyet mukabili
olarak iyfâ edilmektedir. Hu vaziyette yolların ve memlketin emniyeti
ile alâkadar olan devlet; çok defa bu emniyeti temin edecek vaziyette
olan kimselere, harb adamlarına veya cemaat reislerine bir köyün
timarını veya bir derbend yerinin bac resmini vermektedir; veyahut o
hizmet mukabilinde cemaati ile beraber o civarda yaşayıp her türlü vergi
vermekten affedilmiş olmasını kabul etmektedir. Fakat bu kabil kimseler,
bu gibi muafiyetler mukabilinde, o yerin emniyetinden mesuldür. O
civarda bir hırsızlık veya katil vakası vuku bulursa onlar tazmin
etmekle mükelleftirler. Suret-i umumiyede derbend teşkilâtına hâs olan
bu nizamlar zaviyelerin bir çoğunda carîdir. [156, 155, 156, 120]. Dağ
başlarında [83, 65] ve isimlerinin ifade edeceği veçhile meselâ, Yalnız
Kuyu demekle maruf
viranelerde [136], Ahi Çukurunda [119], «begayet gereklü» yerlerde tesis
edilen zaviyelerin, yukandanberi gösterdiğimiz veçhile kırlarda emniyet
ve konak hizmetleri olduğu gibi; [3] numaralı kayıtta görüleceği üzere,
açıkça «ıssuz ve korkuluk» yerleri görüb gözetmek içün bir tekke kurub
oralara yerleşen ve sefer olduğu zaman asker gönderen yerler gibi
zaviyeler de pek çoktur. Filhakika, o zamanın münakale tekniğinin çok
geri vaziyetine rağmen, ancak bu sayededir ki ticaret
re ziyaret maksatlariyle seyahat büyük mikyasla kolaylaşmış, teminat
altına alınmış bulunmaktadır. Çünkü, yol boyları ve menziller hesablı
bir şekilde yerleşdirilen köyler, zaviyeler ve kârbansaraylar tarafından
itinâ ile muhafaza edilmektedir. Ve şayanı dikkattir ki,
bugün ancak devletin salâhiyetdar dairelerinin bir plân dahilinde
tasavvur idüb meydana getireceği bu neviden etraflı düşünülmüş ve
ilerisi görülerek tahakkuk ettirilmiş eserler, o zamanlar daha ziyade hususî
teşebbüslerle ve pek çok
defa kendiliğinden meydana gelmekte bulunmuştur. Devletin bu hususta
takib ettiği hattı hareket ise, bu gibi teşebbüslerin teşvik edilmiş
olması için zarurî olan müsaadeleri, muafiyetleri ve hattâ idarî-mâlî
muhtariyetleri bahşetmekten
çekinmeyerek, her mahallin
ihtiyaçlarını o mahalde bulunub hissedenlerin rey ve teşebbüsleriyle
becerebilmesi için adem-i merkeziyetçi ve mümkün olduğu kadar her tesise
kendi mahiyetine uygun bir şekilde inkişaf edebilmesi için müdahalelerini
az hissettirir bir tavır ihtiyar etmiş olmasıdır, işte
tetkik ettiğimiz zaviyeler de, umumiyetle vakıf müesseselerine
bahsedilmiş olan bu idarî - mâlî muhtariyetten istifade etmektedirler ve
zamanına göre yolların
emniyetini en kolay, en müessir ve en ucuz bir şekilde temini için
bulunmuş en iyi çareyi temsil etmektedirler.
* * *
f. Zaviyelerin İdaresi ve
İşleyiş Tarzı
Bu zaviye şeyhliklerinin
ekserisi, vaktiyle o zaviyeleri tesis etmiş olanların evlâdları elinde
ve evlâdlık
vakıf[29]olarak
bulunmakla beraber; zamanla evlât münkariz olunca veya şeyhlerin bazı
yolsuzlukları görülünce, yerine devlet tarafından başkalarının tayin
edildiği [17, 29, 34] ve bu suretle vakfın evlâtlık vakıf halinden
çıkarak bir âmme vakfı haline
girdiği görülmektedir [22]. Diğer tarafdan bu zaviyelerden bir kısmının
doğrudan doğruya devlet tarafından açılmış olması da mümkün olduğu gibi,
bazı vâkıflar şart olarak «hâkimü’l-vakt,
her kim bu makamın hizmetine elyak ise anı şeyh nasb ider» kaydını
koymuş bulunmaktadırlar [215]. Filhakika, diğer vakıflar gibi, zaviyeler
de vâkıfların tayin edeceği şartlar dahilinde idare edilmektedirler,
onların da bâzan mütevellileri ve nazırları vardır [65, 83]. Fakat
topraklar, daha ziyade, vaktiyle yurtluk olarak
verilmiş olub ailenin müşterek malı vaziyetindedir. Bu vaziyette,
bittabii bazan şart-ı vâkıf iyice tasrih edilmediği için, evlâtlık vakıf
halinde idare edilen zaviyelerde meşihat «bervech-i iştirâk» tasarruf
edilmektedir [217]. Fakat çok defa, bir zaviyenin idaresine seksen kişi
karışmasın diye, «iştirak merfu olmağın» ibaresiyle berât hak
sahiblerinden yalnız birine verilmektedir [38]. Filhakika, yukarıda pek
çok misallerini gördüğümüz veçhile, bu zaviye müessislerinin evlât ve
akrabaları pek kalabalıktır. Nitekim, herkesin hissesine sahib olmak
istemesi üzerine büyük ihtilâflar çıkmış plan, Kengırıda Kozlu Dede
boynundaki, iki zaviyenin sahihleri (Şeyh
Sami evlâdı) 50 kişi idi.
Bu sebeble hükümet, hisse usulünü tamamen kaldırıp bu zaviyelere tarikatleri
üzere kim şeyh ve seccade nişin olur ise yalnız
onların nazır olmasını emretmiştir [145]. Bu zaviyeler bazan aynı
tarikate mensub diğer daha eski zaviyelerin bir şubesi mahiyetinde bulunduğundan,
yeni zaviyenin şeyhleri ana zaviyedeki dervişlerin aslâhı olarak
seçilmektedir [167].
* * *
Bazı zaviye müessislerinin
[63, 74, 32, 81] numaralı kayıtlarda gördüğümüz Kız
Bacı, Ahi Ana, Sakan Hatun, Hacı Fatma zaviyeleri gibi bazı zaviye
şeyhlerinin de aynı suretle kadınlar olması nazarı
dikkati celp etmektedir. Bu hususta bir misal olarak [43 mükerrer]
numaralı kaydı zikretmek isteriz: şöyle ki, Kütahya evkafı içinde Od
Yakan Baba nâmındaki
dervişin bir köyde bina ettiği tekke, civardan gelen adaklar ve
kurbanlarla az zamanda inkişaf bulup dinî mühim bir merkez haline
girmiştir ve bu inkişafta bu zaviyeyi idare etmiş olan Hacı Bacı nâm sâliha
ve mütedeyyine ehl-i velayet hâtunun ve kendisinden sonra yerine geçen Hundi
Hacı nâmhâtûnun ve ondan sonra zikrolan ocağı ihya etmiş olan Sume
Bacı nâm bir aziz ve satiha ve bakire hâtûnun büyük hizmetleri
olmuştur. Ve hattâ bu sonuncu Bacı, kendi zamanında tekkeye maylettiği
çiftliklerle, bağ, bahçe, değirmen ve sairenin, kendi ölümünden sonra
akrabasından kimsenin müdahale etmemesi için, kendi parasiyle temin
edilmeyip hayrât-ı müslimînden toplanan para ile satın alınmış olduğunu
herkesin önünde ikrar ve zabta geçirmiştir. Filhakika, bu asırlarda
Anadolu’da kadın tekke
şeyhleri görmek bizi
hayrete düşürmemelidir. Yukarıda zikrettiğimiz gibi, Aşık Paşa Zade bu
kadın dervişlerden «bâciyânı Rûm» nâmı altında bahsetmektedir ve Hacı
Bektaş’ın Rum Ahileri,
Rum Abdalları ve Rum Gazileri gibi grublar içinden Bâciyan-ı Rûmi
ihtiyar edip, kadıncık ana (Fatma) isminde bir kadına, bütün kerametini
göstermesi ve tarikatı ona ısmarlaması bu bakımdan manidardır:
XIV. Ve
hem bu Rumda dört, taife vardır kim misafirler içinde anılar. Biri
«Gazi-yan-ı Rûm» biri «Ahiyan-ı Rûm» ve biri «Abdâlân-ı Rûm» ve biri «Bâciyân-ı
Rûm».
İmdi
Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Bâciyan-ı Rûm-ı ihtiyar itti kim o
«Hâtûn Ana» dır, anı kız idindi, keşf ve kerametini ana gösterdi, teslim
itdi, kendi Allah rahmetine vardı.
Suâl: Bu Hacı Bektaş
hazretlerinin bunca müridi ve muhibbi vardır, bunların biatleri ve
silsileleri nerede olur?
Cevab: Hacı Belktaş, Hâtûn
Anaya ısmarladı, nesi varsa. Kendi bir meczub budala azizdi, şeyhlikden
ve müridlikden fariğ idi. Abdal Musa dirlerdi bir derviş vardı. Hâtûn
Ananın muhibbi idi ol zamanda şeyhlik ve müridlik iken zahir değildi,
silsileden dahi fariğlerdi. Hâtûn Ana ol azizin üzerine mezar itdi.
Geldi bu Abdal Musa bunun üzerinde bir nice gün sakin oldu.» (Âşık Paşa
Zade tarihi sf. 205).
* * *
Bir çoğu aynı zamanda tekke
misillû, müşterek bir âyîn ve ibadet yeri de olan zaviyelerin, gerek
mutad olan vakitlerde yolculara temin ettikleri yatak ve yiyecek ve
gerekse müşterek büyük merasim günlerinde hazırladıkları yiyecek
hakkında bir fikir edinmek için onlardan bazılarının sahib oldukları
eşyanın gözden geçirilmesinin faydalı olacağını zannediyoruz. Şayanı
memnuniyettir ki, tetkik ettiğimiz defterlerdeki zaviye kayıtları çok
defa bu gibi malûmatı da ihtiva etmektedir. Fakat, bu hususta bu
defterlerde ne buldu isek almış olmakla beraber bir zaviyenin iç
hayatını ve dinî vazifelerini tetkik için başka menbalardan ayrıca
istifade etmeğe de lüzum vardır. Bu hususlar ayrica yapılacak işlerdir.
Biz burada yalnız su kadarını hatırlatmakla iktifa edelim: Umumiyetle büyük
bir çiftlik, bir ziraî merkez ve malikâne manzarasını
arzeden zaviyelerde her türlü ziraî işler, bahçıvanlık, meyvacılık,
fırıncılık, değirmencilik yapılmaktadır ve bilhassa hayvan
yetiştirilmektedir. Bu hususta bir misal vermek için Aydın taraflarında
Umur Paşa türbesi evkafının bu şekilde büyük
bir ziraî işletme halinde
bulunduğunu hatırlatalım [105]. Filhakika bu vakıf çiftlikte 32 baş su
sığırı, 70 baş kara sığır mevcut olduğu gibi; vakfın diğer bir
çiftliğinde de 73 kara sığır mevcuttur. Bundan başka, bu çiftliklerin
ayrıca, yoncalıkları, koruları, yaylak ve kışlakları, ortakçıları ve
ihtimal «ortakçı kulları» mevcuttur.[30] Fakat,
böyle büyük bir işletme mahiyetinde olan bir vakfın zamanla maruz
kalacağı buhranlar ve ziyalar da bu kayıtlarda görülmektedir. Çünkü, bir
çok vakıflarda vaktiyle kaydedilmiş bulunan, sağmal ineklerle diğer çift
hayvanları ve kullar, böyle bir çiftlik manzarasını arz eden bir vakıfta
uzun zaman idare edilememektedir. Kullar zamanla hürler arasına
karışıyor, zaviyede nüfuz ve mevki kazanıyor; hattâ
bir kısmı derviş ve şeyh oluyorlar. Hayvanlar
bakımsızlık yüzünden ölüyor ve kayboluyorlar, idaresizlik ve sû-i
istimal de kendisini hissettiriyor. Bu itibarla, en sağlam ve devamlı
zaviyeler, diğerleri kadar zengin olmamakla beraber, bizzat sahihleri
tarafından işlenen ve aile vakfı olarak verilmiş olan zaviyelerdir. Kulların
çalıştırıldığı bir çiftlik şeklinde idare edilen bir zaviye misalini Bursa
livasında Karış dağında Şeyh
Akbıyığın tesis ettiği
zaviyede görmekteyiz. [220] Bununla beraber; ekseri zaviyelerin, çift
hayvanları, kovan, inek ve saire ile birlikte bir kaç beyaz veya arab
kula sahib olduklarını da bu zaviyelerin eşya listelerinden anlamaktayız
[76, 190]. Müessir bir din
propagandası merkezleri olan birçok
zaviyelerin bilhassa Rumelinde bazı mürîdlerini de müslüman olmuş kullar
ve hristiyan reaya arasından temin etmiş oldukları nazarı dikkati celb
etmektedir. Birçok dervişlerin Abdullah
Oğlu olarak kayıtlı
bulunmaları bazı mütevellilerin kul ve kuloğlu olmaları bu hususu işaret
etmektedir. Eski hıristiyanlardan yapılmış dervişlerin daha mutaassıb ve
hararetli bir din propagandası vasıtası olacakları da aşikâr olduğu
gibi; uzun seneler, zaviyede oturan hristiyan hizmetkârların, coşkun ve
esrarlı dînî âyinlerin tesiri alımda müslümanlığı kabul etmemelerine de
esasen imkân yoktur.[31] Hıristiyan
memleketlerinde çalışan Türk
misyoner dervişlerinin bu neviden faaliyetleri, hristiyan iken sonradan
müslüman olmuş dervişlerin bazı tarikat/erin âyin ve erkânı üzerinde
yapacakları tesirler de ayraca tetkik edilecek mevzulardır. Aynı
şekilde, bu, tarikatlerin içtimaî hayat idealleri ve muhtelif
içtimaî meseleleri telâkki tarzları da ayrıca
tetkike değerse de, bu hususlar maalesef bizim için malûm değildir.
Yalnız, birçok dervişlerin komünist bir hayat yaşamak için bir araya
toplandıkları ve beraber çalışıp beraber yemenin ve böyle müşterek bir
hayat sürmenin zevklerini tercih ettiklerini kabul edebiliriz. Bundan
başka, son zamanlarda Rumelinde bazı dervişlerin beraber çalışıb elde
ettikleri mahsullerini iki gözlü anbarlarma taksim ederek bir gözün
muhtevasını kendilerine ve diğer gözdeki mahsullerini yolcuların
fukaralarına tahsis etmek üzere kullandıkları nakledilmektedir. Bu
hareket tarzları, onların hayır
ve benî nevine hizmet gayesine kendilerini hasretmiş olduklarını
istidlal ettirebilirler. Her halde muhakkak olan bir şey varsa, o da bir
içtimaî yardım müessesesi olduğu kadar, bu tekkelerin, aynı zamanda bir
imar ve iskân, vasıtası bulunması ve emniyet ve münakalâtın temini ve
dinî propaganda bakımından birinci derecede ehemmiyetli tesisler
olmasıdır.[32]
[1] Gibbons’un
Türkçeye Prof. Ragıb Hulusi Özdem taralından Osmanlı
İmparatorluğunun Kuruluşu (Türkiyat
Enstitüsü neşriyatından) nâmı altında çevrilmiş olan kitabının bazı
fasıllarının ismini gözden geçirmek bu hususta kâfi bir fikir verecek
mahiyettedir: Birinci mebhas: Osman, tarihde yeni bir ırk zuhur ediyor
(s. 1-38). İkinci mebhas: Orhan, yeni bir millet teşekkül ediyor ve
garb alemiyle temasa geliyor (s. 39-91).
[2] Leş
origines de l’Empire Ottoman (Paris
935) nâmındaki eser,
Profesörün Sorbon Üniversitesinde Türk Etüdleri Merkezi’nde verdiği
konferansların bir araya getirilmesi suretiyle vücude gelmiştir.
Aynı müellifin 1933 senesi
Varşova’da toplanmış olan beynelmilel tarihi
ilimler kongresi’nde
yaptığı bir komünikasyonun mevzu’unu teşkil eden Bizans
Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri Hakkında Bazı
Mülâlıazalar ismindeki
etüdü de Türk Hukuk ve
İktisat Tarihi Mecmuası’nın birinci cildinde neşredilmiş
bulunmaktadır, (sf. 165-313). Bu meseleye dair, yine aynı müellifin, Hayat
Mecmuasında (sayı 11 ve 12. 1924) çıkan tenkidi makalelerine
bakınız.
[3] Zikredilen
eser, p. 38-41.
[4] Zikredilen
eser, p, 39, 58-59, 118, 120.
[5] İsmi
geçen eser, p. 17.
[6] Bu
hususta Glese’nin tercümesi Türkiyat Mecmuasının
I. cildinde (st.
151-171) neşredilen
makalesi ile, bu makale hakkında Fuat Köprülü’nün Hayat
Mecmuası’nda yazdıklarına
(sayı 11 ve 12, 1922) bakınız. F. V. Hasluck’un Prof. Rağıp Hulusi
tarafından Bektaşîlik
tetkikleri nâmı altında
tercüme edilen (1928) makalelerine de bakiniz (st. 83).
[7] Zikredilen
eser. p. 109-111.
[8] Prof.
Fuat Köprülü, Osmanlı heyeti içtimaiyesinin bünyesindeki
hususiyetlerle o zamanlar mevcut sosyal fikir propagandalarının nasırı
dikkati celbedecek mahiyette olduğunu göstermek için, Avrupa’da
rönesansın öncülerinden biri gibi telâkki edilen fakat hayatının bir
kısmını Türkler arasında ve Osmanlı sarayında geçirmiş olan Pleton
isminde bir zatın memleketinde ortaya attığı sosyal reform
fikirlerinin teşekkülünde İslâm âleminde o zamanlar mevcut dinî ve
sosyal cereyanlardan ve Türk cemiyetinin sosyal bünyesini taklit
arzusundan mülhem olup olmadığının tetkike değer bir mevzu olduğunu
kaydediyor (p. 112).
Tarihçilerin daima
kaydettiği üzere, Osmanlı idaresinin yabancıları cezbeden «âdilâne»
hareketinin mevcudiyetine de istinad ederek bu fikrin doğru olduğunu
kabul edebiliriz.
[9] Bu
etüdümüz ve bunu takip edecek olanlar, Osmanlı
İmparatorluğunda, Kuruluş Devrinin Toprak Meseleleri ismini
taşıyacak olan eserimizin medhali mahiyetindedir
ve zaviyetlerle dervişlerden sadece toprak meselelerinin şu veya bu
şekil almasında mühim bir âmil olmuş olan biriskân ve kolonizasyon
metodu münasebetiyle
bahsetmektedir. Okuyucularımızdan makalemizi bu husustan göz önünde
bulundurarak mütalâa etmelerini bilhassa rica ederiz.
* İktisat
Fakülteleri Mecmuası’nın III.
cildinden başlayarak Osmanlı
İmparatorluğunda, Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler başlığı
altında neşredilecek olan yazılar.
[10] Prof.
Fuat Köprülü, İnfluence du Chamanisme Turco - Mongol sur les ordres
mysttiques musulmans Memoires de l’tnstitut de Turcologle de
l’universite d’İstanbul, 1929.
[11] Bizim
burada tedkik ettiğimiz dervişlerle XVI. asır eski Osmanlı şâirlerinin
tasvir ettiği şekilde, çıplak gezen, esrar yiyen, kaşlarını, saç ve
sakallarını tıraş eden, vücutlarında yanık yerleri ve dövme Zülfikar
resimleri ve ellerinde musikî âletleriyle dolaşan serseri dervişler
arasında büyük bir fark mevcud bulunması lâzım gelir. Prof. Fuad
Köprülü, Türk Halk
Edebiyatı Ansiklopedisi’nde yazdığı abdal maddesinde;
XVI. asırdan beri Türkiye’de yaşayan abdal lâkaplı şeyhler ile
abdallar yahud ışıklar ismi
verilen derviş zümreleri hakkında izahat verirken, onları bir takım
gezginci derviş zümreleri gibi tasvir etmiştir. Bu İzahata göre onlar
âyin ve erkân İtibariyle olduğu gibi akideleri bakımından da müfrit
Şii ve Alevi heterodoze bir
zümre idi (sf. 36). Diğer serseri derviş zümreleri gibi evlenmeyerek
bekâr kalırlar ve şehir ve kasabalardan ziyade köylerde kendilerine
mahsus zaviyelerde yaşarlardı. Bunların arasında bilhassa daha fazla Kalenderiye tarikatından
müteessir olanların dünya alâkalarından tamamen uzak olmak, geleceği
düşünmemek, tecerrüd, fakr, dilenme ve melâmet başlıca şiarlarıdır.
Bununla beraber, bütün Rum abdallarının her zaman ve her yerde
dilencilerden, serseri ve çingene dervişlerden ibaret olduğunu farz
etmek doğru değildir. Esasen, Prof. Fuad Köprülü de bütün abdalların
ayni seklide yaşamadığını ve bazı abdal zümrelerinin, mucerred kalmak
prensibinden ayrılarak, sair Kızılbaş zümreleri kabilinden birsecte halinde
Türkiye’nin muhtelif sahalarında köyler kurup yerleşmiş olmaları
ihtimalini kaydediyor. Aynı suretle Profesör, İran Türk aşiretleri ve
Hazer ötesindeki Türkmenler arasında abdal adını taşıyan Türk
oymaklarına tesadüf edilmesini ve Eftalit’lerin daha
asırlarca evvel abdal adını taşımış olmalarını da tedkike şayan
görerek hatırlatmıştır. Bu vaziyette, abdal sözünün
bir tasavvuf ıstılahı olmadan evvel bir aşiret veya zümre ismi halinde
bulunup bulunmadığı ve bu nam altındaki bütün dervişlerin bidayette
Orta Asya’dan gelmiş abdal aşiretlerinin mümessili birer aşiret
evliyası olup olmadığı meselesi tedkike muhtaç gözükmektedir. Serseri
derviş zümrelerinin döküntülerinin toprağa yerleşerek köyler vücude
getirecek yerde, köyler vücuda ektirecek şekilde toprağa yerleşmekte
olan göçebe aşiretlerin bir takım, derviş zümreleri meydana
getirmeleri daha fazla muhtemeldir. Esasen Prof. Fuad Köprülü de, bu
abdalların kendilerini Horasan’dan gelmiş göstermelerini, eski Oğuz
rivayetlerinin aralarında hâlâ yaşamasını, bunların etnik
menşe’lerinin yâni Türklüklerinin tesbiti bakımından çok mühim
addetmekte (sh. 39) ve
abdalları Türklüklerinden en ufak bir şüphe bile caiz olmayan ve eski
Türk şamanizminin izlerini hâlâ saklıyan Anadolu Alevi Türklerinden
ayırmağa imkân görmemektedir. Şu halde, abdalların dilencilerden ve
çingenelerden ibaret olacağına tıpkı bu Alevî Türkler gibi, kısmen
göçebe olmakla beraber, kısmen de eski zamanlardan beri toprağa
bağlanmış ve ekincilik hayatına geçmiş Türk oymaklarından çıkmış
olmaları lâzım gelmez mi? (26 numaralı
nata da bakınız)
[12] Bu
nevi rüya hikâyelerinin tarihî bir hakikat gibi telâkki edilemeyeceği
ve Prof. Puad Köprülü’nün tedkiklerinin gösterdiği gibi, onların
Reşidüddin’de ve Paris nüshası bir Anonim Selçukname’de daha evvel
kaydedilmiş bulunan eski Bir Oğuz efsanesinin yeniden canlandırılmış
bir şeklinden ibaret olduğu muhakkak ise de; biz yine, ilk Osmanlı
menbalarmın buna benzer hikâyeler ile derviş menakıbını süslemek için
kullandığı motifleri hatırlatmanın,
hiç olmazsa bu tarihçilerimizin yazdıkları zamanlarda, kuruluş devrine
aid kanaatlerin mahiyetini anlatmak bakımından faydalı olabileceğine
inanıyoruz. Bu sebeble burada, bu nevi derviş menakıbını, bu menakıbın
teşekkül ettiği zamanın psikolojik halini ve onun arkasından tarihi
hakikatin kendisini bulabilmek gayesiyle tahlil ediyor ve bu arada
mevzuubahis hikayelerde umumiyetle dervişlere atfedilennüfuz,
çokluk ve toprakla
alâkadarlık vasıflarını
hakikatin yakın bir ifadesi olarak alıyor ve onlarla umumi
nüfus ve arazi tahriri defterlerindeki kayıtları
yekdiğerlerini tamamlar vaziyette görüyoruz.
Evliya menâkıbının,
birçok dervişleri ziraatle meşgul ve toprak işleriyle ilgili
gösterdiği gibi, Osman
Bey’i de gece ve gündüz çift sürmekle meşgul olarak
tasvir etmesi mânâlıdır. Bu hususta İstanbul şehri İnkılab Müze ve
Kütüphanesinde M. Cevdet yazmaları arasında (Küçtik boy) 5 numarada
kayıtlı bulunan
Velâyetnâme-i Hacı Bektaş-ı Veli sf. 157’ye
bakınız. Aynı suretle halk ağzında dolasan ve bektaşi
dervişini elinde çapa tasavvur
eden şu söz de manalıdır: “Bektaşinin çapası, mevlevinin çivisi...”
[13] Yukarıda
ismi geçen Türk Halk
Edebiyatı Ansiklopedisi’ndeki Kumral
Abdal maddesine bakınız
(sf. 58).
[14] Osmanlı
İmparatorluğunun kuruluş devirlerinde dinî tarikat ve teşkilatın
oynamış olduğu rollere mümasil tesirleri, son zamanların tarihi
vak’alarında da müşahede etmek mümkündür. Hasluck, Turkçe’ye
Bay Ragıb Hulusi taralından Bektaşilik
Tedkikleri namı altında
tercüme edilen (1928) etüdlerinde
bu hususda dikkate şâyân misaller vermektedir: Yanyalı Ali Paşa
(vefatı 1822)nın Tisalya ve Arnavudlukta tesis ettiği bektaşî
tekkeleri tamamen siyasî maksadlar için kullanılmıştır. Her biri en
işlek yollara hakim sevkulceyş noktalarında kâin olan bu tekkeler,
etraflarındaki ahali için siyasî içtima merkezleri idi. Mesela,
Tisalyada Tempe boğazı medhalindeki Hasan Baba tekkesi, o boğazdan
geçen mühim bir ticaret yolunun kontrolü için Ali Paşa tarafından
tesis ve himaye edilen bir bektaşî tekkesi idi. Tırhalada da bizzat
Ali Paşa tarafından inşa edilen ve mühim bir geçidi murakabe eden
büyük ve mamur bir tekke mevcuddu (et.
35). Ali paşa bu
tekkelerin şeyh ve müridlerini muntazam memurlar gibi kullanıyordu.
Tekkelerin halk üzerindeki
nüfuzundan istifade etmek için, bu sıralarda Rumeli ve Anadolu’da
teşekkül eden ayan ve mütegallibe de tekke ve tarikatlerle sıkı bir
münasebet halinde idiler. (sf. 32) Haluck’a
göre, bu yarı müstakil derebeylerinin, ahenk ve müsalemet içindeki
idareleri ve Hristiyanlara karşı muameleleri arkalarında mevlevîlik ve
bektâşîlik gibi hür prensipli dinlere aid serbest teşkilatın mevcud
olduğunu farzettirir. Osmanlı imparatorluğunda son zamanlara kadar
devam eden Mevlevî-Bektaşi nüfuz mücadeleleri de herkesin malûmudur.
Yeniçeriler Bektaşilik tarafından tutulmakta idi. Sultan Mahmud devri
ıslahatında yeniçerilikle birlikte Bektaşiliğin de mahkûm edilişinde
Mevlevî teşkilatı büyük bir rol oynamış gözükmektedir (sf. 132). Yeniçeri-Bektâşî
ittifakının pervasız bir düşmanı olan vezir Hâlet Efendi, mevlevilerle
sıkı bir münasebet halinde idi. Galatadaki Mevlevîhâneyi o
yaptırmıştı.
Ñ Baba Muhlis
hakkında naşir Âli beyin ilâve ettiği not: Cengiz
fetretinde Anadolu’ya gelerek Amasya kurbünde bir mahalde tavattun
eyleyen Şeyh Baba İlyas Horasanı’nın oğludur. Devleti
Selçukiyenin inkısamında altı ay Konya’da Emir olmuş ve badelistifâ
sultan Osman ile
gazalarda bulunmuştur. Âşık paşanın pederidir.
[15] 9
numaralı nota bakınız.
[16] Cilt:
II, s.9, 16.
[17] Derviş
ve zaviyelerin hakiki hüviyet ve mahiyetleri ile, sarih bir şeklide
yer tayin etmek suretlle onların coğrafi
yayılış tarzlarını, adetlerini
ve dervişlerin ellerindeki vesikalara nazaran zaviyelerin tercüme-i
hallerini ve muhitleriyle olan münasebetlerini nakleden bu kayıtların,
Fâtih Mehmed, Selim ve Kanuni Süleyman devirlerinde yaptırılmış elan umumi
nüfus ve arazi tahriri defterlerinde resmî
bir vesika mahiyetini kazanarak muhafaza edilmiş bulunmaları onların
kıymetini büsbütün arttırmaktadır. Her hangi bir seyyahın tesadüfen
naklettiği sathî müşahedelerden veya halk arasında nakledilen
rivayetlerin toplanması suretiyle elde edilen malûmattan farklı olarak
bu kayıtlarda tahrir
eminleri bir devlet
memuru sıfatiyle bizzat mahallinde yaptıkları tedkiklerle bu
dervişleri isimleriyle kaydetmişler ve bilhassa zaviyelerin eşyasını,
tarlalarını, değirmen ve bahçe gibi emlâkini ayrı ayrı sayıp dökmek,
mevkiin ehemmiyeti ile zaviyenin ifa etmekte olduğu vazifeler ve bu
vazifelere mukabil istifade ettiği imtiyaz ve muafiyetleri ayrı ayrı
bildirmek suretlle bizim için çok kıymetli malûmatı toplamışlardır. Bu
tahrirlerin mahiyeti hakkında İktisad
Fakültesi Mecmuası’’anı ikinci
cildinde neşrettiğimiz makalelere bakınız. (Osmanlı
İmparatorluğunda Büyük Nüfus ve Arazi Tahrirleri ve Hakana Mahsus
İstatistik Defterleri)
[18] Bu
şekilde mutarıza içinde zikredilen rakamlar, tetkikimizin sonunda
sıralanmış olan Kayıtların sıra
numaralarıdır.
[19] Cild:
I, sf. 331.
[21] Cild:
II, sf: 133, 137. (Hoca Ahmed Yesevi’den cihaz-ı fakrı kabul idüb
diyarı Rumda sahibi seccade olmağa izin almış ve üç yüz yetmiş
fukarasıyla Kaligra sultan ser çeşme-i fukara olduğu halde, Rumda
Orhan Gaziye gelüb sığınmıştı. Bursa fethinden sonra, Hacı Bektaş
Kaligra sultanı yetmiş kadar fukarasıyla Moskov, Leh, Çek Dobruca
diyarlarına gönderüb Rum
erenlerinden olmağa
izin vermişti.)
[23] Hasluck
yukarda ismi geçen etüdlerinde, Evliya Çelebi tarafından tesbit edilen Saltuk
Menkıbesini tedkik ile,
Sarı Saltuğun Kırımdan gelen muhacir Tatar kolonları tarafından Baba
çağa ithal edilen bir aşiret
evliyası olduğunun farz
edilebileceğini (sf. 68) ve onun Kırım’da Sodak civarındaki şehre
ismini veren Baba Saltuk ismindeki veli olması lâzım geldiğini, ilk
defa İslâmiyeti kabul etmiş bir Türk hükümdarı olmak üzere maruf
efsanevî bir şahsiyet olan Saltuk Buğra (944-1038) ile
Sarı Saltuk arasında bir sirayet hadisesi mevzuubahis olabileceğini,
Kürd halk rivayetlerinde mevcud Sarı Saltı unvanlı dervişin Sarı
Saltık efsanesinin garba doğru intikalinde bir menzil teşkil ettiğini
söylüyor. Sarı Saltuk ancak bilâhare ziyâretgâha memur edilen
dervişler ve halefleri tarafından Hacı Bektaş halkasına idhal edilmiş
bir aşiret evliyasıdır. Sarı lâkabı umumiyetle aşiretlerin inkısama
uğrayan şubelerini ayırd etmeğe yarayan renk sıfatlarından
gelmektedir. Yine Hasluck’a göre, bu mıntakada teşekkül eden Sarı
Saltuk menkıbeleri arasında Bulgar halk rivayetlerinde İlyas
Peygambere aid bulunan
menkıbeler mevcuddur. Arnavudlukda ise eski Ayayorgi hikâyeleri
kontrolsüz bir şekilde benimsenilerek, eski Hristiyan bir azizin
yerine bir Müslüman evliya kaim olmuştur.
[24] Menşe
ve teşekkül tarzı ile hizmet ettikleri gayeler ve kullandıkları
usuller bakımından muhtelif türbe ve tekke tipleri bulunabileceği ve
hattâ zamanla ayni tekkenin hayatında büyük değişiklikler olabileceği
aşikârdır. Bu hususda Husluck’un yukarda
14 numaralı notta ismi geçen etüdlerinde etraflı malûmat vardır.
Zaviye tipleri arasında Anadolu’da Seyyid Battal Gazi, Hüseyin Gazi,
Melik Gazi ile İstanbul’daki Eyüb Sultan türbeleri gibi sekizinci ve
dokuzuncu asırların mücadeleleri esnasında ölmüş bulunan Arab
kahramanlarının mezarları olduğu farzedilen yerlere hususi bir mevki
ayırmak lâzım gelir. Bu mezarlar çok defa bir rüya veya keramet
vak’asile keşf ve tesblt edilmiştir. Bundan başka Hasluck’un dikkate
çok değer bazı misallerini verdiği üzere Osmanlı devrindeki
zaviyelerden bir kısmının eski Hıristiyan azizlerine atfedilen halk
peristişgâhlarının yerinde kurulması ve bir müddet sonra oralarda
gömülü farz edilen azizlerin ismi değiştirilerek Türk fütuhatı
devirlerine mensub gösterilmesi ve bazı tekkelerin eski manastırlar
olması da mümkündür. Bu suretle bu mezar hakkındaki mahalli eski halk
itikadlarının İslâmileşmiş bir şekil altında devam edeceği tabiidir.
Bazı yerlerde tekkenin veya iki taraflı peristişgâhların mecnunlar,
sar’alılar ve kısır kadınlar üzerinde şifa verici bir şekilde müessir
olmak hususunda haiz oldukları farz edilen hassalarından Hıristiyan ve
Müslüman halkın müştereken istifade etmekte bulunmaları ile son
zamanlarda bektâşîlerin diğer tarikatlerin mübarek yerleri ile
birtakım aşiret
ziyaretgâhlarını benimsemek
için kullandıkları usullerin müessiriyetine aid misaller bu hususdaki
imkanların nevileri hakkında dikkate şayan misaller vermektedir. (sf.
24, 27)
Zaviye kurmak için vesile
ittihaz edilen sebeb ne olursa olsun, o
zamanki iktisadi ve içtimai bünyenin ve dini hislerin tabii ve zaruri
bir neticesi olarak her tarafta zaviyeler kurmak ve hayatı
bu zaviyeler etrafında manalandırmak ve teşkilâtlandırmak büyük
bir ihtiyaç halinde hissedilmektedir. Devrin hususî şartları içinde
zaviyelerin tebarüz ettirilmeğe değer bir mâna ve vazifesi olduğu
şüphe götürmez bir hakikattir. Bu dikkate şayan kudret tezahürlerine,
dinî ve tasavvufî cereyanların kendi organlarını yaratma faaliyetine
bilhassa köylerde tesadüf edilmesi ise; o devirlerde köy hayatının
bugün olduğu gibi şehirlerin tabii artık ve ek bir mevcudiyeti
yaşamaktan ibaret olmaktan ziyade; kendilerine
mahsus bir âlemi ve hayatı yaratmakta devam edecek kadar müstakil ve
hayatiyeti bol bir uzviyet teşkil
ettiklerini bütün hayat prensiplerini kendi içlerinde bulduklarını,
kuvvetli bir şekilde köklerinin kendi toprakları içinde olduğunu
göstermektedir.
[26] Tedkik
ettiğimiz zaviye şeyhlerinin umumiyetle bir cemaat beyi veya kabile
reisi olması, bizim burada iddia ettiğimiz fikrin doğruluğunu isbat
hususunda, ehemmiyetli bir delil teşkil edecek mahiyettedir. Bu gözle
tedkik edildiği takdirde, bir aşiretin muhtelif parçalarının muhaceret
dolayısile gidip yerleştikleri uzak noktalarda hep aynı nam altında
köyler ve zaviyeler kurması ve evliyalar
kabul etmiş bulunması keyfiyetini de kolayca izah edebilir. Hasluck da
yukarda ismi geçen makalelerinde, haklarında uydurulan, menakıb ne
olursa olsun, birçok tekkelerin bir aşiret
evliyası mezarı olarak
kurulduğunu farz ve kabul etmektedir. Bu suretle, Karaca Ahmed’in, Ak
Yazılı Babanın, Sarı Saltuğun muhtelif yerlerdeki mezarlarını ve bu
isimlerde müteaddid köylerin mevcudiyetini, hep ayni aşiretin muhtelif
yerlere dağılmış olan muhtelif parçalarının eserleri gibi kabul ediyor
ve evliya isimlerindeki sarı, kızıl gibi renk sıfatlarının ayni
kabilenin muhtelif parçalarının yekdiğerinden ayrılması için
kullanılan sıfatlar olması lâzım geleceğinden, bu suretle mevzuubahis
sıfatları taşıyan evliyaların
kabilevî menşeini isbata
çalışıyor.
Bu faraziyeler, bizim tedkik
ettiğimiz dervişlerin ve o dervişlerin temsil ettikleri grupların orta
Asya’dan gelmiş muhacir göçebelerin mümessili ve bu muhaceret akınının
öncüleri olduklar hakkındaki iddialarımızı tenvir edecek mahiyette
olduğu gibi bizim burada zikrettiğimiz misallerle daha fazla da kuvvet
kazanmış olmaları lâzım gelir.
Å Hukuk
Fakültesi Mecmuasının
VII inci cildinin 1-2 inci
sayılarında (1341)
Sultanların temlik hakkı ve mülk toprakları ismini
taşıyan makalemize bakınız (si.
489).
[27] Ve
haric-ez-defter bazı mahûf derbend ve memerr-i nâs vâki’ olan kurada
kadimden zaviyeler vaz’ olunub, ahalisi Kızılbaş fetretinde perakende
olub gitmek ile kura ve zevâyâ hâli ve harâb kalub, bervech-i tahmin
yazılıb timara virilmiş imiş. Öyle olsa, vilâyet-i mezbûre müceddeden
kitabet olundukda, o hâli ve harâb olan kuranın ehâlisinden ba'zı kayd-ı
hayatda olanları hazreti hüdâvendigâr-ı gerdûn iktidarın eyyâm-ı
adaletinde il ve vilâyet emn-ü emân üzere âsûde hâl olmağla gelüb her
biri yerlü yerine mütemekkin olub şenlenüb, ehâli-i vilâyet-i mezbûre
zikr olan hâli ve harab zaviyeler ihya olunması lâbud ve lâzımdır,
memâlik-i mahrûsaya dahi intifa'ı vardır deyü rica eyledükleri bâisden,
vukuı üzere der-i devlet nisaba arzolundukta padişahımız e'azzallâhü
ensarühu hazretlerinin hayrât-ı âmme meyl-i tâmmesi olub ba'zı
evvelden harâb ve yebâb olub girü ihyâsı lâzım olan kuraya ve ba'zı
mahûf derbendlerde ber-karar-ı sabık ihdası lâbüd olan mahallerde
zaviyeler vaz' idüb evkafını hullide mülkünû kibelinden her hangi
karyede vâki' olmuş ise mahsulünden birer çiftlik ta'yin ve takdir
idesin diyü emrolunmağın ber muceb-i emr-i münîf lâzım olan mahallerde
ba'zı ihya ve ba'zı ihdas zaviyeler vaz' olunub sebt olundu. (İstanbul
Başvekâlet Arşivi 917 numaralı defter.) Bu kanunun bütünü, yakında
neşredilmiş bulunacak olan Osmanlı
İmparatorluğunda. XV. ve XVI. Asırlarda, Zirai Ekonominin Hukuki Ve
Mali Esaslarıisimli kitabımızın birinci cildinde XX numaralı kanun
olarak mevcuttur (sf.
74).
[28] İktisad
Fakültesi Mecmuası’nda neşredilmekte olan Osmanlı İmparatorluğunda
Büyük Nüfus Ve Arazi Tahrirleri Ve Hakana Mahsus İstatistik Defterleri
isimli etüdümüze bakınız (cild: II).
[29] Hukuk
Fakültesi Mecmuasında
(1940 senesi, VI. cildin birinci sayısından neşredilmiş olan «Evlâdlık
Vakıflar» başlıklı
yazımıza bakınız.
[30] İktisat
Fakülten Mecmuasının l, 2 ve 4 üncü sayılarında çıkmış olan Osmanlı
İmparatorluğunda Toprak İşçiliğinin Organizasyonu Şekilleri: L,
Kulluklar Ve Ortakçı Kullar başlıklı makalelerimize ve bunlar içinde
bilhassa 47 numaralı notun bulunduğu yere ve XXXV numaralı
kayda bakınız.
[31] Zaviyelerin
din propagandası bakımından oynamış bulundukları rolün büyük olması
lâzım gelir. Cahil halk yığınları için azizlerin mezarlarına, onların
metrukatına ve kerametlerine inanmak daha basit ve kolay anlaşılabilir
bir din teşkil etmektedir. Bu sebeble, bahsettiğimiz zaviyelerdeki
dinî hayat kolayca evliya
perestlik şekline
girmiş bulunduğundan halk arasında büyük bir tesir icra edecek
vaziyettedir.
Diğer taraftan, bahse mevzu zaviyeleri kuran veya idare
eden dervişler çok defa yerel hristiyanları temsil kabiliyeti dikkate
şayan bir derecede büyük bir takım dini cereyanların ve tarikatlerin
mümessilleridirler. Bu tarikatlerin ekserisinde bilahare bektaşilikte
olduğu gibi İslâm dini yerli halk tarafından benimsenebilmek için
lâzım gelen bütün kolaylıkları ihtiva eden bir şekle girmiş münevver,
müsamahakâr ve telife bir mahiyet alarak hazan yerli ayin ve
itikadları da benimseyebilmiştir. Bütün insanların kardeşliği, işe ve
vicdan temizliğine nazaran dini ayin ve ibadet sahasındaki
şekilciliğin kıymetsizliği gibi, her dervişane düşüncede gizli bir
şekilde mevcud bulunan fikirler, dini kaynaşmayı büyük nisbette
kolaylaştırıyordu; Hasluck’a nazaran,
İslâmiyet’in ehl-i sünnet haricinde kalan bu uzlaştırıcı ve munis
şekillerinin tesiri altında cahil Hristiyanların din değiştirmeleri
pek kolay olmuş ve bu suretle fâtih bir ırk veya misyoner teşkilatına
malik bir ruhban sınıfı tarafından ecnebi memleketlere getirilen bir
din. ikna ve intibak kuvvetiyle kendisini yerli âyinler üzerine ilâve
ve ilzam etmiştir. Bu suretle dini kaynaşmayı mümkün kılarak
Hıristiyanlar için İslâmlığı kolayca kabul edilir bir şekle sokmak
hususunda bektâşîliğin ne suretle çalıştığını göstermek isterken
Hasluc’un iki taraflı
ziyaretgâhlar hakkında
vermiş olduğu malûmat da dikkate şayandır. Bektaşîler ve onlardan
evvel diğer tarikatler bu nevi tekke ve ziyaretgâhlarda yatan Müslüman
evliyanın mezarında bir de Hıristiyan aziz bulunduğunu veya eski
Hıristiyan azizin gizlice Müslümanlığı kabul etmiş bulunduğunu ileri
sürerek türbeleri her iki din sâlikleri için ziyaret edilebilir bir
hale sokmuşlar ve bu iştirakten kendileri için büyük faydalar
ummuşlardır (st. 53, 62). Böylece
Hasluck’a göre, Selçuk hanedanının cismânî ve mevlevî dervişlerinin
ruhani merkezi olan Konya’da, ayni suretle gerek Hıristiyan ve gerek
Müslümanlar tarafından hiç bir vicdanî endişe olmaksızın ziyaret
edilen dört peristişgâh vardı. Bu gibi imkanlarla Konya sultanları
zamanında Hıristiyanlık ve İslâmlık birbirine yaklaşıyor ve
kaynaşıyordu. Orta zaman Anadolusunun gayrı mütecanis ahalisi arasında
bir kaynaşma zemini hazırlayan bu nevi dini cereyanlar, sultanlar için
siyasi bakımdan, mevlevîler için ise felsefi görüşten arzuya şayandı
ve bu ihtiyaca cevap vermek için doğmuşa benziyorlardı. XV. asırdaki Şeyh
Bedrüddin isyanının
muharrik kuvveti de temsil ettiği fikirlerin bu nevi bir dinî kaynaşma
ihtiyacının hazırladığı bir zemin üzerinde kolaylıkla yayılabilir bir
mahiyette olmalarından geliyordu (sf. 141).
[32] Bu
zaviyelere uğrayan yolcular orada herkese açık bir misafirhane,
yatacak yer ve yiyecek bulabilmektedirler. Hattâ bunlardan bazılarında
mevcut kazan ve tepsilerin adedi hiç olmazsa ayin ve bayram günlerinde
büyük mikyasta yemek dağıtıldığını isbat etmektedir. Mesela. Hasköyün
köylerinde Yağmur Oğlu
Hasan Baba zaviyesinde
16 kazan, 37 tepsi ve 16 bakraç
vardır ve senede 350 kadar adak koyun kesilmektedir [96]. Çirmende Hızır
Baba zaviyesinde sekiz
kazan, 16 tepsi
vardır. Diğer birçoklarında gerek yemek takımları gerek halı, yatak ve
yorgan çoktur. 63 numarada kayıtlı bulunan Ahi
Ana zaviyesinin
eşyalarına da bakınız.
***
...Sufi Forum Açıldı... Sufi Forum Açıldı... Sufi Forum Açıldı...
Türkiye'nin " En Özgür ve En Özgün " Tasavvuf Platformu
Üyelik ve Paylaşım için tıklayınız...
|
|
| SUFÎ Forum | İslam | Teori | Pratik | Editörden | Sunum | Yenilikler | Sohbetler | Literatür | Linkler | Haber | Site Haritası |