Tasavvuf Portalı
Digital Ashab
{Buradasınız}
Digital Âsitane
Digital Mürşid
Digital Murabıt
Digital Sufi
Digital Ziyaret
Digital Sanat
Tasavvuf Literatürü

Tasavvuf
Portalı Haritası
22/08/07
|
|
Tasavvuf & Sufiler âsitanesi tasavvuf.info adresinde
yayında...
DİGİTAL ASHÂB

HZ. HÜSEYİN BİN
ALİ BİN EBÛ
TÂLİB
[ R. A. ]
Künyesi
 | Ebû Abdullah
(Abdullah'ın Babası) |
Lâkabları
 | Şehid |
 | Zeki |
 | Mübârek |
 | Tâbi-li'emr’illah
(Allah’ın emrine uyan) |
Hayatı
 | Doğumu: 625 - Ölümü:
680 |
Hz.
Hüseyin, Hicret’in 4. yılında Şaban ayının 3. gününde Medine-i
Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Hz. Ali ile Hz.Fâtıma’tüz-Zehrâ’nın
ikinci oğullarıdır. Rasûlullah bir hadîslerinde;“Hasan ve Hüseyin,
cennet gençlerinin iki ulusudur” demiştir. Hz. Hüseyin'in 5 erkek, 3 kız
olmak üzere 8 evlâtları olmuştur. Erkek evlâdının üçünün adı Ali’dir;
içlerinden sadece Ali Zeynel Âbidin kendilerinden sonra hayatta kalmış
ve soyları Hz.İmâm Zeynel Âbidin Âli’den yürümüştür.
Oğullarından Ali Ekber ile süt emer bir çağda bulunan Ali Asgar ise
Kerbelâ’da şehit olmuşlardır.
Hz.
Hüseyin, babası Hz.Ali’nin yanından hiç ayrılmadı. Babası ile birlikte
katıldığıCemel ve Sıffîn savaşlarında yiğitlik gösterdi. Hz.Hüseyin,
ağabeyi Hz.Hasan’ın, Hz. Muâviye ile uzlaştıklarını duyunca, huzûrlarına
varıp sebebini sormuşlardı:. Hz. Hasan’ın kardeşine cevapları şu
olmuştu; “Bundan önce babam Hz.Ali’nin uzlaşmasına sebep olan şey, bana
da sebep oldu.” Hz. Hasan’ın vefâtlarından sonra Iraklılar, Hz. Muâviye
aleyhine hareket tasarlamışlar, Hz. Hüseyin’e biat etmek istemişlerdi.
Hz. Hüseyin’den; “Hz. Muâviye ile aramızda uzlaşma var; onu bozmak
olmaz; Hz. Muâviye ölünce gerekeni yapacağım” cevabını almışlardı. Hz.
Hüseyin, kardeşleri Hz. Hasan’ın vefâtlarından 9 yıl sonra ve Hz.
Muâviye’nin ölümünden 2 yıl önce Mekke’ye gitmişlerdir. Burada Hâşim
oğullarıyla,“Ehl-i Beyt” dostlarını toplayıp onlara bir hutbe îrâd
buyurmuşlar; “Ehl-i Beyt’e” yapılan zulümlerden bahsedip: “Bugün
ben size bâzı şeyler sormak istiyorum; sözlerim doğruysa gerçekleyin;
değilse yalanlayın; sözlerimi duyun, yazın, yayın; sonra şehirlerinize
boylarınıza dönünce emin olduğunuz, inandığınız kişilere sözlerimi
duyurun, onları çağırın; çünkü ben, bu gerçeğin pörsüyüp yıpranmasından,
yitip gitmesinden korkuyorum; ama; «Allah, kâfirler hoşlanmasa da nûrunu
tamamlar»” (Saf 8. âyet) “Zâlimlerin her tarafı tuttuğunu, Müslümanların
onlara âdetâ kul-köle kesildiklerini, îmansız kişilerin iş başına
geçtiklerini, inananlara acımadıklarını, zayıflara şiddetli
davrandıklarını, bütün bunlara karşı da Allah’ın kendilerine ululuk
ihsân ettiği kişilerin sustuklarını, bu yüzden gazaba uğramaları
ihtimâlinin pek kuvvetli olduğunu anlatmışlar” ve hutbenin sonunda;“Allahım”
buyurmuşlardı; “Sen bilirsin ki bu sözlerim, hükmetmeye rağbetimden,
mal-mülk elde etmeyi dilediğimden değil; ancak senin dîninin yollarını
göstermek, şehirlerini mâmur bir hâle getirmek istediğimden. Böylece de
mazlûm ve çâresiz kullarının esenliğe ulaşmalarını, emirlerini,
hükümlerini yerine getirebilmelerini sağlamak istiyorum.” Ve sözlerini
şöyle bitirmişlerdi; “Ey ümmet, bize yardım etmezseniz, hakkımızda
insâfa gelmezseniz, zâlimler size musallat olurlar..." Hz. Muâviye,
Hicret’in 54. yılının sonlarında oğlu Yezîd’i, halîfe olmak üzere yerine
seçmişti. O yıl Şam halkı, Yezîd’e biat etmişler; Hz. Muâviye, Medine’ye
gitmiş orada halka bu biat işini açmış, oğlunu övmüştü. Hz. Hüseyin ve
Hâşim oğulları Yezid bin Muaviye'ye biat etmemişlerdir. Hz. Muâviye,
Hicret’in 60. yılında, 83 yaşında iken öldü ve yerine oğlu Yezîd geçti.
Hz. Hüseyin, Medine’de kendilerine rastlayan ve Yezîd’e bey’at
etmesini öğütleyen Mervan’ın sözlerine karşı; “İnnâ lillâhi ve
innâ ileyhi râci’ûn” (Biz, Allah’ın kullarıyız, ancak O’na döneriz.)
(Bakara 156.âyet) âyetini okuduktan sonra; “Esenlik İslâm’a” buyurmuş ve
“Başımız sağ olsun; çünkü ümmet, Yezîd gibi birinin hükmü altına
girmekle büyük bir belâya uğradı” demiştir. Yezîd, Medine Vâlisi Velîd
bin Utbe'ye; “Hz. Hüseyin’den hemen biat almasını, bu hususta hiçbir
geciktirmeye meydan vermemesini emreden” bir mektup gönderdi. Bunun
üzerine Medine Vâlisi Velîd tarafından, Hz. Hüseyin’e derhal haber
gönderildi ve biata çağrıldı.Hz. Hüseyin kendisine yapılan bu resmi
biate dâvetten bir gün sonra, Hicri 60.yılı Recep ayının 29. günü; Hz.Rasûlullah’ın,
Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’nın ve “Ehl-i Beyt’in” kabirlerini ziyaret edip,
Medine-i Münevvere’den çıktılar ve Mekke-i Mükerreme’nin yolunu
tuttular.
Hz.
Hüseyin Mekke’ye hareketlerinden önce, Hâşim oğullarına; “Kendileriyle
gelenlerin şehid olacaklarını, fakat kendilerine uymayıp kalanların da
bir fethe, bir huzûra erişemeyeceklerini bildiren muhtasar bir mektup
yazdılar. Ayrıca kardeşleri Muhammed Hanefiyye’ye yazılı bir vasiyetnâme
verdi. Bu vasiyetnâmede Allah’ın birliğine, Hz.Muhammed’in risâletine,
şehâdetle başlıyor; âhiretin, cennetin, cehennemin gerçek olduğunu
bildiriyor, sonra kıyâmlarının hedefini anlatıyordu; fesat koparmak,
zulmetmek için kıyâm etmediklerini, cedlerinin ümmetini düzene sokmak,
ma’rufu buyurmak, münkeri nehyetmek, cedlerinin ve babalarının yolunda
yürümek için bu işe giriştiklerini, amaçlarını kabûl edip dâvetlerine
uyanlardan memnun olacaklarını, kabûl etmeyip kendilerine yardımda
bulunmayanlara, hatta kendileriyle savaşa kalkışanlara, sabırla karşı
duracaklarını, bir tek kişi kalsalar da yine bu yolu bırakmayacaklarını”
ifade ediyorlar; “Ancak Allah’a dayandıklarını” bildiriyorlardı. Hz.
Hüseyin, Hicret’in 60.yılı Şaban ayının 4.günü Mekke’ye vardı. Bunun
üzerine Kûfe’liler, Hz. Hüseyin’e yardım edeceklerine söz vermişler,
kendilerine Irak’a gelmeleri için mektuplar yollamaya başlamışlardı.
Hz.
Hüseyin, kendilerinden önce Kûfe’ye amcaları Akîl’in oğlu Müslim’i,
ahvâli anlamaya, halktan kendilerine biat almaya ve sonucu kendilerine
bildirmeye memûr ederek göndermişlerdi. Müslim Akîl, Medine’de
Rasulullah'ın kabrini ziyaret ettikten sonra Kûfe’ye yöneldi ve oraya
ulaştı. Kûfeliler Muhtar’ın evinde, rivayete göre onsekiz veya
yirmisekiz bin kişi Hz. Hüseyin adına Müslim Akîl’e gelip biat
ettiler. Kûfelilerden Ümeyye oğulları tarafını güdenler, Kûfe Vâlisi
Numân’ın bu hâle bir çare bulamayacağını, çetin birinin Kûfe’ye Vâli
olarak gönderilmesini Yezîd’e bildirdiler. Yezîd bunun üzerine
Ubeydullah İbn-i Ziyad’ı Kûfe’ye Vâli tâyin etmişti. Ubeydullah Kûfe’ye
vardığının ertesi günü, halkı mescide toplayıp; “Kimin evinde Yezîd’e
isyân eden biri bulunursa onu, evinin kapısında astıracağını” söyledi;
onları korkuttu. “Kendisine yardım edenlere para-pul vereceğini”
söylemeyi de ihmal etmedi. Kûfe’de bulunan Müslim Akîl, bunu duyunca
Muhtar’ın evinden çıkıp, Urve oğlu Hânî’nin evine gitti. Müslim Akîl’i
yakalayıp Ubeydullah’ın yanına götürdüler ve Hicretin 60.yılı Zilhicce
ayının 8. günü şehid ettiler. Hz. Hüseyin’de o gün “Ehl-i Beyt’i” ile
Irak’a doğru yola çıkmışlardı. Hz.İmâm Mekke’de kan dökülmemesini
istiyordu. Bunu kardeşi Muhammed’e de anlatmıştı.
Kardeşi Muhammed “Bari bu çoluğu-çocuğu götürme.”dedi. Hz.
Hüseyin, kardeşine: “Rüyada Hz.Peygamber’i gördüğünü, Irak’a gitmesini
emrettiğini, Allah’ın kendisini kana bulanmış, çoluğunun çocuğunun esir
edilmiş olarak görmek istediğini” bildirdiğini söyledi.
Hz.
Hüseyin, Kûfe’ye hareketinden önce şu kısa hutbeyi okudu:“Hamd Allah’a,
Allah neyi dilerse o olur; güç kuvvet, ancak onunla elde edilir. Salât-ü
selâm Rasûl’üne olsun. Ölüm, genç kızın boynuna takılan gerdanlık
gibi Âdem oğullarının boyunlarına takılmıştır; onlara ezelden
yazılmıştır. Yâkub, nasıl Yûsuf’u özlediyse ben de geçmişlerimi öylesine
özlemişimdir ve ulaşacağım şehâdet yerini Allah benim için
hazırlamıştır. Allah’ın kudret kalemiyle yazılmış olan ölümden kurtuluş
yoktur. Biz «Ehl-i Beyt», Allah’ın rızâsına uymuşuz; ondan râzıyım;
belâsına sabrederiz; sabredenlerin ecirlerine ereriz. Hz.Rasûlullah’ın
bedeninden bir parçanın O'ndan ayrılmasına imkân yoktur; o kutluluk
yerinde cennette O'nunla beraberdir; O'nun gözü, bizimle
aydınlanacaktır; vaadine, bizimle vefâ edecektir. Bize canını fedâ
etmeye, bizimle can vermeye hazır olanlar, Allah’a kavuşacaklarına tam
inançla inanmış bulunanlar, bizimle gelirler; ben Allah dilerse
sabahleyin hareket ediyorum.”
Tam o
sırada Kûfe’den gelen birisinin verdiği Müslim Akil’in şehâdet
haberini alan Hz. Hüseyin:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn!” (Biz Allah’ın kullarıyız, ancak
O’na döneriz) (Bakara 156.âyet) dedi ve kederinden ağladı.Bu acı
haber üzerine Hz. Hüseyin’e, Kûfe’ye gitmeyelim diyenler oldu. Müslim
Akil’in çocukları ise: “Yâ İmâm” dediler; “Kûfelilerden Müslim’in kanını
almayınca bizim dönmemiz mümkün değildir! Hiç kimse gitmese bile bari
biz gidelim, ya intikam alırız, ya şehâdete erişiriz.” Hz. Hüseyin:
“Bunlardan sonra, yaşayışta hayır yok” dedi. Sonunda hepsi Kûfe’ye
gitmeye azmettiler.
Hz. Hüseyin yola devam ederken sahrada,
Riyâhi oğlu Hur’un askerleri ile karşı karşıya geldi. Hz. Hüseyin onun
ismini sordu ve; “Ey Hur, bizim lehimiz için mi, aleyhimiz için mi
geldin?"Hur cevap verdi: “Yâ Hüseyin! Kûfe vâlisi Ubeydullah İbn-i Ziyad
tarafından senin Kûfe’den başka bir yere gitmene müsâade etmemeğe
memurum!”Hz.Hüseyin: “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh (Allah’tan
başka kuvvet ve kudret sahibi yoktur)” dedi ve ilâve etti; “Ey Hur.
Şimdi namaz kılalım, sonra nereye gideceksek oraya gidelim!” Hep beraber
namaz kılındıktan sonra Hz. Hüseyin Allah’a hamd-ü senâ, Rasûl’üne salât-ü
selâmdan sonra bir hutbe beyân buyurdu ve Kûfe ahalisini kendisine
muhatap tutarak şöyle buyurdu:
“Ey Muhammed ümmeti! Benim, Yezîd’in boyunduruğu altına girmem münasip
görülmeyip, onun makbûl sayılmayan itâatinin altına geçmediğim apâşikâr
anlaşılmıştı. Mekke’de karar kılıp oturuyordum. Siz ey Kûfeliler, bana
tevâtürlü mektuplar gönderdiniz. Sevgi ve saygı arzettiniz. «İmâmımız,
uyacak kimsemiz yok!» diyerek benim buraya gelmeme lüzûm gösterdiniz.
Eğer hâlâ o kararda iseniz ben bana lâzım olanı yaptım. Siz de kendinize
düşeni yapınız. Eğer saâdet mülküne gitmekte dünya sevgisi çölünün
dikeni eteğinize yapışmış ise ve yaptığınız işe pişman iseniz yolumun
dikeni olmayın! Geldiğim gibi dönüp gideyim. Çünkü ben bu diyâra gelmeyi
savaşmak ve öldürmek için kendi re’yimle, arzumla istemiş değilim. Kan
dökülmesine de râzı değilim.”
Hur: “Ey Ali oğlu Hüseyin, benim bu mektuplardan haberim yoktur” dedi.Hz.İmâm:
“Senin haberin yoksa askerinin arasında haberleri olanlar çoktur” dedi.
Sonra o mektupları orada hazır bulunanlara gösterdi, onları utandırdı.
Bu sırada Kûfe tarafından altı kişi acele ile gelerek, Ubeydullah İbn-i
Ziyad’dan Hur’a bir mektup getirdiler. Gelen mektupta; “Hz. Hüseyin’in
hemen hücum edilip yakalanarak Kûfe’ye getirilmesi” isteniyordu. Hur o
mektubu okuduktan sonra mektubu Hz. Hüseyin’e göstererek dedi ki;
“Ey Haşîmi Peygamberinin kıymetlisi! Ubeydullah İbn-i Ziyad senin
hususunda ne kadar ihtimâm ediyor. Ben senin hakkında ne tedbir alayım
diye hayretteyim ve eğer seni affedip bıraksam Ubeydullah İbn-i
Ziyad’dan korkarım. Eğer sana kıyarsam Allah’ımdan korkarım. Ama Allah
korkusu, Ubeydullah İbn-i Ziyad korkusuna galiptir. Fakat vuruşma ve
öldürüşmenin anlaşmaya, arkadaşlığa döneceğini ve Hak’kın bana size tâbi
olmanın devleti içinde saâdeti müyesser edeceğini umarım. En iyisi şudur
ki, gece karanlığı bastığı zaman göçüp ne tarafa murad ederseniz
gidersiniz.”
Hz. Hüseyin, Hur’un teklifini uygun
gördü ve o gece yanındaki ordusuyla yola düzüldü. Hz.İmâm: “Ey bu
menzilleri ve konakları bilenler, bu menzil neresidir, biliyor musunuz?”
diye sordu.Onlar:“Burası Mariye menzilidir!” dediler. Hz.İmâm: “Belki
başka bir adı da olacak!” dedi. Onlar: “Bir adı da Kerbelâ’dır” dediler.
Hz.İmâm:“Allahuekber!” dedi. “Burası Kerb ve Belâ (Hüzün ve Belâ)
yeridir!” dedi.
Hz. Hüseyin, Kerbelâ’ya Hicret’in
61.yılının Muharrem ayının ikinci günü indiler ve çadırlarını kurdular.
Burada, Irak ileri gelenlerine bir mektup yazıp Kays ile gönderdi. Fakat
Kûfe’ye varmadan Ubeydullah’ın askerleri Kays’ı yakaladılar ve
Ubeydullah’ın huzûruna getirdiler. Kays, Ubeydullah ile karşılaşınca ilk
işi mektubu çıkarıp, okunmayacak bir şekilde yırtmak oldu. Kays o gün
şehid edildi.
Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’ya geldiğini öğrenince ona bir mektup
yolladı. Mektup şöyleydi;
“Ey Hüseyin! Bana Yezîd mektuplar yazarak şunları bildirdi: «Ali oğlu
Hüseyin o taraflara geldiğinde, bana biat edeceğine dair kendisinden söz
almadıkça hakkında bir karar verme, eğer teklifini kabul etmezse onu hiç
düşünmeden derhal öldür!» Şimdi sana nasîhat ediyorum. Kendine acı!
Yezîd’e bey’at etmeyi kabul et. Eğer kabul etmezsen savaş vasıtalarını
hazırla!”
Mektubu getiren adam, Ubeydullah’ın yanına dönünce Ubeydullah İbn-i
Ziyad orada bulunan meclis ehline döndü ve “Ey Şam ve Kûfe’nin ileri
gelenleri; içinizde her kim ki Hüseyin ile harp ederse kendisine koca
bir Vilâyeti vereceğim” dedi. Bu teklife hiç kimse sesini çıkartmadı.
Sorusunu birkaç defa tekrarladı, yine kimseden cevap alamayınca, en
sonunda; kendisinden çoktandır Rey Vâliliğini isteyen Sa’d İbn-i
Vakkas’ın oğlu Ömer’i, Hz. Hüseyin ile savaşacak orduya kumandan tayin
etti ve Ömer’e dedi ki;
“Emrine vereceğim kuvvet ile Kerbelâ’ya gidip Ali’nin oğlu Hüseyin’e,
Yezîd’e biat etmesini teklif edeceksin. Kabul etmezse onun ve ona tâbi
olanların başlarını kesip bana getireceksin. Bu önemli hizmeti yapmakla
yükselme yolunu bulacaksın.”
Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun bu isteğini kabul etti. Ömer evine gelince
oğullarını çağırttı ve durumu onlara anlattı. Bunun üzerine büyük oğlu
şu cevabı verdi: “Ey baba, bu ne cahilce sözdür? Bu ne gaflettir.
Üzerine gideceğin şahsın Peygamber’in göz bebeği, Fâtıma’nın ciğerparesi
olduğunu bilmiyor musun? Elbette bilirsin. Bile bile bu büyük vebâli
yükleniyorsun. Senin baban Sa’d İbn-i Vakkas, hayatını Rasûlullah ve
onun yakınları uğrunda harcamadı mı? Sen ise Rasûlullah’ın evlâdı
üzerine gidiyorsun ve Rasûlullah’ın göz bebeği ile harbetmek istiyorsun.
Ali’nin oğlu Hüseyin’i buraya davet edenler arasında sen de yok mu idin?
Ona üst üste üç tane mektup yazmadın mı? Şimdi ise dünya nimetleri için
böyle bir zâtın üzerine gidiyorsun. Ve âdetâ Peygamber’in kanını dökmek
istiyorsun. Dünya nimetlerini sevmenin bütün hata ve kötülüklerin başı
olduğunu bile bile, bu işi yüklenmek istiyorsun. Ey baba! Böyle bir şey
yapacak olursan bunun lâneti kıyamete kadar senin ve soyunun üzerinde
kalacaktır.”
Ömer büyük oğlunun sözlerinden hoşlanmadı, kızdı. Harîs bir genç olan
küçük oğluna döndü. Küçük oğlu dedi ki; “Ey baba! Gerçi ağabeyimin
sözleri doğrudur. Fakat onlar ilerde, gaibte olacak işlerdir. Hâlbuki
Ubeydullah’ın ihsânı hazır ve önündedir. Elde hazır olan nimet elbette
meçhul bir nimete tercih edilmelidir. Akıllı olan böyle bir nimeti
tepmez.”
Bu sözler üzerine Sa’d oğlu Ömer, kendisi gibi düşünen küçük oğlunun
sözlerini kabul etti. Çünkü mal ve hükmediş hırsı, gözünü bürümüştü.
Ömer, Ubeydullah’ın yanına giderek teklifi kabul ettiğini bildirdi.Ömer
İbn-i Sa’d’ın, teklifi kabul etmesinden sonra Ubeydullah İbn-i Ziyad,
onun emrine beşbin kişilik bir kuvvet verdi ve onu Kerbelâ’ya , Hz.
Hüseyin ile savaşmaya gönderdi.
Ömer İbn-i Sa’d’ın Kerbelâ’ya gelişi, Muharrem ayının 6. günüydü. Hur
bin Riyâhi de ordusu ile Ömer İbn-i Sa’d’ın ordusuna katıldı. Ömer İbn-i
Sa’d, Kerbelâ’ya gelince ilk iş olarak Hz. Hüseyin’e bir elçi gönderip
neden geldiğini sordu.
Hz. Hüseyin Sa’d oğlu Ömer’e şu cevabı verdi;
“Benim buralara gelmemin sebebi; bana arka arkaya göndermiş olduğunuz
mektuplar ve davetlerinizdir, tarafınızdan gösterilen istektir. Bana üst
üste mektuplar yazarak ve heyetler göndererek beni ısrarla çağırdınız.
Ben de bu davetlerinizi kabul ederek; sizi dalâlet yolundan kurtarıp
hidâyet yoluna sokmak, size insanlığı öğretmek, sizi ıslâh ederek size
dîni öğretmek için geldik. Sizin göndermiş olduğunuz bu mektuplar
üzerine, Mekke’den gönderdiğim amcamın oğlu Müslim ile iki yavrusunu
zulümle şehit ettiniz. Onların şehit edildikleri haberini buraya
gelirken yolda öğrendim. Ve şunu söyleyeyim ki, sizlerde artık hidâyet
yoluna girmek cevherini görmüyorum. Bunun için Mekke’ye dönmek
istiyorum. Eğer buna engel olursanız «Ehl-i Beyt»im ve bana uyanlarla
birlikte buradan geri dönmek ve Hicaz’a gitmek kararındayım.”
Ömer İbn-i Sa’d, Hz. Hüseyin’den aldığı bu cevabı hemen Ubeydullah’a
bildirdi.Ubeydullah’tan gelen emir üzerine, Ömer İbn-i Sa’d’ın askerleri
Dicle suyunu, Hz. Hüseyin'in, ehlinden-ayâlinden ve ona uyanlardan
kestiler. Bu olay Muharrem ayının 7. gününde oluyordu. Hemen o gün Hz.
Hüseyin'in askerinde susuzluk başladı. Susuzluktan çocuklar ağlamaya
başladılar. Geceleyin Hz. Hüseyin’in kardeşi Ali oğlu Abbas, yanına
yirmi er alarak Fırat nehrine vardı. Muhafızları püskürttü ve yeteri
kadar su getirerek ordugâha yetiştirdi.
Muharrem ayının 8. günü idi. Hz. Hüseyin'in askerlerinde, çocuklarında
tekrar susuzluk baş gösterdi.Hz. Hüseyin: “Bu gece son gecemiz ve Cuma
gecesidir. Ömrümüzün son günleridir. İbâdetle, tâatle, Kur’ân okumakla,
bağışlanma dilemekle geçirelim bu gecemizi. Sabah olunca her ne yapmak
lâzım gelirse yaparız” dedi. Kerbelâ’da Muharrem ayının 10. gecesiydi.
Hz. Hüseyin’e tâbi olanların çoğu o gece çadırlarında, kimi Kur’ân
okuyordu; kimi namaz kılıyordu, duâ ediyordu; kimi kılıcını bilemedeydi,
kimi yayını denemedeydi.
Kadınların gözleri yaşlıydı; çocuklar titriyorlardı, susuzluk
ciğerlerini yakmaktaydı. Kadınlar feryâd edip ağlamaya başladıklarında
Hz.İmâm onları susturduktan sonra kardeşi Zeyneb’e; “Sen” dedi;
“Kadınların ulususun üzerinde olan hakkım için beni kana bulanmış; şehit
olmuş görünce başını açma; yüzünü yırtma; elbiseni parçalama; sesini
yükseltme; feryâdınla düşmanları sevindirme” buyurmuştur.
Her iki taraftan da cenk safları
sıralanınca, Hz. Hüseyin düşman askerinin karşısına çıkıp onlara dedi
ki; “Ey merhametsiz kavm! Başımdaki sarık ve belimdeki kılıç, arkamdaki
zırh, altımdaki at Hz.Rasûlullah’ındır. Ben Resûl sancağının vârisiyim.
Zehra Betül’ün göz nûruyum. Hiçbir zaman yalan ve boş yere söz söyleyip
ayak diremedim. Allah’a ve Resûl’e aykırı yol tutmadım. Bana mektuplar
ve elçiler gönderdiniz. Üzerime hüccetler yolladınız. Beni bu diyâra
getiren sizlersiniz. Bu fitneyi türlü sebeplerle kışkırtıp bu raddeye
siz getirdiniz. Bu ne sahtekârlıktır! Ama hilenin yapısı sağlam
değildir. Hilenin eseri yaşamaz.”
En sonunda Ömer İbn-i Sa’d, Hz. Hüseyin'in karşısına gelip;
“Ey Hüseyin” dedi; “Yezîd’e bey’at etmedikçe, bu sözlerin bir faydası
yok.” Sa’d oğlu bu sözleri söyledikten sonra, yayını gerip bir ok attı
ve “Ey Kûfe halkı! Bilin ve şahit olun ki, Hüseyin ile savaşa başlayan
ben oldum” dedi.
Daha sonra Hz. Hüseyin, çadırlara döndü ve “Ey vefâlı dostlar!” dedi;
“Ey canlarını fedâ edenler! Kavgaya hazır olun ve savaş araçlarını
hazırlayın ki; bu dem kan dökülecek demdir.”
Bu olay Hicret’in 61.yılında, Muharrem ayının 10. Cuma günü sabahında
geçiyordu. Düşman askeri, doğru bir rivâyete göre yirmi iki bin kişiydi.
Hz. Hüseyin’in askeri ise yetmiş neferdi. Otuz kişi atlı, kalanı yaya
idi. Savaş başlamıştı artık. Askerlerin safları düzenlenince Riyahi oğlu
Hur, Sa’d oğlu Ömer’in huzuruna geldi;
“Ey Sa’d oğlu!” dedi; “Gerçekten Hüseyin ile savaşın mutlaka
yapılacağına karar verilmiş midir?” Sa’d oğlu; “Elbette karar
verilmiştir” dedi.Hur:“Sen Rasûlullah’a kıyâmet gününde ne cevap
vereceksin?” Bu söz üzerine Sa’d oğlu Ömer cevap vermedi.
Hur, kendi askerinin arasına döndü heyecandan titriyordu. Sonra kendinde
olmadan bir nâra savurdu;
“Allah’a minnetler olsun ki, gayb âleminden hidâyet nûrunun ışığını
gördüm. O beni eğri yoldan doğru yola çevirdi!” dedi ve atını
mahmuzladı, kendi askeri arasından çıktı. Hz. Hüseyin’in ordugâhına
geldi ve Hz. Hüseyin'in huzûruna çıktı;
“Acaba mü’minlerîn emiri özrümü kabul ediyor mu?” diye sordu.Hz.İmâm şu
âyeti okudu;“Allah kullarının tövbelerini kabul eder.” (Tövbe 104. âyet)
diye cevap verdi. Sonra da; “Ey Hur” dedi; “Lûtuf ve ihsân dergâhının
kapıları özür dileyenlere dâimâ açıktır. Günahını itiraf eden kimse her
zaman sevâbı kazanır ve dâimâ beğenilir.”
Hur, Hz. Hüseyin’den bu sözleri duyduktan sonra izin isteyip savaşa
başladı. Yanında kardeşi, oğlu ve kölesi de vardı. Hur, savaşa
başladıktan sonra Yezîd ordusundan birçok nâmerdi öldürdü ve sonunda
kendisi de yaralandı, yere düştü; “Yetiş yâ İmâm” diye bağırdı.Hz.İmâm,
hemen yetişip Hur’u o zâlimlerin elinden aldı, çadırların yanına
getirdi. Hur o anda gözlerini açtı; “Ey zamanın imâmı! Benden râzı oldun
mu?” dedi.Hz.İmâm:“Evet senden râzı oldum, sen annenin sana Hur adını
verdiği gibi hürsün” dedi.Vefâlı Hur bu müjde ile, Hz. Hüseyin'in yüzüne
baktı ve gülerek Hak’ka canını teslim etti. Hur’dan sonra kardeşi, oğlu
ve kölesi de savaşmak için atılıp Yezîd’in askerleriyle savaştılar ve
sonunda üçü de şehid oldular.
Savaş olanca şiddetiyle başlamıştı. Sıra Hz. Hasan’ın evlâtlarına
gelmişti. Hz.Hasan Mücteba oğlu Abdullah, Hz.İmâm’dan izin alıp meydana
atıldı, savaştı; bir çok Yezîd askerini öldürdü ve sonunda o da şehit
olup Rab’bine kavuştu. Abdullah’ın şehâdetinden sonra Hz.Hasan Mücteba
oğlu Kasım amcasından izin alıp meydana çıktı. Şehzade Kasım savaşta bir
çok Yezîd askerini öldürdü, sonunda yaralandı, yere düştü; “Ey amca,
beni bul!” diye haykırdı. Hz. Hüseyin hemen yetişti, Kasım’ı o
zâlimlerin arasından aldı, çadıra getirdi. “Ehl-i Beyt” hatunları başına
toplaşıp ağlaştılar. Bu anda Kasım da şehit olup Rab’bine kavuştu.
Hz.Ali Murtazâ evlâtlarından sonra şehit olmak sırası Hz.Ali oğlu
Abbas’a gelmişti. O, askerin sancaktarı, muzaffer askerin başbuğu idi.
Hz.Abbas, ordusunun sancağını toprağa sapladı. Hz.İmâm’dan şu niyâzda
bulundu:“Ey sabır ve tahammül gemisinin demiri! Benim de yüce âlemin
bayrak yükselteni olmamım vakti yaklaştı. Âhiret âlemine gitmem gerek.”
Hz. Hüseyin ağlayarak; “Ey Abbas!” dedi; “Sen İslâm ordusunun sancaktarı
idin. Bu anda asker, fânîlik çölünden beka ülkesine göç etti. Sana da o
diyâra bayrak çekmek münasip düştü. Ama sana nasîhatım şudur;«Meydana
girince bu zâlimlere hücceti yenileme yolunda nasîhat ver»”
Hz.Abbas bu sözleri kabul etti, savaş meydanına yürüdü. Hz.Abbas’ın
şehâdetinden sonra, şehitlik sırası Hz. Hüseyin’e ve evlâtlarına
gelmişti. Hz. Hüseyin'in oğlu Ali Ekber, o zamanlar on sekiz
yaşındaydı. Ali Ekber, Rasûlullah’a çok benzerdi. “Ehl-i Beyt”
Rasûlullah’ı görmek istediler mi ona bakarlardı. Hz. Hüseyin evlâdının
şehâdetini görmemek için silahlandı, meydana doğru yürüdü. Oğlu Ali
Ekber, o anda Hz. Hüseyin'e yalvardı, izin istedi. Hz.İmâm, onun
ısrarından üzüntü duydu. Kendi mübarek eliyle savaş aletleri hazırladı
ve oğlunu meydana saldı. Düşman askeri ona hücum ettiler ve vücudunda
çok yaralar açtı, en sonunda atından düştü; “Babacığım, beni bul”
diye bir nâra savurdu. Hz.İmâm, o nârayı işitince, meydana atılıp,
şehzade Ali Ekber’i çadıra getirdiler. Şehzade bu anda ruhunu Hak’ka
teslim etti.
Şehzade Ali Ekber’in şehit olmasından sonra “Ehl-i Beyt” hatunları
ağlaştılar, matemlerini yenilediler.
Hz. Hüseyin , evlâtlarını büyüklere emanet yolu ile teslim etti. Hepsini
Allah’a ısmarladı. Sonra onlara vedâ edip, gazâ meydanına yürüdü. Hz.İmâm
gazâ meydanına yürüdüğü anda, süt emer bir yaşta olan çocuğu Ali
Asgar’ın, susuzluk acısı ile neredeyse ölüm derecesine geldiğini
kendisine bildirdiler.
Hz. Hüseyin’e bu hali bildirdikleri zaman, Hz. İmâm o masum 1,5
yaşındaki çocuğu eline almış, düşman askerine karşı tutmuş; Yezîd
ordusuna karşı; “Ey zâlimler!” dedi; “Diyelim ki, ben günahkârım. Fakat
şu günahsız çocuğa niçin bir damla su vermezsiniz?” Hz. Hüseyin'e şu
cevabı verdiler; “Ey Hüseyin! Ubeydullah İbn-i Ziyad’ın kesin buyruğu
bir yudum su verilmemesi hakkındadır. Bu değişmez. Ve biat etmeyince, ne
sana, ne evlâdına su içmek nasîb olmayacaktır.”
Hz. Hüseyin ümitsizlendi, geri dönmek üzere iken Yezîd ordusundan birisi
yayını kurup bir ok attı. Atılan ok Hz. Hüseyin'in kucağındaki Ali
Asgar’a rastladı. Ok masum çocuğun o mübarek boğazından geçti, Hz.
Hüseyin'in mübarek koluna saplandı. Hz.İmâm o masumun boğazından oku
çekip çıkardı ve sonra o yavruyu annesine götürüp; “Ey biçâre!” dedi;
“Oğlun şehâdet şerbetini içti.”
Hz.
Hüseyin'in Şehadeti
Böylece o masum çocuğun şehit olması ile
yetmiş iki kişinin şehit olması tamamlanmıştı. Hasta olan oğlu Hz.Zeynel
Abidin’den başka sağlar arasında Hz. Hüseyin’e yardımcı kimse
kalmamıştı. Rivâyet edilmiştir ki; Hz.Zeynel Abidin, babası ile yalnız
kaldığını görünce, kendine dikkat ederek yatağından dışarı çıktı, çok
zayıftı, titriyordu. Kendisine savaş silahı hazırlıyordu. Tam meydana
yürüyecekti ki, Hz. Hüseyin; “Ey gözümün nûru!” diye haykırdı; “Şimdi
sana şehitlik izni yoktur. Çünkü seyyidlik silsilesi sana bağlıdır.
Mustafa ve Murtazâ’nın soyunun bekâsı senin sağ kalmana bağlıdır!” dedi.
Hz.Zeynel Abidin’de ; “Ey baba! Ben şehâdet şerbetinden nasıl mahrum
kalırım” dedi. Hz. Hüseyin:“Ey ciğer köşem!” dedi; “Belâ meclisinde
şehâdet kadehini içmene henüz sıra gelmemiştir.” Sonra oğlu Hz.Zeynel
Abidin’i bağrına bastı. Yüzünü yüzüne sürdü, ona vedâ etti ve dedi ki:
“Ey gözümün nûru! Sabırlı olmak yolundan ayrılma ki, o yol
Peygamberlerin ve evliyânın ahlâk yoludur. Eğer bize bu musîbet nasîb
olmasaydı bizden sonra gelecek Müslüman kişilere bir belâ inse onu ilâhi
bir gazab diye düşünerek üzüleceklerdi. Ne saâdet ki, belâ bizim
yanımızda hakikat ehlinin sevgilisidir. Ve musîbetin başa gelmesi
ümmetin Allah’tan korkanları için teselli sebebidir.”
Böylece Hz.İmâm, vasiyetlerini tamamladıktan ve emanetleri oğluna teslim
ettikten sonra savaş elbiselerini giyindi ve “Ehl-i Beyt’e”; “Allah’a
ısmarladık” diyerek meydana yürüdü ve dedi ki; “Ben Rasûlullah’ın
oğluyum, ben Allah’ın velîsi Ali Murtazâ’nın evlâdıyım.”
Hz. Hüseyin, daha sonra o zâlimler topluluğuna son bir defa söz
söyleyerek dedi ki; “Ey zâlim kavm? Ey gaddar topluluk! O yüce Allah’ın
kahredici kahrından çekinin ki; Firavun’un tayfasını Nil ırmağının
selleri içinde boğdu. Fil ashâbının askerini Ebabil kuşlarının hücumu
ile mağlup etti. Korkun o Allah’tan ki; o Cebbar’ın gazabından ki, Lût
kavmi âsilerinin şehrini darmadağın etti. Nûh oğullarının yurduna ölüm
selleri yürüttü. Ey zâlimler! Eğer kazâ dîvânının Hâkimine, Hz.Resûl’ün
şeriâtına inanıyor ve bunlara boyun eğiyorsanız bu işlerin sonunu anın,
bu zulümlerden tövbe edin. Bana amân verin ki; bu çocukları bu kadınları
gurbette ayak altında ezdirmeden, Habeş diyârı yönlerine veya Anadolu’ya
alıp gideyim. Bu Arap adası ile Babil topraklarını size teslim edeyim.
Eğer muharebeden vazgeçme imkânı yoksa, bâri birer birer meydana gelin!”
Hz. Hüseyin’in bu sözlerinden sonra, askerlerinin inançlarını
değiştireceğini anlayan Yezîd ordusunun başındakiler; “Ey Hüseyin! Bizim
savaşımız Yezîd’in emriyledir. Senin kurtuluşun ona biat etmektir. Ya
kabul edip biat edersin, ya ölüme boyun eğersin!” dediler. Sonra ok
atıcılara şu emri verdiler:
“Hüseyin’i göz açtırmadan ok yağmuruna tutun!” Askerler de Hz.
Hüseyin'in üzerine ok yağdırmaya başladılar.
Hz. Hüseyin de meydanda dolaşıp;“Er
istiyorum!” dedi ve karşısına çıkanları birer vuruşta öldürdü. Hz.
Hüseyin o sapık askerleri dağıttıktan sonra, atını Dicle'ye
eriştirdi. Bir yudum su içip hararetini söndürmek istedi. Ama kadınların
ve çocukların susayışlarını hatırladı, su içmedi.
Sonunda düşman askerinin hücumları ile Hz. Hüseyin'i yaraladılar. Hz.
Hüseyin birçok yara almıştı, yaraların çokluğundan ve susuzluktan güçsüz
düşmüştü. Ömer İbn-i Sa’d Hz. Hüseyin'in bu halini görünce öldürülmesini
istedi.
Hz. Hüseyin yere düştüğü zaman Sa’d oğlu Ömer’in emriyle bir vuruşcu Hz.
Hüseyin'i öldürmeye gitti. O zaman Hz. Hüseyin:
“Ey fukara!” dedi; “Beni öldürecek adam sen değilsin. Bu kötü işe
çalışma ki, yazıktır. Sonra cehennem ateşine uğrarsın.” O adam
ağlayarak; “Ey Rasûlullah’ın oğlu! Bu halde iken bile bize hâlâ
acıyorsun. Hak ehli olduğuna şüphem kalmadı!” dedi ve elindeki kılıcı
korkusuzca geriye dönüp, Sa’d oğlu Ömer’e fırlattı. Ömer’in adamları
koştular, kılıcın ona vurmasına engel oldular ve daha sonra o adamı
yaraladılar. O da yaralı bedeniyle Hz. Hüseyin'in yanına geldi; “Ey İmâm
Hüseyin!” dedi; “Senin için beni şehid ediyorlar!”
Hz.İmâm da; “Mücâhidlerin ameli kaybolmaz!” dedi. Sonra o kişiyi şehit
ettiler.
Böylece her yönden kılıçlar çekilip Yezîd’in nimetlerine ve iltifatına
kavuşmak ümidiyle o alçak emre uyuluyordu. Bu alçaklık yalnız iki kişiye
erişti. Birisi Enes oğlu Sinan, birisi de Şimir Zilcevşen’di. Bu iki
zalim Hz. Hüseyin’i şehid etmek için üzerine yürüdüler. Zalim Şimir öne
atılarak Hz. Hüseyin'in karşısında dikildi. Hz.İmâm dedi ki; “Ey Şimir!
Benim öldürülmem sana mukadder kılınmıştır. Ama bugün hangi gün ve hangi
vakittir? Ve bu ay hangi aydır?” Şimir bedbahtı: “Muharrem ayıdır. Ve
Cuma günüdür. Vakit de namaz vaktidir!” diye cevap verdi.
Hz. Hüseyin:“Ey zâlim!” dedi; “Böyle bir haram ayında, Cuma gününde,
namaz vaktinde İslâm hatipleri minber başında Atamın vasıflarını
anlatırlar. Ve zengin, fakir kullar camiye yüz tutarlar. Sen nasıl olur
da bu kötü işi yapmağa kalkarsın? Ey Şimir üzerimden çekil biraz mühlet
ver. Ben de kurumuş dudağımla namaz kılayım. Çünkü namazda iken şehit
olmak bana miras kalmıştır. Ben de o baba saâdetini bulayım.” Hz.Hüseyin
biraz kuvvet bularak oturdu, kıbleye yöneldi ve namaza durdu. Hz.
Hüseyin namazda secdeye baş koymuşken, kaldırmasına zaman
bırakılmadan şehid edildi.
Hz. Hüseyin, Hicret’in 61. yılı (Milâdi 680) Muharrem ayının 10.günü
Cuma öğlen namazı vakti Kerbelâ’da, Mûaviye oğlu Yezîd ordusu
tarafından, şehid edilmiştir. Türbesi Kerbelâ (Irak)’dadır.
Hz. Hüseyin şehâdetlerinde, 57 yaşlarında idi. Hz.Rasûlullah’la 6, Hz.Ali
ile 37 yıl yaşamışlar, kardeşleri Hz.Hasan’dan sonra da 10 yıldan biraz
fazla ömür sürmüşlerdir.
Hz. Hüseyin’in şehâdetinden sonra savaş bitti. “Ehl-i Beyt” kadınları ve
çocukları Şam’a götürüldüler. Hz. Hüseyin’den sonra imâmetin, Hz.
Hüseyin’in oğlu Hz. Zeynel Âbidin'e intikal ettiği kabul edilir.

|
WEBSİTE
İÇERİĞİ
|
EDİTÖR
NOTLARI
"Her dem yeniden doğarız..." diyen ustamız Yunus'un sözlerine uygun
olarak yeniden ve yepyeni bir tarz ile huzurunuzdayız.
İlk editörial notumuzda "İslam'ı yaşama sanatı" olarak
tanımladığımız tasavvuf konulu bu websitesinin hayrlara vesile olacağına
inancı ile yeniden "merhaba".
Devamı için
tıklayınız.... |
Linkler
|
|
Görüş
ve Öneriler
Tasavvuf & Sufiler ile ilgili görüş, düşünce ve önerilerinizi bize
iletiniz:
tasavvufvesufiler@yahoo.com
|
Tasavvuf & Sufiler web grubunun interaktif alanları |
|