Hâlen müslüman olmamış olan bu âile, Medîne'de Vâdi'l-Kurâ
denilen yerde oturuyordu. Annesi Hayre, Ümmü Seleme'nin (radıyallahü
anhâ) evine gidip geliyor, onun hizmetini görüyordu. Küçük Hasan-ı
Basrî'yi de berâberinde götürüyordu. Annesi Ümmü Seleme'nin bir
ihtiyâcını görmek için dışarı çıktığında henüz bebek olan Hasan-ı Basrî
ağlıyor, hazret-i Ümmü Seleme de onu şefkat dolu kollarına alarak
bağrına basıyor ve hattâ onu emzirdiği oluyordu. Hazret-i Ümmü Seleme; "Yâ
Rabbî! Sen bu çocuğu âleme imâm ve Âdemoğullarına uyulacak kimse kıl.
Halk ona uysun, onun gittiği hak yolunu tutsun." diye duâ buyurdu.
Hazret-i Ümmü Seleme ihtiyar olduğu halde bu mübârek çocuk sebebiyle
Allah onu emzirmesi için süt ihsân etmişti. Hasan-ı Basrî'nin bütün
hayâtı boyunca, fikrî yapısına ve yaşayışına tesir ederek mutluluğunu
hazırlayacak olayların başta geleni belki de budur. Ondaki hikmet ve
fesâhatin sırrını bu hâdiseye bağlayanlar vardır.
Babasının memleketi olan Basra'ya yerleştikten sonra
Abdullah bin Abbâs, Enes bin Mâlik, Abdurrahmân bin Semûre, Semûre bin
Cündeb, İyâd bin Himâr, Ma'kıl bin Yesâr ve Esved bin Serî radıyallahü
anhüm gibi sahâbilerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu.
Hadîs, tefsîr, fıkıh ilimlerinde yüksek ilim sâhibi oldu.
Hasan-ı Basrî o gece vezirin konağında
misâfir kaldı. Sabah olunca vezire kendilerinin de yapılacak törenleri
takib etmek istediklerini bildirdi. Vezir kabûl etti. Vezirle birlikte
tören yerine geldiler. Gördükleri manzara şöyleydi: Büyük bir meydanın
ortasında süslü bir çadır kurulmuştu. Çadır saf ipek ve ibrişimden,
direkleri ise gümüş ve altındandı. Çadırın önünde parlak yumuşak
şilteler, divanlar kurulmuştu. Bu şilteler iyi cins atlastan ve çeşitli
memleketlerden getirilmiş nâdide ve eşi bulunmayan kumaşlardan
yapılmıştı. Çadırın içinde ise bir tâbut bulunuyordu. Hükümdârın
ülkesinin ileri gelenleri, esnaf, çiftçi ve sanatkârları neleri varsa
bütün malzemeleri ve âletleriyle meydanda hazırlanmışlardı. Askerler ise
alaylar hâlinde meydanın ortasındaki süslü çadırın etrâfında
toplanmışlardı. Askerler belli bir makam üzerine nâralar attılar,
meydanın bir yönüne doğru çekilip gittiler. Arkasından ülkenin ileri
gelenleri, çiftçiler ve ticâret erbâbı kimseler çadırın etrâfında dönüp
bağrıştılar. Sonra onlar da bir yöne çekilip gittiler. Arkasından o
şehrin diğer insanları, atları üzerinde, mücevherlerle süslü civan
yiğitler, feylosoflar, müneccimler, hâkimler, doktorlar ellerinde
mesleklerinin işâreti olan âletlerle çadırın etrafında çeşitli nâmelerle
dönüp gittiler. Sonra vezir ve Kayser (hükümdâr) ve onların yakın has
adamları meydanın ortasına doğru ilerleyerek ortada kurulu süslü çadıra
girdiler. Orada gerekli vazîfeler yapıldıktan sonra herkes evine döndü.
Hasan-ı Basrî de vezirle birlikte vezirin evine döndü ve yapılan tören
ile ilgili bilgi sordu. Vezir dedi ki: "Çadırın ortasındaki duran tâbut
Rum Kayserinin oğlunun tâbutudur. O genç, son derece güzellik sâhibi,
kuvvetli ve heybetli idi. Bütün fenlerde ve ilimlerde bilmediği bir
husus yoktu. Silâhşörlükte arkasını yere getiren bir er çıkmamıştı.
Gökten gelen bir âfet ile kazâya uğradı. Kendisine verilen bütün ilaçlar
ve devâlar şifâ vermedi ve öldü. İşte her yıl bu günde o genci anmak
için gördüğün bu törenler düzenlenir. Herkes onun tabutunun bulunduğu
çadırın yanına varır "Herbirimiz senin uğruna canımızı fedâya hazırız,
ama ne yazık ki elimizden bir şey gelmiyor. Bütün servetlerimizi,
güzelliklerimizi, ilim ve hünerlerimizi emrine tahsis ettik, ama dünyâ
kurulalı beri insanlar zengin fakir ölümden kurtulmaya muvaffak
olamamışlardır." derler. Vezir devâm ederek; "Ey tüccarbaşı! İşte bu
mânâyı anlamak için Kayser ve diğer devlet erkânı ve hükümdârın
yakınları çadıra girip cenâzeyi kucaklayarak tesellî bulmaya çalışırlar.
Ellerinden bir şey gelmediğini ve âcizliklerini anlayarak dağılırlar."
dedi.
Hazret-i Ali, halîfeliği sırasında şehir şehir
dolaşıp, halkını bizzat ziyâret edip dertlerini dinlemeyi kendisine âdet
edinmişti. Nerede bir şeyh veya vâiz görse veya duysa, giderek onu
dinler, doğru yoldan ayrılanları edeplendirir, doğru olanları takdir
ederdi. Bu şekilde gezerken yolu Basra'ya düştü. Devesinden inip orada
üç gün kaldı.Şehri baştan başa gezerken bir mecliste Hasan-ı Basrî'nin
vâz ettiğini gördü. Hemen meclisine dâhil olup vâzını dinledi ve
beğendi. Sonra ona; "Ey Hasan! Zamanın hâdiselerini anlatan biri misin?
Yoksa hakîkî gerçeği öğretmek isteyen bir kişi misin?" diye sordu.
Hasan-ı Basrî; "Rasûl-i ekremden bize ne ilim geldi ise onu yaymaya
çalışıyoruz. Haberini doğru bulduğum ilmi halka söylemekten
çekinmiyorum." dedi. Hazret-i Ali tebessüm ederek ona yöneldi ve tebrik
etti. Daha sonra meclisten dışarı çıktı. Hasan-ı Basrî onun hazret-i Ali
olduğunu anlayıp hemen kürsüden indi, eteğinden tutup mübârek ayaklarına
yüzünü gözünü sürüp öptü. Sonra hazret-i Ali'den zikir telkini istedi.
Bâbü't-Taşt denilen yerde bulunuyorlardı. Hazret-i Ali tasavvuf ile
ilgili gizli sırları Hasan-ı Basrî'ye burada anlattı.
"Şüphesiz ki dünyâ,
geçip gidilecek bir konaktır. Ebedî kalacak yer değildir. Dünyâda
zenginlik ona dalmamaktır. Üzerinde yaşayanlar her an birer birer
ölmektedir. Onu üstün tutan zillete, toplayan fakirliğe düşer. Dünyâ
zehir gibidir. Onu bilmeyen yer, o da onu helâk eder (öldürür). Dünyâda,
yaralı olup da yarasını tedâvî ile uğraşan kimse gibi ol. Yaralı kimse
yarasının azmasından korkarak perhiz yapar, daha şiddetli acıya düşmemek
için çektiği acıya sabreder. Tuzakları süsler altında gizlenmiş olan şu
gaflet dünyâsından sakın. Ona dalma! Bitmeyen arzularla gönüller çeken
sözlerle süslenmiş, nicelerini aldatıp, kendine meftun etmiştir.
Süslenmiş gelin gibidir. Gözler ona bakmakta, kalbler ona hayran,
nefsler ona âşık, o ise âşıklarını helâk ediyor. Yaşayanlar ölenlerden,
sonrakiler öncekilerden ibret almıyor. Ârif olanlar bile bu hususta
dalgındır. Ona düşkün olan, ondan dünyâlık elde eder. Fakat aşırı giden
aldanır, âhirete gideceğini, dönüşünü unutur. Kalbi dünyâya dalar ve
ayağı kayar. Sonra da büyük bir pişmanlığa ve derin bir hasrete düşer.
Ey müminlerin
emîri! Dünyâdan kendini muhâfaza edebildiğin müddetçe, sevinçli ol.
Yoksa, ne kadar üzülsen yeridir. Dünyâ kimi sevindirirse, sonunda
mutlaka beğenilmeyen bir şey vardır. Dünyâda sevinen aldanmıştır. Bugün
faydalı görünen dünyâ yarın zarar verir. Dünyâda, ümit, belâ berâberdir.
Dünyâda kalmanın sonu yok olmaya gider. Onun sevinci hüzün ile
karışıktır. Dünyâda ne geleceği belli olmaz ki, beklenip tedbir alınsın.
Dünyâdaki arzular, yalancıdır. Emelleri boştur. Onun iyiliği kederdir.
Eğer iyi düşünürse, Âdemoğlu, onda her an tehlike ile karşı karşıyadır.
İnsan, rahatlık hâlinde de, musîbet zamânında da, tehlikeli durumlara
düşmemeye gayret göstermelidir. İnsana öleceğini Allah ve peygamberleri
aleyhimüsselâm, bildirmemiş olsa bile, dünyâ onu uykudan mutlaka
uyaracaktır. Bununla beraber, yine Allah'tan azâb ile korkutan, Cennet
ile müjdeleyen rehberler geldi. Allah'ın indinde dünyânın zerre kadar
kıymeti yoktur. Rasûlullah efendimize dünyâ hazîneleri arz olundu da, O
kabûl etmedi. Verilmiş olsaydı bile, Allah'ın nezdindekinden sivrisinek
kanadı kadar bir şey eksilmezdi. Dünyâ, imtihân için sâlih ve ibâdet
edenlerden alındı. Aldatmak için de, Allah'ın düşmanlarına verildi.
Dünyâ verilerek aldatılanlar, dünyâyı elde etmekle, ele geçirmekle,
kendilerine ikrâm edildiğini zannederler. Allah'ın, Mûsâ aleyhisselâma
şöyle buyurduğu rivâyet edilir: "Zenginliğin geldiğini gördüğün zaman,
(Bu cezâsı çabuklaştırılmış bir günah) de, fakirliğin geldiğini
görürsen, (Hoş geldin ey sâlihlerin şiârı, alâmeti) de, istersen
rahatlık sâhibini öv."
Hasan-ı Basrî'nin
Basra Mescidinde verdiği dersler büyük bir talebe topluluğu tarafından
tâkib edilirdi. İlmi, zühdü, konuşmasındaki fesâhati ile herkes
tarafından sevildi ve şöhreti her tarafa yayıldı. Hattâ halîfe ve
vâliler onun ilminden istifâde etmek için, adamlar veya mektuplar
göndererek baş vurdular. Ömer bin Abdülazîz'in halîfeliği zamânında,
âlimlere ve evliyâya büyük bir hürmeti olan Basra vâlisi Adiyy bin Ertât,
Hasan-ı Basrî'yi Basra kâdılığına getirdi. Devlet adamlarıyla olan
münâsebeti bu şekilde artmış oldu.
Adâleti, takvâsı ve
hizmetleriyle meşhûr Emevî halîfesi Ömer bin Abdülazîz rahmetullahi
aleyh, Hasan-ı Basrî'ye mektup yazıp, âdil devlet reisinin nasıl olması
gerektiğini kendisine yazmasını istemişti. Bu arzu üzerine Hasan-ı Basrî
rahmetullahi aleyh şu mektubu yazdı: "Ey Müminlerin emîri! Bilmiş ol ki,
Allah âdil devlet reisini, zulme, haksızlıklara mâni olucu, zayıflara
yardımcı, darda kalanlara destek olarak yaratmıştır.
Ey müminlerin
emîri! Ölümü, ölüm ânında yakınlarının sana yapacakları yardımın
azlığını ve ölümden sonrasını düşün. Ölüme ve ondan sonrasına hazırlık
yap. İyi bil ki, şimdi bulunduğun makamdan başka, senin kabir denen
başka bir makamın daha vardır. Orada uzun müddet kalacaksın. Dostların
seni yalnız bırakacak ve tek başına kalacaksın. Kişinin kardeşinden,
anasından, babasından, hanımından ve çocuklarından kaçacağı günde, sana
yardımcı ve dost olacak şeyi hazırla. Kabirdekilerin diriltileceği,
gizli şeylerin ortaya çıkarılacağı zamanı hatırla. Artık o zaman bütün
sırlar açılmış olacaktır. Büyük küçük ne varsa hepsi amel defterine
yazılmıştır.
Ashâb-ı kirâmın, Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve
sellem) bildirdiği din bilgilerini ve doğru inanış olan Ehl-i sünnet
îtikâdını naklederek insanların hidâyete kavuşmasına hizmet eden Hasan-ı
Basrî'nin konuşması, ilmi, vakarı, sükûneti ve görünüşü Rasûlullah
efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) çok benzerdi. Tasavvuf hakkında
söylediği sözler, diğer evliyâdan işitilmezdi."
Hakîkî fakîh,
dünyâya kıymet vermeyip, âhirete rağbet eden, hatâlarını görebilen,
Rabbine ibâdette devamlı olan, şüphelilerden uzak duran, başkalarının
bir şeyine zarar vermekten sakınan âlim kimsedir.
2) Gece namazı kıl!
Kazâya kalmış namazlarını, geceleri de kazâ ederek bir an önce öde! Farz
namazı kazâya kalan kimsenin, sünnet ve nâfile namazları kabûl olmaz.
Yâni sahîh olsa da sevap verilmez. Âlimlerimiz buyuruyor ki, şeytan,
müslümanları aldatmak için, farzları ehemmiyetsiz gösterip, sünnet ve
nâfileleri yapmaya sevk eder.
Hasan-ı Basrî Mekke-i mükerremede duânın kabûl olduğu
yerleri şöyle bildirdi: 1) Tavafta, 2) Mültezemde (Hacer-i esved ile
Kâbe-i muazzamanın kapısı arasındaki kısım), 3) Altın oluğun altında, 4)
Kâbe-i muazzamada ve onun içinde, 5) Zemzem kuyusunun yanında otururken
ve Zemzem suyu içerken, 6) Safâ ve Merve'de, 7) Safâ ile Merve arasında,
8) Tavâf edip iki rekat tavâf namazı kıldıktan sonra Makâm-ı İbrâhim
arkasında, 9) Arefe günü Arafat'ta, 10) Bayram gecesi güneş doğuncaya
kadar Müzdelife'de, 11) Mina'da, 12) Şeytan taşlama ânında.
"Kalbin bozulması altı şeydendir: 1) Allah'ın rahmetini
umarak, tövbeyi terk etmek, 2) İlmi ile amel etmemek, 3) Amelinde ihlâs
sâhibi olmamak, 4) Allah'ın ihsân buyurduğu rızkı yiyip, şükür etmemek,
5) Allah'ın taksimine râzı olmamak, 6) Vefât edenleri kabrine defnedip,
onlardan ibret almamak. Rasûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem
buyurdu ki: "Kabir, âhiret konaklarının ilkidir. Ondan kurtulana, ondan
sonrası daha hafif ve kolay, ondan kurtulamayana, ondan sonrası daha zor
ve çetindir."
"Ey Şem'ûn! Şu kadar müddetten beri ömür
sürüp, rızkın için çalışıp didindin. Ama bu gayretlerin boşa çıkacaktır.
Zîrâ sen uzun yıllar ateşe taptın, gece ve gündüz yaratıcı sanarak ona
secde eyledin ve küfründe ısrâr ettin. Bu sebeple yerin ateş olacaktır.
Ancak şimdiden sonra tövbe ederek "Lâ ilâhe illallah Muhammedün
Rasûlullah" deyip, O'nu zikredip verdiği nîmetlere şükredici olmalısın
ki, Hakk'ın dergâhına vardığında kendine Cennet'i mekân bulasın."
buyurdu. Mecûsî bâzı bahâneler ileri sürerek îmân etmek istemedi.
Hasan-ı Basrî buyurdu ki: "Senin dediğin hususlar teferruattır. Asıl
olan îmândır. Îmânla şereflenenler Cehennem ateşine girseler bile elîm
azâba uğramazlar. Hattâ Cehennem ateşi bile îmânı kuvvetli bu kişilere
pek tesir etmez. Cehennem müminlere hitâb ederek; "Günâha müptelâ
olanlara günâhları kadar azâb olursa da sonra çok sevaplara kavuşurlar.
Ama kâfirler ebedî, sonsuz azâb içinde nice bin türlü eziyete düçar
olacaklardır. Hak teâlâ müminleri dünyâda da kerâmet ehli kılıp,
hakîkati göstermek için peygamberlerin vârisleri olarak onları
kuvvetlendirmiştir. Eğer diğer ateşe tapanlar gibi acıklı bir azâba
uğramak istemiyorsan, gel ikimiz elbiselerimizi çıkarıp yanan fırına
girelim. Bakalım hangimizin bedenini ateşin alevleri yakmayacak."
buyurdu.
Hasan-ı Basrî evine döndüğünde kendi
kendine yaptığına pişman oldu ve; "Ey Şeyh Hasan! Sen gayba hükmederek,
küstahlıkta bulundun, acâip sözler söyledin." dedi. Bu düşünceyle uykuya
vardığında, rüyâsında Şem'ûn'un yeni müslüman olmuş, nûrlar ve ışıklara
boyanmış başına kıymetli Cennet taşlarıyla süslenmiş bir tâc, beline
altın bir kemer kuşanmış bir halde Cennet'e doğru gittiğini gördü.
Şem'ûn Hasan-ı Basrî'ye yönelerek; "Allah bir zengin pâdişâhmış.
Kullarına lütfu büyük ve merhâmetinden bir damla içmekle benim gibi
binlerce âsîler rahmetine gark olurmuş. Allah'ın yardımıyla bu âsînin
günahları ve hatâları iyiliğe çevrilip Cennet-i âlâ bize nasip
kılınmıştır." dedi ve; "Senin yazdığın o kâğıda ihtiyaç kalmadı. İşte
kâğıdın." deyip Hasan-ı Basrî'nin eline verdi. Sabahleyin uykudan uyanan
Hasan-ı Basrî o kâğıdı elinde buldu.
Allah korkusu ile
çok ağlardı. Bir defâsında dostlarından birinin cenâzesinde bulundu.
Cenâze defnedilince kabir başında ağlayıp, çok göz yaşı döktü. Sonra
orada bulunanlara şöyle dedi: "Ey müslümanlar! Kabir dünyâ konaklarının
sonu, âhiret menzilinin ilkidir. Mâdem ki hepimiz ölüp kabre gireceğiz,
o halde nasıl zevk, safâya dalıp, gezebiliriz. Îmân ehlinden olanlar
kaygılı uyanır, kaygılı akşamlar. Bunlar iki korku arasındadır. Biri
geçmiş bir günah ki, Allah tarafından nasıl karşılanacağı belli değil.
Biri kalan bir ömür ki, devâmı müddetince hangi tehlikelerle
karşılaşılacağı belli değildir. Sonunda ölüme varacağını bilen,
kıyâmette kalkılacağına inanan, kalkınca Allah'ın huzûruna çıkacağına
kânî olan kişiye gereken şey, üzüntü ve endişe içinde olmaktır." Orada
bulunanlar bu sözlerinden dolayı ağladılar. Başka bir seferde de; "Eğer
Kur'ân-ı kerîm okuyorsanız, dünyâda hüznünüz çok olsun, çokça
ağlayasınız." buyurdu.
Eserleri:
1) Tefsîr-ul-Haseni'l-Basrî: Bu kitabı
bir bütün olarak zamânımıza kadar ulaşmamıştır. Ancak kaynak tefsir
kitaplarında dağınık rivâyetler hâlinde bulunmaktadır.
2) Kitâbü'l-Hasen ibni Ebi'l-Hasen fil
Aded: Kur'ân-ı kerîmin âyetlerinin adedi ile ilgilidir.
3) Risâle fî Fadlı Harami Mekketi'l-Mükerreme:
Mekke'nin fazîletine dâirdir.
4) Risâle Abdi'l-Melik ibni Mervan ilâ
Hasen-il Basrî ve Cevâbihi Aleyha: Halîfe Abdülmelik'e yazılmış bir
risâledir.
5) Risâle Erbea ve Hamsin Farîda: Elli
dört farzı anlatan bir kitaptır.
6) Îmânda aranılacak elli fazîlet
hakkında bir risâlesi,
7) El-İstigfârâtu'l Munkıze Mine'n-Nâr
(Bu kitabın bir adı da Errâd-ı Hıfzıyye'dir.) İstigfâr, yâni tövbe
hakkındadır. Bunlardan başka eserlerinin de olduğu kaynaklarda
bildirilmektedir.