Allah'a ve âhirete âit ilimler yâni mârifetler sâhibi
büyük âlim ve velî. Künyesi Ebü'l-Hasan, ismi Ali bin Câfer'dir.
Bistâm'ın bir kasabası olan Harkân'da dünyâya geldi. Ebü'l-Hasan-ı
Harakânî, uzun boylu, güzel yüzlü, geniş alınlı, iri gözlü ve kumral
idi. Hazret-i Ömer'e benzerdi. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara doğru
yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye
denilen büyük âlim ve velîlerin altıncısıdır. Büyük İslâm âlimi Bâyezîd-i
Bistâmî'nin rûhâniyetinden istifâde ederek kemâle gelmiş, yükselmişti.
Zamânının kutbu idi. 1034 (H.425) senesinde Harkân'da vefât etti. Kabri
Harkân'dadır.
Bâyezîd-i Bistâmî , her sene bir defâ,
Dıhistan'da şehidlerin kabirlerinin bulunduğu kum tepeyi ziyârete
giderdi. Harkân'dan geçerken durur ve havayı koklardı. Talebeleri
kendisine; "Efendim, sizin bu şekilde havayı koklamanızdaki hikmet
nedir? Biz herhangi bir şeyin kokusunu duymuyoruz." diye sorduklarında,
buyurdu ki; "Evet öyledir. Fakat bu kasabadan öyle birisinin kokusu
geliyor ki, onun adı Ali, künyesi Ebû Hasan'dır. O, zamânın kutbu
olacaktır."
Sultan Mahmûd Gaznevî, bütün Asya'ya
hâkim olduğu zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir
kaçını, Harkân'a Şeyh Ebü'l-Hasan-ı Harakânî nin huzûruna göndermiş ve
Şeyh ni yanına çağırmıştı. Şeyh buna karşılık, bir özür beyân
ederek gitmek istemediler. Durum, Mahmûd Gaznevî'ye bildirilince, "Haydi
kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona
gidelim." dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd'a giydirdi ve kendisi
de silâhtar olarak, Kâdı İyâd'ın yanında Ebü'l-Hasan-ı Harakânî'nin
evine girdi. Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebü'l-Hasan selâmını
aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harakânî'ye;
"Sultan için neden ayağa kalkmadınız?" diye sorunca, Ebü'l-Hasan, Sultan
Mahmûd'a; "Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım." dedi.
Soruya o ânda cevap vermediler.
Sultan Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı
Harakânî'ye; "Bâyezîd-i Bistâmî nasıl bir zât idi?" diye sordu. Ebü'l-Hasan-ı
Harakânî: "Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete
kavuşurdu. Allah'ın râzı olduğu kimselerden olurdu." diye cevap verdi.
Sultan Mahmûd bu cevâbı beğenmedi ve; "Ebû Cehl, Ebû Leheb gibi
kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice kere gördüler. Fakat
hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd'i görenlerin hidâyete
geldiklerini nasıl söylüyorsun?" dedi. O, Resûlullah efendimizden daha
yüksek mi ki, iki cihânın efendisini, üstünlerin üstünü olan Allah'ın
sevgili Peygamberini gören, küfürden kurtulamadı da, Bâyezîd'i görenler
mi kurtulur demek istedi. Ebü'l-Hasan; "Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi
ahmaklar, Allah'ın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan
hazret-i Muhammed olarak görmediler. Ebû Tâlib'in yetimi, Abdullah'ın
oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi
bakarak, Resûlullah olarak görselerdi, eşkıyâlıktan, küfürden kurtulur,
onun gibi kemâle gelirlerdi." buyurdu.
Sultan Mahmûd Han bu cevâbı çok
beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı. Sultan Mahmûd; "Bana
nasîhat ediniz." deyince Ebü'l-Hasan-ı Harakânî; "Şu dört şeye dikkat
et: Günahlardan sakın, namazını cemâatle kıl, cömert ol, Allah'ın
yarattıklarına şefkat göster." dedi. Sultan Mahmûd; "Bana duâ buyurun."
deyince, Ebü'l-Hasan-ı Harakânî; "Ey Mahmûd, âkıbetin makbûl olsun."
dedi. Bunun üzerine Sultan Mahmûd, Ebü'l-Hasan-ı Harakânî'nin önüne bir
kese altın koydu. Buna karşılık Ebü'l-Hasan, sultânın önüne arpa unundan
yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat
lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan ; "Bir lokma ekmeği
yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda
dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları önümden
alınız." dedi. Sultan, Ebü'l-Hasan'ın paraları almasını çok istedi ise
de, kabûl etmeyince, ondan bir hâtıra istedi. Ebü'l-Hasan ona
hırkasını verdi.
Sultan, sonra gazâya gitmek üzere
Harkân'dan ayrıldı. Sevmenât'a geldi. İçine mağlûb olma korkusu düştü.
Birden atından inip, bir köşede Ebü'l-Hasan nin hırkasını eline alıp; "Yâ
İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kafirlere karşı
bizi muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere
vereceğim." diye duâ eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya
çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman içinde birşey görmiyerek, kılıçlarını
birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları
dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmûd, rüyâsında Ebü'l-Hasan-ı Harakânî
ni gördü. Ebü'l-Hasan-ı Harakânî, Sultan Mahmûd'a; "Allah'ın dergâhında,
hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin,
kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını sağlayabilirdin." buyurdu.
Bir gün Ebû Saîd, Ebü'l-Hasan-ı
Harakânî nin yanına büyük bir kalabalıkla ziyâret için gelmişti.
Hizmetçi kadın, arpadan yapılmış birkaç adet ekmeği, bir sepet içinde
Ebü'l-Hasan-ı Harakânî'nin yanına getirdi. Ebü'l-Hasan o kadına;
"Şu ekmeklerin üzerine bir örtü ört ve oradan istediğin kadar ekmek
çıkar." diye tenbih etti. Kadın denileni yaptı ve kalabalık bir halk
topluluğuna, durmadan örtünün altından ekmek çıkardı. Fakat ekmekler
bitmiyordu. Bir süre sonra kadın örtüyü kaldırınca, sepetin içinde
hiçbir şey kalmadığı görüldü. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan ; "Şâyet örtüyü
kaldırmasaydın, kıyâmete kadar bunun altından ekmek çıkarıp
duracaklardı." buyurdu."
Bir gece Ebü'l-Hasan-ı Harakânî; "Bu
gece falan sahrada savaş yapılıyor. Şu kadar kişi de yaralandı."
buyurdu. Durumu araştırdıklarında, Ebü'l-Hasan nin dediği gibi olduğu
anlaşıldı. Aynı gece, Ebü'l-Hasan nin oğlunun kafasını kesip, kapısının
eşiğine attılar. Ebü'l-Hasan-ı Harakânî'nin hiç haberi olmadı. Kendisini
inkâr eden hanımı; "O kimseye ne demeli, şu kadar mesâfe uzaklıktaki
cereyân eden bir olayı haber veriyor, ama oğlunun kafasını kesip
kapısına attıkları hâlde, bundan haberi olmuyor?" deyince, Ebü'l-Hasan-ı
Harakânî; "Evet, dediğin doğrudur. Ama biz onu gördüğümüz vakit, aradaki
perde kaldırılmıştı. Oğlanı katlettikleri zaman ise, perde çekmişlerdi."
dedi.
Bir gün İbn-i Sînâ, Harkân'a Ebü'l-Hasan-ı Harakânî
ni evinde ziyârete geldi. Hanımı, azarlayarak, ormana gittiğini söyledi.
Hanımı, Ebü'l-Hasan nin büyüklüğüne inanmadığı için, ona uygunsuz şeyler
söyledi. İbn-i Sînâ ormana doğru giderken, Ebü'l-Hasan-ı Harakânî nin,
bir arslana odun yüklemiş gelmekte olduğunu gördü."Bu ne hâldir?" diye
sorunca, "Evimdekinin sıkıntı ve belâ yükünü taşıdığım için, bu arslan
da bizim yükümüzü taşıyor." buyurdu.
Vaktiyle Bistâm şehrine bir çekirge sürüsü hücûm etti.
Bütün ekinleri ve sebzeleri yediler. Halk, çekirgelerden ve bu
musîbetten kurtulmaları için feryâd ederek, duâ ediyordu. Fakat bu
musîbetten bir türlü kurtulamadılar. Halkın telâşını ve üzüntüsünü gören
Ebü'l-Hasan-ı Harakânî ; "Ne oldu, bu halkın feryâdı nedir böyle?" diye
sordu. Çekirge istilâsı bütün ekinlerin perişanlığını ve halkın bundan
üzüntülü olduğunu söylediler. Bunun üzerine, ayağa kalkarak dama çıktı.
Ve etrafa bir nazar etti. Çekirgeler toplanıp şehirden derhal
uzaklaştılar. İkindi namazı vaktine kadar bir tek çekirge kalmadığı
gibi, bütün ekinlerin yaprakları da eski hâline gelip, hiç ziyân olmadı.
"Yol ikidir: Biri hidâyet, öbürü dalâlet,
sapıklık yoludur. Kuldan Allah'a giden yol dalâlet yoludur.
Allah'tan kula gelen yol ise hidâyet yoludur. Şimdi her kim hidâyete
erdim derse, o, hidâyete ermemiştir. Her kim beni hidâyete erdirdiler
derse, o, hidâyete ermiştir."
Kars kalesi Osmanlılar tarafından Üçüncü
Murâd Han devrinde tekrar geri alınınca, kale tâmirâtı Lala Mustafa
Paşaya verilmişti. Tâmirâtın yapıldığı sırada askerlerden Hâfız Osman
isimli hal sâhibi biri rüyâsında Hasan-ı Harakânî'yi gördü. Ona; "Oğlum
Hâfız Osman! Uzun müddetten beri toprak altında yatmaktayım. Paşana
söyle, kabrimi ayan edip açığa çıkarsın, okunacak Fâtihalardan nasîbdâr
olayım." dedi. Ertesi gece Hâfız Osman aynı rüyâyı tekrar gördü. Fakat
cesâret edip Paşaya söyleyemedi. Üçüncü gece de aynı rüyâyı gördü. Ebü'l-Hasan
Harakânî, mütebessim çehresiyle bu defâ şöyle dedi: "Yavrum Hâfız Osman!
Gördüğün rüyâlar sâdık rüyâlardır. Yalnız makâmımın nerede olduğunu,
evvelki rüyâlarında söylemediğim için, seni tereddütte bıraktım. Bunun
için de paşaya söylemeye cesâret edemedin. Şimdi dikkatlice dinle târif
ediyorum. Yarın hemen Paşaya çık ve söyle. Kars Kale içi mahallesinde
Kağızman Kapısı'na girdiğinde yirmi iki adım gün batı tarafına gidersin,
son adımın altında benim tabutum bulunur. Üzerimdeki kül ve toprak
yığınlarını temizledikten sonra, hâlis topraktan üç arşın eşin. Sandukam
meydana çıkar. Tekrar Kars Kalesine doğru on sekiz adım götürür oradan
da üç arşın derinliğinde hâlis topraktan kabrimi eşer oraya
defnedersiniz. Baş ucuma bir de câmi inşâ edersiniz." Hâfız Osman
gördüğü bu sâdık rüyâyı ertesi gün Paşaya büyük bir heyecanla anlattı.
Paşa bu askerini kucakladıktan sonra; "Yâ evlâdım! Sen de mi bu rüyâyı
gördün? Evet oğlum, bir pîrî fânî, bana da bu husûsu defâlarca rüyâda
buyurdularsa da senin tafsilâtlı rüyân gibi olmadığından büyük tereddüt
ve endişe içindeydim. Bihamdillah bu telaşlı endişeden beni kurtardın."
dedi.
Bir kâfilede
bulunan insanlar, Ebü'l-Hasan Harakânî nin huzûruna gelip; "Yollar
korkuludur. Bize bir duâ öğretiniz." diye istirhâm edince; buyurdu ki:
"O zaman, Ebü'l-Hasan'ı hatırınıza getiriniz!" Bu söz, gelenlerin
hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıyâ, önlerine çıktı. Hepsinin mal ve
metâlarını aldı. Yalnız, Ebü'l-Hasan-ı Harakânî ni hatırlayan bir
kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hâle arkadaşları şaşıp, sebebini
sorduklarında; "Ebü'l-Hasan-ı Harakânî'yi hatırladım ve kurtuldum."
cevâbını aldılar. Gelip durumu Ebü'l-Hasan ne anlattılar. Ve; "Biz
Allah'tan yardım istedik, eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni hatırlayıp,
senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?" diye
sordular. "O arkadaşınızı kurtaran, Allah'tır. Günahkâr ağızdan çıkan
duâyı cenâb-ı Hak kabûl etmez. Bunun için siz Allah'a yalvardığınız
zaman duânız kabûl olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât
isteyince, ben de Rabbime duâ ettim; "Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde
bulunduğu belâdan kurtar." dedim. Rabbim benim duâmı kabûl ettiği için,
o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibârettir." buyurdu.
Ebü'l-Hasan-ı
Harakânî şöyle anlatır: "İki kardeş vardı. Her gece sırayla
annelerinin hizmetiyle uğraşır, diğeri Allah'a ibâdet ederdi. Bir
akşam, Allah'a ibâdet eden kardeş, yaptığı ibâdet, duyduğu hazdan
dolayı çok memnun oldu. Bu sebepten ertesi gün kardeşine; "Bu gece de
anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim." dedi. Kardeşi kabûl etti.
İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüyâ gördü. Rüyâsında
bir ses ona; "Kardeşini affettik, seni de onun hâtırı için bağışladık."
deyince, genç; "Ben, Allah'a ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme
hizmet ediyor. Fakat beni, onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz."
dedi. Ses ona; "Evet, senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyâcımız
yok. Fakat kardeşinin annene yaptığı hizmetlere, annenin ihtiyâcı
vardı." dedi."