Ömer Halvetî hazretleri talebeliği
yıllarında hocasının dergâhına odun taşırdı. Bir gün yine erkenden dağa
gitti. Ormanda yemyeşil çimenli bir yer bulup; "Buradan daha güzel namaz
kılacak bir yer yoktur." diyerek orada birkaç rekat namaz kıldı. O
sırada gönlüne bir düşünce gelip; "Elhamdülillah! Nice kimseler vardır
ki, şu anda gaflet uykusundadır. Onlar ne ibâdet eder, ne Allah'ın
emirlerine uyar, ne de haramlardan sakınırlar. Biz ise çok şükür gücümüz
yettiği kadar ibâdet yapıyoruz." deyiverdi. Sonra kalkıp bir müddet
gezindi. Birden kulağına Allah'ı zikreden sesler geldi.Etrâfı dinledi.Bu
sesler çok hoşuna gitti. Hemen sesin geldiği tarafa yöneldi. Gördü ki,
bir adam baş aşağıya durmuş diliyle Allah'ı anıyor, zikrediyor. Onun
yanına yaklaştı, selâm verdi ve böyle durmaktaki maksadını sordu. O
kimse; "Vücûdum bir zaman kıyam üzere ayakta idi. Lâkin ona alıştı.
Sonra rükû üzere kaldım, ona da alıştı. Bir zaman da secdede kaldım.
Onun da lezzetini alamaz oldum. Şimdi ben ibâdet ediciler ve hamdedenler
zümresine katılmak için bu şekilde zikir ve hamdetmeyi bedenime lâyık
gördüm. Ben yatsı namazını kıldıktan sonra buraya gelir, bu hâlimle
Rabbimi zikrederim." buyurdu. Ömer Halvetî bunları işitince, kendini
beğenme hâlini hatırlayıp, tövbe etti ve; "Allah'ın zikreden nice sâlih
kulları varmış." diyerek pişmanlık içinde hocasının dergâhına döndü.
Hâlini hocasına anlatmak istedi. O sırada hocası talebelere vâz etmeye
başlamıştı. Bu durumu kendisi şöyle anlatır: