Küçük yaşta ilim tahsîline
başlayan Hâlid-i Bağdâdî, keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası, sağlam
irâdesi ve çalışkanlığı ile dikkati çekti. Süleymâniye'de devrin meşhûr
âlimlerinden Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Sâlih-i Kürdî, Abdürrahîm
Berzencî ile kardeşi Abdülkerîm Berzencî'den, Abdullah-ı Harpânî'den ve
daha pekçok âlimden ilim öğrenip, icâzet aldı. Sarf, nahiv, edebiyât,
usûl, mantık, hikmet (fen), hey'et (astronomi), geometri, hesâb ilimleri
ile tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm, tasavvuf ilimlerini ve diğer ilimleri
öğrendi. Fîrûzâbâdî'nin Kâmûs'unu ezberledi. Öğrendiği bütün ilimlerde
din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sâhib
oldu. Din ve fen ilimlerindeki üstünlüğü ve geniş bilgisi sebebiyle
zamânının bütün âlimleri ve velîlerinin takdirlerini kazandı. Hangi
ilimden ve hangi fenden ne sorulursa sorulsun derhal cevâbını verirdi.
Zekâsı ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi.
Bir süre sonra, 1809
senesinde ikisi birlikte İran ve Afganistan üzerinden Hind yolculuğuna
çıktılar. Umulmadık bir zamanda medreseyi ve talebeyi bırakıp bu ânî
ayrılışına şehrin bütün halk ve talebeleri çok üzüldüler. Yoldan
çevirmek için çok ısrar ettiler ve yalvardılarsa da fayda vermedi.
Hindistan'ın karanlıklar ve tehlikeler içinde bulunduğunu söyleyip vaz
geçirmek istediler. Onlara; "Âb-ı hayât zulümâtta bulunur." şeklinde
cevap veren Mevlânâ Hâlid hazretleri, arkadaşı Mirzâ Abdürrahîm ile yaya
olarak önce Tahran'a geldiler. Burada meşhûr şiî âlimi İsmâil Kâşî'yi,
talebesinin önünde rezîl etti. Mevlânâ Hâlid, bâzı şiî tefsîr
kitaplarını okumuş, Kur'ân-ı kerîmin birçok âyet-i kerîmelerinin şiîler
tarafından değiştirilip, mânâlarının tahrif edildiğini görmüştü.Meselâ;
Enfâl sûresi 70. âyetinde meâlen; "Bedr gazasındaki esirleri
salıverdiğin için Allahü teâlâ seni affeyledi." âyet-i kerîmesi Ebû Bekr-i
Sıddîk radıyallahü anh hakkındadır, şeklinde tefsîr ediyorlardı. Mevlânâ
Hâlid, İsmâil Kâşî'ye; "Peygamberler günah işler mi?" dedi. Kâşî; "Bütün
peygamberler mâsûmdur, günah işlemezler." dedi. Mevlânâ Hâlid;"Peki,
Kur'ân-ı kerîmin; "Bedr gazâsındaki esirleri salıverdiğin için Allahü
teâlâ seni affeyledi." meâlindeki âyet-i kerîmede; "Af" söylendiğine
göre, günah işlemiş mânâsına gelmiyor mu? Hâlbuki peygamberlerden günah
olan bir iş meydana gelmemiştir." deyince, Kâşî; "Bu âyet-i kerîme Ebû
Bekr'i azarlamaktadır, onun hakkındadır, Peygamberimizin hakkında
değildir." dedi. O zaman Mevlânâ Hâlid hazretleri; "O hâlde, Allahü
teâlâ Ebû Bekr'i affettim buyuruyor da siz niçin affetmiyorsunuz?" dedi.
Kâşî cevap veremeyip, mahcûp ve rezîl oldu.
Mevlânâ Hâlid, AhmedNâmıkî
Câmî'nin kabrini ziyâret etti. Onu da Fârisî bir kasîdeyle medheyledi.
Buradan Afganistan'a geçti. Hirat'a uğradı. Hirat'ın bütün âlimleri,
fazîlet sâhipleri, ziyâretine geldiler. Gelenler arasında Abdullah-i
Hıratî (Hirevî) de vardı. Bu zât sonradan Mevlânâ Hâlid hazretlerinin
talebesi oldu. Her şehirden ayrılırken; âlimler, vâli ve kumandanlar ve
halk ona âşık olup, saatlerce yola uğurladılar. Kandehâr, Kâbil, Peşâver
âlimlerinin suâllerine verdiği cevaplarla hepsini hayran bıraktı.
Peşâver'de çok hürmet ve tâzimle karşılandı. Âlimler onun üstünlüğünü
tasdik ve ikrâr ettiler. Sonra Lâhor şehrinin bir kasabasında kâmil bir
velî olan Allâme Mevlânâ Senâullah Dehlevî'yi (rahmetullahi aleyh)
ziyâret etti.Mevlânâ Senâullah Dehlevî, Mazhar-ı Cân-ı Cânân'ın en üstün
talebelerindendi.
Abdullah-ı Dehlevî, onu
talebeliğe kabûl etti. Ona nefsinin terbiyesi için dergâhı temizleme
vazifesini verdi. Mevlânâ Hâlid, bu kadar ilimde âlim olmasına rağmen,
hiç îtirâz etmedi. Bir gün yerleri temizleme işi nefsine zor geldi.
Derhal nefsine; "Eğer mübârek hocamın verdiği bu şerefli vazifeden
kaçarsan yerleri süpürge ile değil, bu sakalınla süpürtürüm." diyerek
hitâb etti. Artık bundan sonra hatırına böyle hiçbir düşünce gelmedi.
Bir gün yine böyle su taşırken, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ile
karşılaştı. Abdullah-ı Dehlevî, onun mübârek omuzları üzerinden Arş'a
doğru muazzam bir nûrun yükseldiğini ve meleklerin ona gıbta ve
hayranlıkla baktıklarına şâhid oldu. Abdullah-ı Dehlevî, Mevlânâ'nın
tasavvufta pek yüksek derecelere eriştiğini, kemâle gelip olgunlaştığını
görünce, bu vazifeden alıp, devamlı huzûrunda bulunmasını emretti.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, orada da hocasına canla başla hizmet
ederek, büyük mücâhede ve çetin riyâzetler çekti. Abdullah-ı Dehlevî'nin
huzûrunda beş ay çalışıp sohbetleri ve nazarlarıyla büyük velîlerden
olmak saâdetine erişti. Huzur ve müşâhede makâmına kavuştu. Vilayet-i
kübrâ hâsıl oldu. Müceddidiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve
Çeştiyye yolunda kemâle geldi. Abdullah-ı Dehlevî'nin kalbindeki bütün
esrâr ve mânevî üstünlüklere kavuştu.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretleri, feyz ve kemâl bulunca, Abdullah-ı Dehlevî hazretleri; "Ey
Hâlid, şimdi memleketine ve Bağdât'a git! Oradaki Hak âşıklarını,
sevdiklerine, yâni Allahü teâlâya kavuştur." buyurunca, Mevlânâ Hâlid
hazretleri; "Ey benim sebeb-i devletim, yüksek sığınağım, efendim! Orada
Hayderî ve Berzencî seyyidleri çoktur. İnsanlara doğru yolu anlatmakla
nasıl meşgûl olurum. Çünkü, onlar şöhret ve îtibâr sâhibi ve âlimlerin
sığınağı durumundadırlar. Böyle bir işe kalkışsam, diğer insanlar bile
beni men ederler." diye arz etti. "Sen, memleketine git. İrşâd ile
meşgûl ol. Bütün seyyidler, senin ayağının toprağına yüz sürerler ve
şerefli zâtına hizmetçi olurlar. Oranın vâlileri, emînleri, âlimleri,
fazîlet sâhipleri, mübârek ayağını öperler. Şimdi ne istersen vereyim,
iste yâ Hâlid!" buyurdu. "Din için dünyâlık isterim!" dedi. "Git, her
istediğini verdim!" deyip; "Yolun üzerinde, filân yerde, evliyânın
büyüklerinden, iki seneden beri yemez, içmez, konuşmaz, Hakk'a gönlünü
vermiş, ölü gibi hareketsiz durup, Hakk'ın sevgisine dalmış şerefli bir
zât var. Ona selâmımı söyle, hayırlı duâsını al ve şerefli elini öp!"
buyurdu. Sonra bütün talebe ve sevdikleriyle, dört millik mesâfeye kadar
Mevlânâ Hâlid'i uğurladı. Sonra; "Hâlid bürd", yâni "Hâlid herşeyi aldı
götürdü." buyurdu.
Mevlânâ Hâlid, o velînin
olduğu beldeye gelince, yerini sordu. Uzaktan gösterdiler. Bulunduğu
yere doğru yürüyünce, velînin heybetinden Mevlânâ Hâlid'i (rahmetullahi
aleyh) bir korku ve dehşet kaplayıp, gidemedi, olduğu yerde kaldı. Hemen
Şâh-ı Dehlevî hazretlerini hatırladı. Korkusu gitti. O zâtın yanına
gidip, hocasının selâmını bildirdi. O da başını murâkabeden kaldırıp; "Aleyke
ve aleyhisselâm." buyurdu. Sonra; "Ey Hâlid, senin fütûhâtın ve
irşâdının yayılma yeri Bağdât'tır." deyip, tekrar murâkabeye daldı.
Mevlânâ Hâlid hazretleri, o zâtın, nisbet-i Muhammedî denizine
gömülmesine, feyz nûrları içinde bir an cemâl-i Haktan ve O'nu
murâkabeden ayrılmamasına hayran kalarak oradan ayrıldı.
Mevlânâ Hâlid Şîrâz'a,
oradan İsfehan'a sonra Hemedan'a gitti. Hangi şehre teşrif etse, Allahü
teâlânın emirlerini ve yasaklarını hatırlatması güzel âdetlerindendi. Bu
şehirlerdeki vâz ve nasîhatlerini duyan îtikâdı bozuk kimseler ona
kötülük yapmak istedilerse de, Allahü teâlânın koruması ve Mevlânâ
Hâlid'in heybeti sebebiyle korkup bir şey yapamadılar. Sonra Senendec'e,
oradan da 1811 (H. 1226) senesinde vatanları olan Süleymâniye'ye
gittiler. Bütün âlimler, fazîlet sâhipleri, talebe, şehrin ileri
gelenleri ve halk sevinç ve neşe ile onu karşılamağa çıktı.
Süleymâniye'de bir bayram havası yaşandı. Bir müddet burada kaldıktan
sonra Bağdat'a gitti. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin
dergâhına yerleşip beş ay kadar insanlara İslâmiyetin emir ve
yasaklarını anlattı. Tekrar Süleymâniye'ye dönerek ilim öğretmeye ve
talebe yetiştirmeye devam etti.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretleri 1813 senesinde Süleymâniye'den tekrar ayrılıp Bağdât'a gitti.
İkinci defâ Bağdât'a teşriflerinde, çok kimseler kendisine talebe oldu.
İrşâd nûrları, gün gibi her tarafı aydınlattı. Bağdât'ta en önce
kendisine talebe olan, Bağdât müftîsi Seyyid Abdullah Hayderî Efendi
idi. Bu Müftî, Vâli Saîd Paşanın yardımıyla, İhsâiyye, Isfahâniyye
Medresesini tâmir ettirip, Mevlânâ Hâlid'e arz etti.Mevlânâ Hâlid
hazretleri oraya yerleşip ilim ve edeb neşretmeye başladı.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretleri, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp, dünyâ ve
âhirette kurtuluşa ermeleri için çalışmaya başladığı günlerde, Bağdât
Vâlisi Saîd Paşa, ziyâretlerine geldi. Birçok âlimin sessiz, başları
önüne eğik, hizmetçiler gibi edeple huzûrunda oturmuş olduklarını
gördü.Mevlânâ Hâlid hazretlerinin heybetini görünce, diz çöküp titremeye
başladı. Mevlânâ Hâlid'in celâl hâli gidince, Saîd Paşanın titremesi
geçti ve duâ istedi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ona duâ edip;
"Kıyâmette, herkes kendi nefsinden suâl olunur. Sen ise nefsinden, yâni
kendinden ve emrin altında olanların hepsinden suâl olunursun. Hak
teâlâdan kork! Çünkü, senin için önünde öyle bir gün vardır ki, o günün
korku ve dehşetinden evlâdına süt veren analar, evlâdını unuturlar.
Hâmile olanlar, korkudan vakitsiz doğururlar. İnsanları sarhoş görürsün.
Onlar sarhoş değil, ancak Allahü teâlânın azâbı çok şiddetlidir." deyip,
nasîhat buyurunca, Saîd Paşa yine titremeye başladı ve yüksek sesle
ağladı.
Süleymâniye'deyken,
Berzencîler'den silâhlı iki yüz kişi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretlerinin öldürülmesine karar verdiler. Cumâ günü, silâhlı olarak
mescidin dış kapısında beklemeye başladılar. Cumâ namazı kılındıktan
sonra, bütün halk câmiden dışarı çıktı. Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, her
zaman câmiden en son çıkardı. Dışarı çıkanlar bu silâhlı kişilerin
Mevlânâ Hâlid hazretlerine kötülük yapmak niyetinde olduklarını
anladılar. Mevlânâ Hâlid hazretleri, mescidin kapısından çıkıp, bu
silâhlı ve kötü niyetli kimselere heybetli bir nazarla bakınca
kalblerinde müthiş bir korku hâsıl oldu. Öldürmek için gelenlerden
bâzısı nâra atarak kaçıştı, bâzıları da yüzüstü düşerek perişân oldu.
Bundan sonra, Mevlânâ Hâlid hazretleri ile bütün talebeleri, hiçbir şey
olmamış gibi, Cennet misâli olan hânekâha gittiler. Kaçan bu düşmanların
çoğu; "Mevlânâ câmiden çıkınca, onun omuzlarında heybetli bir arslanın
ağzını açmış, üzerimize atlamak üzere olduğunu gördük. O anda aklımız
başımızdan gitti, kaçacak yer bulamadık." dediler.
Âlim ve fazîlet sâhibi olan
Şeyh Ali Süveydî, büyük muhaddislerden (hadîs âlimi) idi. Hadîs-i şerîf
senedlerinde kuvvetli bilgisi vardı. İmtihân etmek maksadıyla, Mevlânâ
Hâlid hazretlerine geldi.Müsâfeha esnâsında bir hadîs-i şerîf
okudu.Mevlânâ hazretleri de bir hadîs-i şerîf okuyup oturdular. Aynı
zât, Kütüb-i Sitte'de yazılı hadîslerden üç hadîsi senedleri ile,
imtihan yollu okudu. Mevlânâ hazretleri de, bu hadîslerin asıl
senedlerini sahîh olarak okuyunca, hemen Mevlânâ Hâlid hazretlerinin
ellerine kapanıp, kalbine gelen imtihan düşüncesinden tövbe ederek af
diledi. Sonradan ilim meclislerinde; "Mevlânâ en büyük velîlerden olup,
zâhir ve bâtın ilimlerinde sonsuz bir deniz, biz ise bir damlayız."
derdi.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretleri Şam'da bulunduğu sırada Abdülvehhâb es-Sûsî'yi İslâmiyeti
anlatmak veNakşibendiyye yolunun esaslarını tanıtmak üzere
vazîfelendirip gönderdi. Abdülvehhâb es-Sûsî İstanbul'a gidince,
kendisini şeyhülislâma kabûl ettirdi. Âlimlerden bir grub büyük vezirler
ona bağlandılar. Abdülvehhâb es-Sûsî devlet adamları ve ulemâ ile düşüp
kalkması sebebiyle ucb ile kendini beğendi ve kibire kapıldı. Zenginliğe
ve dünyâ malına meyletmesi sebebiyle İslâmiyete uygun olmayan hareketler
yapmaya başladı. Bu durumu keşif yoluyla anlayan ve habercileri
vâsıtasıyla bilgi alan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri mektup yazarak
Abdülvehhâb es-Sûsî'yi Şam'a çağırıp tövbe etmesini istedi ve yerine
başkasını vazîfelendirip gönderdi. Abdülvehhâb es-Sûsî zâhiren Mevlânâ
Hâlid hazretlerine itâat ediyor göründüyse de, gizlice hîleli yollara
başvurdu. Fakat Allahü teâlâ Mevlânâ Hâlid hazretlerine onun başvurduğu
hîleli yolları bildirdi. Mevlânâ Hâlid efendimiz üç kere mektup yazarak
işin hakîkatini İstanbul'daki talebelerine ve sevenlerine bildirdi ve
onun tasavvuf yolundan tard edildiğini, sözlerinin dinlenmemesi
gerektiğini haber verdi. Bu mektuplardan birinde buyurdu ki: "...Size
mâlûm olsun ki, Abdülvehhâb tarîkat ve şerîat esaslarından pekçok şeyi
bozdu. Bu yolda bulunma şerefini de dünyâ leşini almaya vesîle etti,
îtibâr vesîlesi kıldı. İstanbul'da maddî çıkarlara yol açtı. Allah orayı
belâdan korusun. Gerek İstanbul'da, gerekse Irak'ta insanların inkârına
sebeb oldu. Onun davranışları insanlar arasında vehimlere ve vesveselere
yol açtı.
Tasavvuf yolundan tard
olunan Abdülvehhâb es-Sûsî yaptıklarına pişman olup bir gün Mevlânâ
Hâlid hazretlerinin talebelerinden olan Şeyh Yahyâ hazretlerine gelerek
elini öptü ve affedilmesi için vâsıta olmasını istedi. Şeyh Yahyâ,
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin huzûruna geldi ve Abdülvehhâb'ın affını
diledi. Mevlânâ Hâlid hazretleri buyurdular ki: "Bu iş benim elimde olsa
affederdim. FakatNakşibendiyye silsilesinin sâdâtı (efendileri) onu
tarîkat kapısından kovmuşlardır. Şâyet Abdülvehhâb sakalını traş eder,
yüzünü siyaha boyayıp bir merkebe ters bir şekilde biner, sokaklarda
gezer, kendini teşhir ederse, o zaman belki şeyhlerin rûhâniyeti onu
affeder." Bunun üzerine Şeyh Yahyâ; "Üstâdım! Abdülvehhâb nefsine böyle
bir iş yükleyemez. İzin veriniz de onun yerine bu işi ben yapayım,
Abdülvehhâb affolunsun. Ben kendimi müslümanların hayrı için fedâ
ederim." dedi. Onun bu sözlerini dinleyen Mevlânâ Hâlid hazretleri
ağlayarak Şeyh Yahyâ ile kucaklaştı. Şeyh Yahyâ dönüp Abdülvehhâb'ın
yanına gitti ve dedi ki: "Sen kendinden başka kimseyi kınama, ancak ve
sâdece kendini kınayabilirsin." Zâten kötü niyetliliği kendine huy
edinmiş olan Abdülvehhâb es-Sûsî, Medîne-i münevvereye giderek Mevlânâ
Hâlid hazretlerinin aleyhinde küfre vardıracak iftirâlar ve sözler sarf
etti.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretleri bir ara üçüncü defâ Bağdât'a gelerek İhsâiye Medresesinde
yerleşti. İnsanlara İslâmiyeti anlatmaya ve ilim öğretip talebe
yetiştirmeye devâm etti. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve
sellem) sünnet-i seniyyesini yayıp, sonradan ortaya çıkan bid'atları
kaldırdı. İlim, fazîlet ve güzel ahlâkta olgunluğun zirvesine yükselen
Mevlânâ Hâlid hazretlerinin üstünlüğünü dost düşman herkes kabûl
etti.Bağdât'ın âlimleri, ileri gelenleri, vezirleri ve vâlileri önünde
boyun eğdikleri gibi, diğer İslâm ülkelerindeki insanlar da onun
üstünlüğünü işitip Bağdât'a koştular. Uzaktan yakından onun sohbetlerine
ve ilim meclislerine gelenler, zâhirî ve bâtınî üstünlüklere kavuşarak
memleketlerine döndüler veya İslâm memleketlerinin çeşitli yerlerine
giderek İslâmiyeti anlattılar.
"Allahü teâlâ, kalbimin
özlediği, rûhumun gözlediği Seyyid Tâhâ'yı, fena ve bekâ mertebelerine
kavuşmakla şereflendirsin. Allâmenin (yâni Seyyid Tâhâ hazretlerinin) bu
fakîre yazdığı mektup geldi. İslâmiyetin yayılmasına çalıştığınız ve
Kur'ân-ı kerîmin hatmi hakkında yazıyorsunuz. Çok memnun olduk. İhlâs
şartı ile Allahü teâlâya ne kadar ibâdet ederler, Resûlullah efendimizin
sünnetine ne kadar uyarlarsa, sizin vâsıtanızla olduğu için, her birinin
sevâbı kadar sizin de amel defterinize yazılacaktır. Resûlullah'ın; "Bir
kimse İslâmda sünnet-i hasene yaparsa, bunun sevâbına ve bunu yapanların
sevaplarına kavuşur. Bir kimse İslâmda bir sünnet-i seyyie çığırı
açarsa, bunun günâhı ve bunu yapanların günahları kendisine verilir."
hadîs-i şerîfi bu sözümüze şâhiddir. Vesselâmü aleyküm ve rahmetullahi
ve berekâtühû."
Bağdat'tayken Hâcı Mahmûd
Efendi isminde, servet sâhibi, kendisine bağlı bir talebesi vardı. Bu
zât, Mevlâna Hâlid'in şerefli hânekâhlarına ve diğer yerlere kendi
eliyle yüz bin kuruş harcayıp borçlanmıştı. Bir gün Mevlânâ Hâlid'in
huzurlarına gidip; "Efendim, borcumun çokluğundan dışarı çıkmaya yüzüm
kalmadı." deyince, Mevlânâ Hâlid hazretleri buyurdular ki: "Bir ay
sabret." O, bunun üzerine; "Aman efendim, sabra tâkatim kalmadı."
diyerek iki defâ tekrarladı. Bu tekrar çok yakınlığından ve
samîmiyetindendi. Mevlânâ Hâlid de; "Mâdemki öyle, kaldır şu hasırı
istediğin kadar al." buyurdu. Mahmûd Efendi de hasırı kaldırdı ve
altında bir altın gördü. Altını aldı, başka bir altın gördü ve böylece
her aldığı altının yerinde yeni bir altın gördü. Yüz bin kuruş
tamamlanıncaya kadar bu işe devâm etti.Mahmûd Efendi bu kerâmeti
görünce, Mevlânâ Hâlid'in ellerini öptü.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretleri Bağdât'taki vazîfesini tamamladıktan sonra son olarak 1822
senesinde Şam'a gitmek üzere hazırlandı. Âile fertlerinden bazılarını
Bağdât'ta bıraktı. Bağdâtlılar gitmesini istemediler. Ancak Mevlânâ
Hâlid hazretleri kendilerine gelen mânevî işâretin Şam'a gitmeleri
doğrultusunda olduğunu belirterek yola çıktı. Talebeleri ve
sevenlerinden büyük bir cemâatle Şam'a geliyorlardı. Şam arâzisine
geldikleri zaman, Safvek bin Fâris diye meşhûr Şemmer kabîlesinden bir
yol kesici, adamları ile kâfileyi soymak istedi. Safvek bin Fâris, bu
hâdiseyi şöyle anlatır: "Pekçok yardımcımla Mevlânâ Hâlid'in kâfilesine
hücûm edeceğim zaman, kâfileden beyaz elbiseli, ata binmiş, heybetli
biri göründü. Sonra gözlerimizin önünde büyük bir dağ kadar oldu.
Yolcular ile aramızda büyük bir engel teşkil etti. Artık kâfiledekileri
seçemez olduk. Boyunun uzunluğu semâya kadar varan bir büyük dağ gibi
olan bu zâtı görünce, korkudan bir titreme gelerek, mızraklarımız
elimizden düştü.Sonra herkes hayvanlarından düştü. Artık kâfilede
Allah'ın sevgili bir kulu olduğunu anladık ve hep bir ağızdan; "Aman
aman, affedin affedin!" diye bağırıştık. Bunun üzerine kâfile görünmeye
başladı. İçlerinde Mevlânâ Hâlid'i görünce, hepimiz kusurlarımızın
affını rica ve niyâz ettik. Ellerine sarılarak tövbe ve istiğfâr
eyledik."
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretleri, son zamanlarına doğru, yanlarında bulunan emânet kitapları
sâhiplerine vermek için ayırmaya başladılar. Bir ara talebelerinden
birini gönderip, Şeyh İsmâil Enârenî'yi çağırttı. Ona; "Buradan hiç bir
yere çıkmam. Ancak oğlum Behâüddîn'in yanına gitmeyi isterim." buyurdu.
Şeyh İsmâil; "Efendim güneşin harâretinden oraya gitmek ve orada oturmak
mümkün olmaz." deyince Mevlânâ Hâlid hazretleri; "Güneşin harâreti bize
zarar vermez." buyurdu. Sonra kütüphânesinin önünde oturdu ve; "Ey
İsmâil! Beni dinle, aslâ muhâlefet etme. Vefâtımdan sonra,
çoluk-çocuğum, fıkıh kitaplarım, diğer hukûkî işlerim için yerime vasî
olarak, İsmâil Enârenî'yi tâyin ettim. Ondan sonra Muhammed Nâsih, sonra
Abdülfettâh, ondan sonra da seni seçtim. Malımın üçte birini namaz
borcumun iskâtı için ayırın. Bir su sarnıcı inşâ edin. Ben zannederim
ki, ümmetin iyi zâtlarından bâzı ihlâs sâhipleri, bu makâmda,
sevdiklerimiz için dergâh binâ ederler. Malımın üçte birinden geri
kalanı da, kapımızdaki fakir ve yoksullara verilsin. Ölümümden daha
büyük bir musîbet size gelmez. Ona karşı sabır ve tahammül gösteriniz.
İnsanlarla münâkaşa etmeyiniz." buyurdu.
Bir gün Mevlânâ Hâlid-i
Bağdâdî hazretleri, Şeyh İsmâil Gazzî'ye buyurdular ki: "Bütün
kitaplarımı vakfettim." O esnâda içeriye Şeyh Muhammed Nâsih Efendi
girdi ve; "Efendim Seyyid Hüseyin Efendi ve berâberinde bâzı âlim
zâtlar, size tâziyeye geldiler." dedi. Daha sonra onları karşılayıp,
oturmalarına müsâade ettiler. Oğlu Abdurrahmân için tâziyelerini kabûl
etti. Ziyâretçiler gidince, Şeyh İsmâil Efendi de izin alıp ayrılmak
istedi. Mevlânâ hazretleri: "Bugün burada kalınız." buyurdu. Sonra da;
"İnsanların; "Mevlânâ Hâlid kerâmet izhar ediyor." demelerinden
korkmasaydım, bütün arkadaş ve dostlarımla vedâlaşırdım. Bu Cumâ gecesi
gideceğimizi zannediyorum." buyurdu. Daha sonra kendisine yemek
getirildiğinde; "Bu ve bundan başka yemeklerden yiyemeyeceğim, ölümü
isteyen hem de yemek yiyen hiç bir kimse gördünüz mü?" buyurdu. Uzun bir
müddet dünyâ yemeklerinden yemedi. Sonra; "Dünyâ yemeklerine doymuş
olduğum hâlde, Rabbime kavuşmayı arzu etmem." diyerek, evlâdı ile
şakalaşan bir baba gibi, ayaklarını evin içinde yere vurdu. Bundan önce
böyle bir hâl kendilerinden görülmemişti. Sonra kitapların bulunduğu
yere gitti. Emânet aldığı kitapları sâhiplerine göndermeye başladı.
Çoluk-çocuğuna teker teker nasîhat ve vasiyet ederek vedâlaştıktan
sonra; "Biz bu Cumâ gidiyoruz." buyurdu.Sonra mescide vardı. İkindi
namazını kıldıktan sonra, medresenin olduğu tarafa yöneldi. Kapısına
geldiklerinde, sevdiklerinden İsmâil Gazzî'yi yanına çağırıp iltifât
etti.Kütüphânesinin önünde oturdu. Önceki vasiyetini ve nasîhatı tekrar
etti. Çoluk-çocuğuma hoş nazarla bakınız. Seçtiğim vasîm Şeyh İsmâil
Enârenî'dir. Benden sonra irşâd vazifesinde bulunacak seçtiğim
talebemdir. Bu husûsu hiç kimse hatırından çıkarmasın." buyurup, İsmâil
Gazzî'ye: "Bana kalemi ver, vakıf şartlarını yazayım." buyurdu ve
mübârek ellerine kalem alıp; "Bu kitapları Allah için vakfettim.
Vakfımın şartları şunlardır." diyerek şartlarını yazdı. Sonunda da; "Bu
yazılan şartlarla vakfettiğim kitaplarımın küçük bir tânesini de olsa
değiştiren, noksanlaştıran kimseler üzerine; Allah'ın, meleklerinin ve
bütün insanların lâneti yağsın." buyurdular. O esnâda talebelerinden
olan Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden Seyyid Muhammed Emîn
ibni Âbidîn içeri girdi ve bâzı sorular sordu. Mevlânâ Hâlid hazretleri,
her soruya cevap verdikten sonra da, hangi kitaplarda olduğunu söyledi
ve bu arada; "Şu kitabı getirin." buyurdu. O kitaptaki delîllerini de
gösterdi. O zaman İbn-i Âbidîn hazretleri; "Efendim! Dün gece rüyâmda
hazret-i Osman'ın vefât etmiş olduğunu gördüm. Çok büyük bir kalabalık
oldu. Cenâze namazını ben kıldırdım." diyerek rüyâsını anlattı. Mevlânâ
Hâlid hazretleri de; "Ey İbn-i Abidîn! Yakında ben vefât ederim. Sen de
kalabalık bir cemâat ile cenâze namazımızı kıldırırsın, çünkü ben,
hazret-i Osman'ın evlâdındanım." buyurdu. İbn-i Âbidîn bunu duyunca çok
üzüldü ve rüyâsını anlattığına çok pişmân oldu.
Daha sonra Mevlânâ Hâlid-i
Bağdadî hazretleri, sevdiklerine şöyle vasiyette bulundu: "Muhammed
aleyhisselâmın sünnetine uyunuz. Üzerinde bulunduğumuz doğru yol üzere
olunuz. Karşılaşacağınız güçlüklere sabr ve tahammül gösteriniz. Bizim
vefâtımızdan daha büyük musîbet size ulaşmaz. Şekil ve şemâilimi
sayarak, bağırıp çağırarak ağlamak sûreti ile, rûhuma zahmet vermeyiniz.
Etrafa mektuplar yazarak, vefâtıma hiçbir kimsenin üzülmemesini ve
ağlamamasını tenbih ediniz. Beni seven ve bana muhabbet eden, Allah
rızâsı için kurban kesip sevâbını benim rûhuma göndersin. Rûhuma Kur'ân-ı
kerîm ve Fâtihalar, kıymetli duâlar göndersin. Dünyâ sevgisi ile
gönülleri dolanlar gibi sakın siz de; "Sadakaya muhtaç değilim. Ancak
Fâtiha ve İhlâs-ı şerîflere muhtâcım." demeyiniz. Benim için iyiliklerde
bulununuz. Sadaka veriniz. Sizi bize yaklaştıracak işler işleyiniz.
Ömrümüz elliye ulaşmıştır. Otuz beş senelik farzları iskat edersiniz.
Ömrümüzde kuşluk ve teheccüd namazlarını diğer beş vakit farz namazlar
gibi hiç terk etmedik. Ey İsmâil, talebe ve arkadaşlarımın kıymetini
biliyorsun. Onlara sıkıntı verecek şeylerden sakın. Zannederim ki, yakın
zamanda talebelerim için bir dergâh inşâ edilir."
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretleri bu nasîhatleri yaptığında, sıhhatleri ve âfiyetleri
yerindeydi. Sonra evlerine girdiler. Uzun zaman evden çıkmadıkları
görülünce, talebeler, evinin hizmetçisinden haber sorup, içeri girmek ve
mübârek cemâlini görmek arzularını bildirdiler. İçeri girmemeleri
hakkında haber gelince, talebeleri bir hüzün ve elem kapladı. Bir daha
yanlarına girmemek şartı ile tekrar izin istediler. O zaman içeri
girilmesine müsâade ettiler. İsmâil Efendi berâberlerinde olduğu hâlde,
yirmi kişi huzurlarına girip, ziyârette bulundular. Mevlânâ Hâlid-i
Bağdâdî hazretleri, sağ yanlarına yatmış bir vaziyette murâkabe
hâlindeydi. Hâl ve hatırları sorulunca, teşekkür ve iltifât olarak
gözlerini açıp, fazla kalmamalarını ve fazla konuşmamalarını işâret
ettiler. Talebelerinden İsmâil Efendi; "Efendim zât-ı âlileriniz su
isterler mi?" dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri hâl ile; "Dünyâ ve
içindekilerden vazgeçtim. Şu anda Hak ile meşgûlüm." demek istediler. Bu
hâllere şâhid olanların hepsi, mübârek ellerini öpüp, titreyerek ve
büyük bir şaşkınlık içinde dışarı çıktılar. Dışarıda başka talebeler ve
sevenleri, Mevlânâ Hâlid hazretlerinin hâlinin nasıl olduğunu haber
almak için bekleşiyorlardı. Onlara gördüklerini anlattılar.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretleri, o gece yatsıdan sonra çoluk-çocuğunu yanlarına çağırdılar.
Onlara hitâben; "Hepinize hakkımı helâl ettim. Birbirinizden
ayrılmayınız. Vefâtınıza kadar bu evde kalınız." buyurdular. Abdest alıp
bir mikdâr namaz kıldıktan sonra; "Şu anda tâuna tutuldum." buyurdular.
Mübârek yüzleri sarardı. Sabahleyin de çoluk-çocuğuna dönerek tekrar;
"Bundan sonra beni meşgûl edip benden bir şey istemeyiniz. Bir şey
isterseniz vekîlimden isteyiniz. Beni Hak'la meşgûl olmaktan
alıkoymayınız. Hiçbir kimse ile sohbet etmek istemiyorum. Rabbim ile
meşgûlüm. Yanımda hiç kimse bulunmasın."Göz uçları ile kıbleye yönelip
sağ yanı üzere yatarak, murâkabe ve Allahü teâlânın kudretini tefekkürle
meşgûl olmaya başladı. Hastalığının şiddetinden; "Ah! vah!" gibi sesler
aslâ duyulmayıp, her azâsından, hattâ mübârek saçlarından Hakk'ın
zikrinin belirtileri görülüyordu. 1826 (H. 1242) senesi Şevvâl ayının
yirmi altıncı günü müezzin ezân okumağa başladığında, Mevlânâ Hâlid
hazretleri Fecr sûresinin son âyetlerini okudu. Meâlen; "(Sonra Allah
mümin kimselere şöyle buyurur): "Ey (îmânda sebât gösteren Allah'ı
anmakta huzûra kavuşan) mutmainne olan nefs, dön rabbine (Cennet'le sana
hazırladığı nîmetlere) sen O'ndan (sana verdiklerinden ötürü) râzı, O da
senden (îmânın sebebiyle) râzı olarak. Haydi gir (sâlih) kullarımın
içine. Gir Cennet'ime." Bu âyet-i kerîmeleri okuyup bitirdikten sonra,
mübârek rûhları Cennet-i âlâya uçtu ve Allahü teâlâya kavuştu.
Kapısında bulunan âbidler,
talebeleri, sevdikleri, vefâtlarını işitince, müteessir olarak
kendilerinden geçtiler. Talebelerinden İsmâil Efendi, oradakilere;
"Evliyânın vefâtı, bir evden öteki eve gidişi gibidir." hadîs-i şerifini
naklederek, nasîhatte bulundu. Talebelerinin önde gelenlerinden İsmâil
Efendi, Muhammed Nâsih, Ahmed Efendi,Ahmed Mekkî Efendi, Muhammed Sâlih
Efendi ve Şeyh Abdülkâdir Efendi berâberce Mevlânâ Hâlid hazretlerinin
vefât ettiği odasına girdiler. Onu sâf ve temiz, ebedî istirahata
çekilmiş bir şekilde görünce, mübârek ayaklarından öpüp göz yaşı
döktüler. Daha sonra Şeyh İsmâil Efendi; "Kendimi, öldükten sonra
dirileceğimiz yer olan haşr meydanında sanmıştım. Mevlânâ Hâlid
Efendimizin yüzleri, gözleri kamaştıracak derecede nûrluydu. Her hâli
ile nûr saçışları, velîliğine işâret ediyordu." dedi. Şeyh İsmâil
sözlerine devamla; "Elini öptüğüm zaman, mübârek terlerinin misk gibi
koktuğuna şâhid oldum. Böyle hoş koku şimdiye kadar koklamış değildim. O
güzel kokuyu yüzüme ve gözüme sürmeye başlamıştım. Cân ve gönlüm, şeker
lezzeti bularak hayat buldu." diyerek o günkü hâllerini anlattı.
Mevlânâ Hâlid hazretleri;
uzuna yakın boylu, iri yapılı, buğday tenli, burnunun ortası yüksekçe,
gözleri iri ve siyah, sakalı sünnete uygun olup, siyahı beyazından
fazlaydı. Güleryüzlü, kolları uzunca, geniş göğüslü, vakarlı ve çok
heybetliydi.
Ömrünü İslâmiyeti öğrenmek
ve öğretmekle geçiren Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri pekçok talebe
yetiştirip, İslâm memleketlerine gönderdi. Onun sohbetlerinde ve ilim
meclislerinde yetişen âlim ve velîlerden bâzıları şunlardır: Mevlânâ
Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin medrese arkadaşı Seyyid Abdullah-ı Şemdînî,
Şeyh Muhammed Hâfız Urfalı, Şeyh Ahmed Eğribozî, FeyzullahErzurûmî,
Kuzey Afrika'dan gelip feyzlerine kavuşan Şeyh Muhammed Mağribî, Şeyh
Seyyid Esad Sadrüddîn, Müftî Hayderî Bağdâdî, Şeyh Abdurrahmân Rûzbehânî,
AbdullahCeselî, Şeyh Muhammed Kudsî Bozkırî, Osman-ı Kürdî Tavîlî,
Ubeydullah Hayderî, İbrâhim Fasih Hayderî, Muhammed-i Cedîd, Seyyid
Abdülgafûr Efendi, Mûsâ Cûbûrî, İsmâil Enârenî, Abdullah-ı Herâtî,
Abdülfettâh-ı Akrî, Abdullah Erzincânî Mekkî, İsmâil Şirvânî, İsmâil
Berzencî, Molla Ebû Bekr-i Bağdâdî, Abdülgafûr Kürdî, Muhammed Meczûb
İmâdî, Şeyh Hasan Hâfız Kozânî, Şeyh Hâlid-i Cezîrî, Seyyid Tâhâ-yı
Hakkârî, Ahmed Hatîb Erbilî, İsmâil-i Basrî, Şeyh Yûsuf-i İslâmbolî,
Muhammed Hânî Şeyh Fırakî, Tâhir-i Akrî, Şeyh Tekrîtî, Mûsâ Bendenîhî,
Âşık-ı Mısrî, Hasan-ı Kudsî, Hüseyin Vâiz Malâtî, Ahmed Hicâr Halebî,
Sâlih Kazzâz-ı Dımeşkî, Ahmed Bikâî, Ahmed bin Süleymân Trablûsî Ervâdî,
Şeyh Ahmed Tevzeklî, ilim ve fazîlet sâhibi Mücâhid Şeyh Şâmil-i
Dağıstânî, Abdurrahîm Bustânî Hamevî, Ahmed Kürdî Zemlikânî, Ahmed
Kürdî, Şeyh Ali Palurî, Şeyh İsrâil Ezrâî.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretlerinin icâzet ve hilâfet verdiği bu zâtlar Mekke, Medîne, Kudüs,
Şam, Haleb, Irak, Bağdât, Basra, Kerkük, Erbil, İmâdiye,Cezîre, Şemzîn
(Şemdinli), Mardin, Ayıntab, Urfa, Diyarbakır, Anadolu'nun birçok
şehirleri, İstanbul, Hindistan, Afganistan, Dağıstan (Kafkasya),
Mâverâünnehr, Mısır, Umman, Mağrib, Girit ve diğer İslâm memleketlerine
gidip İslâm anlattılar. İnsanlar bu zâtların vesîle olmasıyla dünyâ ve
âhiret saâdetine kavuştular.
İrâde-i Cüz'iyye
Risâlesi'nin bir benzeri o zamâna kadar yazılmamıştı.
Râbıta Risâlesi'nin
bir çok şerh, tetimme ve tâlikleri vardır.
Hele Fârisî dil ile
yazdığı, ince rûhunun terennümlerini bildiren Dîvân'ı, bir
şâheserdir. Okuyanlar, zekâsının kuvvetini, görüşünün keskinliğini,
aklının üstünlüğünü, kalbinin temizliğini, sanatkârâne üslûbunu,
evliyâlıktaki derecesini ve muhabbetinin çokluğunu görür.
Îtikâdnâme eseri
İslâmın beş şartını ve îmânın altı şartını bildirmektedir. Mevlânâ Hâlid-i
Bağdâdî hazretleri bu eserini Farsça olarak yazıp, Îtikâdnâme adını
verdi. Mevlânâ Hâlid hazretlerinin kardeşi, büyük velî Mevlânâ Mahmûd
Sâhib'in talebelerinden Kemahlı Hâcı Feyzullah Efendi de, bu kitabı
Türkçe'ye tercüme ederek, Ferâid-ül-Fevâid ismini verdi. "Herkese Lazım
Olan Îmân" ismiyle neşredilmiştir.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
hazretlerinin bir de Câliyet-ül-Ekdâr adında, salevât-ı şerîfe
kitabı vardır. Okunması, keder ve üzüntüleri giderir.
Bundan başka; Cem'ul-Fevâid
min Câmi'il-Usûl ve Mecmeu'z-Zevâid, Hayâlî Hâşiyesi, Şerh-ur-Remlî
Hâşiyesi, Risâletün fil-İbâde, Arabî ve Fârisî Mektûbât, Risâletün fi
Isbât-ır-Râbıta, Risâletün fî Âdâb-il-Mürîd Maaşşeyhihî, Risâletün
fit-Tarîk, Makâmât-ı Harîrî Hâşiyesi (tam değil), Zemahşerî'nin Etbâk-üz-Zeheb'i
üzerine Fârisî bir şerh, Siyâlkûtî Hâşiyesi, Şerh-i Akâid-i Adudiyye,
El-Ikd-ül-Cevherî fil-Farkı Beyne Kesbey il-Mâtürîdî vel-Eş'arî vb.dir.
Süleymâniye'nin meşhûr
âlimlerinden bâzısı, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini, aklî ve naklî
ilimlerin en zor ve ince meseleleri ile mağlub etmek istediler ise de,
kendileri yenildiler. Yanlarında câhil gibi kaldılar. Çâresiz kalıp,
Irak'ın her bakımdan en büyük âlimi olan ve hüccet-ül-İslâm denen Şeyh
Yahyâ Mazûrî İmâdî'ye mektup yazıp; "Süleymâniye âlimleri tarafından,
din ve dünyâ ilimlerinin allâmesi, müslümanların hücceti, efendimiz,
üstâdımız Yahyâ Mazûrî İmâdî hazretlerinedir. Hak teâlâ müslümanları
uzun hayâtınızla bereketlendirsin. Şehrimizde,Hâlid isminde bir zât
zuhûr eyledi. Hindistan'a gidip geldikten sonra, vilâyet-i kübrâ ve
insanları irşâd dâvâsında bulunuyor. Bu zât, din ilimlerini mükemmel bir
sûrette tahsîl ettikten sonra, terk eyledi. Yanlış yollara saptı. Bizler
onu ilimde yenemedik. Büyüğümüz sizsiniz! Bu tarafa gelip, yanlışlığını
ve zararlarını def edip, onu yenmeniz, üzerinize vâcibdir. Gelmeyecek
olursanız, bu fikirleri bütün insanlara ve diğer şehirlere
yayılacaktır." dediler.
Bu mektup, Şeyh
Yahyâ'nın eline geçince, bâzı talebesi ile birlikte, Süleymâniye yolunu
tuttu. Şehre yaklaşınca, bütün âlimler, karşılamağa çıkıp, eline yüz
sürüp, herbiri kendi evine dâvet ettiyse de, kabûl etmedi ve; "Bu saatte
o zâtla görüşmem lâzımdır." deyip, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin
hânekâhına gitti. O devlethâneye girince, Mevlânâ Hâlid hazretleri
kalkıp kapıda karşıladı ve müsâfeha ettikten sonra, yanlarına oturttu.
Şeyh Yahyâ'nın kalbinde, bir takım ince ve zor meseleler vardı. Bunları
sorup imtihan edecekti. Daha ağzını açmadan, hazret-i Mevlânâ, Şeyh'e
hitâben; "Din ilimlerinde çok müşkil meseleler vardır. İşte biri şudur
ve cevâbı budur; diğeri şudur, cevâbı budur." buyurup, Şeyh'in
kalbindeki bütün suâlleri ve cevaplarını söyledi.
Halîl Efendi Şam'a
gidip, vâlinin konağına misâfir oldu. O akşam Mevlânâ Hâlid hazretleri,
hizmetçisine feneri hazırlamasını emredip, vâlinin konağına
gideceklerini bildirdi.Konağı teşriflerinde vâli hürmetle karşılayıp;
"Efendim, teşrifinizden çok memnun olduk. Bunun bu gecede olmasının bir
hikmeti olsa gerek." dedi. Halîl Efendi de orada idi. Mevlânâ Hâlid
hazretleri bir müddet oturup sonra ayağa kalktılar ve; "Gidelim."
buyurdular. Vâli ve HacıHalîl Efendi de saygıyla kalktı. Mevlânâ Hâlid
hazretleri gitmekten vazgeçip durdu. Az sonra tekrar kalktılar. Bu hâl
üç defâ tekrar etti. Mevlânâ Hâlid hazretleri son defâ kalktıklarında,
HacıHalîl Efendiye dönerek; "HacıHalîl Efendi! Bizim sizde bir
emânetimiz vardır." buyurdu. Halîl Efendi de; "Efendim böyle bir emânet
yoktur." dedi.Mevlânâ Hâlid hazretleri tekrar; "Elbet olacak. Cebinize
ve eşyânıza baksanız." buyurdu. Halîl Efendinin hatırına mektup
gelmeyince; "Halîl Efendi! Üsküdar kabristanlığından geçerken, şöyle
şöyle bir zât size bir mektup vermişti." buyurdu. Hacı Halîl Efendi
hatırladı ve derhal mektubu çıkarıp verdi. O zaman Mevlânâ Hâlid
hazretleri buyurdu ki: "Hacı Halîl Efendi bizimdir (bizim
misâfirimizdir)." Vâli de; "Biz köleniz deEfendimindir." dedi. Mevlânâ
Hâlid hazretleri; "O başka." buyurdular ve birkaç defâ; "Hâcı Halîl
Efendi bizimdir." buyurunca, Hacı Halîl Efendi: "İnşâallahü teâlâ hacdan
sonra efendimizin ayaklarının toprağına yüz sürerim (ziyâret edip
misâfir olurum)." dedi. O zaman Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri;
"Hacdan sonra gelirseniz bizi bulamazsınız." buyurdu. Hacı Halîl Efendi
de; "İnşâallah buluruz." dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri; "Nasîb!"
buyurdu. Daha sonra mektubu açıp okudu ve; "Bize hüsn-i zan etmişler.
Zannettikleri gibi olsun." buyurdu.
"Size önemle sünnet-i
seniyyeye yapışmanızı; câhiliye âdetlerinden ve pek aşağı olan
bid'atlerden sakınmanızı; gösterişe kapılmamanızı; halktan, bedeni
beslemeye çok ehemmiyet verenlere, kendilerinden bir şey beklemek
sûretiyle makam ve mevkî sâhipleri ile görüşmeyi terk etmenizi tavsiye
ederim. Çünkü bu şekilde onlarla görüşmek, onların lekelendiği şeylerle
sizin de lekelenmenize sebeb olur. Yapmak mecburiyetinde olduğunuz iki
bozuk işle karşılaştığınızda en hafif olanını yapmak lâzımdır. Devlet
reislerine dil uzatmayınız, onların iyilikleri için duâ ediniz. Çünkü
onların iyiliği, sizin iyiliğinize vesîle olur. Şunu iyi biliniz ki,
sizin bana en sevgiliniz; dünyâ ehline alâkası en az olanınız, başkasına
yük olmayanınız, fıkıh ve hadîsle meşgûl olanınızdır."