Rasûlullah [s.a.v.]

Digital Ashâb

Digital Âsitane

Digital Mürşid

Digital  Sufi

Digital Murabıt

Digital Ziyaret

Digital Sanat

Tasavvuf Literatürü

TasavvufPortalıHaritası

Hakkani

1  2  3  4  5 

 6  7  8 9 10 

1112 13 14 15 

1617 18 19 20 

2122 23 24 25 

2627 28 29 30 

3132 33 34 35 

3637 38 39 40

Sohbetler

 

WEBSİTE  İÇERİĞİ'nden

SEÇMELER...

 

Rasulullah

(S.a.v. ) Kronolojisi

 

Hz. Fatımatuz-Zehra ( R.A. )

 

Şehidler Efendisi : Hz. Hamza (R.A.)

 

Ashâb-ı Suffa

 

Bilal-i Habeşî

( R.A. )

 

Ebuzer-i Gifarî

( R.A. )

 

İmam-ı A'zâm Ebu Hanife

( K.S. )

 

Tasavvuf Yollarının Pîrleri

 

"Su Üstüne Yazı Yazmak"

 

"Gariblerin Kitabı"

 

Karadut Ağacı Kurumasın !..

 

 



Tasavvuf ve tarikatlarla ilgili

F E T V A L A R

 

Ömer Ziyâuddîn DAĞISTÂNÎ (k.s.)

 

Çevirenler

Doç. Dr. İrfan GÜNDÜZ

Doç. Dr. Yakup ÇİÇEK

 

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

 

İ Ç İ N D E K İ L E R ................................................................V

 

ÖMER ZİYÂUDDİN (K.S.) EFENDİ HAZRETLERİ.......IX

Hayatı ....................................................................................IX

Şahsiyeti ve Eserleri .............................................................X

 

S U N U Ş (Oğlu Prof. Yusuf Ziyaeddin BİNATLI)..............X I

 

 

BEYANÂT-I FETAVÂ-YI ÖMERİYYE Fİ'T-TARAİKI'L-ALİYYE ...................................................................XV

 

I. BÖLÜM

İNTİSÂB NİÇİN GEREKLİDİR? .........................................3

MEZHEP İMAMLARI VE TASAVVUFLA İLGİLERİ ......6

İRŞAD GERÇEĞİ VE GEREKLİLİĞİ .................................9

Âlimlerin Mürşide İhtiyacı ..........................................11

Şeyh Niçin Gereklidir? .................................................14

İzinsiz Zikir Olur mu? .............................................16

İrşâd İzni ve İcazetnamenin Lüzûmu........................17

İNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHARE .................................21

İstihare Namazı Nasıl Kılınır? ..............................24

Tarikat Nasıl Alınır? ..................................................27

Biat Nedir? .....................................................................28

Bîatın Delilleri Nelerdir? ..........................................32

Haramda Biat Olur mu? ............................................35

MÜRŞİDDE ARANAN ÖZELLİKLER NELERDİR? ........36

İrşâd İçin Kerâmet Gerekli midir? .....................38

Biatın Sünnette Yeri ................................................40

Kadınların İntisabı .....................................................41

Niçin Biat? ....................................................................43

Kadınların Biatı ve Sünnetteki Yeri ..........................46

 

II. BÖLÜM

HIRKA NEDİR?............................................................................51

Hırka Giyme ve Giydirmenin Sünnette Yeri ...54

Evliyâullaha Ait Eşyaya Hürmet .............................58

Hırka Giymenin Tarihçesi ........................................59

Hırka Giymenin Niyyeti................................................61

 

III. BÖLÜM

ZİKİR NEDİR? DELİLLERİ NELERDİR? ...................65

Hatm-i Hâcegân Zikri ...............................................70

TARİKATLARIN TEŞEKKÜLÜ ...........................................72

Tarikat Nedir? ...............................................................74

Istılah Kullanılmasının Gereği .................................75

MA'RİFET VE VUSLAT NEDİR? ........................................77

TARİKAT - ŞERİAT MÜNÂSEBETİ .................................84

Tarikat ve Amel-i Sâlih................................................86

Yakîn Mertebesine Ulaşmak Mükellefiyetleri Kaldırır mı? ...................87

ZİKİR .................................................................................................91

Câmi ve Mescidlerde Zikir .........................................92

Vecd ve Zikir ........................................................................93

Toplu Zikir ve İstimdâd ...................................................97

Zikir ve Semâ ......................................................................106

Her Yerde Her Zaman Zikir ........................................111

Zikir ve Devrân ..................................................................119

Zikrederken Kendinden Geçme ...............................123

Semâ Nedir? .........................................................................124

Tevâcüd - Vecd - Vücûd .................................................126

Zikr-i Celi ..............................................................................128

ZİKRİN FAZİLETİ VE DELİLLERİ .......................................130

Zikir ve Tesbih......................................................................133

ÖZEL ZİKİR TÜRLERİ .....................................................135

Gizli Zikir ......................................................................136

Tefekkür ............................................................................140

MUKABELE VE NİYAZ ......................................................143

 

IV. BÖLÜM

RÂBITA NEDİR? NASIL YAPILIR? ...............................147

Râbıta Çeşitleri ...........................................................148

Râbıtaya Karşı Çıkmanın Hükmü ........................163

Velîler ve Tasarruf .................................................171

Türbelere Hürmet ve Ölülerle Rabıta .....................176

 

V. BÖLÜM

TEVECCÜH NEDİR? .............................................................183

KERÂMET NEDİR? DELİLLERİ NELERDİR? ..............184

RİCÂLÜ'L-ĞAYB ........................................................................187

VELÂYET NEDİR? KAÇ ÇEŞİTTİR? ...............................188

 

Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili F E T V A L A R  Kitabı

 

S U N U Ş

 

Oğlu Prof. Yusuf Ziyaeddin BİNATLI’nın Kaleminden

 

Rahmetli babam Dağıstanlı Şeyh Ömer ZiyâeddinEfendi Hazretlerinin «FETEVÂ-İ ÖMERİYYE» isimli

te'lif eseri, İslâm tasavvufunun çok önemli meselelerini ihtiva etmektedir. Şu hususu açık yüreklilikle

belirteyim ki bu eserin sadeleştirilerek lâtin harfleriyle tekrar neşredilmiş olduğunu öğrendiğim zaman

yüreğimin heyecanla titrediğini hissettim. Çünkü bu ve bunun gibi arap harfleriyle basılmış değerli eserlerin,

kütüphanelerin raflarında merak sahibi tarafından okunması için bekletilmesinin hatalı olduğuna inanıyorum.

 

İşte beni heyecanlandıran bu inancıma uygun davranışın SEHA Yayınevi tarafından yapılmasıydı.

Benimle aynı inancı paylaşmış olacak ki SEHA Yayınevi, Süleymaniye Kütüphanesinde kimbilir kaç on

yıldanberi uyumakta olan Fetevâ-i Ömeriyye'yi sadeleştirmekle, ona yeni bir hayatiyet kazandırmış oldu.

Cenâb-ı Hakk'dan niyazım, Osmanlıca yazma ve basma nice eserin herkesin istifadesine sunulması hususunda

ilgililere gayret ihsan buyurmasıdır.

 

Fetevâ-i Ömeriyye ihtiva ettiği konular itibariyle tasavvuf ve İslâm düşüncesi tarihçilerine bir kaynak

teşkil edecek ve dini öğrenim gören İlâhiyat öğrencilerine geçmiş yılların akışı içinde Mürşid-Mürid râbıtasını;

kul'un, Yaradanına ulaşma isteğinde sarfettiği gayreti ve sonunda «FENÂ-FİLLÂH» oluşunu öğretecektir.

Şu hususu da belirtmekte fayda görüyoruz. Tasavvufun mevzuuna giren her mes'ele, her dönemde

herkesin zihnini az çok işgal etmiştir; bugün de etmektedir.

Allah korkusuyla dinin yasak ettiği şeylerden kaçınanlar, yani «Takvâ» sahibi olanlar ve «zühd»e

sımsıkı sarılanlar her devirde ister istemez kendilerini tasâvvuf âlemi içinde bulmuşlardır. Çünkü zühd

ve takvânın yüceliği, kişiye tasavvuf âleminin kapısını açmada anahtar olmuştur.

 

Bugünün insanı, din ve vicdan hürriyetiyle nasıl zühd ve takvâda bulunuyorsa, yine öylece tasavvuftaki

yolunu kendi vicdanından seçer. Hangi yolun kendisini Allah'a daha sür'atli götüreceğine inanıyorsa o

yola kalbi ile kendisini bağlar. «Mürid»in «murad»ına ermesi elbette ki kolay değildir. Zühd ve takvâ sahibi

kişi önce «tevbe» ederek ruhunu yıkamalı, sonra «zühd» deryâsında ibâdetle «mustağrak» olmalı, aza

«kanaat» edip, «yalnızlığa» bürünmeli, hiç usanmadan «zikr» etmeli, kalbiyle ve ruhuyla Cenâb-ı Hakk'a

«teveccüh»te bulunması, «sabır» yönünden Hz. Eyyûb'u kendisine örnek almalı ve nihayet Allah'ın «rızası»na ulaşmalıdır.

Tasavvuf ehlinin böylesine bir mertebeye ulaşması yani «vâsıl» olabilmesi için önemli feragatlerde bulunması gerekir:

Bu fedakârlıklardan birincisi, kendi iradesinden ve bütün isteklerinden vazgeçip Allah'ın iradesine tâbi

olmalı, (Fenâ-Fil-Kusur), İkincisi, gözleriyle gördüğü herşeyden vazgeçip herşeyi Allah'da görmeli (Fenâ-Fis-Şuhud),

 Üçüncü feragat, bütün varlıklardan vazgeçip Allah'ın varlığına sarılmalıdır (Fenâ-Fil-Vücud).

Böylece tasavvuf ehli kâinatın yaratıcısı olan Yüce Allah'ın varlığı içinde erimiş olur. Bu erime mutasavvıf

kişiye «vilâyet» gibi en yüksek mertebeyi kazandırmış olur.

Fetevâ-i Ömeriyye'nin kaleme alındığı yüz yıla varan bir dönemde ve daha önceleri «vilâyet» makamını

kazanmış veliler elbette vardı. O dönemlerde pek çok zühd ve takvâ sahibi mü'min de mutasavvıfların

okulu diyebileceğimiz «Tekke»lerde bu mertebeye ulaşmak için geceli gündüzlü çalışma ve ibâdet

içindeydiler. En değerli tasavvufî eserler böylesine bir çalışma sonucu meydana gelmiştir.

Bugünün dünya görüşü karşısında bütün bu yazılanlar, bir hayal alemi kadar ulaşılması imkânsız gibi

görünebilir. Hattâ bugünün getirdiği hayat şartlarının çok güç olduğu bir ortamda itikâfa çekilmenin,

mistik bir yaşantı içinde olmanın tasavvufi düşünceye imkân vermeyeceği de düşünülebilir. Böyle düşünenler

bir bakıma haklı da olabilirler. Ama Tasavvuf'un şu tariflerini gözönünde tutarsak, tasavvufi düşünceyi

önemsememek, ona bel bağlamamak da mümkün olamaz.

 

Değerli arkadaşım Prof. Dr. Mustafa Kara'nın «Tekkeler ve Zâviyeler» adlı eserinde gördüğüm

birkaç tarifi buraya aktarmak istiyorum :

Ebul-Hasan Nuri: «Tasavvuf ahlâktan ibarettir» (Kuşeyri Risâlesi, sh. 126).

Ebû Hafs Haddad: «Tasavvuf edebten ibarettir» (Sülemi, Tabakât, sh. 119).

Ebû Muhammed Ceriri: «Tasavvuf her çeşit güzel huyla bezenmek, bütün kötü huylardan arınmaktır» (Kuşeyri, sh. 126).

Maruf Kerhi: «Tasavvuf ahlâki esaslara göre yaşamak ve insanların elinde bulunan şeylere göz dikmemektir» (Kuşeyri, sh. 127).

 

Bu tariflere daha nice eserden nicelerini katmak mümkündür. Şimdi kendi kendime düşünüyorum: Tasavvuf

ahlâk ise, tasavvuf edebse; tasavvuf güzel huysa, tasavvuf kötülüklerden arınmaksa, tasavvuf başkalarının

malına göz dikmemek, ırza saldırmamaksa; tasavvuf hilekârlık, hırsızlık, ihtikârcılık, bencillik, kibirlilik demek değilse...

Ahlâksızlıktan, edebsizlikten ve bütün kötülüklerden yakındığımız bir ortamda, doğrusunu isterseniz

böylesine bir mutasavvıf olmanın özlemini duyuyor ve herkesin de bu duygu ile kalplerini doldurmalarını temenni ediyorum.

 

Cenâb-ı Hak hepimizi en güzel ahlâk ile muammer eylesin ve doğru yolumuzda dâim kılsın. Âmin.

 

Prof. Yusuf Ziyaeddin BİNATLI

(Oğlu)

 

Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi emekli Dekanı

ve İslâm Dininin Umumi Esasları Öğretim Üyesi

 

 

BEYÂNÂT-I FETÂVÂ-YI ÖMERİYYE Fİ'T-TARÂİKI'L-ALİ YYE

 

İhsan ve iltifâtı büyük, ni'metleri nâ-mütenâhî olan Allahü Azîmüşşân'ın yüce adıyla...

 

Her türlü hamd; bütün kapıları açarak güçlükleri kolaylaştıran, zulmânî ve nûrânî perdeleri

aralayarak hakîkatları gösteren Cenâb-ı Zülcelâl'e...

 

Salât ü selâm; sevgililer sevgilisi Hazret-i Muhammed Mustafa Aleyhi Ekmeli't-tehâyâ Efendimiz

ile O'nun şerefli âl ve ashâbına...

 

Tarikatlar ve tasavvufla ilgili FETVÂLAR kitabı, Kur'ân-ı Azîmü'l-Bürhân ve Ahâdîs-i Nebeviyye

başta olmak üzere en güvenilir fıkıh kitaplarındanderlenmiş, Bâbü'l-meşâyih'in ileri gelenlerinden,

Alay Müftîsi eş-Şeyh el-Hâcc Hâfız Ömer Zıyâüddîn b. Abdullah ed-Dağıstânî el-Mırtî - Allah

kalblerini Mu'tî' ism-i şerifinin feyz ve bereketiyle ma'mûr kılsın - tarafından tertîb edilmiş

ve esere FETÂVÂ-YI ÖMERİYYE Fİ'T-TARÂİKI'L-ALİYYE adı verilmiştir.

 

Gayret bizden, tevfîk ve hidâyet, kullarını yolların en doğrusuna ileten Cenâb-ı Hak'tandır.

 

I. BÖLÜM

İNTİSAB

İNTİSÂB NİÇİN GEREKLİDİR?

SORU :

Şimdiye kadar olduğu gibi bundan böyle de, tasavvuf

ve tarikat büyüklerini, yol gösterici bir şeyh

ve mürşid olarak benimsemek, onlara intisâb etmek

doğru mudur? İslâmî emir ve yasaklara uygun bir

davranış mıdır?

CEVAP :

Tasavvuf ve tarikat şeyhlerini, mürşid olarak tanımak,

onların irşâd ve işâretlerine göre özümüzü, sözümüzü

ve davranışlarımızı düzenlemek şer'-i şerife

uygun, güzel ve hattâ herkes için lüzumlu bir husûstur.

Kendisine ma'nevî kir ve bulanıklıktan âzâde

«kalb-i selim» (eş-Şu'arâ (26), 89) ihsan edilmeyen kişinin,

kâmil bir şeyh ve mürşidden gönül hastalıklarından

kurtulma çârelerini öğrenip uygulaması vâciptir.

Zâhiri ilimleri öğrenmenin lüzûmuna gelince; kalbi

kirleten ve gönül hayâtını körelten duygulardan

arınabilmek için bu ilimleri öğrenmekten müstağni

kalmak mümkün değildir. Gelmiş-geçmiş büyük âlimlerin

pek çoğu, zâhiri ilimlerde kemâle erdikten sonra,

ma'nevi hayâta girmişler, seyr ü sülük sonunda

terakki ederek irşâd mevkii'ne yükselmişlerdir. (Tuhfet-

i İbn-i Hacer min kitâbi's-siyer)

«Aklı başında ve âlim olan kimselerden, doğru

4

yolu göstermelerini isteyiniz. Ki doğru yolu bulabilesiniz.

Onları dinleyin. Söz ve nasîhatlarına uyun. Gösterdikleri

yoldan dışarı çıkmayın. Aksi halde pişman

olursunuz.» -Hadîs-i Şerîf-

«Mü'min mü'minin aynasıdır.» -Hadîs-i Şerîf -

«Şeyhi olmayan kimsenin şeyhi şeytandır.»

- Bâyezîd-i Bistâmî -

Bir başka ifâde ile de:

«Kılavuzu olmayan kişinin yol göstericisi şeytandır

» denilmiştir.

Nitekim İmam Kuşeyri meşhûr Risâle'sinde şöyle

buyurmaktadır:

«Bakıcısız ve bahçıvansız, dağbaşında, kendiliğinden

büyüyen ağaç, yaprakla donansa bile meyve vermez.

Meyve verse de lezzeti, bağ ve bahçe meyvelerinin

lezzeti gibi olmaz. Böyle bir ağaç bir yerden diğer

bir yere nakledildiği zaman hem çok güzel olur, hem

de bol meyve verir. Çünkü ona emek verilmiş ve üzerinde

tasarruf vukû bulmuştur.

Şer'-i şerif, köpeklerin bile eğitilip terbiye edilebileceğini

kabûl etmiş, öldürdüğü veya yakaladığı av

hayvanının helâl olabilmesi için, bu konuda yetiştirilmesini

şart koşmuştur. Aksi takdirde sıradan bir

köpeğin getirdiği avın eti yenmez. (Rûhü'l-beyân)

Muhakkak ki köpek, hayvanların temiz olmayanlarından

biri, et ve et ürünlerine karşı da en muhteris

olanıdır. Buna rağmen o bile terbiyeyi kabûl edip

eğitilebiliyor, onun ete ve kemiğe karşı olan ihtiras

ve arzûsu kırılabiliyor da, mahlûkâtın madden ve ma'-

nen en şereflisi olan insanın bunu kabûl etmemesi nasıl

düşünülebilir? Bu yüzden meşâyih-i kirâm: «Kur-

İNTİSAB NİÇİN GEREKLİDİR 5

tarıcısı ve yol göstericisini görmeyen ve bulmayan kişi

kurtulamaz» buyurmuşlardır.

Bizim için, Rasûlüllah'ın hayâtında ta'kîb edilmesi

gereken en güzel örnekler vardır. Bu sebeple Rasûlüllah'ın

muhterem ashâbı bütün ilim, edep ve ahlâki

davranışlarını, Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz'den

almışlardır. Bir kısım sahâbeden «def'-i hâcet şekline

varıncaya kadar her şeyi biz AlIah'ın Rasûlü'nden öğrendik

» haberi rivayet edilmiştir.

Fahreddin-i Râzi ise: «Bizi dosdoğru yola ilet»

âyet-i kerimesinde Cenâb-ı Hakk sâdece «sırâta'l-müstakim

» ifâdesi ile iktifâ etmemiş, peşinden «Kendilerine

ni'met lütfettiğin kimselerin doğru yoluna ilet»

ibâresini ilâve etmiştir. Bu durum, müridi, vuslata,

hidâyet makamlarına ve mükâşefeye götürecek bir

yolun bulunmadığına, ancak kendisini doğru yola sevk

edecek, yanlışlık ve sapıklıktan koruyacak bir şeyh

ve mürşide uyması hâlinde hidâyetin gerçekleşebileceğine

delâlet eder demektedir.

Bu eksiklik ve ihtiyaç bütün varlıklar için geçerlidir.

Zira onların akılları hak ve hakikatin idrâkine,

doğruyu eğriden ayırma gücüne yeterli değildir. Bu

sebeple, eksik ve kendi kendine yeterli olmayan kimselere,

kendisine uyulan ve yol gösterici olan kâmil

bir mürşid gereklidir. Ki böylece onun eksik aklı, mürşidin

kâmil aklı ve doğru tavsiyeleri ile takviye edilsin.

O da böylece sa'âdetlerin yoluna ve kerâmetler

basamağına ulaşabilsin. Bu gerçeğe işâret etmek üzere:

«Önce arkadaş sonra yol» denmiştir. Adı geçen

ifâdeler ışığında: Herkes için hem hissi, hem de ma'-

nevî bir mürşidin bulunmasının zarûrî olduğu söylenebilir.

(Tefsiru'l-kebir)

6

MEZHEP İMAMLARI VE TASAVVUFLA

İLGİLERİ

SORU :

Dört büyük mezhebin kurucusu bulunan imamların

bizzat kendileri, çağdaşı olan şeyhlerden tarikat

almışlar mı? Ferdî veya toplu zikir meclislerinde onlarla

bir arada bulunmuşlar mı? Teveccüh ve mukâbele

ile yapılan niyaz merâsimlerine katılmışlar mı?

Tasavvuf ve tarikat büyüklerine karşı mütevâzı bir

tavır takınıp onlara karşı saygı ve hürmet göstermişler

midir?

CEVAP :

Mezkûr imamların hepsi de bir şeyhe intisâb etmişler

ve ondan ma'nen feyz almışlardır. Nitekim

İmam-ı A'zam Hazretleri, vefatlarından iki sene önce

kendi öğrencilerinden birine intisâb ederek tarikat

almış, vefât ederken de: «Son iki senem olmasaydı

helâk olurdum» buyurmuştur.

İmam Şâfi'î Hazretleri ise, aslen ümmî, fakat gönlü

ilm-i ledünnî ile dolu Şeybân-ı Râ'î gibi bir zâtın

önünde, anasının dizi dibinde oturan bir çocuk gibi

mütevâzı bir tavır içinde bulunur ve teveccüh için

beklerdi. Hattâ İmam-ı Hanbelî Hazretleri :

»—Yâ İmâm-ı Şâfi'i! Şeybân-ı Râ'î gibi bir ümmiye

karşı niçin bu kadar tevâzû gösteriyorsunuz?»

diye sorduğunda O:

«—Yâ imâm-ı Hanbelî! Bizim ilim ve îman konusundaki

sözlerimiz bu zâtta fi'len yaşanılan bir hâl

ve davranış şeklinde tezâhür etmiştir» diye cevap vermiştir.

Hattâ İmâm-ı Hanbelî, imtihan etmek ve ilmî

seviyesini ölçmek maksadıyla Şeybân-ı Râ'î Hazretleri'ne,

fıkhın en çetrefil mes'elelerinden birkaç soru

MEZHEP İMAMLARI VE TASAVVUFLA İLGİLERİ 7

sormuş, aldığı pek ince ve nükte dolu cevap karşısında

hayret etmekten kendini alamamış ve düşüp bayılmıştır.

Bu hâdiseden sonra da İmâm-ı Şâfi'î ile birlikte

Şeybân-ı Râ'î'nin zikir ve sohbet meclislerine katılmışlar,

diğer âlim ve öğrencilerine de süfiyye meclislerine

devam etmelerini tavsiye buyurmuşlardır.

İmam Azam Ebû Hanife rahmetullah aleyh'in vefâtından

iki sene önce sûfiyye yolunu benimseyerek

talebelerinden birine intisâb edip ondan tarikat aldığı,

vefâtı esnâsında da: «Ömrümün son iki senesi olmasaydı

Nu'man helâk olurdu» sözleriyle de bunu vecizeleştirdiği

ve ölümsüzleştirdiği bilinmelidir. (Mektûbât-

ı Rabbani)

İmam A'zam Hazretleri hadîs-i şerifte de işaret

edildiği üzere, abdest suyuyla birlikte akan günâhın

necâsetini keşfen gördüğünden, abdest alımında kullanılmış

müsta'mel suyun, tekrar abdest almak için

kullanılamıyacağına hükmetmiştir. (Şa'rânî, Mîzânü'l-

kübrâ)

İmam Şa'rânî Tabakât'ında İmam Şâfi'i ile Ahmed

b. Hanbel"in sûfiyye meclislerine devam etme ve

onların zikir ve sohbetlerinde bulunma konusunda

i'tinâ gösterdikleri, kendilerine; zikir ve sohbetten başka

meşgaleleri bulunmayan sûfilerle niçin haşir-neşir

oluyorsunuz? denildiğinde de: «Takvâ, zikir, muhabbet

ve ma'rifetten meydana gelen dini hayâtın

ana sermâyesi sûfîler nezdinde bulunmaktadır» cevâbını

verdiklerini nakletmektedir.

İmâm-i Şâfi'i Hazretleri, Şeybân-ı Râ'î'nin huzûrunda

anasının önünde diz çöken çocuğun duruş ve

oturuşu gibi saygılı bir tavır içinde bulunurdu. İmam

Ahmed b. Hanbel İmâm-ı Şâfi'î'nin yanında oturur-

8

ken bir gün Şeybân-ı Râ'î çıka geldi. Ahmed b. Hanbel:

«Bu zât, zâhiri ilimlerdeki eksikliğine rağmen hâlâ

bâtın ilmini elde etmeğe çalışıyor, bu yüzden kendisine

fıkhı birkaç mes'ele sormak istiyorum» deyince

İmâm-ı Şâfi'î: «Bunu yapma» dediyse de İmam

Ahmed b. Hanbel kendisini alamayarak Şeybân-ı

Râ'î ye:

«Beş vakit namazdan birini kazaya bırakıp, bilâhare

kazâ edeceği zaman da bu vaktin hangisi olduğunu

unutan bir kimse hakkında ne dersin? Böyle bir

kimse ne yapmalı ve nasıl davranmalıdır? diye sordu.

O'nun: «Allah'tan gâfil ve habersiz olarak yaşayan

böyle bir kimse bu hâlinden vazgeçinceye ve gafleti

unutuncaya kadar cezâlandırılmalıdır» şeklindeki cevabı

karşısında Ahmed b. Hanbel kendinden geçerek

yığılıp kaldı ve bayıldı. Ayılınca İmâm-ı Şâfi'i: «Ben

sana O'na karşı gelmemeni söylememiş miydim?»

dedi.

Başka bir zaman da develerin zekâtının nasıl verilmesi

gerektiğini sordu ve şu cevâbı aldı:

«Fıkhın sâdece ilmiyle uğraşan sizlere göre, her

beş deveye karşılık bir koyun verilir. Ama bize göre

beş devenin beşi de, hattâ varsa koyun da zekât olarak

verilir» buyurdu. «Bu konuda delilin nedir ve

dayanağın kimdir?» diye sorulunca da: «İmâmım Ebû

Bekri's-Sıddîk'tır. Zira O, bir mücâhede sırasında elinde

ve avucunda ne varsa hepsini ordunun teçhizi için

Rasûlüllaha arzettiğinde, kendisine: «Senin ve ehl ü

ıyâlin için geride ne bıraktın? diye sorulunca: «Evet

onlar için Allah ve Rasûlü'nü bıraktım» cevâbını lütfetti.

Bunun üzerine huzûrda bulunanlar hayret ve

şaşkınlık içinde kaldılar. Şeybân-ı Râ'i bir ümmi idi.

Ümmîsinin hâli böyle olunca, âlim olan sûfilerin du-

ÎRŞAD GERÇEĞİ VE GEREKLİLİĞİ 9

rumunu buna göre düşünmek ve takdir etmek gerekir.

İRŞAD GERÇEĞİ VE GEREKLİLİĞİ

SORU :

Büyük âlimler ve İslâm hukukçuları (fakîhler)

tarîkatlardan birine girdiler ve o tarîkat şeyhlerinden

birini yol gösterici mürsid olarak benimsediler mi?

Ma'nevî bakımdan kâmil ve mükemmil bir mürşidi

şeyh edinmek hakkında, fıkhî eserlerde açık bir hüküm

var mıdır?

CEVAP :

Vardır. Çoğu kimseler seyr ü sülûka girmişlerdir.

İmam Gazzâli, Ibnü'l-Hümâm, Suyûti, Ibn-i Hacer, Şa'-

rânî, Şürünbülâlî, Hayrüddin er-Remli, el-Hamevi,

Muhşi'l-Eşbâh, 'Izz b. Abdüsselâm, Tâcü's-sübkî, Kadı

Zekeriyyâ el-Ensâri, Şâzelî, Abdülkâdir el-Gîlânı,

Mevlânâ Câmi gibi pek çok âlim ve fakîh buna misâl

olarak verilebilir.

İmam Gazzâli başta olmak üzere, pek çok imam

ve âlim tarikatlardan birine intisâb etmiştir. Bu zâtın

İhyâu 'ulûmiddin adındaki eserine başvurulduğunda

daha detaylı ve geniş bilgi alınabilir. Durum bütün

açıklığı ile görülebilir. İbnü'l-Hümâm, es-Suyûtî, İbn-i

Hacer ve benzerleri bu meyanda zikredilebilir.

Riyâ, kendini beğenme (ucb), hased, ihtirâs ve

benzeri kötü huylar gibi kalbi hastalıklar ile bunların

mâhiyeti, sebepleri ve kurtuluş çârelerini bilmek,

bunların zıddını öğrenip yaşayarak nefsin alışkanlıklannı

kırmak ve kötülüğü âmir karakterini değiştirmek,

ilâhi takdir ve tecelliye rıza göstermece gibi güzel

hasletleri benimsemek demek olan bâtın ilmi, in-

10

sanlardan pek azına nasib olan kalb-i selim sâhipleri

dışında herkese farz-ı ayn'dır. Kesinlikle riâyeti gereken

bir husûstur.

Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensari: «Tasavvuf ve tarikat

büyükleri ile bir araya gelmeyen her fakîh, kupkuru,

katıksız bir ekmek gibidir. Zira ilim, ağır sorumluluklar

isteyen bir haslettir. Nefsin âlimlere karşı

kurduğu aldatıcı tuzaklar pek çok ve çeşitlidir. Değil

öğrenciler, çoğu zaman âlimler bile kendilerini

onun ağına düşmekten kurtaramazlar» buyurdu.

«Ma'nevî hayâtında irfân, gönül dünyâsında kemâl

isteyen kimse, yol gösterici, kâmil ve güvenilir

bir mürşid edinmelidir. Bu konuda mutaassıb olanlara

iltifât etmemelidir. Şeyhlerin en ârif ve en fazla

verâ sâhibi olanını tercih etmelidir. Şeriat ve hakikatin

inceliklerini en iyi bilen ve benimsemiş olan

takvâ sâhibi bir şeyhe bağlanıp, emir ve işâretlerine

boyun eğerek, kulluk görevlerinde şekilcilikten kurtulmalı,

ibâdetlerinden haz almaya, huşû' ve huzû'

duygusunu yakalamaya çalışmalıdır. Bu husûsiyetlere

sâhip bir mürşide rastlayan kimseye düşen, söz ve

sohbetlerinden istifâde ve istifâzaya gayret göstermek,

dinî hayâtında mükemmelliğe doğru yürümektir.

Bu durum edille-i erba'a (Kitap, sünnet, icmâ-ı

ümmet ve kıyâs-ı fukahâ) ile sâbit olduğu gibi, bütün

semâvî kitapların sarih beyânı ile de tevsik edilmektedir.

Hepsinde de tasavvuf; tarikat ve irfân yolu

şeklinde açıklanmaktadır. Gelmiş-geçmiş semavi kitapların

ve ilâhî dinlerin hepsinde durum böyle gösterilmektedir.

Bütün âlem bir araya gelse, islâmi esaslara

müstenid tasavvufun bir noktasını bozmaya ve

değiştirmeye kalksalar buna kitâbî ve şer'i bir mesned

bulamazlar. «Fıkıhta şâfi'ilerin önde gelen âlimlerin-

İRŞAD GERÇEĞİ VE GEREKLİLİĞİ 11

den olan İbn-i Hâcer'in mezkûr mütalâası bu gerçeğin

açık bir ifadesidir.

Âlimlerin Mürşide İhtiyacı

SORU : .

Şer'i hükümlere göre kendilerine uyulan mürşidlerin,

kutup ve gavs derecesine vâsıl olsalar dahi,

dört fıkhî mezhepten birini benimseyip, ona göre yaşaması

farz-ı ayn olduğu gibi, içtihâd derecesine ulaşmış

olan imamlar ile sâir âlimlerin de bir şeyh ve

mürşide muhtaç bulunmalarının sebebi nedir?

CEVAP :

Âlimlerde söz, davranış ve bilgilerinin kendilerine

hâl olması, kalblerindeki bazı değişikliklerin sükûnet

bulması, ilme'l-yakîn bildiklerini ayne'l-yakin görebilmelerini

sağlamak için ehil bir mürşide muhtaçtırlar.

Nitekim; Hz. Ömer el-Fârûk radıyallahü anh Enes

İbn-i Mâlik radıyallahü anh'in huzûrunda diz çöküp,

mütevâzi bir edâ içinde oturdu ve:

— Yâ Enes! Siz yıllarca Rasûlüllah sallâllahü

aleyhi ve sellem'in. hizmetinde bulundunuz. Binâenaleyh

O'nun huzûr-ı saâdetlerinde ömrünüzü geçirdiniz.

Bu sebeple siz, münâfıkların hallerini, kalblerinde

nifak bulunup bulunmadığını çok rahat kestirebilirsiniz.

Benim kalbimde de nifak alâmeti var mıdır?

bakınız» diye ricâ ettiği zaman, Hazret-i Enes hüngür

hüngür ağlamaya başladı. Hazret-i Ömer, Hazret-i

Enes'in bu ağıt ve göz yaşlarını kalbinde nifak izleri

taşıdığına hamlederek, onu bastırırcasma daha şiddetle

ağlamaya başladığında Hazret-i Enes:

— Yâ Ömer! Lütfen susunuz ve sâkin olunuz. Fâ-

12

rûk olan siz bile nifak belâsından bu kadar korkmak

tasınız. Bu yüce hassasiyetinize bakıyor ve ben kendi

başıma yanıp ağlıyorum cevabını verdi. Bunun üzerine

Hazret-i Ömer;

— Yâ Enes! Nifak ve imtihandan ancak münafıklar

emin olur. Allah'ın mekr ve imtihanından emin

olma!» buyurdu. -Burada söylenen nifaktan maksadın

şirkle değil riyâ ile ilgili olduğu unutulmamalıdır.

İmam Kuşeyri meşhûr Risâle'sinde şöyle buyurmaktadır

:

«Tarikat şeyhi durumunda bulunan sûfiler, nakli,

aklî ve zahiri ilimleri ilme'l-yakin bilmekten, ayne'lyakin

görme derecesine yükselmiş kimselerdir. Öyle

ki, insanlar için gaybî olan bir şey, onlar için apaçık

ve gözleri önünde seyredilebilir. Diğer insanlar taklid

ve istidlâl, onlarsa tahkik ve vuslat ehlidir.

«Leylâ, bizler senin güzelliğinle aydınlanmakta,

insanlar ise karanlıkta kalmaktadır» denilmiştir. Fahreddin-

i Râzî kuddise sirrehu'dan bu konuya ışık tutmak

üzere şöyle bir rivâyet anlatılmaktadır.

Bağdat'a gitmek üzere yola çıkan Râzi, şehrin girişine

yaklaştığı vakit, ihtiyar bir kadın dışında bütün

yöre halkının kendisini karşılamak üzere beklediğini

görür. Kadının hayret verici bu hareketi Râzî'ye

haber verilince, onun bu davranışı merâkını celbetmiŞ

ve ziyâret etmek maksadıyla yanına gitmiş, karşılamaya

çıkmamasının sebebini sormuştu. Bunun

üzerine kadın:

«— Sana ta'zim ve hürmet göstererek debdebe ile

karşılamanın sebebi nedir? Ne özelliğin var ki böyle

davranmak gerekiyor?» şeklinde cevap verdi. Râzi

ise:

«—Ben Allah'ın varlığı ve birliğini binlerce delîl

ile isbâta muktedir bir ilim adamıyım. O yüzden olsa

ÎRŞAD GERÇEĞİ VE GEREKLİLİĞİ 13

gerek..» deyince yaşlı kadın ibret verici ve düşündürücü

şu cevâbı lütfetti:

«— Allah ü Azimüşşân'ın varlığı ve birliği konusunda

bir şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Dolayısıyla

O'nu isbât için bir delil ve dayanak aramak ihtiyâcı

nı da hissetmiyoruz. Zira biz Cenâb-ı Hakk'ın tevhid

denizinin dalgaları arasında garkolmuş, müşahede ve

vuslat ehliyiz. Siz ise taklid ve istidlâl ehlisiniz.»

Fahreddîn-i Râzi kadının ma'rifet ve irfan dolu

bu cevâbını gönülden tasdik etti.

Sûfî ve meşâyih huzurunda mezhep imamları bile

her zaman saygı ve hürmet hissi duymuşlar, onları

kendi nefsleri üzerine tercih etmişlerdir. Eğer meşâyihde

cezbedici böyle bir meziyet bulunmasaydı, durumun

tam tersiyle tecelli etmesi gerekirdi. Kaldı ki,

İmam Şâfii'nin ümmî şeyh Şeybân-ı Râi'ye gösterdiği

saygı gözlerimizin önündedir. Bütün celâl, azamet ve

büyüklüğüne rağmen Hazret-i Ömer el-Fârûk radıyallahü

anh, Enes b. Mâlik radıyallahü anh'in önünde

mütevazı bir şekilde diz çökerek oturur ve şöyle derdi-

«—Ey Enes! Sen Allah'ın Rasûlü Efendimiz'in ve

yüce Ehl-i beyti'nin yıllarca hizmetinde bulundun.

Muhakkak ki Allah ve Celle ve Ala münâfıkların durumunu

ve iç görüntülerini size öğretmiştir. Nitekim

Cenâb-ı Hakk: «Kalblerinde hastalık olanlar, yoksa

Allah'ın kendilerine besledikleri kinlerini ortaya çıkarmayacağını

mı sandılar? (Hem Hazret-i Peygamber'e,

hem de mü'minlere kin besleyen münâfıklar kâfirlere

yardım ediyor, buna karşılık iman ve cihâd

gibi ilâhi hoşnûtluğa sebep olacak davranışlara yönelmiyorlardı.

Bu yüzden görünürdeki amelleri boşa

gitmiştir.) Biz isteseydik onları sana gösterirdik de

sen, onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki, sen on-

14

lan konuşma üslûblarından tanırsın. Allah bütün işlediklerini

bilir.» Bu âyetin nüzulünden sonra Hazret-i

Peygamber'e hiçbir münâfık gizli kalmadı. Hepsini

simâlarından tanırdı. Münâfıkların tanınan bir başka

yönleri de konuşmalarıydı. Çünkü onlar Rasûlüllah'

ın huzûrunda konuşurlarken müslümanlar hakkında

üstü kapalı ve incitici konuşmalar yapanlardı.)» (Muhammed

29~30) buyurmuştur.

«—Kalbime bak ey Enes! İçerisinde bir nifak alâmeti

görebiliyor musun?» deyince: Hazret-i Enes, Halîfe

Ömer'in nifak karşısındaki bu hassâsiyet ve endişesinden

hayrette kalıp ağlamaya başlayınca, onun

bu davranışının kendi kalbindeki nifaktan kaynaklandığına

hükmeden Hazret-i Ömer daha şiddetle feryâd

etmeğe başladı. Bunun üzerine Hazret-i Enes radiyallahü

anh:

«— Yâ Ömer! Ağlama. Ben sizin nifaktan duyduğunuz

korku ve endişemizin şiddetinden ağlıyor ve sizin

bile bundan emin olmamanıza yanıyorum» deyince:

Hazret-i Ömer el-Fârûk radıyallahü anh:

«— Yâ Enes! nifaktan ancak münâfıklar emin olur.

Allah'ın mekr ve imtihânından yalnızca hüsrâna uğrayan

gafiller emniyette olur» buyurdu. Burada sözü

edilen nifak, şirkle değil riyâ ile ilgili olan nifâktır.

Şeyh Niçin Gereklidir?

SORU:

«Ma'nevî terbiyeyi ikmâl etmek ve kemâl kazanmak

için ahlâkî ve tasavvufî eserleri yalnızca okuyarak

ve gereğini gerektiği şekilde yaşayarak yetişmek

yeterlidir. Bir mürşid aramaya ve şeyhi benimsemeye

lüzum yoktur» gibi iddialarla şeyh seçimine karşı çıkanların

düşünceleri doğru mudur?

İRŞAD GERÇEĞİ VE GEREKLİLİĞİ 15

CEVAP :

Bu tür fikir ve iddialar yalan değil, fakat yanlıştır.

Zira, tasavvufi eserleri okumakla boş yere ömür

tüketeceğine, o eserlerdeki sözler kendisinde hâl olmuş

ve şahsında yaşanır bir şekle getirmiş canlı bir

mürşide teslim olup onun işâreti üzere amel ederek

zikir, fikir, huzûr, Allah'ın dışındaki diğer duygu ve

düşüncelerden kalben kopmaya çalışması daha iyi ve

daha kolaydır. Ancak sen; ben bir mürşidi şeyh olarak,

benimsemeden, şer'î ve tasavvufi eserleri okuyarak

nefsin gâilelerini, kalbi hastalıkları ve tedâvi yol

larını öğrenebilirim dersen ben de buna evet cevâbını

veririm. Ne var ki bir kimsenin zikir, fikir, huzûr,

kalbi ilgi ve alakalardan kurtulması, vücûd ve varlığıyla,

bir anlık meşgûliyeti, sayısız kitap ve eserleri

senelerce kuru kuruya okunmaktan daha hayırlıdır.

Hazret-i Şâh Nakş-bend - kuddise sırruhu'l-emced

-: «Bize göre namaz ve oruç Allah'a götüren yol olsa

bile en kısa ve kestirme vuslat yolu nefy-i vücûd

usûlüdür. Nefy-i vücûd (Beşeri ve bedeni ihtiyaç ve

icapların Allah'ı unutturmasından kurtulma) olmadıkça,

yalnızca namaz ve oruç, gaflet ve nisyânı giderecek

derecede vuslata yetmez. Bu sebeple: «Nefsinin,

duygu ve düşüncelerinin, Allah'ı unutturacak

ve dolayısıyla günahlara batacak şekilde dünyâya yönelişi,

diğerleriyle mukayese edilemeyecek derecede

büyük bir günahıdır» buyurulmuştur. Bundan dolayıdır

ki sâlikin, zâhiri ve bâtını istimdâddan elde ettiğini,

sâdece şekilden ibâret olan namaz ve oruçta bulması

mümkün değildir. Ey sâlik! bu durumu gözönünde

bulundurarak farz, vâcip ve farza bağlı sünnetlerin

dışında kalan faydasız şeylere pek iltifât etme. Bunun

yerine, kalbini mâ-sivâ bağından, Allah'tan gafil

bırakan her şeyden sıyırmaya çalış. İşlerini, Allah

16 TASAVVUF VE TARİKATLARLA İLGİLÎ FETVALAR

şuûrunu dipdiri hissederek yap. Kötü âdet ve alışkanlıklarını

ifnâ ve imhâ etmeye gayret eyle. Ma'bûd-ı

ilâhi'ye vuslat, her an O'nun azamet, kudret ve tasarrufunu

yanıbaşmda hissetmen, özüne, sözüne ve hareketlerine

bu duyguyla şekil vermendir.

Bâyezid-i Bistâmi - kaddesallahü sırrahü's-sâmi -:

«Allah'ın azamet ve kudretini düşünerek bir an muhasebe

ve murakabe ile oturmak, şuûrsuz yapılan bin

hacc'dan hayırlıdır. Allah'ın dışındaki bütün duygu

ve düşünceleri bir kenara iterek, yalnız O'nu tefekkür

etmek, gafletle ifâ edilen bin haccdan hayırlıdır. Çünkü

bunlardan birincisi: azamet-i ilâhiyyeyi hissederek

ve düşünerek bir anda vuslata erer ve nisyândan kurtulur.

Ama ikincisi ise: kitap ve bilgi yüküyle dolu

merkep gibi hacca gider fakat Hakk'ın azametini, O'-

nun va'd ve va'îdini hissedemez, düşünemez ve dolayısıyla

kötü ahlâk ve alışkanlıklardan da kurtulamaz

» buyurmuştur.

İzinsiz Zikir Olur mu?

SORU :

Bir şeyhe intisâb etmeksizin ve ondan izin almaksızın

zikir ve fikirde bulunmak, evrâd-ı şerife okumak

câiz midir?

CEVAP :

Câiz ise de böylesi bir zikir ve fikirle ma'nen mesâfe

kat'edilemez. Terakki mümkün değildir. Silsilesi

sahih yetkili bir şeyhin bereketi ve te'siri çoktur.

Şeyh ve mürşid edinmeksizin zikr ve fikretmek

mümkün olmaz mı? diye sorarsan, âdâb, erkân ve

usûlüne uymak şartıyla evet derim. Ancak ruhâni

terakki ve ma'nevi yükseliş kolay olmaz. Kısır bir dön-

İRŞAD GERÇEĞİ VE GEREKLİLİĞİ 17

gü içerisinde gözü kapalı olarak dönen ve döndükçe

mesâfe aldığını zanneden insan gibi uzun yol kat'ettiğini

sanır ama aynı çember içinde dönüp durduğundan

haberi olmaz. Yetkili ve kâmil bir şeyhin izniyle

başlatılan zikrin bereketi ve te'sîri çoktur.

Feyz ve bereket isteyen bir müridin, necât isteyen

bir tâlibin kâmil bir şeyhe bağlanması gereklidir.

Şeyhi olan ve irşâd edilmesini isteyen kimse kurtulmuş,

şeyhi olmayan ve mürşidsiz kalan kimse de hüsrâna

uğramıştır. Her hakikat tâlibine kâmil ve edib

bir şeyh, nefsinin ayıplarını, nefsinin âfâtmı, amellerinin

fesâdını, düşmanın kalbine nüfuz etme yollarını

gösteren hâzık bir üstâd lâzımdır. Ona bir baba

gibi ivazsız ve garazsız nasihat edecek ve doğru yolu

gösterecektir. Böyle birini bulduğu zaman, onun sohbet

ve zikir meclislerine devam etmeli, onun gösterdiği

âdâb ile edeplenmelidir. Ki böylece bâtıni bir

hâlden diğer bir hâle seyredebilsin. Yanan bir kandilden,

yakılan diğer bir kandil gibi feyz alsın. Nefsânî

irâdesinden tamâmen sıyrılsın. Böyle birine teslimiyet

Allah'a ve Rasûlü'ne teslimiyettir.»

«Allah'ın Rasûlü'ne ita'at eden Allah'a itâ'at etmiş

olur» âyeti gereğince silsile-i şerife Allah ve Rasûlüllah'ta

son bulur. (Rûhü'l-beyân)

İrşâd İzni ve İcâzetnâme'nin Lüzûmu

SORU:

Sahih ve sağlam bir silsileye sâhip, kâmil bir

şeyhden irşâd icazeti almaksızın, bir şahsın kendi

kendine irşâda başlaması ve müridlerini terbiyeye

muktedir olması mümkün müdür?

18

CEVAP:

Mümkün değildir.

Tarikatta sahih bir mensûbiyeti olmayan kimse,

bilmediği ve ehli olmadığı işi yapan kimse gibidir.

Böyle birinin mürşidlik da'vâsına kalkışarak irşada

başlaması aslâ câiz değildir. Ancak tarikat âdâbını

kâmil bir şeyhden öğrendikten, intisâb ile girdiği seyr

ü sülûku başarı ile bitirip icâzet aldıktan sonra câizdir.

Tarikatta Cenâb-ı Hakk'ın celâl ve cemâl tecellîlerine

erdikten sonra o zâta, selefin ta'kip ettiği usûl

üzere zikir telkini ve irşâd iznine dâir açık bir icâzet

verilir. «İsnâd dindendir» denmiştir. Eğer silsile yoluyla

nesebi ve intisâb zincirini Rasûlüllah sallâllahü

aleyhi ve sellem'e kadar ulaştırmak olmasaydı dileyen

dilediğini söyler, canının istediği gibi davranırdı.

Bu sebeple «İsnâd, mü'minin silâhı ve selefin sünnetidir

» denmiştir.

Ahmed b. Hanbel ve İmam Şa'rânî'ye ait olan bu

ifâdeler Envârü'l-kudsiyye'de yer almaktadır. Tarikat

ehli, şeyh edinme ve benimsemenin gerekliliği konusunda

icmâ etmişlerdir. Mürşid, müridin Hakk'ın

huzûrunda bulunmasına mâni olan kalbindeki mezmûm

sıfatları ortadan kaldırmak, namaz ve huşû'-

un sıhhatini sağlamak için lüzumludur. «Herhangi bir

vâcibin kendisiyle tamamlandığı öteki şey de vâcipdir.

» Kalbi hastalıkların tedâvi yollarını öğrenmek, bu

rahatsızlıkları gidermeye çalışmak vâciptir. Âyetler

ve hadîsler bu vecibenin yerine getirilmesine delâlet

etmektedir. Bu ma'nevî lekelerden bizzat kendisi kurtulmuş

olan bir mürşidin irşâd ve yol göstericiliği olmaksızın

bunlardan kurtulmak mürid için mümkün

değildir. Kendisi yüzlerce kitabı ezberlese bile durumu,

tıbbi eserleri bilen, ancak hangi ilâcın hangi der-

İRŞAD GERÇEĞİ VE GEREKLİLİĞİ 19

de devâ olduğunu bilmeyen, hastalığın teşhisini koyamayan

ve ismini dahi bilmeyen doktor taslağından

farksızdır. Bu sebeple mutlaka bir şeyh edin. Sûfiyye

tarikatı ve şeyhinin gerekliliği ile ilgili Kitap ve Sünnette

bir delil yoktur demekten sakın. Çünkü böyle

mesnedsiz ve indî bir iddia küfrü mûcibdir. Tarikat

ve tasavvuf, Muhammedi ahlâkın, Hazret-i Peygamberin

söz, fiil ve davranışlarının eksiksiz yaşamasından

ibârettir. Bu durum karşısında muhtevâsı Allah

Rasûlü'nün ahlâkı olan tasavvuf hakkında, âyet ve

hadis yoktur şeklinde delil yetersizliği ileri sürmek,

Kur'an'dan ibaret olan Muhammedi ahlâkın âyet ve

hadislerde bulunmadığını iddia gibi bir sapıklıktır.

İcâzet-nâme'nin Önemi

SORU :

Şer'i ve zahirî ilimlerde kâmil bir âlimden ders

okuyup, tahsilini ikmâl ettikten sonra, başkalarını

okutabilmek için herhangi bir izin ve icâzet-nâmeye

ihtiyaç var mıdır?

CEVAP:

Evet vardır. Ehliyet ve liyâkati isbât eden bir icâzetin

bulunması gâyet güzel bir şeydir. Bâtınî ilimlerde

gerekli olan bu husûs zâhiri ilimlerde de aynen

geçerlidir. Ders ve tahsilini, okutabilecek ve anlatabilecek

derecede ikmâl ettikten sonra, bunun üstâddan

alman bir icazet ve izin belgesiyle tevsik edilmesi gereklidir.

Eşbah'da şöyle bir hâdise nakledilmektedir. İmam

Ebû Yûsuf, İmam A'zam rahmetullahi aleyh'den izinsiz

olarak - kendi kendisine -, başkalarına ders okutmağa

başladı. İmam A'zam Ebû Hanîfe o halkaya beş

20

mes'ele ile ilgili sorular sordurmak üzere bir adam

gönderdi. O zât:

a. Bir boyacı, boyanmak üzere kendisine teslim

edilen elbiseyi inkâr eder, sonra da yerine boyanmış

başka bir elbiseyi getirirse bu adam boyama emeği

karşılığı ücret almaya hak kazanır mı? şeklinde bir

soru sordu. Ebû Yûsuf'un; kazanır ve kazanmaz diye

verdiği iki tür cevâba da yanlış diyen o zât: «Boyama

işi inkârdan önce yapılmışsa ücrete hak kazanır. Aksi

halde alamaz» şeklinde durumu tavzih edici bir açıklamada

bulundu.

b. Namaza farz ile mi, yoksa sünnetle mi girilir?

diye sordu. İmam Ebû Hûsuf'un farzla girilir cevâbını

yanlış, sünnetle girilir cevâbını da yanlış olarak niteleyen

o zât: Tekbir almak farz, elleri tekbir sırasında

kaldırmaksa sünnettir. Dolayısıyla namaza farz ve

sünnetle ikisi bir arada girilir diyerek ikaz edici bir

cevap ileri sürdü.

c. Kazanda pişirilmekte olan yemek ve et içerisine

ansızın bir kuş düşse, yemek ve o kuş yenir mi?

Yenmez mi? Ebû Yûsuf'un yenir, ve yenmez şeklindeki

cevaplarını yanlış olarak değerlendiren o zât:

«Eğer kazan içerisindeki et kuş düşmeden evvel pişmişse,

et üç def'a yıkanır, suyu atılır ve yenir. Aksi

halde ne yemek, ne de suyu yenmez» şeklinde cevapladı.

d. Bir müslümanın zimmi ve hâmile olan hanımı

vefat ettiğinde hangi kabre defnedilir? İmam Ebû Yûsuf'un

müslüman mezarlığına defnedilir cevâbına yanlış,

zimmiler mezarlığına defnedilir cevâbına da yanlış

şeklinde cevap veren o zât: «Hanımın karnındaki

çocuğun yüzünün Kıble'ye yönelmesi için, zimmî zev-

ÎNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHÂRE 21

cenin yüzü kıble'ye ters gelecek şekilde yahûdî kabrine

defnedilir. Zira ana karnındaki çocuğun yüzü

annesinin sırtına doğru dönüktür» dedi.

e. Efendisinin izni olmaksızın evlenen ümm-i veled

bir câriyenin, efendisinin vefâtından sonra iddet

beklemesi gerekir mi? gerekmez mi? diye bir soru daha

sordu. Ebû Yûsuf'un gerekir cevâbına ve gerekmez

cevâbına da yanlış diyen o zât: «Câriye ile yeni

evlendiği kimse arasında zifaf vukû bulmuşsa iddet

gerekmez. Aksi halde gerekir» şeklinde Ebû Yûsuf'u

ikaz mâhiyetinde cevaplar verdi. Hocasından izinsiz

tedrise başlamanın yanlışlığını anlayan Ebû Yûsuf,

derhal İmam A'zam Ebû Hanife'ye gelerek yaptığı

yanlış davranış ve kusûrdan dolayı özür diledi. (Rûhü'l-

beyân)

İNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHARE

SORU :

Bir şeyh, intisâb etmek ve tarikat almak maksadıyla

huzûruna gelen bir müridine öncelikle istihâre yapmasını

öğretir ve öğütler. Bilinen ve sünnet olan şekliyle

müridin istihârede bulunması doğru mudur?

CEVAP:

Doğru ve dînen de uygun görülen bir husûstur.

İstihâre: Kulun sıkıntı çektiği ve tereddüte düştüğü

bir konuda işi Allah'a havale ederek O'ndan hayırlısını

istemektir.

Halebi; «İstihâre ve iki rek'at istihare namazı nafilelerdendir

» buyurmuştur.

Hazret-i Câbir radıyallahü anh'den: Rasûlüllah

sallâllahû aleyhi ve sellem Kur'ân-ı Kerim'den bir sû-

22

reyi bize nasıl öğrettiyse, bütün işlerimizde istihâre

etmeyi de öylece öğretir ve şöyle buyururdu :

Sizden biriniz dünyevi bir işe yöneldiği zaman,

iki rek'at nâfile namaz kılsın. Sonra da şu duayı okusun

:

«Yâ İlâhi! Sen bildiğin için, senden hakkımda hayırlı

olanı bildirmeni isterim. Ve kudretin yettiği için

ben senden kuvvet ve tâ'at dilerim. Hayra ermemi

senin büyük fazl u kereminden niyâz ederim. Çünkü

sen her şeye kadirsin, bense kâdir değilim. Sen her

şeyi bilirsin, bense bilemem. Sen ğayblara da tamâmen

vâkıfsın.

Yâ Rabbi! Sen bilirsin, eğer bu iş; benim dinim,

yaşayışım, âkıbet-i emrim, dünyâm ve âhiretim hakkında

hayırlı ise bunu bana nasîb ve müyesser eyle.

İNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHÂRE 23

Sonra bunda benim için feyz ve bereket vücûda getir.

Ve eğer bu iş, benim dinim, hayâtım ve âkıbet-i

emrim hakkında, dünyevi ve uhrevi husûslarda benim

için bir şer ve zarar varsa bunu benden çevir.

Beni de bundan çevir. Bunun için gönlümde bir meyil

bırakma ve benim için hayır nerede ise müyesser

et. Sonra da beni bu mukadder hayr ile hoşnûd buyur.

Ey kerim olan Halikım.»

Bu duanın ardından ihtiyâcını Cenâb-ı Hakk'a arzeder.

İstihâre neticesinde hissettiği gâlib kanaat istikâmetinde

hareket eder. (Halebi)

Bir başka hadiste ise: «İstihâre eden zarar görmez.

İstişâre eden pişman olmaz.»

Diğer bir hadiste: «Fetvayı kalbinden iste, çünkü

o hayra karşı mutmain, şerre karşı muzdarip olur.

Müftiler her ne kadar fetvâ verse de, gönlünün ızdırap

duyduğu şeyi yapma» buyurulmuştur.

Bu tür istihâre uyanıkken yapılabilirse de, âlimler

tarafından uykuda yapılan istihâre daha uygun

mütalâa edilmiştir. İki rek'at istihâre namazından

sonra yukarıdaki duayı okuyan ve ihtiyâcını Hakk'ın

yüce huzûruna arzeden ve öylece uyuyan mürid; rüyasında

beyaz renkli temiz bir şey, Mushaf-ı şerif,

mescid gibi güzel bir yer, âlim, şeyh ve benzeri büyük

bir kimse görürse niyyet ettiği husûs hayırlı olacak

demektir. Eğer rü'yâsmda çirkin, haram ve beğenilmeyen

bir şey görürse istihâresini yedi def'aya

kadar tekrar etmesi gerekir ki gördükleri şeytânî ve

nefsâni bir aldatmaca olmasın. Rahmâni olsun. Zira

şeytan zikir telkini ve tarikat alma gibi hayırlı bir işe

teşebbüse rıza göstermez. Zikir, âyât-ı kirâm ve ahâdis-

i şerife ile sâbit hayırlı ve şer'-i şerife uygun bir

24

harekettir. Ayrıca namaz, oruç, hacc, zekât ve zikir

gibi kitap ve sünnetle sâbit husûslarda istihâre yapılmaz.

Bunun dışında meşâyih-ı kirâm, hayırlı bir

işin zamanlaması ve şeyhin seçimi gibi konularda istihârenin

müstehap olduğuna hükmetmişlerdir. Yapılması

düşünüien ve neticesi hakkında tereddüde dü'-

şülen diğer hayırlı işler konusunda istihâre yapılması,

işin Hakk'a havâle edilerek hayırlı olanın istenmesi

daha uygun görülmüştür. Nitekim bir hadis-i

şerifte:

«Bir işi iyice düşünüp karar verdikten sonra neticesini

hayır görürsen yap. Zararlı görürsen o işten

vaz geç, yapma» buyurulmuştur.

İstihare Namazı Nasıl Kılınır?

Ulemânın bir kısmı, istihâre namazının ilk rek'atında

zamm-ı sûre olarak Kâfirûn Sûresi'nin, ikinci

rek'atında da İhlâs Sûresi'nin okunmasının güzel olduğunu

ileri sürmüşlerdir.

Bâcûri ise: Birinci rek'atta el-Kasas Sûresi (28) 'nin

68 ve 69. âyet-i kerimelerini; ikinci rek'atında da el-

Ahzâb Sûresi (33)'nin 36. âyet-i kerimesi'nin okunmasının

lüzûmuna işâret etmişlerdir. Bu âyetlerin ma'-

nâları şöyledir:

«Rabbın dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onlara

ait değildir. Allah onların ortak koştukları şeylerden

uzaktır. Rabb'ın onların göğüslerinin neyi gizleyip

neyi açığa vurduğunu bilir.» (el-Kasas (28), 68-69).

«Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman,

artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine

göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasû-

İNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHÂRE 25

lü'ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.»

(el-Âhzâb (33), 36).

Şeyhinin emriyle istihâre eden bir müridin sadâkati,

istihâre ile isbât edildikten sonra kendisine zikir

telkini nasıl yapılır? Mürşidinin işareti ve izni ile

istihâre eden ve işinin hayra vesile olmasını dileyen

müridin, istihâresi ve rü'yâsında gördükleri uygun

ise, şeyh müridine; gusül abdesti alarak geçmiş günahlarına

tevbe etmesini, sonra iki rek'at tevbe namazı

(kumasını, ardından da fakir, öksüz ve güçsüzlere

tasaddukta bulunmasını emreder. Bunların eksiksiz,

ifâsından sonra şeyhinin huzûruna gelir ve

önünde diz çöker. Dizlerini şeyhinin dizlerine bitiştirir.

Şeyh onun sağ elini musâfaha eder gibi eline alır.

Bilâhâre ondan, ömrünü törpüleyen, hayatına heder

eden bütün ma'siyet, isyân ve günahlardan tevbe etmesini

ister. Müridden, tevbe ettiklerine tekrar dönmeyeceğine,

üzerinde hakkı bulunan hak sâhiplerine

haklarını helâl ettireceğine, düşmanları ile barışarak

her türlü kin ve husûmetten kurtulacağına dâir

söz alır. Böylece mürid, kalbini meşgûl edebilecek,

dikkatini kendisine çekerek gaflete sürükleyebilecek

bu ilgi ve alâkalardan kurtulmaya çalışır. Ayrıca

sünnet-i seniyye-i peygamberi'ye kesinlikle uyacağına,

ruhsatları terkedip azimetlerle amel edeceğine,

her türlü bid'attan uzaklaşacağına, güzel ahlâk ile

ahlâklanıp, her türlü kötülük ve çirkin davranışlardan

(Sakınacağına dâir yemin ederek mürid şeyhine

söz verir. Ardından da mürşid ile mürid şu şekilde

istiğfar ederler :

26

«Ondan başka ilâh olmayan, Hayy ve Kayyûm

olan, arzın ve semânın yaratıcısı olan Yüce Allah'tan,

bütün günahlarımın ve kendi aleyhime işlediğim zulümlerin

afvını isterim. Kendi kendine zulmeden bir

kulun tevbe ve pişmanlığı ile O'na tevbe ederim. Çünkü

kul, kendi kendisini öldürme, kendi kendine hayat

verme ve öldükten sonra dirilme gücüne sâhip değildir.

»

Sonra şeyh: el-Fetih Sûresi (48)'nin şu 10. âyet-i

kerimesini okur:

«Sana biat edenler (İslâm uğrunda ölünceye kadar

savaşmak üzere sana söz verenler) gerçekte Allah'a

biat etmektedirler. Allah'ın eli, onların ellerinin

üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş

olur ve kim Allah'a verdiği sözü tutarsa Allah

ona büyük bir mükâfat verecektir.»

Bilâhare şeyh ve mürid ellerini dizlerinin üzerine

kor, gözlerini yumarlar. Sonra şeyh, müridinin kalbine

ta'lim ve telkin niyyetiyle kalben üç def'a Cenâb-

ı Hakk'ın Zât ismini «Allah, Allah, Allah,» diyerek

tam bir teveccüh ve huzûr ile zikreder. Gözlerini

İNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHÂRE 27

açarlar. Şeyh ve mürid ellerini kaldırarak, şeyh duâ

eder, mürid de âmin der. Ellerini yüzlerine çalarlar.

Bundan sonra mürid, şeyhinin elini öperek yerinden

kalkar ve izin isteyerek huzûrdan ayrılır. Mürşidinin

tavsiye ettiği şeylerle meşgûl olarak, ona verdiği ahd

ve mensûbiyetle, duyduğu muhabbeti her zaman muhafaza

etmeye çalışır. Verdiği söz ve yeminin gereklerini

yapar. Ömrünün sonuna kadar da asla ahdini

bozmaz. (Hadimi, fi't-Tarikati'n-Nakş-bendî)

Tarikat Nasıl Alınır?

SORU :

Tarikat şeyhleri, istihâre neticesinde intisâbı uygun

görülen müridlerine. kendi an'ane ve geleneklerine

göre: Diz-dize ve yüz-yüze oturarak ya bir tek mürid

veya birkaç mürid ile toplu olarak oturup musâfaha

ederek tevbe ve istiğfar eder, Fetih Sûresi'nin 10.

âyetiyle, bir Fatiha, üç ihlas-ı şerif'i, salât ü selâmı ve

du'â-i lâtifi okuyarak, karşılıklı bir söz alışverişinde

bulunurlar. Bu şekilde bir şeyhe biat ederek ahid alışverişinde

bulunmaları şer'an uygun mudur? Kitap ve

sünnetde bununla ilgili bir delil var mıdır?

CEVAP:

Kitap ve sünnetle sâbit, oldukça da önemli bir

husûstur. Zira Fahr-i Âlem Sallâllahü Te'âlâ Aleyhi

ve Sellem Efendimiz, Hudeybiye andlaşmasında, kendilerinin

imâmetinde Mekke-i Mükerreme'ye gitme ve

Kâ'be-i Muazzama'ya girme arzusunda bulunan müslümanların

bu hareketi, inkarcı kureyşin ileri gelenleri

tarafından engellendiği zaman, bir ağaç altında

1400 kadar sahabe ile bizzat musâfaha ederek şu konularda

onlardan biat almışlardır.

28

1. Şehid oluncaya veya Keremli Mekke fethedilinceye

kadar düşmanla savaşacaklarına, korkuya kapılıp

cepheden firar etmeyeceklerine,

2. Bütün ilâhi emirleri ifâ ve icrâ, şer'i yasak ve

haramlardan uzak kalacaklarına söz verdiler. Böylece

haklarında el-Fetih Sûresi'nin 10. âyetiyle, aynı sûrenin

son kısmındaki «rıdvân âyetleri» nâzil olmuştur.

Bîat Nedir?

Tasavvuf büyükleri ile sûfilerin, derviş ve müridlerinden

ahid almaları, mürîdlerin belirli konularda

onlara söz vermelerinin müstehap olup olmadığı sorulduğu

zaman şöyle cevap verilmiştir:

Şeyh ile mürid arasında gerçekleştirilen ahid alışverişi

oldukça güzel bir hareket ve değer verilen bir

davranıştır. Böyle bir sözleşme neticesinde varılan

andlaşmanın getirdiği sorumluluk ve mükellefiyet,

dervişler üzerinde bir murakabenin doğmasına, dolayısıyla

onların islâmî bir hassâsiyete sâhip olmalarına

sebep olur. Bu ahid ve sözleşmede şeyh müridine;

her türlü ma'siyyet ve isyândan uzak kalacağı, bütün

ibâdet ve tâ'atlara sımsıkı sarılacağı ma'nâsma gelen

sözünü hatırlatarak kusûrlarına ânında müdâhale

edebilir.

Bu konuda oldukça çok hadis-i peygamberi mevcuttur.

a. Ubâdetü'bnü's-Sâmit radıyallahü anh'den, Rasûlüllah

sallâllahü aleyhi ve sellem'in huzûrunda bulunan

sahâbe-i kirâmdan bir guruba şöyle buyurduğu

rivâyet edilmiştir: Allah'a hiçbir şeyi eş ve ortak koş-

İNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHÂRE 29

mayacağınıza, hırsızlık yapmayacağınıza, zinâ etmeyeceğinize,

çocuklarınızı öldürmeyeceğinize, ma'rûf

olan hiç bir husûsta isyân etmeyeceğinize dâir bana

söz verip biat ediniz. Kim söz verdiği konulara ri'âyet

ederek gereğini eksiksiz ifâ ederse ecir ve sevabı

Allah'a aittir. Kim de bir suç ve günah işler de cezâsı

dünyâda verilirse bu cezâ o kimse için keffâret olur.

Sâhibini uhrevi ıkâbdan korur. Kim de bir günah ve

suç işler Allah da bunu gizler ve ortaya çıkarmazsa

(dünyâda cezasız kalırsa) neticesi Allah'a aittir. Dilerse

afveder. Dilerse cezâlandırır. Biz bu konular üzerinde

Rasûlüllah'a biat ederek söz verdik. Doğrusunu

en iyi bilen Allahü Te'âlâ'dır. (Fetâvâ-yı Halîli eş-Şâfi'î

el-Makdisi - kaddesallahü sırrahü'l-celi -)

Biat ve sözleşmenin tanımlanmasına gelince :

Âyet-i Kerimesi'nden sonra, bir Fâtiha-i Şerife, üç İhlâs

okunur. Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve selleme

salât ü selâmdan sonra, şeyh müridine takva ve

benzeri güzel şeyleri tavsiye eder. (Fetâvâ-yı Halîlî)

Selemetü'bnü'l-Ekva' radıyaliahü anh'den şöyle rivâyet

edilmiştir: «Biz Kudeybiye'de kaylûle uykusunda

iken, kureyşlilerin ziyaret için Mekke-i Mükerre

me'ye giriş isteğimizi kabûl etmediklerini işittik. Birden

Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve seliem'in münâdîlerinden

birinin: «Bî'ata, bî'ata..» diye çağırdığını duy-

30

duk. Cebrail aleyhisselâm indi. Biz. ağaçlıklı ve gölgelik

bir yerde bulunan Rasûlüllah sallâllahü aleyhi

ve sellem'in huzûruna çıktık ve O'na bi'at ettik. Orada

bulunan ashâb-ı kirâm: «Mekke fethedilinceye veya

şehid oluncaya kadar savaştan kaçmayacaklarına»

dâir Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'e bî'at

ettiler.

Kureyşliler bi'at hâdisesini duyunca korkuya kapılıp

savaşmaktan çekindiler. Rasûlüllah sallâllahü

aleyhi ve sellem'in o sene Hudeybiye'den Medine'ye

dönmesi ve ikinci sene gelip Mekke'yi ziyâretle umre

yapmak şartıyla sulh teklifinde bulundular. Rasûlüllah

sallâllahü aleyhi ve sellem de: Araplar «Müslümanlar

Mekke'ye kılıç kuvveti ile ve zorla girdiler»

demesinler diye bu teklife rıza gösterdi. Sahâbe de

aynı şekilde andlaşma yaptılar ve döndüler. Rasûlüllah

sallâllahü aleyhi ve sellem'in Hudeybiye'den dönüşünde,

başından sonuna kadar Fetih Sûresi ve sonra

da şu bî'at âyeti nâzil oldu.

«Muhakkak Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve

sellem'e itâata sımsıkı sarılacağına, müşriklerle sonuna

kadar savaşta kararlı olacağına, ilâhî emirleri ifâ

ve yasaklardan sakınacağına dâir söz verenler,

«Ancak Allahü Teâlâ'ya söz vermiş yani sanki Allah'la

sözleşmiş ve O'na bî'at etmiş gibidir. Çünkü Allah

Rasûlünün bi'attan maksadı yalnızca Cenâb-ı

Hakk'm rızası ve verilen sözle Allah'ın emirlerine sımsıkı

sarılmaya ve yasaklanndan sakınmaya ri'âyetin

tevsikidir. Burada Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem

ancak bir elçi, Allah ü Te'âlâ ile kullan arasında

bir vâsıtadır.

İNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHÂRE 31

«Allah'ın eli onların elleri üzerindedir. Yâni Allah'ın

eli, seninle musâfaha ve mübâyaa ettikleri esnâda

sanki onların elleri üzerindedir. Böylece sözlerine

sâdık kalıp, bî'atlanna hassasiyetle riâyet etsinler.

Allah onları korusun ve bi'atlannın gereklerini

terketmekten onları alıkoysun. İki kişi arasında akdedilen

bir alış-veriş merâsiminde, bir üçüncü şahıs

bulunur, sözlerini yerine getirmeleri ve ahidlerini bozmamaları

için ikisinin ellerini birbirine bağlar ve kendi

ellerini de onların elleri üzerine kor ki, ahidleri sağlam,

sözleri sâdık ve alış-verişleri bereketli olsun.

Araplar ticâri hayatta bu âdeti benimsedikleri için

böyle bir teşbih yapılmıştır.

Ya da: «Allah'ın eli onların elleri üzerindedir» demek;

«Allah'ın nazar ve nusratı, kuvvet ve kudreti

onlar üzerindedir» demektir.»

«Kim sözüne sâdık kalmaz ve bî'atmı bozarsa,

onun bu bozgunculuğunun zararı yine kendi aleyhinedir.

Çünkü verdiği sözden cayan başka biri değil,

bizzat kendisidir.

«Kim de verdiği sözde durur ve bi'atınm gereklerini

hakkıyla ifâ ederse Allah onu cenneti ve rızâsı ile

32

mükâfatlandıracaktır. Cennette cemâlini görmek ve

vechini müşâhede etmek şerefine eriştirecektir.

Bîatın Delilleri Nelerdir?

SORU :

Hudeybiye andlaşmasında Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem ile birlikte bulunan ashâb-ı kiramın

diğer sahâbelerden ayrı bir özelliği ve üstünlüğü

var mıdır?

CEVAP:

Vardır. Nitekim;

şeklinde başlayan ve «Rıdvan âyeti» diye isimlendirilen

Fetih Sûresi (48)'nin 18. âyet-i kerimesi onlar hakkında

nâzil olmuştur. Kendilerine, diğerlerinden farklı

ve Hudeybiyye'nin tatlı bir hâtırası olarak;

« (Ey ağaç altında canlarını Allah'ın Rasûlüne adayan

sahâbeler topluluğu) diye çağrılırdı. Ayrıca onlara:

«Sizler bugün yeryüzünün en hayırlısısınız» diye

müjde verilmiştir.

Hudeybiye'de hazır bulunan ve savaşlarda bir an

bile Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'den ayrılmayan

ashâb-ı kirama Hz. Peygamber: «Ey ağaç altında

bana bi'at eden ashâbım!.. Ey Fetih Sûresi'nin

nüzûlüne sebep olan ashâb» diye hitap ederdi.

Ashâb-ı kirâmın Hudeybiye'de Allah'ın Rasûlüne

bi'atı esnasında Nebiyy-i Ekrem Efendimiz onlara:

İNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHÂRE 33

«Bugün sizler yer yüzünün en hayırlısısınız derken,

fetih Sûresi (48)'nin 18. âyet-i kerimesi nâzil olmuş.

şeklinde başlayan bu âyetten dolayı Hudeybiye'de akd

edilen bi'ata «Bi'atü'r-rıdvân» adı verilmiştir. Kulun

Allah'tan râzı olması, O'nun her türlü takdir ve tecellilerine,

kazâ hükümlerine rıza göstermesi olduğu gibi

Allah'ın kulundan râzı olması da, kulunu emirlerine

sımsıkı sarılan ve yasaklarından son derece kaçınan

bir vaziyette bulmasıdır.

Hudeybiye'de altında bî'at merasimi icrâ edilen

ağaç, Ümmü Ğıylan ve Semür adı verilen bir ağaç

olup Hicaz bölgesinde oldukça bol bulunurdu. Sidre

ağacı diye de anılmaktaydı. Bu ağaç, Hz. Ömer radıyallahü

an zamanında, insanlar görür ve ona ta'zim

ve hürmet gösterir diye düşünülmüş, fitne ve fesâd

endişesiyle kökünden kestirilmiştir. (Rûhü'l-beyân)

SORU:

Bi'at etmek ve söz almak, ilk insan ve ilk peygamber

Hz. Âdem aleyhisselâm'dan beri var olan eski şeri'-

atlarda var mıdır? Yoksa sadece Ümmet-i Muhammed'e

has bir husus mudur?

CEVAP:

Bi'at ve karşılıklı söz alış-verişi eski şeri'atlarda

da mevcûd olan bir konudur. Şöyle ki:

İlk ahd ve misak, Cenâb-ı Hakk tarafından ,insanoğullarının

ruhları yaratıldığı zaman onlardan alınmıştır.

Buna delâlet eden şu âyet-i kerîme bunu açıkça

göstermektedir:

34

«Rabb'ın Âdemoğullarından, onların bellerinden

zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şâhid kılarak:

«Ben sizin Rabbınız değil miyim?» (demişti.) Evet,

(buna) şahidiz dediler. «Kıyamet günü biz bundan

habersizdik demiyesiniz.» (el-A'râf (7), 172)

Âyet-i kerimede işâret edilen bu misak ve sözleşme

cesedler yaratılmazdan önce, Cenâb-ı Hakk'ın birliğini

tanımak ve O'nu inkârı terkettirmek için alınmıştı.

Aynı şekilde Allah ü Te'âlâ babamız Âdem aleyhisselâm'dan

yasakladığı şeylerden uzak duracağına

dâir ahd aldığını bize şöylece açıklamaktadır:

«Anadolsun biz, önceden Âdem'e (o ağaçtan yememesini)

tavsiye etmiş ve söz almıştık. (Bizim tavsiyemizi

ve sözünü) unuttu. Biz onda bir azim (ve

sebat) bulmadık.» (Tâhâ (20), 115)

Ayrıca Cenâb-ı Hakk, bütün peygamberlerden Hz.

Muhammed aleyhisselâm Efendimizin peygamberliğini

tasdik etmeleri ve O'nun gelişini ümmetlerine müjdelemeleri

için söz aldığını şöyle beyan buyurmaktadır

:

«Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: «Bakın

size kitap ve hikmet verdim. Sonra yanınızda bulunan

(kitapları) doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde,

ona mutlaka inanacak ve mutlaka ona yardım edeceksiniz.

Bunu kabul ettiniz mi? ve bu hususta ağır

ahdimi üzerinize aldınız mı?» demişti. «Kabûl ettik»

dediler. «O halde şâhid olun. Ben de sizinle beraber

şâhid olanlardanım» buyurdu.» (Âl-i İmrân (3), 81)

Cenâb-ı Hakk, peygamberlerden yalnızca Allah'ın

dinini ayakta tutacak ve yayacaklarına dâir söz aldığını

da şu şekilde ifâde buyurmaktadır:

«Biz peygamberlerden, (verdiğimiz risâlet görevi-

İNTİSÂB KEYFİYETİ VE İSTİHÂRE 35

ni yapmak ve dîne da'vet etmek husûsunda) kuvvetle

ahidlerini almıştık. Senden, Nûh'dan, İbrahim'den,

Mûsa'dan ve Meryem oğlu İsâ'dan (evet) onlardan sapasağlam

söz almıştık.» (el-Ahzâb (33), 7)

Cenâb-ı Hakk bütün âlimlerden dînini yaymaları

konusunda söz aldığını da şöyle açıklamaktadır:

«Allah kendilerine kitap verilenlerden: «Onu mutlaka

insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz»

diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü arkalarına

attılar ve ona karşılık birkaç para aldılar. Ne kötü

şey satın alıyorlar, (onlar)» (Âl-i İmrân (3), 187)

Bu bölüm yazılırken mîsakla ilgili ilk anda aklıma

gelen âyetler bunlar. Yeterli fikir verebileceğimi

zannederim.

Haramda Bîat Olur mu?

SORU :

Nehyedilen, çirkin görülen ve yasak olan bir husûsta

bi'at etmek ve söz alış-verişinde bulunmak câiz

midir?

CEVAP:

Câiz değildir. Çünkü, Hâlık'a isyânın bulunduğu

yerde hiç bir mahlûk, makam ve mevkîye itâat yoktur.

İsmail Hakkı Bursevi'nin Rûhü'l-beyân'da ifâde

ettiği gibi kendilerine bi'at edilen kimseler üç kısımdır:

1. Peygamberler

2. Onların ma'nevi mirasçısı durumunda bulunan

şeyhler ve âlimler

3. İdâreciler, sultân ve pâdişâhlar. Bî'at almaya

36 TASAVVUF VE TARİKATLARLA İLGÎLÎ FETVALAR

yetkili bu üç guruba yapılan bî'at, gerçekte yalnız Allah

ü Te'âlâ Hazretleri'nedir. Bunlarsa, kendilerine tâbi

olanların bi'atlarıyla Allah'ın yeryüzünde şâhidleridir.

Allah adına yer yüzünde bî'at almaya yetkili bu

kişilerin taşıması gerekli bir takım şart ve özellikler

vardır. Allah'ın emir ve yasaklarını yeryüzünde hâkim

kılmak bu şartlan içine alabilir. Bunlara bî'at etmesi

gereken kimseler için de bazı şartlar vardır. Emredildiklerini

aynen yapmak, yasaklardan da olduğu

gibi kaçınmak aranan şartları ifâdeye yeterlidir.

Peygamberler ve onların ma'nevî mirasçısı durumunda

bulunan âlim ve şeyhler, ma'siyetle ilgili bir

şeyi aslâ emretmezler. Peygamberler ma'sûm, şeyhler

ise mahfuzdur. Sultanlar ve idarecilere gelince :

onlar şeyhler ve âlimlere yakın olur, işlerini onların

istişârelerine göre yönlendirirse mahfuz, aksi halde

perişan ve mağlûb olur. Bütün bunlara rağmen, ma'-

siyet kokan bir konuda itâata asla izin yoktur. Çünkü

Hâlık'a muhalefet ve isyânın bulunduğu yerde hiçbir

mahlûka itâat yoktur. Bî'at ise, kulun Allah'a kavuşması

ve gafletten kurtularak Hakk'ı hatırlaması

için gerekli bir husûstur. (Rûhü'l-beyân)

MÜRŞİDDE ARANAN ÖZELLİKLER NELERDİR?

SORU:

İnsanları irşâda yetkili mürşid ve şeyhlerde bulunması

gereken bir takım şartlar var mıdır? Varsa

bu vasıf ve alâmetler nelerdir?

CEVAP:

Elbette vardır. İstikâmet, nasihat, şefkat, merha-

MÜRŞİDDE ARANAN ÖZELLİKLER 37

met gibi ahlâki güzelliklere sâhip olmak. Kötü, çirkin

ve yasak olan hal ve davranışlardan uzak bulunmaktır.

İrşâdı sahih olan bir mürşidde aranan vasıfları

şöyle sıralayabiliriz:

1. Şeri'at-ı mutahharanın gereklerini, tam bir istikâmet

içinde, kıl payı kadar sağa sola sapmaksızın,

ilâhi emir ve yasaklardan bir an bile yüz çevirmeden

eksiksiz icrâ ve ifâ etmek.

2. İnsanları şer'-i şerife uymaya, islâmın hayat

veren prensiplerini yaşamaya, Allah ü Te'âlâ'yı her

hal ve kârda kalb huzûru ile zikretmeye yöneltmek.

3. İnsanlara durumlarına ve düşünce seviyelerine

göre, imkânların elverdiği ölçüde nasihat etmek, onlara

takvâ ve istikâmet yolunu göstermek, çirkin ve

yasak olan davranışlardan uzaklaştırmaya çalışmak.

4. Bütün mahlûkata şefkat ve merhamet nazarı ile

bakmak. Küçüklere sevgi, şefkat ve merhamet, büyüklere

hürmet ve saygı göstermek.

5. Müridlerin ihtiyâcını giderecek ve gönüllerindeki

tereddüt ve şüpheleri silecek kadar fıkıh, akâid

v.b. konularda âlim olmak. Zira bu tür duygu ve düşünceler

başlangıçta müridin iç dünyâsında ârız olur,

onun gönül huzûrunu allak-bullak ederek ibâdetten

zevk almasını engelleyebilir.

6. Müridlerinin muttali olduğu sır ve kusûrlarını

gizlemeli, ikaz için zaman ve zeminini beklemelidir.

7. Müridlerinin kalblerinin kemâl ve edeplerini,

nefsin tehlike ve tuzakları ile hastalıklarını, eğer keşf

38

ehli ise keşfen, aksi halde hal, tavır ve davranışlarından,

çıkararak hâlen bilmeli, irşâd ve nasihatını onun

bu ihtiyaçlarına göre yapmalıdır.

8. Bütün hareketlerinde ifrât ve tefritten uzak

durmalı, orta hal ve i'tidâli muhafaza etmelidir.

9. Mutmain ve müstağni bir nefse sâhip, ahlâkın

en güzeline mâlik olmalıdır. İrşâd arzusu ile gelen

bir müridini asık çehre ile karşılamamak ve asla ona

kızmamalıdır: Hakk rızası için olursa kızıp, darılabilir.

Müridlerine karşı celâli cemâline, kahrı lütfuna

karışık bir tavır takınıp, yerine göre her ikisini

de gösterebilmelidir. Netice olarak: «Emrolunduğu gibi

dosdoğru olmak ve istikâmet üzre bulunmak» bu

vasıfların hepsini ihtivâ edebilir.

Ebû Hasan eş-Şâzelî kaddesallahü sirrahu: «Tarikatlarda

şeyh için ma'siyetleri bütünüyle terk, yapılması

gereken vacipler ile mendûplardan kolay gelenleri

ifâ, imkân nisbetinde Allah ü Te'âlâ'nın zikrine

devam etmek ve sürekli Allah şu'ûruyla hareket etmenin

dışında başka bir şart aranmaz.» Zikrin her

gün en az 1000 lâfza-i celâl, 100 istiğfar ve 100 salât ü

selâm getirmek olmalıdır» buyurmaktadır. (Rûhü'lbeyân)

îrşâd İçin Kerâmet Gerekli midir?

SORU:

İrşada yetkili bir mürşidin kerâmet ehli olması ve

harikulâde bazı kabiliyetlere sâhip olması şart mıdır?

CEVAP:

Hayır, kerâmet şart değildir

MÜRŞİDDE ARANAN ÖZELLİKLER 39

Keramet mürşid için mutlaka lüzumlu olan bir

şart değildir. Çünkü sahâbe ve tâbi'inden bize pek az

kerâmet intikâl etmiştir. Meselâ: Ümmet-i Muhammed'in

en faziletlisi olan Hz. Ebû Bekir radıyallahü

anh, Efendimiz'den istikâmet dışında kerâmet pek

nakledilmemiştir. Râbiâtü'l-Adviye'nin dediği gibi:

«İstikâmet, en büyük kerâmettir.» Hattâ evliyâullahdan

bazıları, kerâmet kabûl etmemişler ve bir kuyudan

kerâmet göstermek için çıkarılan suyu içmemişler,

aksine kendi elleriyle ip ve kova kullanarak çıkardıkları

suyu içmeyi tercih etmişlerdir. (Rûhü'lbeyân)

Abdullah el-Kureşi bu konuda şunları söylemektedir:

«Kim keramet ve hârikulade hâdiselerin zuhûrunu,

kendinden sudûr eden kötülükler gibi karşılamaz

ise, bu durum o kimse için, ma'nevî terakki ve yükselişine

mâni bir perde olur. Kerâmeti gizlemek rahmettir.

»

Bir kimsenin kerâmet göstermesi sa'âdet sebebi

olabileceği gibi, nefsâni arzûların te'siriyle ifşâ ve izhâr

edilmesi de aynı şekilde şekâvet sebebi olabilir.

Bu yüzden kerâmet, âdet gören kadınların hayızlarını

gizlemeleri gibi saklanması gereken bir kabiliyet telâkki

edilmiştr. (Rûhü'l-beyân)

Evliyâullahdan bazıları da; «Ben kerâmeti Kitap

ve Sünnet gibi iki âdil şâhid olmadıkça kabul etmem»

buyurmuşlardır.

40

Bîatın Sünnette Yeri

SORU :

Yukarıda anlatılan «Bî'at-ı Rıdvân» dışında, ashâb-

ı Kirâmın Rasûlüllah'a bî'at etmesiyle ilgili başka

rivâyetler var mıdır?

CEVAP:

Defalarca vukûbulduğu nakledilmektedir. Şöyleki:

Bir Buhâri hadis-i şerifinde Cerir b. Abdillâh radıyallahü

anh'den: «Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi

ve sellem'e namaz kılmak, zekât vermek ve her müslümana

nasihat vermek üzere bî'at ettim» dediği rivâyet

edilmiştir.

Yine Sahîh-i Buhârî'nin «Mevâkîtü's-salât» kitâbında

Abdurrahman b. Avf radıyallahü anh'den şöyle

bir rivâyet nakledilmektedir: «Biz 7-8 veya 9 kişi Rasûlüllah

sallâllahü aleyhi ve sellem'in huzurunda idik.

Kudeybiye bî'atı henüz gerçekleştirilmiş olduğu halde

Efendimiz bize: «Allah'ın Rasûlü'ne bi'at etmez misiniz?

» dedi. Biz de: «Sana bi'at ettik ya Rasûlallah!»

deyince Cenâb-ı Peygamber arzusunu: «Allah'ın Rasûlü'ne

bi'at etmez misiniz?» diye tekrarladı. Biz de

ellerimizi Efendimize doğru uzattık, «Ne üzerine sana

bî'at edelim yâ Rasûlâllah!» diye sorduk. O da:

«Allah'a kulluk etmek, O'na hiçbir şeyi eş ve ortak

koşmamak, beş vakit namazı kılmak, İlâhi emir ve

yasaklara uymak, -sonra sesini oldukça hafifleterek

ve yalnızca bizim duyabileceğimiz bir şekilde - insanlardan

bir şey istememek üzere bî'at ediniz. Öyle kimseler

gördüm ki, onlardan birinin bineğinden yere kırbacı

düşerdi de, kimseden onu kendisine vermesini is-

MÜRŞİDDE ARANAN ÖZELLİKLER 41

temez, bizzat kendi iner alırdı.» (Müslim'de de rivâyet

edilmiştir.)

Ubâdetü'bnü's-Sâmit radıyallahü anh'den şöyle

dediği rivâyet edilmiştir. Dedemin babama, onun da

bana haber verdiğine göre: «Biz Rasûlüllah sallâllahü

aleyhi ve sellem'e kolaylık ve güçlük ânında, iyi ve

kötü gününde kendisine itâ'at edeceğimize, ehlinden

sâdır olan emre, karşı gelmeyeceğimize, nerede olursak

olalım hak ve hakikati söyleyeceğimize ve yaşatacağımıza,

Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından

korkmayacağımıza dâir bi'at ederek söz verdik

» dediği nakledilmiştir. (Avârifü'l-ma'ârif)

Kadınların İntisâbı

SORU :

Bi'at etmek ve söz vermek erkekler için olduğu

gibi kadınlar için de meşrû ve sünnet midir?

CEVAP :

Meşrû ve oldukça da iyi karşılanan bir durumdur.

Zira kadınlar, ilâhî emir ve yasaklar karşısında mükellefiyet

bakımından erkeklerle aynı durumdadır.

Mekke-i Mükerreme'nin fethi günü:

«Ey peygamber! İnanmış kadınlar sana gelip Allah'a

hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri,

zina yapmamaları, çocuklarını ödürmemeleri, elleri

ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri

(başkasının doğurduğu veya başka erkekten

gayr-ı meşrû kazandığı bir çocuğu kocalarına âitmiş

gibi göstermemeleri), iyi bir işte sana karşı gelmemeleri

husûsunda sana bî'at ederlerse, onların bî'atlarını

al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz

Allah, çok bağışlayan ve pek esirgeyendir.» (el-

 

Mümtahıne (60), 12) manâsına gelen âyeti celile nâzil

olmuştur.

İçtimâi hayâtın idâmesi bakımından birbirlerinin

tamamlayıcısı olan kadınlarla erkekler, Allah'ın erkeklere

has kıldığı içtimâi ve idâri mevkiler, cihâd,

miras ve benzeri husûslar dışında şer'i emir ve yasaklar

karşısında müşterek bulunmaktadır.

İlâhi emirlere sımsıkı sarılan ve yasaklarından

şiddetle sakınan kimsenin erkek olsun kadın olsun

cennet ehlinden olacağı Cenâb-ı Hakk'ın va'd-i ilâhisi

olduğu gibi, bunlara karşı gelip mükellefiyetlerden

yüz çeviren kimsenin de erkek olsun, kadın olsun cehenneme

gireceği aynı şekilde ilâhî bir tehdiddir.

Kadınlar arasında Meryem binti İmrân, Âsiye

binti Mezâhim. Hadice binti Huveylid, Fâtımatü'z-Zehrâ

ve Râbi'atü'l-Adviye (Allah hepsinden râzı olsun)

gibi kadınlar arasında biri bin erkeğe bedel olan nice

kadınlar vardır. Aynı şekilde gelmiş-geçmiş bütün

kadınların seviyesinin kendisi ile mukâyese edilemeyeceği

Hz. Muhammed sallâllahü aleyhi ve sellem

gibi nice erkekler bulunmaktadır. Bu ma'nerî yüceliklere

erebilmek ancak ilâhî bir inâyet ve lûtufla

mümkündür. (Fetâvâ-yı Halîlî)

Cenâb-ı Hakk bu konuyu me'âlini yukarıda verdiğimiz

âyet-i celilede şöyle açıklamaktadır:

«Allah'tan başka hiçbir şeyi ilâh kabûl etmemek,

amellerini yalnız O'nun rızâsı için ve ihlâslı olarak

yapmak, bir başkasının malını haksız yere ve helâl

olmayan bir yoldan almamak, nikâhsız olarak hiçbir

erkekle cinsi münâsebette bulunmamak, kız çocuklarını

diri diri toprağa gömmemek ve öldürmemek, nâmuslu

ve iffetli kadınlara zina ve benzeri lekeleyici

MÜRŞİDDE ARANAN ÖZELLİKLER 43

suçlar isnâd ederek iftirâda bulunmamak, emrettiğin

konularda sana muhâlefet etmemek üzere söz vermek

için imanlı kadınlar sana bi'at etmeğe geldiğinde

onların bi'atlarını kabul et ve onlar için Allah'-

tan af ve mağfiret dile. Muhakkak ki Allah Te'âlâ kullarını

çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.» Bu âyeti

kerime, Keremli Mekke'nin fethi günü nâzil olmuştur.

Rasûlâllah sallâllahü aleyhi ve sellem erkeklerin

bi'atlarını kabul ettikten sonra, kadınların bî'atiarını

almaya başladı.

Niçin Biat?

Bi'at eden kimse nefsini, malını, canını ve herşeyini

cennet karşılığında Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem'e ve Allah yoluna adadığı için bu merasime,

arapçada satış ma'nâsına gelen «Bi'at» adı verilmiştir.

Alış-veriş işlerinde satışı sağlamlaştırmak, muameleyi

garantiye almak ve karşılıklı güven te'sis edebilmek

için taraflardan birinin elini diğerinin eli üzerine

koyması insanlar arasında alışılagelmiş âdetlerden

biridir. Bu yüzden belli konularda andlaşma yapan

iki kişinin yaptığı bu merâsim, alış-verişe benzediği

için adına «mübâya'a» denmiştir.

Ümmetlerin peygamberlerine bi'atı: onlara itâata

devam ve sabredecekleri, ilâhi emir ve yasaklara

ri'âyet husûsunda bütün güçlerini kullanacakları ve

her hâl ü kârda onlara yardım edecekleri ma'nâsına

geldiği gibi, peygamberin bu bi'atı kabûl etmesi de;

kendilerine ecir ve sevab va'di, onların işlerini, zâhiri

ve bâtıni düşmanlara karşı galebe edecek şekilde

düzenleme, bu sözleşmeye sâdık kaldıkları takdirde

44 TASAVVUF VE TARİKATLARLA İLGİLÎ FETVALAR

kıyâmet günü onlara şefâ'at garantisi ma'nâlanna gelir.

SORU :

Kadınlardan bi'at alma, erkeklerde olduğu gibi

musâfaha ile elele tutuşarak mı? yoksa sâdece karşılıklı

sözleşme ile mi yapılır?

CEVAP:

Kadınlarla bi'at yalnızca sözleşme ile icrâ edilir.

Hz. Peygamber'in Mekke-i Mükerreme'nin fethi

günü kadınların bi'atını nasıl kabûl ettiği konusunda

farklı rivâyetler bulunmaktadır.

Bir rivâyette: Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve

sellem erkeklerin bi'at merâsimi bitince Safâ tepesine

oturdu. Bilâhare kadınların bia'tını almağa başladı.

İçerisinde su bulunan bir kap getirtti. Önce O, elini,

sonra da kadınlar ellerini birbirine dokunmayacak

şekilde suya daldırdılar.

Diğer bir rivâyette ise: Elinde bulunan kumaş parçasının

bir ucundan Peygamberimiz, diğer ucundan

da kadınlar tutunmuş ve öylelikle bi'atlarını kabûl

etmişti. Bunu yabancı kadınlarla musâfaha etmemek

ve onlara dokunmamak için yapmıştı.

Başka bir rivayette de: Biraz aşağısında Hz Ömer

radıyallahü anh'in bulunduğu bir sırada Rasûlüllah

sallâllahü aleyhi ve sellem) kadınların da kendisine

bi'at etmeleri gerektiğine işâret etti. Bilâhare Hz.

Ömer'in kadınlarla musâfaha etmesiyle bi'at merâsiminin

akdedildiği nakledilmektedir. Bu hâdise başka

bir rivâyette şöyle anlatılmaktadır: «Hz. Ömer, Rasûlüllah'ın

emri ile kadınların bi'atını kabûl ve onlara

uymaları gerekli olan şartları tebliğ ediyor, kendisi

Safâ Tepesi'nde Efendimizin biraz aşağısında bulunuyordu.

MÜRŞİDDE ARANAN ÖZELLİKLER 45

Ayrı bir rivâyette ise: Rasûlüllah sallâllahü aleyhi

ve sellem) kadınlardan birine vekâlet verdi. O da Safâ

Tepesi'nde durarak kadınların bi'atlarını kabûl etti.

Bu kadın Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'in

hanımı Hadice radıyalllahü anhâ vâlidemizin

kız kardeşi Ümeyme radıyallahü anhâ idi.

Bu farklı rivâyetler arasında en meşhûr ve en

açık olanı Hz. Âişe vâlidemizin anlattıklarıdır. O bu

merâsimin icrâ şeklini şöyle izah buyuruyorlar: «Allah'a

yemin ederim ki, Allah'ın Rasûlü, Cenâb-ı Hakk'-

ın dokunmasına müsâade ettikleri dışında hiçbir yabancı

kadınla musâfaha etmemiştir. Rasûlüllah'ın

avucu yabancı hiçbir kadının avucuna değmemiştir.

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem kadınlardan

bi'at ile söz aldığında; «sizin bi'atınızı toptan kabûl

ettim» buyurmuştu. İnanan kadınlar Hz. Peygamber'e

geldiklerinde Rasûlüllah onları imtihan ediyor,

onlar bu konuları kendi sözleriyle kabul ve ikrâr ettiklerinde

de onlara: «Ayrılın, gidin, sizin bi'atınızı

kabûl ettim» buyuruyordu.

Bu husûsta merhûm İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri

şu yorumu yapmaktadır.

Muhakkak Rasûlüllah erkeklerin bi'atmı musâfaha

ederek, kadınlarınkini ise elleri ellerine dokunmaksızın

kabûl etmiştir. Çünkü şeri'at ve kânun koyucunun

makâmı her hâl ü kârda ihtiyatlı ve tedbirli davranmayı

gerektirir.

İnsanların ta'lîm ve irşâdı maksadıyla - bazı rivâyetlerde

yer aldığı gibi - Hz. Ömer radıyallahü anh'-

in kadınlarla musâfahası uygun olsaydı eğer, Rasû

lüllah'm musâfaha etmesi daha uygun ve yerinde

olurdu. Çünkü O bir peygamber ve Hz. Ömer ise sa-

46

hâbesi ve halifesidir. Böyle bir durumda O, Hz. Ömer'-

den daha üstün bir mevkîye sâhiptir.

Ancak zamanımızda görülen ve güvenilir birtakım

kaynaklardan duyduğumuza göre, şi'îliğe temâyül

etmiş bazı şeyh taslaklarının, inkârcı zimmilerin âdetlerine

benzer bir şekilde erkek ve kadın musâfahasına

müsâ'ade etmeleri, haramlılığı kesin olan çok çirkin

bir davranış ve apaçık bir sapıklıktır. (Rûhü'lbeyân)

Bir rivâyette ise: Kadınlar Rasûlüllah'ın huzûrunda

toplandıkları zaman, onlar elele sözleşme yapmak

ve öylece söz vermek istediler. O ise: «Benim elim şimdiye

kadar yabancı hiçbir kadının eline dokunmadı.

Ancak benim tek bir kadına söylediğim sözlerim, yüz

kadına söylenmiş gibidir» buyurdu. Ve onların bi'atlarını

karşılıklı söz ve kabûl ile aldı. Sonra kadınlar

Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'den kendisiyle

musâfaha şerefine nâil olmayı istediklerinde O da

elini bir suya soktu, sonra o suyu kadınlara göndererek

onlar da ellerini o suya daldırdılar» şeklinde anlatılmaktadır.

(Ravdatü'l-Enîfe)

Kadınların Bîatı ve Sünnette Yeri

SORU :

Asr-ı sa'âdette kadınların Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem'e bi'at etmesi hâdisesi bir def'a

mı, yoksa birçok def'a mı vukû bulmuştur?.

CEVAP :

Kadınların bi'at etmeleri birkaç def'a vâki olmuştur.

Akabe Bi'atı'nda Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi

MÜRŞİDDE ARANAN ÖZELLİKLER 47

aleyhi ve sellem; 72 erkeğin bi'atını musâfaha ederek,

iki kadının bi'atını da musâfaha etmeksizin kabûl

buyurmuştur. Zira Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem

kadınlardan bi'at alırken asla musâfaha etmez,

onlardan sâdece söz alır, ileri sürülen şartları kabûl

ederek söz verdiklerinde de: «Gidiniz! Sizin bi'atınızı

kabûl ettim» buyururdu. (İhsânü'l-uyûn)

SORU :

Kadınlardan bir veya birkaçının mürşidi erinin huzûruna

çıkarak, şeyhleriyle aynı odada oturmaları ve

musâfaha etmeksizin bi'at ederek intisâb edip tarikat

almaları câiz midir?

CEVAP:

Eğer kadınlar toplu ve cemâat hâlinde, İslâmi tesettüre

uygun olarak giyinmişlerse câiz, kapalı bile

olsa tek bir kadının, toplu halde olsa bile açık-saçık

kadınların bu halleriyle mürşidin huzûruna çıkarak

intisâb etmeleri haramdır. (Fetâvâ-yı Halili)

Netice olarak; kadın ve erkeklerin bir mürşide bi'-

at etmeleri, ilâhi emirlere ve Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem'in kavli ve fi'li sünnet-i seniyyesine

uygun bir harekettir. Bu sebeple îmanlarında kararlı

ve istikrarlı olmak, yakîn duygularını yenilemek

ve nasûh bir tevbeye sâhip olmak isteyenlerin kâmil

bir mürşid bulup bi'at etmeleri, sûfiyye ricâli arasında

güzel bir âdet olarak kabûl edilmiştir. (Rûhül-beyân)

II. BÖLÜM

HIRKA NEDİR

HIRKA NEDİR?

SORU :

Sûfiyye ricâlinden bazılarının âdetleri üzere müridlerine

hırka giydirmeleri, onlardan söz alarak kendilerine

zikir telkin etmeleri, edep ve tarikatın gereklerini

öğretmeleri şer'-i şerife uygun bir hareket midir?

CEVAP :

Meşrû ve oldukça güzel karşılanan bir davranıştır.

Zira bir kimsenin, giyim-kuşam veya diğer güzel

yönleriyle kendisini iyi ve sâlih kimselere benzetmeye

çalışması müstehap olduğu gibi, kendisine şeyhi

tarafından giydirilen hırkayı gören mürid, şeyhinin

hal-Tavır ve hareketlerini hatırlayarak, ona karşı duyduğu

sevgi hissi ve muhabbet rabıtası artar, böylelikle

müridin kazanacağı feyz çoğalır.

SORU :

Sûfîler arasında âdet olan; şeyhlerin giydikleri hırka

ve kaftan, kendilerine ve tarikatlarına has özel

şekliyle ucunu sarkıtarak bağlamakta oldukları sarık

ve imâme gibi kisveleri müridlerine giydirerek onlardan

söz almaları, zikir telkin etmeleri ve onları

terbiye etmek maksadıyla tarikat telkininde bulunmaları

gibi konularda yeteri kadar sağlam deliller

var mıdır? Mezkûr husûsları ele alan ve genişçe îzâh

eden şey nedir?

52

CEVAP:

Bir kimsenin sâlih ve salim kimseleri benimseyerek

onların kıyâfetine bürünmesi ve onlar gibi giyinip-

kuşanmaya çalışması oldukça güzel karşılanan ve

istenen bir husûstur. Sevenlerin sevdiklerine benzedikleri

ve onların karakterini kazandıkları bilinen bir

gerçektir.

Zamanımızdaki müridlerin hırka giymelerinin genellikle

teberrük için olduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.

Yani müridin kendisinden hırka giydiği şeyhine

karşı duyduğu inanç ve i'timad ile beslediği

hüsn-i zan ve iyi niyetin kazandıracağı güzel hasletler

dolayısıyladır. Giydiği hırka ile şeyhinin davranışlarına

benzemeye, onun hal, tavır ve hareketlerini benimsemeye

çalışmak içindir. İlmin genellikle taklîd ile

başlayan bilgilerle öğrenildiği, hele üstün duygular

beslediğimiz ve benimsediğimiz kişilerin karakter yapılarının

taklid ile kazanıldığı unutulmamalıdır. Mürid

tarafından giyilen hırka veya sarılan sarık ve kuşak

ile, müridin dikkati mürşidine yönelir, onun davranışlarını

devamlı hatırında tutar ki, O'nun hayır

duaları, Allah'a yakın olduğu vakitler, kendisinde de

tecelli etsin. Bunun böyle olması için şeyh, çevresinde

saygı gören, hürmet edilen ve insanlar arasında sözü

sohbeti müessir bir kimse olmalıdır. Mürid ise, dünyâdaki

maddi ve ma'nevî durumunu düzeltmek ve mürşidinin

himâyesine sığınmak için, onun kisvesine bürünür

ve onun gibi olmaya, onun gibi giyinmeye ve

onun gibi ibâdet etmeye çalışır ki, şeyhinin ma'nevi

terakkisine yaklaşabilsin. Sûfiyye ricâlinden bazıları,

konu ile ilgili Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'den

gelen şu rivayetleri naklederler:

HIRKA NEDİR 53

«Bir kavme benzeyen, onları taklid eden ve benimseyen

kimse onlardandır.»

«Kişi kıyamet günü sevdikleriyle birlikte haşrolunacaktır.

»

«Bir topluluğu seven ve benimseyen kimseyi Cenâb-

ı Hakk onlardan sayar.»

Kötü ve ahlâksızlar gibi giyinip-kuşanmak ve onlara

benzemeye çalışmak nasıl çirkin bir şey ise, iyi ve

sâlih kimseler gibi giyinmek ve onları taklid ederek

benimsemeye çalışmak da o kadar güzel, faydalı, müessir

ve istenilen bir husûstur.

Hırka giymenin aslı ve esasi; tasavvufun ideal

hedef olarak seçtiği mâ-sivâdan, hevâ ve hevesten,

nefsin aldatıcı tuzaklarından kurtulmayı gerçekleştirmek,

şeyh ile mürîd arasındaki ma'nevi ilgi. irtibat

ve alâkayı te'min etmek, müridin nefsi üzerinde mürşidin

murâkabe, muhâkeme ve ma'nevi denetimini tesis

etmek içindir. (Fetâvâ-yı Halîlî)

Ebû Hüreyre radıyallahü anh'den şöyle dediği rivâyet

edilmiştir:

«Yâ Rasûlâllah! ben sizden oldukça çok hadîs duyuyor

fakat çok çabuk unutuyorum» dedim. Hz. Peygamber

sallâllahü aleyhi ve sellem de bana: «Kaftanını

yere yay» buyurdu. Ben de yaydım. Sonra Rasûlüllah

elini kaftanımın üzerinde gezdirdi ve «Onu al giyin

» buyurdu. Ben de giyindim. Artık hiçbir şeyi unutmadım.

» (Sahîh-i Buhârî, Kitâbü'l-ılm)

54

Hırka Giyme ve Giydirmenin Sünnette Yeri

SORU :

Yukarıda anlatılagelen hırka, giymek ve giydirmek

konusunda, sahâbe zamânında seri bir delil var

mıdır?

CEVAP:

Vardır. Nitekim Mi'rac gecesinde, Hz. Peygamber

sallâllahü aleyhi ve sellem Efendimiz'e Cebrail tarafından

bir hırka giydirildi. O da aynı hırkayı hulefâ-i

râşidin'e giydirdi. Ayrıca Kâ'b İbni Züheyr radıyallahü

anh Bânet Suâd kasidesini Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem'in huzurunda okuduğu esnada:

«Muhakkak Allah'ın Rasûlü, Cenâb-ı Hakk'ın, kınından

sıyrılmış pırıl pırıl parlayan ve parıltısıyla insanlığı

aydınlatan bir kılıcıdır» mısra'ına gelince, hemen

arkasındaki hırkayı çıkanp Kâ'b İbni Züheyr'e

giydirmiştir.

Hırka giyilmesi konusunda Cenâb-ı Peygamber

sallâllahü aleyhi ve sellem Efendimiz'den şöyle bir rivâyet

nakledilmektedir. Rasûlüllah sallâllahü aleyhi

ve sellem şöyle buyurmuştur:

«İsrâ (mi'rac) gecesi, Cebrail aleyhisselâm beni

aldı ve nûrdan bir kubbenin içerisine götürdü. Orada

bulunan kilitli bir sandığı açarak içerisinden fakr

sâhiplerinin giyimine has bir hırka çıkardı ve bana

giydirdi. Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem o günkü

giydiği hırkayı bilâhare Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer,

Hz. Osman, Hz. Ali ve Enes İbni Mâlik radıyallahü

anhüm'a giydirdi.»

Bu hırka giydirilme hâdisesinden itibâren, sûfiy-

HIRKA NEDİR 55

ye ricâli de, Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'in

zaman-ı sa'âdetlerinden beri hırka giymeye devam etmişler,

müridlerine giydirilmesine de ayrı bir önem

vermişlerdir. Bu durum muhâfaza edilerek günümüze

kadar gelmiştir.

Çünkü, halife, vekil, mürid veya öğrenci, hırkayı

kokladığı zaman, kendisini Allah yoluna götüren şeyhini

bulur ve hatırlar. Hırkayı görerek Allah'ın ni'-

metleri aklına gelir. Böylece ma'nevi ahvâli elde etme

arzûsu kendinde iştiyak hâline dönüşür. Bu husûsta

ciddî ve coşkulu bir gayrete girişir. Yüce makamlara

erişmeye çalışır.

Hırka giyme mes'elesi şeyh ile mürid arasında

ma'nevî bir irtibat kurmak, şeyhin mürid üzerindeki

murâkabe, denetim ve hakemliğini te'min etmek içindir.

» (Fetâvâ-yı Halîlî)

Merhûm müellif Ömer Zıyâüddin-i Dağıstâni kaddesallahü

sirrahu verilen bu bilgi ve aktarılan rivâyetlerden

sonra hırka giyme ve giydirme mes'elesi ile

ilgili başkaca bir delile lüzûm yoktur, çünkü bu rivâyetler

tevatür derecesine varmıştır diyor. Nitekim

Kâ'b İbni Züheyr radıyallahü anh, zamanının en değerli

şâir ve edîblerindendi. O küfr içinde bulunduğu

dönemlerde «kasideler yazıyor ve onlarla Hz. Peygamber

sallâllahü aleyhi ve sellem ve ashâbını hicvediyor,

küçük gösterme şe gözden düşürmeye çalışıyordu.

Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm bunu duyunca;

«Kâ'b'ın kanının helâl olduğunu ve nerede bulunursa

öldürülmesini» emretti. Bu emrin verildiği toplulukta

Kâ'b'ın müslüman olan kardeşi de bulunmakta idi.

O, küfr içinde bulunan kardeşi Kâ'b İbni Züheyr'e

şöyle bir mektup yazdı:

56

«Senin için Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'in

yüce huzûruna ve müşfik kapısına sığınmaktan

başka çâre yoktur. Buraya iman etmiş ve müslüman

olmuş olarak gelirsen ne âlâ, aksi halde Rasûlüllah'ın

ashâbı tarafından kuduz köpekler gibi öldürüleceksin.

Onlar Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'-

in rızasını kazanabilmek için bu görevi kendilerine

büyük bir ni'met biliyor ve onu yerine getirebilmek

için can atıyorlar.»

Bu mektup Kâ'b İbni Züheyr'e ulaşınca, Kâ'b İbni

Züheyr Rasûlüllah'a sığındı ve teslim oldu. Rasûlüllah'ın

da bulunduğu bir sırada Mescid-i Nebevi'ye

girdi. Ashâb-ı kirâm, Efendimizin çevresinde bulunmakta

idi. Efendimiz: «Sen kimsin?» diye sordu. O

da: kelime-i şehâdet getirdikten sonra kendisini: «Ben

Kâ'b İbni Züheyr'im» diye tanıttı. Bunun üzerine Hz.

Ali kerremallahü vechehu: «Rasûlüllah âmir olduğu

halde O'na me'mûr diye hitâp eden sen değil misin?»

dedi. O da: «Ben. me'mûr değil me'mûn, güvenilen ve

inanılan bir kimsedir» dedim» dedi. Mescid içinde bir

yere oturdu ve meşhûr Bânet Su'âd kasidesini okumaya

başladı.

Bazı beyitler okunurken Rasûlüllah sallâllahü

aleyhi ve sellem hırkasını çıkarıp, Kâ'b'ın sırtına koydu

ve giydirdi. Hırkayı kendisine hediyye etti. Kâ'b

İbni Züheyr vefat edince, Hz. Mu'âviye bu hırkayı mirasçılarından

1000 dinar ya da daha fazlaya satın aldı

ve devlet hazînesine bıraktı. Rasûlüllah'ın Kâ'b'a

hediyye ettiği bu hırka, hâlen İstanbul'da Sultan Fâtih

Câmii yakınlarındaki Hırka-i Şerif Câmii'nde bulunmaktadır.

Ayrıca Rasûlüllah'ın kendisine ait olan

ve bizzat çıkardığı bir hırka da Ayasofya yakınların-

HIRKA NEDİR 57

daki Topkapı Sarayı'nda Hırka-i Sa'âdet Dâiresi'nde

bulunmaktadır.

Nakledilen bu rivayetlerden güzel ses ve nağmelerle

camilerde kaside okumanın, karşılıklı hediyelesme

ve bağış yapmanın câiz olduğunu düşündüm.

SORU :

Hırka giymek erkekler için meşrû olduğu gibi kadınlar

için de caiz midir? Bununla ilgili asr-ı sa'âdette

vukû bulmuş bir misâl var mıdır?

CEVAP :

Meşrû ve vâkidir. Nitekim Nebiyy-i Ekrem Efendimiz

sallâllahü aleyhi ve sellem Ümmü Hâlide radıyallahü

anhâ'ya bir hırka giydirmiş ve hediyye etmiştir.

Bu konuda netice olarak şunları söyleyebiliriz :

Erkek ve kadınların kâmil bir şeyhe intisâb etmeleri,

belirli ma'nevî bir seviyeye erdikten sonra

mürşidleri elinden hırka giymeleri, sûfiyye ricâli arasında

âdet olduğu gibi, onların şeyhlerinin hüküm ve

tasarruflarına teslim ve tefvîz-i umûr etmelerinin, dolayısıyla

da Allahü Te'âlâ'nın ve Rasûlüllah'ın hükmü

altına girmelerinin bir alâmeti, ayrıca. Rasûlüllah sallâllahü

aleyhi ve sellem'e bi'at edip söz verme medâsiminin

sünnet-i seniyye olarak ihyâsı ve devam ettirilmesidir.

Nitekim Nebiyy-i Ekrem Efendimiz: Ümmü

Hâlide radıyallahü anhâ'ya kendi mübarek elleriyle

dört köşeli ve desenli bir hırka hediyye etmiş

«Bunu sırtına giy ve eskit» diye iki def'a tekrar ettikten

sonra «Bu hırka senâ ve övgü alâmetidir» buyurmuştur.

(Rûhü'l-beyân) Geniş bilgi için bkz. Yakup

ÇİÇEK, Hariri-zâde Mehmet Kemâleddin Hayatı,

eserleri ve Tibyânü vesâili'l-hakâyık fi beyâni selâsi-

58

li't-tarâik, muhtevâsı ve kaynakları, 88-93; Hariri-zâde,

Tibyân, I, 7 b - 9 a

Evliyaullah'a Ait Eşyaya Hürmet

SORU :

Peygamberlerle velîlerin kendilerine has bir kisve

olarak seçtikleri hırka, pabuç, tâc ve kavuk gibi

eşyâlara, giyeni düşünerek ve sâhibine saygı ve hürmet

hissi besleyerek ziyâret etmek, teberrüken ve teyemmünen

ta'zîm etmek şer'an câiz midir?

CEVAP:

İbâdet ve kulluk niyyetiyle olmaksızın, feyz ve bereket

almak gâyesiyle yapılan ziyâretler câiz ve güzel

bir davranıştır. Zira yapılan bu ziyâret ve gösterilen

bu hürmet, hissiz, duygusuz ve cansız olan eşyaya

değil, onların şahsında giyenlere yöneliktir. Ancak

gerek giyene, gerekse giyilen eşyaya, ibâdet ve

kulluk kasdıyla yapılan ziyâret ve hürmet hem küfür,

hem de büyük bir hatâdır. Halbuki bu tür ziyâret ve

hürmetten maksad, bereket, himmet, feyz ve şefâ'at

ummaktan başka bir şey değildir. Ayrıca peygamberlerin

ve velilerin elbiselerinden kerâmetlerin zuhûr

ettiği dikkatten uzak tutulmamalıdır. Nitekim Ca'-

fer el-Hâlidî: «Başıma geçirdiğim derviş başlığı ile ormanlarda

bana yırtıcı ve yabanî aslanlar tevâzû gösterdi.

Bana itâ'at etti» diyerek buna işâret etmiştir.

Hz. Yûsuf'un kanlı gömleği, Hz. Ya'kub aleyhisselâmın

gözlerine sürüldüğü zaman âmâ olan gözleri aniden

açılmıştır.

Ca'fer el-Hâlidi'den nakledilen bu hâdise bir başka

şekilde şöyle anlatılmaktadır:

HIRKA NEDİR 59

«Bir gün şeyhlerden birinin huzûruna girdim. Bana

bir başlık hediyye etti ve onu giydim. Sonra o bölgeden

uzaklaştım. Yolum ormanlık ve ağaçlık bir yerden

geçerken yırtıcı hayvanlarla karşılaştım. Onlar

bana yaklaşıyor ve itâ'at gösterisinde bulunuyorlardı.

Hayretler içinde kaldım. Başlığı çıkardım. Bir de

ne göreyim. Onlar aynı davranışlarını başlığa yapıyor

ve bereketinden istifâde etmeye çalışıyordu. Dervişlerin

elbiseleri, en güzel ve en temiz giyim-kuşam, en

şerefli kisve, sevab ve ecir yönünden de Allah indinde

en makbûl olanıdır. Başa konulmaya değer olan

taç o taç, giyildiğinde her türlü belâyı defetmek için

gerekli olan başlık yine o başlıktır. Bu sebeple sûfi

ve dervişler, taç, hırka ve benzeri kıyafetleri giydirecekleri

kimselerde bazı şartların bulunmasını istemiş,

şeyhlerimiz de halifelerine ve ma'nevi mirasçılarına

bunları intikal ettirerek günümüze kadar gelmesini

te'min etmişlerdir. (Fetâvâ-yı Halîlî)

Hırka Giymenin Tarihçesi

SORU :

Hırka giydirme hâdisesinin mevcûdiyeti diğer

peygamberler döneminde de var mıydı? Böyle bir rivâyet

ve delil mevcût mudur?

CEVAP:

Evet, mevcuttur.

Enes İbni Mâlik radıyallahü anh'den rivâyet edildiğine

göre; Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem :

«Şimdi benim şu gömleğimi götürün. Babamın yüzüne

sürün de gözü açılsın. Ve bütün ailenizle birlikte

60

gelin» (Yûsuf (12), 93) âyet-i kerimesi hakkında konuşurken

şöyle buyurmuştur:

Zâlim Nemrût, İbrahim aleyhisselâm'ı ateşe attığı

zaman. Cenâb-ı Hakk cennetten bir gömlek ve sandalye

ile Cebrail aleyhisselâm'ı O'na gönderdi. Hz.

Cebrail gömleği İbrahim'e giydirdi ve sandalye üzerine

oturttu. Kendisi de O'nunla beraber oturdu ve konuşmaya

başladılar. İbrahim aleyhisselâm bu gömleği

İshâk'a, o, Ya'kub'a, Ya'kub da Yûsuf aleyhisselâm'a

giydirdi. Hz. Yûsuf bu gömleği çürüme ve benzeri

tehlikelerden korumak için bir sandığın içine koydu

ve kilitledi. Bilâhare kardeşleri onu götürüp kuyuya

atarken üzerinde bulunan kanlı gömlek bu gömlekti.

Üzerinde cennet kokusu bulunduğu için. ona

dokunan ve onu koklayan her hasta ve her dertli devâ

buluyor, şifâya kavuşuyordu.

Te'vilât-ı Necmiyye'de buna işâret edilerek şöyle

denmektedir: Yûsuf alevhisselâmm sırtındaki gömlek.

Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlerine giydirdiği cennet

elbiselerinden bir elbisedir. Bu kisveler O'nun cemâl

nûrunu taşımakta idi. Hz. Ya'kub aleyhisselâm onu

koklayarak yüzüne-gözüne sürdüğü zaman, âmâ olan

gözleri aniden açılıvermiştir.

Bu esrardan dolayı sâlih kimselerin kisvelerinin

de kendine has te'sirinin var olabileceğini düşünmüşler

ve müridlerine hırkalarını giydirmişler ki, onların

gönül dünyâsına ârız olan ma'nevi körlük giderilebilsin.

Gönüller, içerisine dolan dünyâ sevgisi ve dünyevi

şeylerle aşırı ilgiden körelir.

Bâzı hadis hâfızları: Hz. Âli kerremallahü vechenin

Hasan-ı Basri rahmetullah ileyhi'ye hırka giydir

diği şeklindeki rivâyeti imkânsız addederler. Hadis

imamları, Hasan-ı Basri'nin Hz. Ali kerremallahü vec-

HIRKA NEDİR 61

he'den değil hırka giymek, Ondan hadis bile işitmediğini

ileri sürmüşlerdir.

İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri: «Hırka giyme ve

giydirme mes'elesi, mezkûr hâdiselerden dolayı sûfiyye

ricâli arasında bir âdet olmuştur. Hem kendileri teberrüken

hırka giymiş, hem de giydirmişlerdir. Hiç

kimsenin böyle bir âdete karşı çıkmaya hakkı yoktur.

Ben Konya'da titiz bir şekilde korunan ve cennet

elbiselerinden olduğu söylenen, bir ucu içi su dolu

tasta bulunan hırkayı ziyâret ettim. Suyu ile yüzümü

yıkadım. Zâhiri ve bâtını hastalıklardan kurtulmak

için o sudan içtim. el-Hamdü lillâh» buyurmaktadır.

(Geniş bilgi için bkz. Ya'kûp ÇİÇEK, Age., 90 -

92; Hariri-zâde, Tibyân, I 9 a - 9 b.)

Hırka Giymenin Niyyeti

SORU :

Hırka giyebilmek için husûsi bir şart ve bununla

ilgili yapılması gereken bir niyyet var mıdır?

CEVAP :

Vardır. Hırkayı giyerken, güzel her türlü ahlâka

bürünmek, kendi elbiselerinden soyunurken de bütün

kötü ahlâktan, çirkin âdet ve alışkanlıklardan kurtulmaya

niyyet etmek esastır.

Sûfiyye ricâlinden bazıları hırka giymenin şartlarını

şöyle açıklamaktadır: Yalancılık elbisesini doğrulukla,

hiyânet elbisesini emânetle örtmek ve bu inanç

ve şu'ûr içinde hırka giymek gereklidir. Sonra da lüzumsuz

ve faydasız yere konuşmaktan sakınmak, gözü

haramlara bakmaktan korumak, verâ, hüsn-i zan,

kanaat, tevâzû, cömertlik, namaz, oruç, zikir gibi gü-

62

zel ahlâk ve ibâdetierle donanmak, bütün mü'minlere

merhamet nazarı ile bakmak, gereksiz yere âvâre -

âvâre çarşı-pazarlarda dolaşmak, cemiyet içerisinde

fazla bulunmak gibi insanı zihnen ve ma'nen meşgul

edici kötü alışkanlıklardan uzaklaşmak ileri sürülen

şartlar arasındadır.

III. BÖLÜM

ZİKİR, TARİKAT - ŞERİAT MÜNASEBETİ

ZİKİR NEDİR? DELİLLERİ NELERDİR?

SORU :

Sûfiyye ricâli arasında bilinen şekliyle ta'Iîm ve

telkin edilen zikir hakkında şer'î bir delil var mıdır?

CEVAP :

Vardır. Zikir ta'lim ve telkini de oldukça önemli

ve mu'teber addedilmektedir. Çünkü Rasûlüllah sallâllahü

aleyhi ve sellem; Ashâb-ı kirâma gerek tek

tek, gerekse toplu olarak zikir ta'lim ve telkin etmiştir.

Hz. Ali kerremallahü veche'ye cehri, Hz. Ebû Bekir

radıyallahü anh'e de hafi zikri bizzat telkin etmiştir.

Aşağıdaki fetvalarda bu konu etraflıca anlatılmaktadır.

Şeyhlerin müridlerine zikir telkininde bulunması,

oklukça güzel ve sevilen bir husûstur. Bunun sıhhati

edille-i erba'a (Kitap, sünnet, icmâ'-ı ümmet ve kıyâs-

ı fukahâ) ile sâbit ve Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem'in sünneti seniyyesine de uygundur.

Nitekim Ahmed İbni Hanbel meşhûr Müsned'inde şu

rivâyete yer vermektedir:

«Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem hem tek

tek, hem de toplu olarak ashâbına zikir telkin ve ta'-

liminde bulunmuştur. Tek tek zikir telkinine dâir bir

rivâyet Yûsuf el-Gürâni ve diğer râviler tarafından

Hz. Ali kerremallahü veche'den sahih bir senedle ve

şöyle nakledilmektedir:

«Hz. Ali kerremallahü veche, kullar için Allah'a

66

giden en kısa, en kolay ve Allah indinde en faziletli

yolu kendisine göstermesini Rasûlüllah sallâllahü

aleyhi ve sellem'den istedi.

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem: «Yâ

Ali! Halvette ve yalnızken, celvette ve insanlarla bir

arada bulunurken Allah'ı zikretmeye devam etmelisin

» buyurdu. Hz. Ali radıyallahü anh: «Allah'ı nasıl

zikredeyim yâ Rasûlâllah?» diye sordu. Rasûlüllah

sallâllahü aleyhi ve sellem de: Gözlerini kapat ve benim

üç def'â söylediğimi dinle. Sonra sen üç def'a

tekrar et ben dinleyeyim» buyurdu.

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem gözlerini

kapatarak, yüksek sesle üç def'a «Lâ ilâhe illallah

» dedi. Hz. Ali kerremallahü veche de büyük bir

huşû' içinde O'nu dinliyordu. Sonra Hz. Ali radıyallahü

anh gözlerini kapatarak, yüksek sesle üç defa

«Lâ ilâhe illallah» dedi. Rasûlüllah sallâllahü aleyhi

ve sellem de aynı şekilde O'nu dinliyordu. Sonra Rasûlüllah

sallâllahü aleyhi ve sellem: «Benim ve benden

önce gelen peygamberlerin söylediği en faziletli

söz «Lâ ilâhe illallah»'dır. Yer yüzünde «Allah, Allah,

Allah..» diyenler bulundukça kıyâmet kopmaz» buyurdu.

(Sahih-i Müslim)

Ahmed bin Hanbel'den rivâyet edilen bu hadis,

Hz. Ali kerremallahü veche'ye telkin buyurulan cehri

ve açık zikrin bir delilidir. (Fetâvâ-yı Halili)

İster lâfza-i celâl, ister murâkabe, ister nefy ü isbat,

ister huzûr olsun, hareketsiz ve sessiz olarak yapılan

kalbî ve bâtmî zikrin telkinine gelince, o da Rasûlüllah

sallâllahü aleyhi ve sellem tarafından Hz. Ebû

Bekir radıyallahü anh'e teveccüh yoluyla telkin buyurulmuştur.

Bu konuda Hz. Peygamber sallâllahü

ZİKİR NEDİR DELİLLERİ NELERDİR 67

aleyhi ve sellem: «Allah'ın benim gönlüme tevdi buyurduğu

her şeyi, Hz. Ebû Bekir'in gönlüne boşalttım.

» Diğer bir hadisi şerifte de: «Allah Ebû Bekir'i

namaz ve orucunun çokluğu ile değil, kalbine tevdi

edilen bir emânetle, Cenâb-ı Hakk'a karşı duyduğu

ta'zim ve hürmet hissiyle sizlere üstün kılmıştır» buyurmuştur.

Birinci hadis; nakş-bendiyye ricâli indinde, teveccüh

usûlü ile müridin kalbine, kalbi zikir, muhabbet

ve cezbenin tevdiinin delili olarak kabûl edilmiş, ikinci

hadis de huzûr ve murâkabe telkin ve ta'liminin

delili olarak ileri sürülmüştür.

Bilâhare, Hz. Ali ve Hz. Ebû Bekir radıyallahü

anh'e nisbetle rivâyet edilen bu hadîslere dayanarak

tarikatlar «Aleviyye ve Sıddikıyye» adlarıyla şöhret

bulmuş, muhtelif şu'be ve kollarına ayrılarak günümüze

kadar gelebilmiştir.

Allah ü Te'âlâ ikisinin de yardımcısı olsun.

SORU;

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'in zikir

telkini, sâdece Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali'ye mi inhisâr

etmiş, yoksa kendilerine zikir telkin edilen başka sahâbe

var mıdır?

CEVAP ;

Kalabalık bir sahâbe topluluğuna zikir telkini yapıldığı

sâbit ve vâkîdir. Zira Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem; bir gurup sahâbe ile evinde otururlarken,

Efendimiz: «İçinizde yabancı bir kimse varsa

onu dışarı çıkarıp, kapıyı kapatınız» buyurduğunda

biz: «İçimizde yabancı birisinin olmadığını» söyledik.

Hücre-i sa'âdetin kapısını kapatıp oturduktan

68

sonra, bir sûre «Lâ ilâhe illâllah, Lâ ilâhe illallah» diyerek,

topluca ve yüksek sesle zikrettik» şeklinde bir

rivâyeti Ahmed b. Hanbel, Şeddâd b. Evs radıyallahü

anh'den sahih kaydıyla şöyle nakletmektedir:

«Biz Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'in huzûrunda

idik. O: «Aranızda hristiyan, yahûdi, ya da

şerî'atın esrârına, vâkıf olmayan yabancı bir kimse

var mı?» deyince biz de: «Hayır yok yâ Rasûlâllah!»

dedik. Efendimiz kapının kapatılmasını emretti. «Ellerinizi

kaldırın ve «Lâ ilâhe illâllah» deyin» buyurdu.

Ellerimizi kaldırdık ve öylece bir süre kelime-i tevhid

zikrini icrâ ettik. Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem

ellerini indirince biz de indirdik. Hz. Peygamber

aleyhissalâtü vesselâm; zikrin sonunda :

«Allah'ım sana hamdolsun. Muhakkak sen beni

bu kelime-i tevhidin tebliği ile peygamber olarak gönderdin.

Onunla zikretmeyi bana emrettin ve bunun

karşılığında da bana cenneti va'dettin. Asla sen verdiğin

sözden caymazsın» diye duâ etti.» Sonra da: «Size

müjdeler olsun ki Cenâb-ı Hakk, hepinizi afvetti»

buyurdu. (Munziri bu hadisin Ahmed b. Hanbel'in

Müsned'inden naklen hasen olduğunu söylemiştir.)

Elinizdeki bu eserin müellifi Ömer Zıyâüddin-i

DAĞISTÂNİ merhûm:

«Nakş-bendiyye ricâlinden bazıları, müridleriyle

birlikte topluca icrâ ettikleri Hatm-i Hâce zikri esnâ-

ZİKİR NEDİR DELİLLERİ NELERDİR 69

sında, kapıların kapatılmasına ve aralarında bu zikrin

yapılış şeklini bilmeyen kimselerin alınmamasına

hükmetmişler ve delil olarak da bu hadîs-i şerifi ileri

sürmüşlerdir. Zira Hatm-i Hâce'ye karşı yabancı olan

birinin zihninde şüphe ve tereddütler doğabilir. Bu

düşüncelerle Hatm-i Hâce zikrine yabancı kimselerin

iştirak etmesinde bir takım mahzûrların varlığı

ileri sürülmüştür. Çünkü hakkında muhtelif rivâyetler

bulunan ve belirli sayılarda yapılması gereken zikirlerde

eksiklikler olabilir. İşin aslını bilmeyen kimseye,

zikir sırasında müridlere çakıl taşları ve baklalar

dağıtılması garib gelebilir. Hattâ câhil bir takım

kimseler buna karşı gelmiş ve itiraz etmişlerdir. Yapılan

zikir, tesbih ve okunan ihlâs sûresinin sayılarını

eksiksiz yapabilmek için dağıtılan bu taşlar için :

«Bu taşlar ne? Bunlarla ne yapmak istiyorsunuz?» diye

sormuşlardır.

Yabancıların Hatmi Hâce halkasına girmesinin

mahzûrlarından biri de: Alışık olmadığı bir zikirle

karşılaşan ve işin acemisi olan böyle birinin zikrin te'-

siriyle «sekr» hâline gelerek kendinden geçmesi ve

şuûrunu kaybetmesidir. Biz böylelerini çok gördük ve

ricâ -minnet halkanın dışına çıkarabildik. Ayrıca diğer

tarikat ve tekkelerin zikir ve âyinlerini, yalnızca

seyretmek ve vakit geçirmek için gelen seyircilerle,

münafık, kâfir ve yabancıların da bulunduğunu gördük.

Böylesine önemli bir zikir halkasında sâdece iyi

ve sâlih kimselerin biraraya gelmesinin düşünülmesi,

kişilerin birbirine yansıtacağı karakter transferinde

aranmalıdır. Unutulmamalıdır ki üzümün üzüme baka

baka karardığı gibi, insanlar da birbirine baka baka,

konuşa konuşa, olgunlaşır ve güzel hasletlere bürünürler.

Kişilerin sevdikleriyle beraber haşrolunacağı

dikkatten uzak tutulmamalıdır.

70

Hatm-i Hâcegân Zikri

SORU:

Yukarıda kısmen anlatılan mahzûrlar dikkate

alınarak, Nakş-bendiyye'nin Hâlidiyye koluna mensûb

tekelerde, Hatm-i Hâce zikri yapılırken, kapıların

sıkı sıkıya kapatılması ve intisâbı olmayanların

bu halkaya alınmaması şer'-i şerife uygun bir hareket

midir?

CEVAP:

Evet sünnet-i seniyyeye uygun ve meşrû bir davranıştır.

Toplu zikir sırasında böyle bir usûlü benimsemeleri

yukarıdaki hadis-i şerife istinâd etmektedir. Ancak,

Hâlidiyye tarikatına müntesib olan müridler bir

bütün olarak kabûl edildiğinden, hangi Hâlidi şeyhine

bağlı olursa olsun Hâlidi her müridin Hatm-i Hâce'-

ye iştirâki uygun görülmüştür. Ne var ki, mezkûr merâsime

karşı itirazlarının bulunduğu hissedilen mürid,

intisâbını yenilemedikçe zikir halkasına dâhil edilemez.

Yabancıların Hatm-i Hâce halkasına katılmalarının

mahzûrlarından biri de: İlmen yetersiz olduğu ve

hakikatini bilmediği halde zikre iştirâk edenin halkada

yapılan ve okunanlara itiraz etmesi ve karşı çıkmasındandır.

Hattâ bu konuda mutaassıp olanlardan

bazıları, zikir esnâsında kelime-i tevhidin okunuş şeklini

beğenmiyor ve: «Lâ ilâhe illâllah» deki «İlâhe» kelimesinin

«lâm»'ını uzatmanın, «Allahümme salli alâ

muhammedin ve alâ âli muhammed» cümlesinde bulunan

«Allâhümme» 'deki «lâm» ile «Âli muhammed»'-

deki «Âl»'in hemzesini bir elif miktarından fazla çekmenin

tecvid kâidelerine göre câiz olmadığını iddia

ZİKİR NEDİR DELİLLERİ NELERDİR 71

ediyorlar. Bu düşünceler, karşı çıkanların cehâlet ve

bilgisizliğinden ve tecvid ilmine vukûflarının kıtlığından

kaynaklanmaktadır. Tecvid âlimlerine göre, bu

hemzelerin çekilmesinin sebebi, ikisi lâfzı, ikisi de

ma'nevi olmak üzere dört sebebe mebnîdir. Lâfzi olanı:

hemze ve sükûn, ma'nevi olanı da: «Allâhü ekber»,

«Âlini», «Allâhümme salli» gibi ilâhî isimlere ziyâdesiyle

ta'zîm ve hürmet; ikincisi de: «Lâ raybe, lâ şerikeleh,

lâ şübhe» gibi cümlelerdeki lâm-ı tebri'e'yi mübalâğa

ile göstermek içindir. Bu lâfzî ve ma'nevi sebepler

nerede bulunursa o hemze ve sükûnun beş

elif miktarı çekilmesi câizdir ve bu husûsta ihtilâf yoktur.

Geniş bilgi için Tecvîd-i Ömeri ile Cezeri'nin Aliyyü'

1-kâri Şerhi'ne mürâcaat ediniz. «Âl» kelimesindeki

hemzenin beş elif miktarı çekilmesinin sebebi, Verş

kırâatına göre medd-i bedel'den dolayıdır. Âmenû,

Âl-i İmrân derken olduğu gibi. «Allâhümme salli alâ

ınuhammedin ve alâ âli muhammed» derken sözü «ve

alâ»'da kesip «Âli muhammed» diye devam etmek

ise, Hamza kırâatına göre ve harf-i medden sonra

nekre bir hemze gelmesi sebebiyledir. «Alâ ebsârihim

»'de olduğu gibi. Bu ve benzeri mahzûrlar gözönünde

bulundurularak Hâlidiyye ricâli «Hatm-i Hâcegân

»'ın icrâsı esnâsında kapıların kapatılmasını uygun

görmüşlerdir. Bu hükme vesile olan hadis sahihtir.

Sahihi Buhâri'nin Kâ'be ve mescidlerin kapatılması

ile ilgili bölümünde şöyle bir nakil yer almaktadır:

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem, Hz. Bilâl,

Üsâme ve Osman radıyallahü anh olduğu halde

Kâ'be'ye geldiler. Sonra kapısını kapattılar ve içinde

bir süre kaldıktan sonra çıktılar. Abdullah İbn-i Ömer

radıyallahü anh Kâ'be'den çıkan Hz. Bilâl radıyallahü

72

anh'e yaklaşarak sordum. O da «namaz kılındığını

söyledi dedi.

TARİKATLARIN TEŞEKKÜLÜ

SORU :

Bütün tarikatların Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali radıyallahü

anh vâsıtasıyla Fahri Âlem sallâllahü aleyhi

ve sellem'e ulaştığı ve onların da tarikatı Hz. Peygamber'den

aldıkları bilindiği halde, efkârı umûmiyye

de niçin «Muhammediyye Tarikatı» adının verilmeyip

de, Nakş-bendiyye, Kâdiriyye, Mevleviyye, Şâzeliyye,

Rifâiyye, Kübreviyye, Ekberiyye, Sühreverdiyye, Çeştiyye,

Halvetiyye ve Celvetiyye tarikatları gibi isimle

rin verilmesi ve tarikatların bu isimlerle şöhret bulması

şer'an câiz midir?

CEVAP:

Mecâz yoluyla câizdir. Nitekim Hz. Peygamberin

hadîslerini ihtivâ eden kitaplara Sahihi Buhârî, Sahîh-

i Müslim denmektedir. Mustafaviyye Mezhebi de,

Ebû Hanife, Şâfi'i, Mâliki ve Hanbeli mezhebi adıyla

bilinmektedir. Halbuki bunların hepsi de Kur'ân-ı Ke

rîm ve Hadis-i şeriflerden kaynaklanmakta ve bu iki

asıl mesnede dayanmaktadır. Hiç biri kendi izâfi ve

indî mütâlâalarına göre böyle bir şey îcâd edip ortaya

koymamışlardır.

Tarikatların nihâyeti ve aslı Muhammediyye Tarikatı

olduğu halde, niçin bu tarikatlara Muhammediyye

Tarikatı adı verilmiyor da Nakş-bendiyye, Kadiriyye

ve Mevleviyye v.b. isimler veriliyor diye sorarsan,

buna şu cevâbı verebiliriz:

Tarikatların mezkûr isimlerle adlandırılıp şöhret

bulması mecâzidir. Bu tarikatların kurucusu ve piri-

TARİKATLARIN TEŞEKKÜLÜ 73

nin ismine nisbetle anılması, bu zâtların adı geçen tarikatların

ıslâhı, zaman ve zeminin ihtiyaçlarına göre

irşâd anlayışlarının değiştirilmesi gibi konularda

cehd ve gayretlerinin çokluğundandır. Hz. Peygamber

sallâllahü aleyhi ve sellem'in hadislerinin, bulunduğu

kaynaklara göre Buhârî ve Müslim hadisi diye isim

lendirilmesi aynen buna benzer. Aslında hadîsler Buhari

veya Müslim'e ait değil bizzat Rasülüllah'a âittir

Hadislere, kitaplarında «Mu'an'an» bir silsile ile

yer vermekten başka müdâhaleleri yoktur.

Mezhep imamları da görüşlerini Kur'ân-ı Kerîm

ve sünneti seniyye'den aldıkları, hükümlerini bu iki

asıl kaynağa dayanan delillerle içtihâd yaparak koydukları

halde, mezheplerinin kendilerine nisbetle Hanefi,

Şâfi'i, Mâliki ve Hanbeli mezhebi diye isimlendirilip,

bu adlarla tanınıp yaygınlaşması da böyledir.

Bu zâtlardan hiç birisi kendiliklerinden şahsî bir hüküm

ortaya koymamışlardır.

Cüneyd-i Bağdâdi kaddesallahü sirrahu bu husûsu

şöyle açıklıyor:

«Rasûlüllah'ın sünnet-i seniyyesi ve ahlâkı hasenesinden

kaynaklanmayan ve O'na uymayan bütün

tarikatlar çıkmaz sokaktır. Onlarla hiçbir yere

varılamaz.»

Hadisi şerifte: «Eğer Mûsa aleyhisselâm hayatta

olsaydı da bizim peygamberlik haberimiz kendisine

ulaşsaydı, ümmetimden olması dışında başka bir şey

O'na câiz olmazdı» buyurulmuştur. Kendisinden önçeki

bütün semavi kitapları ve ilâhi dinleri nesheden

Hz. Peygamber'in nübüvveti, nasıl olur da O'nun yoluna

ve izine aykırı tarikatlara imkân verir. Bunun

düşünülmesi bile muhaldir.

Onların Hâlidiyye tarikatı ile ilgili: «Mevlânâ Hâ-

74

lid-i Bağdadî kuddise sirruhu silsile itibariyle kendinden

önce bulunan ve o zamana kadar İmam-ı Rabbâni'ye

nisbetle «Müceddidiyye» adıyla bilinen tarikatın

hiçbir hususiyetini değiştirmediği ve esaslarına da

hiçbir şey ilâve etmediği halde niçin Hâlidiyye deniliyor?

» şeklindeki itirazlarına şöyle cevap verilebilir.

Bu da talebenin daha meşhur ve daha fazla tanınan

üstadına mensubiyeti sebebiyledir. Ayrıca Mevlânâ

Hâlid, kayıtsız-şartsız ve itirazsız bir şekilde mürşid-

i kâmil olduğundan bu tarikata Müceddidiyye-i

Hâlidiyye tarikatı denilir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi'nin

İmam Rabbâni'ye olan bağlılığının bir ifadesidir.

Tarikat Nedir?

SORU:

Tarikatların başı ve sonu nedir?

CEVAP:

Tarikatların başlangıcı, şer'-i şerifin esaslarına

sımsıkı sarıldıktan sonra mümkün olduğu kadar zikir

ve O'nun insanlara lütfettiği nimetler ile yüce kudreti

üzerinde derin tefekkür, ortası; «İnsanlarla aşırı

derecede ülfet ve ünsiyyet, onlarla fazlaca haşir-neşir

olmak iflâs alâmetidir» denildiği gibi, insanlarla, ya

da cezbedici diğer dünyevi şeylerle değil yalnız Allah'la

meşgûl olmak ve yalnız O'na yakın ve O'nunla

ünsiyyet etmektir. Neticesi ise; her zaman Hakk'ın huzûrunda

bulunduğu inancına sahip olmak, kendisinde,

çevresinde hulâsa her şeyde Hakk'ı görebilmek, bir

an bile Allah şu'ûrundan uzak kalmamaktır. Daha

doğru bir ifâde ile İslâm'ı «İhsân» derecesinde ve her

an Cenâb-i Hakk'ın murakabe ve denetimi altında ya-

TARİKATLARIN TEŞEKKÜLÜ 75

şadığına inanarak ibâdet etmek ve öylece yaşamaktır.

Tarikatların hepsinin gâyesi, müridlerini yalnız

Allah'a kulluk ve yalnız O'nun rızasını kazanma idealine

ulaştırmaktır. Nitekim bunu zikir, fikir ve ibâdetlerinde

şöyle dile getiriyorlar:

«İlâhi benim maksadım yalnız sen, elde etmek istediğim

de yalnızca senin rızandır.»

Istılah Kullanılmasının Gereği

SORU:

Sûfiyye ricâli arasında tarikat, hakikat, ma'rifet,

kurbiyyet, bu'diyyet, vuslat, keramet, mükâşefe, müşâhede,

istiğrak, fenâ fillâh ve beka billâh gibi ıstılah

ve özel ta'birlerin kullanılması şer'-i şerife uygun mudur?

Akâid kitaplarında bunlarla ilgili açık hükümler

var mıdır?

CEVAP:

Bunlar ve benzeri tasavvufî ıstılahların muhtevâları,

şer'-i şerife uygun ve bu ta'birlerle ilgili rivâyetler

mevcûttur.

Ey sâlik Allah'a açılan kapılar, şeri'at, tarikat, hakikat

ve ma'rifet olmak üzere dörttür: Bunların her biri

gerçek, Kur'an ve Sünnetle sâbit olan husûslardır.

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem: «Şeri'at

sözlerim, tarikat; davranışlarım, hakikat; hallerim,

ma'rifet ise; her şeyim olan ana sermâyemdir»

buyurmuştur.

76

Şeri'at; beden ve cesedle ilgili olup, namaz kılmak,

oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek ve kelime-i

şehâdet getirmek gibi fıkıh kitaplarında zikredilen

farz, vâcip, sünnet ve mûstehablar ile yasaklanan haram

ve günahları terketmek gibi vücûd organlarına

mahsûs ibâdet ve mükellefiyetlerdir. Neticesi ise cehennemin

yakıcı ateşinden kurtulup, selâmete ermek

ve Cennetin firdevs bahçelerine girmektir.

Tarikat; bütün güzel ahlâklarla donanmak, her

türlü çirkin davranışlardan uzak durmak gibi kalbi

mükellefiyetler olup, iyi huylarla hemhal olmak, kötü

âdet ve alışkanlıkları kalbden kovmak ve kalben

Allah'ı zikretmek ma'nâsında: «Kalbi her türlü kötülükten

temizleme, Allah'dan gayrı her şeyi kalbden

çıkarma» şeklinde ifâde edilir. Bunun neticesi kalbi

kötülüklerden temizleme ve Allah'tan gâfil bırakan

duygu ve düşüncelerden arındırma, imanda yakin derecesine

ermektir.

Hakikat ise; Allah'ın dışındaki her şey ve her şekilden

uzak kalıp, yalnız O'nunla ünsiyyet etmek, kesiksiz

ve kesintisiz her an huzûr-ı ilâhide bulunma

şu'ûruna varmaktır. «Gönlüm göz açıp-kapayıncaya

kadar kısa bir zaman da olsa Allah'tan gâfil olsa ve

O'nun azametini ve huzurunda bulunma duygusunu

yitirirse kendini müslümanlardan saymazdım» sözünde

ifâdesini bulan, bir an bile Allah'ı unutmadan, her

an O'nun murâkabe ve denetimi altında bulunduğu

inancı içinde hareket etmek gibi ruha ait mükellefiyetlerdir.

Bunun neticesi, nefs-i mutmainne ve selim

kalbe erişmek, kâmil bir Allah sevgisi, şahsî irâde ve

isteklerini imhâ ederek, ilâhî irâdeye râm olmak gibi

güzel hasletlerdir.

Ma'rifet ise; müşâhede, fenâ fi'1-fenâ ve beka bil-

MA-RİFET VE VUSLAT 77

lâh gibi zikri dahi unutturan sırra ait hasletlerin bütünüdür.

Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi Hazretleri

bu makamda şunları söylemiştir:

«Allah ile aradaki unutturucu engeller açılmadan,

perdeler aralanmadan büyük bir felâket içinde idim.

Şimdi ise senin kardeşin miyim? Yoksa sana şükreden

ve seni zikreden biri miyim? Gecenin zifiri karanlığı

gibi gözlerimin önünü kapatan engeller müşahede

güneşinin nûru ile aydmlanıp kalkınca, seni her

yerde görmeye ve her şeyde hissetmeye başladım. Anladım

ki zikredilen de, zikir de, zikreden de sensin.

Varlığımda seni o kadar derinden hissediyorum ki,

aradan ben kalkmış, içim ve dışımdaki her şeyde sen

varsın. Bütün ayrılık ve gayrılıklar yok olmuş.» Bunun

neticesi ise irfan ve ma'rifette kemâl, «ihsân» derecesine

yükselme, her şey ve her yerde müşâhede-i

cemâl ve celâl, ğayb ile ilgili husûslara kesin bir imandır.

MA'RİFET VE VUSLAT NEDİR?

Ma'rifet muhabbetten daha değerli bir mertebedir.

Çünkü seven, sevgilisini görüp de kendi varlığını

unutarak, O'nda yok olduğu zaman, ma'nevî bir lezzet

ve haz duyar. Ama ârifin kendi varlığı aradan

kalktığı için, şahsi varlığı ile ilgili hiçbir duygusu ve

endişesi yoktur. Her zerresinde her şeyde Hakk'tan

başka bir şey görmez. Düşünmez, hissetmez. Bu yüzden:

«Zâhide seyyar, ârife tayyar» denilmiştir. Ma'rifet

hakîkattan daha yüce bir mevkidir. Çünkü ma'rifet

hakikatin sonunda elde edilen nihâyetsiz bir mertebedir.

Bu sebeple: «Dil ile zikir kalb ile zikri kazanabilmek,

kalb zikri de murâkabeyi te'min için yapılır

» denmiştir. Kalbin zikri, dil ile yapılan zikrin ma'-

78

nâsmı bütün boyutlarıyla düşünerek, onun kalbi kaplamasını

sağlamaya çalışmak demektir. Bunun için

Hakk'ın azamet ve kudretini tefekkür kalbin zikri,

Allah'ı aşk derecesinde ve kendi varlığını, istek ve

irâdelerini O'nun kudret ve irâdesi içinde eritecek derecede

sevmek demek olan aşk ise, ruhun zikri, ma'-

rifet de sırrın zikridir» denmiştir.

Şiblî'ye: «Ne zaman kâmil ma'nâda rahat ettiğine

ve huzûr bulduğuna inanırsın» diye sorulduğu zaman:

«Yer yüzünde bütün insanların huzûr ve müşâhede

mevkiine erdiklerini; her şey ve her yerde O'nu

görüp, O'nun huzûrunda bulunma ve Cenâb-ı Hakkın

zâtında kendi şahsi varlığı ve iğreti irâdesini ilâhi

irâdede ifnâ ederek zikir mertebesine varan ve Allah'ı

zikreden insanlar olarak gördüğüm zaman müsterih

olurum» cevâbını vermişlerdir.

Yine Şibli: «Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a

yemin olsun ki, istiğrak hâlinde, Hakk karşısında kendi

varlığımdan habersiz yaşayarak, kalbimin elde ettiği

huzûr, ilk ve son bütün ilimlerden hayırlı olan

Rabbımın bir nûrudur. Bu nûr ve bu huzûr bütün

peygamberlerin ilimlerinin özüdür» buyurmuştur.

Sûfilerden bazıları da: «Allah ile kendi arandaki

engeller kalkmadığı için, sen ayrı, O ayrı olduğu halde

sâdece dilinle Allah'ı zikretmekle günahlarını artırırsın.

Gerçekten kul Hâlik'ında öylesine fenâ olmalî

ki, dünyevi varlığından eser ve endişe kalmasın.

Halbuki zikirde bu ayrılığın varlığı bellidir. Basiretler

ve kalbler Allah'tan ayrılık ve gafletle bozulur, körelir.

Kalbi Hakk'ın dışındaki şeylerle meşgul etmek,

onu köreltmek demektir. Çünkü Cenâb-ı Hakk her

görülebilen ve hissedilen bir kudretin sahibidir. Bu

azametin meçhûliyeti kulun kendisinden kaynaklan-

MA'RİFET VE VUSLAT 79

maktadır. Muhyiddin Îbnü'l-Arabi Hazretleri: bu makamda:

«Kul da Hakk, Rabb da Hakk'tır. Kul kendi

varlığını Hakk'ın varlığında öylesine ifnâ etmiştir ki,

- Ateşin içinde kıpkırmızı kesilen ve ateşten ayırd edilemeyen

demir gibi - kulun her zerresinde Hakk müşâhede

edilmektedir. N'olaydı benim şiirim bir zorlamadan

ibâret olaydı. Eğer ben şiirimde kul diyorsam

bilin ki o ölüdür. Rabb dersem o takdirde mükellef

tutulacak bir şey yoktur.»

Bâyezîd-i Bistâmi Hazretleri: «Ben kendimi noksan

sıfatlardan tenzih ve kemâl sıfatlarla muttasıf

addederim. Benim şânım ne yücedir» buyurmuştur.

Cüneyd-i Bağdâdi ise: «Benim şu iğreti kalıbım

içerisinde Allah'tan başka bir şey yoktur» demiştir.

Hallâc-ı Mansûr ve benzerleri ise; Allah ile aralarına

giren ve O'nu unutturan engellerden kurtuldukları

ve fenâ fillâh ve bekâ billâh makâmına erdikleri

için: «Ben Hakk'ım, ben Hakk'ım» diye haykırmışlardır.

Bu makamdan sonra bir derece daha ileri gidilerek,

Allah'ta kâmil ma'nâda fenâ ve Allah'la en

mütekâmil ma'nâda bekâ makâmına yükselirler. Bu

mevkide Hakk, Hakk, halk da halkdır. Bir önceki derecede

söyledikleri, zâhirde şer'a muhalif olan ve «şathiyyât

» denilen sözlerinden hesâba çekilmezler. Çünkü

böyleleri tevhîd denizine öylesine varmış ve istiğrâka

ermişler ki, nefsleri ve kendi varlıklarından kurtulmuşlardır.

İkinci durumda ise Allah onları bu durumdan

alarak, kendilerine zâhiren halk, bâtınan

Hakk ile berâber olabilme kabiliyetini lütfetmiştir.

«Ne ticâret, ne de alış-verişin Allah'tan alıkoyamadığı...

» (en-Nûr (24), 37) insanlar olma şerefine erdirmiştir.

Teftâzânî Şerhu'l-Mekâsıd'ında bu durumu şöyle

açıklıyor:

80

«Sâlikin seyr ü sûlûkü, vuslat ni'metiyle Allah'ta

son bulursa, tevhid ve irfan denizinde kendisini öylesine

gark eder ki, zâtı Hakk'ın zâtında, sıfatları Hakkın

sıfatlarında yok olur. Allah'ın dışında her şey,

gözünden kaybolur. O'ndan başkasını gözü görmez,

gönlü duymaz, aklı düşünmez olur. Bütün mevcûdatta

onların varlığını değil, Yaratanını görür. Bu seviyedeki

sâlikin durumuna «Fenâ fi't-tevhid» adı verilir.

Şu ma'nâdaki kudsi hadiste bu tür tevhide işâret

edilmektedir:

«Kulum bana nâfile ibâdetlerle o kadar yaklaşır

ki ben onu severim ve onun işiten kulağı, gören gözü,

tutan eli, yürüyen ayağı olurum.»

İbn-i Hâcer ise, Şerhu'l-Minhâc'ın «irtidât» ile

ilgili bölümünde: «Tasavvufi ıstılah ve ta'birlerin, diğer

ıstılâh ve ta'bîrlerle çatışmasına itiraz edilemez.

Bazıları mes'elenin aslını bilmiyorsa da bu böyledir.

Evliyâullahın kendilerinden geçtikleri zaman söyledikleri:

«Ene'1-Hakk, Sübhâni mâ a'zame şânî» gibi

sözler de ma'zûrdur. Çünkü gaybet hâlinde onların

irâde, ihtiyar ve mükellefiyetleri ortadan kalkmış, Leylâ'sı

için aklını yitiren Mecnûn gibi akli melekelerini

kaybetmişlerdir. Tarihte bazı kimseler, şathiyyâtları

ve gaybet hâlindeki sözlerinden dolayı velîlerden bir

kaçının kanını akıtmışlar - Allah korusun - onların

dinden çıkarak irtidât ettiklerine fetvâ vermişlerdir.

Halbuki onlar, şeksiz-şüphesiz ehlullah ve evliyâullahtandır.

Kulu Mevlâsına ulaştıran mertebeler şu âyet-i kerîmede

dört kapı şeklinde işâret edilmiştir:

«Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı. Güzel

söz, kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan bir ağaç

MA'RÎFET VE VUSLAT 81

gibidir. Ki (o ağaç) Rabb'ının izniyle her zaman meyvesini

verir.» (İbrâhim (14), 23-24)

Bu âyet-i kerimede geçen «(Güzel söz) Allah lâfza-

i celâli ya da kelime-i tevhid'dir.» (Güzel ağaç) ise;

hurma ve benzeri ağaçlardır. Kökü yerde sâbit olan

şey şeriat, (dalları göktedir) ifâdesi tarikat, «her zaman

yemişini verir» olması hakikat, (Rabbinin izniyle)

de ma'rifettir.

«Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı?

Lâfza-i celâl ve kelime-i tevhîd gibi güzel söz, hurma

gibi güzel bir ağaçtır ki, o ağacın aslı ve kökü olan

şeriat sâbit, dallan ve kolları olan tarikatlar ise göklerdedir.

Asa ve fer'i sağlam olduğu takdirde o ağaç

her zaman hakikat meyvesini verir. Bu ise Rabb'ın

kudret ve ruhsatını tanımak olan ma'rifetle mümkündür.

»

Bu âyet-i kerimeden dolayı: Seri'at; temel esas,

tarikat; onun kol, dal, teferrû'ât ve incelikleri, hakikat

ise; özü ve meyvesi Ma'rifet de mahv ve fenâ'dır.

Ma'rifeti gerçek ma'nâda tahsil etmek, ancak Cenâb-ı

Hakk'm izin ve keremiyle kazanılabilen bir mertebe

ve mevhibedir.

Halvet esnâsında bu hususta hâtırıma şöyle bir

şey geldi.

Doğrusunu Allah bilir amma, şeriat meyve veren

bir ağaç, tarikat o ağacın kendisi ve boyu, hakikat

onun dalları, ma'rifet ise onun meyvesi ve özüdür.

Köksüz ve özsüz ağaç bitmez. Bitse de ayakta duramaz.

Yaşayamaz. Bu yüzden Cenâb-ı Hak (İbrâhim

Sûresi: 26) âyet-i kerimesinde: «Şirk, küfür gibi kötü

sözlerin benzeri de: gövdesi yerden koparılmış olan

ve bu sebeple ayakta durma ve hayatta kalma imkânı

82

bulunmayan köksüz bir ağaca benzer. Kuvvetlice esen

bir rüzgâr onu yerinden kopararak bir başka yere

atabilir. Dolayısıyla gövdesi olmayan ağacın dalı, dalı

olmayan ağacın da meyvesi olmaz» buyurmuştur.

Tefsir-i Hanefî'de Tevhid; dış kabuk, iç kabuk, öz

ve özün özü şeklinde tâze ve olgunlaşmamış bir cevize

benzetilerek dört kademede tavsif edilmiştir. Yeşil,

acı ve çiğ kabuk şeri'at, katı kabuk tarikat; iç kabuk

hakikat; yenilen lezzetli meyve kısmı da ma'rifettir.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Şeri'at; şeri'atın

özü olan tarikatı, tarikat; tarikatın özü olan hakikati,

hakikat ise hakikatin özü olan ma'rifeti koruyan birer

kabuğa benzetilmiştir. Tıpkı bir yumurta gibi..

Katı kabuk şeri'at; ince zar, tarikat; yumurtanın akı

hakikat; sarısı ise ma'rifettir. Şöyle bir rivâyet nakledilmektedir:

Muhakkak Kur'ân-ı Kerim'in zâhiri ve bâtini ma'-

nâları vardır. Bâtını da yedi mertebeye kadar varan

öz ve iç ve derin ma'nâlar ihtiva eder. Aynen insanın

da zâhiri ve bâtıni bir dünyâsı vardır. İç dünyasının

da yedi katlı kendine has bir iç âlemi vardır. Kur'ân-ı

Kerim söz; insan ise fiil ve hareketlerdir. Kur'ân-ı Kerim

ise insanın hâlini anlatan ve yorumlayan cansız

bir kitaptır.»

«Vakit gibi keskin ol. Makt (evlâdın ölen babasının

karısı ile evlenmesi) âdeti İsâ döneminden kalmıştır.

Her türlü zayıflık ve endişeden evhâm ve kuruntudan

sakının ve kaçının ki o çok şiddetli bir hastalıktır.

» Cenâb-ı Hakk peygamberlerini vahy ile destekleyip

takviye ettiği gibi, kendisine yakın olan ve

azamet ve kudretini her an hatırında tutan velilerini

de Kur'ân-ı Kerim ve ilham ile te'yid ederek destek-

MA'RİFET VE VUSLAT 83

lemiştir. Bize gereken Kur'ân-ı Kerim'in harflerini

mahrecine ve kâidelerine göre okumak ve sonra da

ömrün kalan kısmını zikir, fikir, emirlere imtisal, nehiylerden

sakınmak ve istikâmete yönelmeye sarfederek,

ma'rifet sahibi olmaya çalışmaktır.

Ebû Mansûr Mâtüridi: Nefslerinin seyr ü sülük

için girdiği bu yol, uzunluğu-kısalığı, uzaklığı-yakınlıgı,

eni boyu olan bizim bildiğimiz bir yol değildir. Bu

yolda, ancak nefsin gücü ile za'fına bağlı adımlarla

yürünebilir. Ya da kalblerin ve şu'ûrun fikir ve düşünce

ile girip ilerleyebildiği rûhânî bir yoldur. Bu

yolun aşılması ise; akidelere uygun, basiret ve firâsele

muvâfık, bir iman ve inanç ile mümkündür. Bu

ma'nevi ve rükâni yolun aslı bir nûr ve ilâhî bir nazardır.

Kulun kalbinde meydana gelen, gönüle tevdi

edilen ilâhi bir haldir. Bu nazarla çevresine bakarak

dünyevi ve uhrevi işlerin hakikatini, eşyanın ve

olayların gerçek yüzünü görebilir. Kul bu nûru elde

etmek için asırlarca ağlasa-sızlasa, bağırsa-çağırsa yine

de bir zerresine sahip olamaz. Bunu bir yıl, bir ay,

bir hafta ya da bir an elde eden kimse, o nûru kâbiliyeti

ve Cenâb-ı Hakk'ın tevfiki ile kazanmış demek--

tir. Bu sebeple basireti; «Başlangıcı kesbî olmakla berâber

neticesi vehbî olan bir devlettir» demiştir.

İsmail Hakkı Bursevi kaddesallahü sirrahul âlî

ise; Tâlib ile matlûb, mürid ile mürşid arasında belirli

maddi bir mesâfe yoktur. Vuslat müridin kalbini

lekeleyen pas ve perdelerin, Allah'ı unutturucu duygu

ve düşüncelerin giderilmesi ve gönül aynasının

parlatılması demektir. Gönül aynası parlatılan müridin

kalbinden Cenâb-ı Hakk'ın zâti nûru bir güneş

gibi yansımaya ve parlamaya başlar. Paslı ve kirli

olmayan cilâlı ve sırlı aynada zâhiri eşyâların bütün

netliği ile yansıdığı gibi..» (Rûhü't tefâsîr)

84

Hâdimi merhûm da bu konuda şunları söylemiştir:

İlm-i bâtın, kalbde ilâhi nûrun ortaya çıktığı ve

kendisiyle gayb âlemlerinin görülebildiği mükâşefe

ilmidir. Bu ilimden gâye Rasûlüllah sallâllahü aleyhi

ve sellem'in Câmi'u's-sağîr'de rivâyet edilen şu hadisin

hakikatına ve ma'nâsına erişebilmektir.

«Bâtın ilmi, Allah'ın kullarından dilediğinin kalbine

emânet ettiği kendi esrârından bir sır ve kendi

hükümlerinden bir hükümdür.» Aynü'l-ilm'de geçen

bir hadîs-i şerifte de: «İlâhi nûr tecelli eden kalbin te'-

sir sahası genişler ve gayb âlemine nüfûz kabiliyeti

kazanır, (inşirâh)» buyurulmuştur.

Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerimede bu husûsa işâretle

şöyle buyurmuştur: «İslâm için Allah'ın göğüslerini

genişlettiği ve hidâyete sevkettiği kimseler

Rabb'ından bir nûr üzeredir. Allah'ın zikrine karşı

kalbleri katılaşanlar büyük bir felâket içerisindedir.»

(ez-Zümer (29), 22) Bu âyet-i kerîmenin tefsirinde Tatarhâniyye

şöyle bir yorum yapmaktadır: «Mükâşefe

ilmi, öğrenmek, öğretmek ve okumakla değil, «Biz uğrumuzda

mücâhede edenlere ve yolumuzda savaşanlara

gelince, onlara yolumuzu kolaylaştırırız. Muhakkak

Allah muhsinlerle berâberdir.» (el-Ankebût (29),

69) âyetinde açıklayan mücâhede ile kâzanılabilir.

Ebû Hüreyre radıyallahü anh'den şu rivâyet nakledilmiştir:

«Ben Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'den

iki tür ilim aldım. Bunlardan birisini neşrettim.

Eğer diğerini de neşredip yaysaydım boğazım kesilir,

boynum vurulurdu.» (Sahîh-ı Buhâri)

TARÎKAT - ŞERİ'AT MÜNÂSEBETİ

SORU:

Tarikat nedir? Tarikat ile şeri'at arasında bir ayrılık

var mıdır? Şeri'atsız tarikat düşünülebilir mi?

TARİKAT - ŞERİAT MÜNASEBETİ 85

CEVAP :

Ehl i sünnet ve'1-cemâ'at akidesine göre, İslâm Fıkhının

dört asıl kaynağı (Kitap, sünnet, icmâ'-ı ümmet,

kıyâs-ı fukahâ)'na sımsıkı sarıldıktan, farz, vâcip ve

sünnetleri eksiksiz ifâ ve icrâdan sonra, kötü ahlâk

ve alışkanlıklardan kaçınıp, güzel ahlâklarla donanmaya,

zikrullah, fikrullah, nâfile ibâdet ve tâ'at ile

meşgûl olmaktan ibâret olan tarikat ile, tarikatın aslı

durumunda bulunan şeri'at arasında bir ayrılık ve

aykırılık yoktur. Şeri'atsız tarikat küfrün ve inkârın

ta kendisidir.

Muhakkak tarikat, şeri'at-ı ğarra-yı Ahmediyyeye

sımsıkı bağlanmak, sünnet-i seniyye-i Muhammediyye

edebi ile edeplenmek, ehl-i sünnet ve'1-cemâ'at akidesine

kuvvetlice sarılmak, kitap, sünnet, icmâ-yı ümmet

ve kıyâs ı fukahâ dediğimiz İslâm fıkhının dört

ana esasının dışına çıkmamak, çokça Allah'ı zikretmek,

amellerin en faziletlisi «Nerede olursan ol, Allah

seninle berâberdir.» ve «Nerede olursanız olun Allah

sizinle berâberdir» âyetlerine uygun olarak dâimi

bir huzûr ve murâkabeye devam etmektir. Bu konuda

ileri geri konuşmak isteyenlerin yersiz konuşmalarına

imkân yoktur. Tarikata karşı çıkan kimsenin

elinde itiraz edebilmesi için sağlam bir delil yoktur. Bu

hususta Fetâvâ-yı Halîli'de şöyle bir açıklama yer almaktadır:

«Muhakkak dervişler yolu olan tarikat, şu beş temel

esas üzerine kurulmuştur. Tâ'at, zikir, başkalarını

kendine tercih etmek, tevhîd, kanâat, tevekkül, teslimiyet,

düşünüp-taşınarak hareket ve davranışlarında

şu'urlu olmak, şükür ve Hakk'ın azamet ve yüce kudretini

oldukça çok düşünmek, bütün bunları içerisinde

toplayan bir ifâde ile söylecek olursak, bir kelime

86

ile: «istikâmet ve dosdoğru olmak, kötü fiil ve niyyetleri

gönlümüzden tahliye etmek ve en güzel ahlâkî

hasletlerle donanmaktır.» Bu sıfatlar ve özelliklere sâhip

olan kimse derviş (fakir) aksi ise ancak zındık

olur. Zira, itâati olmayanın ibâdeti, ibâdeti olmayanın

da dervişliği (fakrı) yoktur. Böyle biri değil mürid,

olsa olsa zındık olabilir. Dervişliğin (fakr sahibi

olmanın) başı Kur'ân-ı Kerim, rûhu ise hadistir. Ya'ni

Kur'ân-ı Kerim ve sünnet-i seniyyeye istikâmet ölçüsü

içerisinde kesin bir bağlılıktır. Dervişliğin bedeni,-

Tarikat meşâyihinin işâretleri, namazı; şeri'at, guslü,

tarikat; kıblesi ise hakikattir. Fakr ve dervişliğin esası;

güzel ahlâk ve muhabbet, anahtarı; doğruluk ve

istikâmet, meyvesi; ma'rifet, hazinesi; meskenet, özü

ise nefsini bilmektir. Kulun Hakk'a karşı kulluk görevlerini

bilmesi, icâbını eksiksiz icrâ etmesidir. Sana

senin her şeyinden daha yakın olan ve seni içten

vuran nefsini tanımazsan, senden daha uzaklarda olan

yol kesicilerini nasıl tanıyabilirsin?

Tarikat ve Amel-i Sâlih

SORU:

Sûfiyye ricâlinden olduğu iddiasında bulunan bir

gurup veya bir şahıs, akıl-bâliğ ve şer'an mükellef oldukları

halde «Biz artık vuslat makâmına ulaştık. Namaz,

oruç ve benzeri mükellefiyetler bizden sâkıt olmuştur.

Şarap, içki, zina ve livâta gibi ilâhî yasaklar

tamamıyla helâl ve mübahtır. Biz bundan böyle ismet

vasfını kazanmış kişileriz. Hiçbir haram ve yasak bize

te'sîr etmez» şeklinde saçma-sapan fikirleri ileri sürüyorlar.

Bazı açık-saçık kadınlar, yanlarına gelerek, ellerini

öpmekte, onlara da «Siz bizim evlâdımızsınız.

Bundan böyle bizden kaçmayın» nasihatında bulun-

TARİKAT - ŞERİAT MÜNASEBETİ 87

maktalar. İşin iç yüzünü ve doğrusunu bilenlerden biri

çıkıp ta: «Bu ne hal?» diye sorduğunda: «Evet! Bunlar

şeri'atınızda haram, fakat tarikatımızda helâldir»

diye cevap vererek âyet-i kerîme ve hadis-i nebevileri

kendi zihniyetlerine göre te'vîl etmekte, bizim namazımız

kılınmış, orucumuz tutulmuştur. Biz (salât-ı

dâim) dâimi namaz üzerindeyiz. Zamanlara ayrılmış

muvakkat bir namaz içinde değiliz. Biz «Salât-ı dâim

» sırrına mazhar olmuşuz» gibi mesnedsiz, şer'i

nasslarla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan iddia

sâhipleri hakkında İslâm'ın hükmü nedir?

CEVAP:

Bu tip iğrenç iddiaların sâhipleri, Allah'ı ve Onun

yüce hâkimiyetini inkâr eden kâfirlerden olup yahûdi

ve hristiyanlardan daha tehlikelidir. Eğer tevbe ve

istiğfar ederek, imanlarını yenilerlerse ne âlâ, aksi

halde bir an bile gecikmeksizin öldürülmeleri ve susturulmaları

gerekir.

Yakîn Mertebesine Ulaşmak

Mükellefiyetleri Kaldırır mı?

SORU:

Durumları zâhiren ve bâtınen şeri'ata aykırı olduğu

halde, gerçek mutasavvıfların izinden gittiği iddiasında

olan tarikat erbâbının durumu soruldu. Onların

kötü, çirkin ve haram olan davranışlarından birkaçı

şöyle: Ma'sûmiyyet ve günahsızlık iddiasında bulunan

şeyhlerin kadınlarla başbaşa kalması gibi dînen

harâm olan yasakları helâl addetmek, bazılarının bayramlarda

ve teşrik günlerinde oruç tutması, şeyhlerinin

açık-saçık kadınlar arasına katılması, kadınların

onun el ve ayaklarına kapanarak öpmesi, yanlarında

mahremi olmadan şeyhlerinin kadınlarla başbaşa ka-

88

larak halvet etmesi, hanım mûrîdlerine hâmile korkusunu

ileri sürerek kocalarına yaklaşmamalarını tavsiye

etmeleri, kocalarının izni olmaksızın kadın dervişlerin

şeyhleriyle halvet etmeleri ve onunla oturmaları,

ona güzel ve câzip kokular hediyye etmeleri, ilk

şeyhlerinin kabri çevresinde bir mescid yaptırarak

kabrin etrafında tavaf etmeleri, bu yanlış fikir ve davranışlarına

karşı çıkan biri çıktığında da «Bunlar şeri'atta

haram, hakikat mertebesinde ise helâldir» gibi

saçma-sapan savunma yapmaları. Bizim böylelerini

kötü fiilleri ve haramları helâl saymaları gibi tutumları

ile başbaşa bırakmamız câiz mi? Kadınların kocaları

da onların bu durumlarına ve haram hareketlerine

rıza gösterdiklerine göre bize düşen görev nedir?

Kendilerine karşı çıkan birini yalanla itham ediyor,

eğer nakilde bulunarak reddeden biri çıkarsa nakleden

eserin müellifinin yalan söylediğini ileri sürüyor.

Sen de yalan söylüyorsun diyorlar. Bunlara karşı

alınması gereken tavır ne olmalıdır? Bize açıklayın

ki Allah size sevâbını versin.

CEVAP:

Muhakkak tasavvufi tarikatlar bilinen ve sapasağlam

birer müessesedir. Ehline göre Kur'ân-ı Kerîm

ve sünnet-i seniyyeye tıpa-tıp uygundur. Tarikat ehlinin

Allah'ın hükümlerinden bir tek hükme bile aykırı

davranışları yoktur. Ancak kendilerine dalâlet ve

bid'at ehli demek daha doğru olan «Onlar sağır, dilsiz

ve körlerdir. Akıllarını kullanamazlar» hitâb-ı ilâhisinin

muhâtabı câhil pek çok sûfî mukallidinin bulunduğu

da bir vâkı'adır. Tarikatta aslolan bir şeri'at,

bir kitap vardır. Bu zümre ondan sapmışlardır. Onlar

câhillerin tâ kendileridir. Gerçek tarikat; islâm fıkıhçılarının

ısrarla üzerinde durduğu şeri'atı sağlamlaştırmak,

büyük bir hassâsiyet ve itina ile yaşamaya ça-

TARİKAT - ŞERİAT MÜNASEBETİ 89

lışmaktır. Bu tarikat, her sûfi ve her müslüman için

mutlaka lâzım olan bir şeydir. Bid'atçı, sapık ve kâfirlerden

başka kimse şeri'atın sınırını aşamaz ve zorlayamaz.

«Biz ancak zâhire ve görünene göre hükmeder,

iç dünyâlarını da Allah'a havâle ederek hükmederiz.

» buna göre onlar zındıkların tâ kendileridir.

Bunlar meşâyih-i kirâmın izinden gidenler ise hani

nerede onların meşâyihe ittibâları ve prensiplerine

bağlılıkları.. Onların ileri gelenleri, bazılarını dosdoğru

yoldan saptırdılar, sırât-ı müstakimden ayırdılar.

Kendi fikirlerine körü-körüne bağlanarak bozuk bir

zihniyete saplandılar. Hem kendileri saptılar. Hem de

kendilerine tâbi olan diğerlerini saptırdılar. Tasavvufta

kendilerine uyulan ve ileri gelen hiçbir şeyhden

haramı helâl saymak, mahzurlu olan bir şeyi mübah

kabûl etmek gibi bir şey duydunuz mu? Böyle bir şey

kulağınıza geldi mi? ya da; bir şey'in ma'sûmluk iddiasında

bulunduğunu, vuslat derecesine ulaştığından

şer'i mükellefiyetlerin kendisinden sâkıt olduğunu söylediğini

gördünüz mü? Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve

sellem, diğer peygamberler, sahâbe ve tâbi'inden hiç

birinin ulaşmadığı bir dereceye, bir şeyh nasıl ulaşabilir?

Onların iddia etmediği bir şey, şeyhler tarafından

nasıl ileri sürülebilir. Bu tür iddialarda bulunanlar

zındıkların tâ kendileridir.

Ramazan ve Kurban Bayramları'nda oruç tutmak

haramdır. Aynı şekilde; yüzleri ve göğüsleri açık kadınlarla

oturup kalkmak da haramdır. Kur'ân-ı Kerim'in

kesin hükümlerine aykırıdır. Eğer böyle bir

davranış haramı helâl kabûl etmek gibi bir fikirden

kaynaklanıyorsa, yapanın kâfir, aksi halde günahkâr

olduğu husûsunda icmâ' vardır. Yabancı bir erkeğin

elini ve ayağını, diğer yabancı bir hanımın öpmesi kesinlikle

haramdır. Birbirine bakması haram olanın.

90

dokunması da kendiliğinden haramdır. Kadınlarla

oturup kalkma konusuna gelince; kadınlar kapalı ve

toplu olurlarsa câiz, aksi halde yasaktır. Mürşidlerin

kadın dervişlerine, kocalarından uzak durmalarını

tavsiye etmesi, büyük bir vebal, elim bir tehlike ve garip

bir zulümdür. Bu düşünce nikâhın asıl maksadı

olan neslin çoğalmasını engellemek, şer'an yasak

olan hristiyanlıktaki ruhbanlığa benzemek gâyesine

ma'tûftur. Kadınların şeyhlerine hediyye olarak güzel

kokular götürmesinde bir mahzûr yoktur. Ancak

şeyhlerinin kabirlerini mescid yaparak orada tavâfa

benzer garip hareketlerde bulunmalarına gelince:

«Allah, peygamberlerinin kabrini mescid yapan

yahudi ve hristiyanları lâ'netlemiştir» hadisine göre

mürşidlerinin makberlerini mescid ittihaz edenler lâ'-

netlenmiştir. Peygamberlerin kabri için yasaklanan

bir durum, başkaları için nasıl düşünülebilir.

Bu tâifenin: «Şerî'atta haram, fakat hakikatta helâldir

» sözlerine gelince, bu büyük bir vebal, çirkin

bir iftira, çok kötü bir yalan, haram ve küfürdür. Elinde

Kur'ân-ı Kerim ve sünnet-i seniyye'den bir delil olmadığı

halde, bu tür iğrenç iddia, isnâd ve iftirâda

bulunanların kılavuzu ve akıl hocaları şeytandır. Şeytanın

alenen isyân ve tuğyâna sevkettiği kimselerdir.

«Azim ve yüce Allah'tan başka güç ve kudret sâhibi

yoktur.»

Her mü'min ve muvahhidin bunlara karşı çıkması,

menfi fikir ve temâyüllerinin yayılmasını önlemeye

çalışması, kendilerine mürted ve zındık muâmelesi

yaparak kendi inanç ve akidelerini korumaları vâciptir.

ZİKİR 91

Z İ K İ R

SORU :

Anlatılan sapık fikirlere sâhip olan, kendileri namaz

kılmadığı halde, aşk ve muhabbet duygularını artırmak

için şarap ve benzeri sarhoş edici içkileri içerek

zikreden ve tarikat erbâbı iddiasında bulunan

kimselerin, zikir ve sohbet meclislerine katılmak câiz

midir?

CEVAP :

Câiz değil, aksine haram ve yasaktır.

«Benim zikredildiğim bir mecliste zâlimlerle bir

arada bulunmayın» buyurulmaktadır. Bu konuda eserin

müellifi merhûm Ömer Zıyâüddin-i Dağıstâni, okuyucuları

ve dervişleri ikaz etmek üzere şöyle demektedir:

«Bütün tarikatların aslen Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem'e nisbet edildiğini, şeri'atsız bir

tarikat ve hakikat anlayışının zındıklık olduğunu anladınız.

Haramlığı, yasaklığı ve çirkinliği icmâ'-ı ümmetle

sâbit olan, namazı terketmek, sarhoşluk verici

içki içmek, alkol almak, zinâ, livâta gibi haramları

helâl saymak, büyük günahları pervasızca işlemek,

küçük günahlarda ısrâr etmek, «Bunlar her ne kadar

şeri'atta haram ise de, tarikat ve hakikatte helâldir»

demek gibi iddiada bulunan ve böyle davranışlarla

karşılaşırsan, onlardan derhal uzaklaş, yırtıcı yılan

ve arslandan kaçar gibi onlardan kaç. Onlara asla

yaklaşma. Muhakkak bu tür insanlar, şeytanın orduları,

isyân, tuğyân ve inkârın körükleyicileridir. Onlar

kendileri sapan, başkalarını da saptıran ve Nebiyy-

i Ekrem Efendimizin müstakim tarikatından kovulmuş

olan bozgunculardır.

92

Üzerinde tereddüt ve şüphe bulunan, mekrûh olan,

ya da hakkında zanni bir delil mevcûd olan; mevlevilerin

raks ve semâ'ı, rifâi ve kâdirilerin def ve devrânı

gibi husûslara gelince; onların dayandıkları bazı

deliller bulunmaktadır. Açık ve sesli zikir, sigara içmek

ve bıyıkları kesmeksizin uzatmak tenzîhen mekruhtur.

Bunlarla ilgili daha geniş bilgi ileriki bölümlerde

verileceği gibi, irşâdda da kötü karşılanmaz.

Câmi ve Mescidlerde Zikir

SORU:

Câmilerde ve mescidlerde yüksek sesle zikretmek

câiz midir?

CEVAP:

Evet câizdir. Mekrûh değildir. (Fetâvâ-yı Ali

el-Cemâlî) Ancak Cenâb-ı Hakk'ın zikrinin dışında,

mescid ve câmilerde yüksek sesle konuşmak haramdır.

(Ebulleys es-Semerkandî Tenbihü'l gâfilin)

Hamamlarda yüksek sesle K u r ' â n - ı K e r im

okumak mekrûh, gizlice okumak ise câizdir. Tesbih ve

tehlîl ise yüksek sesli bile olsa mekrûh değildir. (Umdetü'l-

ebrâr) Ancak hamamlarda kir ve pislik bulunma

ihtimâline rağmen yüksek sesle tesbih câiz görülmüş

ise de, avret mahalleri açık kimseler var ve ortada

gözüken pislik mevcûd ise tecviz edilmemiştir.

Halvetin mescid, zâviye ve evlerde, temiz mahallerde

yapılması câizdir. Aksi halde değildir. (Câmi')

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem ashâbıyla

birlikte, topluca ve yüksek sesle zikreder, tesbih

ve tehlîllerde bulunurdu. (Bustânü'l-envâr)

Bir hadis-i şerifte: «Ashâb-ı kirâmdan bir kimse.

ZÎKİR 93

yüksek sesle zikreden diğer bir sahâbeyi gördüğünde:

Sesini kıssan ve biraz alçaltsan iyi olur» diye ikaz

ettiğinde Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem:

«Onu kendi hâline bırak. Çünkü o kendini duâya ve

zikre vermiş biridir. «Biz de öyle idik» buyurdu.

SORU :

İmam Suyûti Netîcetü'l-fiker isimli eserinde: «Her

türlü hamd Cenâb-ı Hakk'a, salât ü selâm da O'nun

seçtiği seçkin kulları üzerine olsun. Bana şöyle bir soru

soruldu :

— Allah sana iyilik versin. Sûfiyye ricalinden bazılarının

âdetleri üzere mescidlerde açık zikir ve âyin

halkaları düzenlemeleri, yüksek sesle tesbîh ve tehlîllerde

bulunmaları mekrûh mu? değil midir?

CEVAP:

Mezkûr konularda bir kerâhet yoktur. Açık, gizli,

münlerid veya toplu olarak yapılan zikrin müstehab

olduğuna dâir muhtelif rivâyetler vardır. Bu, zaman

ve zeminin durumuna, şahısların meşreb ve karakter

yapılarına göre değişir. Bu hususları ben ayrı-ayrı

müstakil birer risâlede ele aldım. Geniş bilgi almak

isteyenler oralara başvurabilir.

Vecd ve Zikir

SORU:

Zikir esnâsında sûfiyye ricâlinden bazılarının vecd

ve tevâcüd hâline gelerek kendilerinden geçercesine

raksetmeleri, devrâna girerek dönüp dolaşmaları câiz

midir?

CEVAP:

Câiz ve şer'-i şerife uygun bir davranıştır. Zira

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem, Ca'fer-i

Tayyar radıyallahü anh'e: «Yâ Ca'fer, sizin simânız,

94

ahlâk ve davranışlarınız bana benziyor» diye iltifatta

bulununca Ca'fer-i Tayyâr radıyallahü anh hemen

ayağa kalkmış ve Hz. Peygamber'in huzûrunda sevincinden

raksetmeye ve dönmeye başlamıştır. Efendimiz

sallâllahü aleyhi ve sellem de O'nun bu hâlini gördüğü

halde sükût ederek Ca'fer-i Tayyâr'ın coşkusundan

kaynaklanan bu davranışını onaylamıştır. Arşın

etrafında bulunan melâike-i kirâmın vecd ve tevâcüd

ile dâimi bir raks içerisinde zikrettikleri rivâyet

edilmektedir.

SORU:

Mescidlerde açıktan ve toplu olarak zikir halkası

tertip etmek, yüksek sesle «Yâ Geylinâ şey'en lillâh»

gibi sözlerle tasavvufî kasideler söylemek, raks ederek

ve dönerek zikretmenin hükmü nedir?

CEVAP:

Bunların hepsi de câizdir. Çünkü ameller ve davranışlar

maksad ve gâyelerine göre değerlendirilir.

Açıktan ve sesli olarak yapılan zikir, seri'ata uygundur.

Tasavvufun hakîkatına vâkıf olan sûfîler, bunların

hiçbirini yersiz ve kötü kabûl etmezler. Ancak

bilgisiz ve cahil olan ve sûfilik iddiasında bulunanlar

karşı çıkabilir. «Cenâb-ı Hakk insanları sevdikleriyle

birlikte haşreder» buyurulmuştur. Sûfileri seven ve

onlara benzemeye çalışlanlar da onlarla birlikte haşrolunacaktır.

(Fetâvâ-yı Hayriyye Kitâbü'l-hatar ve'libâha

bölümü)

SORU:

Sûfî ve dervişlerin vecd hâlinde kendilerinden geçerek,

ayakta ve halka şeklinde dönerek zikretmeleri

konusunda dîni bir delil var mıdır?

CEVAP:

Allâme İbn Hacer bu husûsta sahih ve sağlam ri-

Z İ K İ R 9 5

vâyetlerin varlığını ileri sürerek Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem'den şöyle bir hâdise nakleder

:

Ca'fer İbn-i Ebî Tâlib radıyallahü anh: «Rasûlüllah

sallâllahü aleyhi ve sellem kendisine: «Senin ahlâk

ve yaratılışın aynen bana benziyor» buyurduğu

zaman, O, müjde-i nebevinin etkisiyle huzûr-ı peygamberide

ayağa kalktı ve kendinden geçerek dönmeğe

başladı. O'nun sevincinden kaynaklanan bu hareketini

Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz normal karşıladı

ve yasaklayıcı bir tavır içinde bulunmadı.

Bu hâdise dikkate alınarak, semâ ve toplu zikir

meclislerinde, ayağa kalkarak, dönerek ve sallanarak

zikretmenin doğru olduğu İzzüddîn b. Abdüsselâm

gibi büyük imamlar tarafından kabûl edilmiştir.

Bu rivâyetler, sûfîlerin zikir ve semâ meclislerinde,

içinde bulundukları kendinden geçme ve vecd

hâlinin te'sîriyle ayakta ve dönerek zikretmenin cevâzına

kesin ve sarih dinî birer delildir. (İbn Hacer'-

in sözü burada sona erdi.)

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'den

şöyle buyurduğu nakledilmiştir: «Cenâb-ı Hakk cellecelâlühû

Hz. Âdem aleyhisselâm'ı yeryüzüne indirdiği

zaman, elem ve kederinin etkisiyle üçyüz sene

ağladı.» Bu hadiste ifâde edilen ma'nâyı aşağıdaki hadîs-

i şerif de te'yîd etmektedir:

«Hz. Âdem aleyhisselâm'ın göz yaşlarıyla neslinin

göz yaşları tartılsa, O'nun neslinin göz yaşları

kadar hattâ onlardan daha fazla ağladığı» rivâyet

edilmiştir. Cenâb-ı Hakk tarafından kendisine: «Niçin

bu kadar ağladığı?» sorulduğunda Hz. Âdem aleyhisselâm

şöyle cevap vermiştir:

96

«Allah'ım! Ne cennetini istediğim, ne de cehenneminden

korktuğum için değil, yalnızca yetmiş bin

saf hâlinde arşın etrafında tavâf etmekte olan meleklerinden

ayrı düştüğüm için ağlıyorum. Onlar orada,

dönerek zikrediyor ve kendilerinden geçerek vecd hâlinde

bulunuyorlar. Her biri diğerinin elinden tutarak

yüksek sesle:

«Sen bizim Rabb'ımızsın ve bizim gibi kim olabilir?

Sen bizim habibimizsin. Bizim gibi kim olabilir?»

şeklinde çağırıyorlar. Onların gıbtaya değer olan bu

halleri kıyâmete dek devam edecektir.» Bu cevap üzerine

Cenâb-ı Hakk celle celâlühû Hz. Âdem aleyhisselâm'a:

«Ey Âdem! Başını kaldır da gökyüzüne bak!» buyurdu.

O, gökyüzüne baktığı zaman: «Arşın etrâfında

uçmakta olan melekleri gördü. Yaşarken de arşın

ahvâlini seyredebilmenin verdiği sevinç, Hz. Âdem'in

endişesini hafifletti.» Sûfiler bu hadîs-i şerifi dikkate

alarak: Vecd konusunda meleklerin arş etrâfında zikrederek

dönüşlerini örnek almışlar, mürîdlerin vecd

ve tevâcüd hâlinde kendinden geçercesine zikretmelerini

benimsemiş ve uygun görmüşlerdir. Bu durumda

gerçek vecd'e ermeseler bile, meleklerin vecd hâlini

taklid ile onların davranışlarına benzemeye çalışmaları

da yeterli görülmüştür. Nitekim hadis-i şerifte:

«Ağlayamasanız bile ağlar gibi gözükünüz» buyurulmuştur.

Öyle ise: «Vecd hâline eremeseniz bile,

onlar gibi vecde gelmeye gayret ediniz. Yâni vecde

eremeseniz de tevâcüd ile bu hâli yakalamaya çalışınız

» denilmiştir. (Fetâvâ-yı Halîlî. Hadis için bkz. Taberânî,

Mu'cemü'l-Kebîr, II, 398).

ZİKİR 97

Toplu Zikir ve İstimdâd

SORU:

Cehri zikri esas alan Halvetiyye ve benzeri diğer

tarikat meşâyihinin usûlü üzere, müridlerin zikrederken

halka hâline gelip birbirinin ellerinden tutmaları

ve ayakta dönerek zikretmeleri, zikrederken: «Hû Hû»

veya «Allah, Allah» veya Esmâ-i Husnâ'dan birini yüksek

sesle söylemeleri, zikir esnasında tevessül ve tavassut

maksadıyla arada bir: «Yâ Pir, Yâ şeyhim, yâ

Şeyh Gilânî, Yâ Şâh Nakş-bend, Yâ Seyyid Rifâi, Yâ

Seyyid Bedevi, Yâ Seyyid Celâleddîn-i Rûmi» diye istimdâd

dilemeleri dinimizce câiz midir?

CEVAP:

Bunların hepsi câizdir. İhtilâf da yoktur. Zira Cenâb-

ı Hakk'ı esmâ-i hüsnâsıyla zikretmenin belirli bir

şekli yoktur. Zikrin yeri, zamanı, şekli ve sayısı sınırlandırılmamıştır.

Gizli, açık, yüksek sesle bağırarak,

ayakta, oturarak, dönerek, sallanarak ve elele tutuşarak

çok çeşitli şekillerde zikredilebilir. Ancak dönerek

ve elele tutuşarak ayakta zikretmekten gâye bir

oyun ve eğlence değil, yalnızca ilâhi aşk ve muhabbetin

artması ve Hakk'ı zikretmeye karşı gösterilen ta'-

zim ve hürmetten ibarettir.

Tevessül ve tavassut maksadıyla evliyâullahı hatırlamak,

onlardan şefâat ve yardım istemek, kendilerine

duyulan sevgi hissiyle onlara rabıta yapmak,

gönlünü onlara ve onların davranışlarına bağlamak

dinen uygun ve güzel karşılanan bir durumdur. Bunları

reddetmek ve bu tür davranışlara karşı çıkmak

büyük bir yanlışlıktır.

SORU :

Hicri 1105 yılında Mısırlı âlimlere şöyle bir soru

yöneltilmiştir:

98 TASAVVUF VE TARİKATLARLA İLGİLÎ FETVALAR

Halvetiye ve benzeri diğer tarikat mensûblarının

halka, hâlinde, elele tutuşarak, ayakta ve dönerek zikretmelerini

ileri sürüp onların küfrüne fetvâ veren

kimse hakkında ulemânın görüşü nedir? Bu fikri ileri

sürenler, bu tür zikrin câiz olduğunu söyleyenleri de

tekfir etmektedir. Onların oynayarak, dönerek ve raks

ederek zikretmelerini gösterip, Kur'ân okumak, salât

ü selâm getirmek ve Hakk'ı zikretmek maksadıyla

toplanan bu insanları İslâm'ın dışında saymak isteyenler

için, hadis-i şeriflerden, selef-i salihinden

nakledilmiş, delil olabilecek dinî bir dayanak var mıdır?

Bu sûfiyye topluluğu ile, onları benimseyenlerin

arkasında namaz kılanlara: «Namazlarınızı kazâ ediniz!

» iddiasında bulunmaktalar. Ayrıca böyle bir namazın

câiz olduğunu kabûl eden ve istimdâd kasdıyla

Yâ Seyyid Ahmed Bedevi, Yâ Geylâni, Yâ Rifâî ve

benzeri diğer evliyadan birini çağıran kimse Allah'a

ortak koştuğu için küfrüne fetvâ verilir. Ne var ki

böyle bir istimdâd talebinde bulunan müridler Allah

dostu velîlerden biri ile tevessülü kastetmektedir. Buna

göre mezkûr itirazlar geçerli midir? Enbiyâ ve evliyânın

ismiyle tevessül ve yardım talebi onlar hayatta

iken veya ölümlerinden sonra var mıdır? Yok mudur?

CEVAP:

Bu soruya Büyük Şeyh İmam Allâme Ebu'1-izz Ahmed

el-A'cemî, eş-Şâfi'î, el-Vefâi, el-Ezheri, Hamdele

ve Salvele'den sonra şöyle cevap vermiştir: Bu tür itirazcıların

görüşleri, dini dayanaktan mahrûm olduğu

ve indî mütâlaalardan ileri gitmediği için önemli

değildir. Fikirlerine uyulmaz. Aksine sûfîlerin topluca

küfre girdiğine inanan böyle bir kimse, ta'zir cezasıyla

tecziye edileceği gibi kendisinden imanını yenilemesi

istenir. İslâmî emir ve yasakları üstün bir

ZİKİR 99

hassâsiyetle yaşama gayreti içinde bulunan topluluğa

karşı edeb ve terbiyesizliğinden dolayı ayrıca te'-

dib olunur. Allâme Şûrûnbülâlî ve Allâme Makdisî gibi

şeyhülislâmlardan pek çoğu sûfilerin toplu zikir

meclislerine katılmışlardır. Dinî hükümleri güvenilir

kaynaklarından tarayarak çıkarmaya muktedir en

güçlü âlimler, ilmî tercihlerini yaparak onların saflarına

katılmışlar ve zikir meclislerinde bulunmuşlardır.

Ulemânın bu davranışı en güvenilir bir sened ve

o âlimler de selefin tâ kendisidir.

Sûfilerin toplu zikir esnâsında yaptıkları hareketler

sıradan bir raksetme değildir. Aşk-ı ilâhî karşısında

duyulan kendinden geçme hâlinin ifâdesi olan

sâde bir devrân (: Dönme)'dır. Eğilip bükülerek, iki

kat olurcasına sallanma gibi hareketlerden uzak bulunan

ve içerisinde harama sevkeden bir unsur bulunmayan

rakslar haram değildir. Ancak bir takım çalgı

âletleri harama vesile olan şeyler arasındadır.

Bu düşünceye sâhip olanların: «Sûfîlerin ardında

kılınan namazların kaza edilmesi gerektiği»'ni ileri

sürmeleri, kendilerindeki akide ve inanç bozukluğunun

açık işâretidir. Zira onlar: Namazın kabul edilebilmesi

için ya ma'sûm bir imamın ardında kılınması

gerektiğine inanmakta ya da sûfilerin itikadlarının

küfür olduğunu sanmaktalar. Böyle bir kanaata sâhip

olmaktan Allah'a sığınırız.

Bilindiği gibi günahkâr bir imamın ardında kılınan

namaz sahihtir. Kazâ edilmesi gerekmez. Ne var

ki; imam abdestsiz olur veya elbisesinde ya da namaz

kıldırdığı yerde ibâdetin sıhhatine mânî necâset bulunduğu

anlaşılırsa kılınan namazın i'âdesi gerekir.

Mürîdlerin ve sûfilerin: «Yâ seyyidî, Yâ Bedevi,

100

Yâ Şeyh» diye yüksek sesle yardım talebinde bulunmaları

şirk sayılamaz. Onların bu sözlerinden gâyeleri

Allah'a eş ve ortak koşmak değil, aksine Hakk'ın

huzuruna yüz akıyla çıkabilmek için O'nun sevdiği

ve «Velilerim» diye ifâde buyurduğu dostlarından kılavuzluk

istemek, tevessül ve yardım talebinde bulunmaktır.

Nitekim Cenâb-ı Hak:

«Ey mü'minler! Allah'tan korkunuz ve O'na vuslatta

vesile arayınız» (el-Mâide (5), 35) buyurmaktadır.

Onların bu tür zikretmeleri ve zikirleri esnâsında

da şeyhlerinden yardım istemeleri, kendilerini, Allah'a

ulaştırıcı ve gafletten uzaklaştırıcı bir yolda rehberlik

etmelerini istemekten ibârettir.

Halvetiyye ve benzeri diğer tarikat erbâbının halka

hâlinde, ayakta ve yüksek sesle «Hû, Hû» diye zikretmelerinin

şer'i durumu Allâme eş-Şeyh Muhammed

Şuveyri'ye soruldu. Onların bu davranışlarına

karşı çıkan ve zikirlerinde yaptıkları hareketleri yasaklayan

bir âlimi tanıyıp tanımadığını da sorularına

ilâve ettiler. O şöyle cevapladı:

Vuslata ermek ve gafletten kurtulmak için Halvetilerin

ta'kip ettikleri yol, ma'rifet kazanma ve irfan

elde etme yollarının en büyüklerinden biridir. Pek çok

âlim, imam ve müslümanlara yol gösterme mevkiinde

bulunan bilginler, kalblerinin gafletten kurtulması,

iç dünyalarının huzur duygusu ve Allah şu'ûruna kavuşması,

sırlarının keşfi ve basiretlerinin açılması,

nefsâni isteklerinden sıyrılmak, ve ma'rifet sırlarına

sâhip olanların ahlâkıyla ahlâklanmak için, Halvetiyye

yol ve usûlünü tercih etmişlerdir. Yemin ederek

söyleyebilirim ki; ma'rifet nûrları onlar üzerine

doğmuş, onlar arasında ve yine onlar vasıtasıyla irfân

sırları deverân etmiştir. Onların işlerinin ne ka-

Z İ K İ R 101

dar tatlı ve müşâhedelerinin ne kadar güzel olduğunu

ancak irfan sırrına âşinâ olan âlimler anlar. Halvetilerin

yaptıklarının yasaklanması için bir sebep

yoktur. Ma'nevi terakkiye ermek için ta'kib ettikleri

yol inkâr edilemez. Onların yoluna ve usûllerine karşı

çıkmak için bir delil mevcüd değildir. (Fetâvâ-yı

Halili)

SORU :

Sûfiyye topluluğunun ayağa kalkarak zikir

halkasına dâhil olmaları, devrâna girip döne döne ve

yüksek sesle zikretmeleri ve bir kimsenin bu halkalara

girmesi helâldir diyen kimse kâfir olur iddiasında

bulunan birinin dinî bakımdan durumu nedir? Böyle

kimseye ne lâzım gelir?

CEVAP :

Böyle bir inanç küfürdür. Bu fikirde olanların

iman ve nikâhını tâzelemesi gerekir. Ayrıca şiddetli

bir ta'zîr cezasıyla cezalandırılması lâzımdır. (Fetâvâ-

yı Ali Cemâli)

SORU :

Anlatılan şekliyle cehri zikir icrâ ederken hâlin

galebesi ve zikrin te'siriyle müridlerin «âh», «Hû»,

«Hayy», «Hakk» demeleri câiz midir? Bunlara kâfir

diyenin dini hükmü nedir?

CEVAP :

Müftâ bin olan kavle göre açıktan ye yüksek sesle

zikir kerâhatsiz olarak câizdir. Sûfîlerin döne döne

zikretmeleri, alaya ve hafife alma kasdıyla olmayıp

aksine zikir neticesinde doğan hâlin gâlib gelmesi,

Cenab-ı Hakk'a duyulan sevgi hissinin gönülleri

kuşatması, hâsıl olan şuurlu bir Allah inancıyla O'na

karşı gösterilen ta'zim ve hürmetten ibârettir. Bun-

102

lara kâfirdir diye hükmeden kimsenin kendisi küfr

içindedir. Nefslerimizin kötülüğünden Cenâb-ı Hakk'a

sığınırız. (Fetâvâ-yı Ali Cemâli)

SORU :

Hâfız, Muhakkık, Muhaddislerin şeyhi Allâme Celâleddin

es-Suyûtî'ye şöyle bir soru yöneltildiği Hâvi'l-

fetâvâ isimli eserinde nakledilmektedir:

Zikretmek maksadıyla bir araya gelen sûfîler topluluğu

arasından birisi ansızın ayağa kalkarak zikretmeye

başlasa, diğerleri bu şahsın zikrine mâni olabilirler

mi?

CEVAP:

Böyle bir müridin yaptığı zikir dini ölçülere uygundur.

Asla inkâr edilemez cevâbını vermiştir.

Aynı soruya Şeyhülislâm Sirâcüddin Belkânî'nin

cevâbı ise: Kimse zikredeni zikrinden alıkoyma hakkına

sâhip değildir. Engellemek isteyenin ta'zir cezası

ile tecziyesi gerekir şeklindedir.

Allâme Burhânüddin Enbâsî'nin aynı soruya cevâbı

ise; mezkûr ifâdelere ilâveten şöyledir: Hal sâhibi

olan kimse o hâlin te'sîri altındadır. Yâni zikirle

hâsıl olan hâl onu kuşatmış ve etkisi altına almıştır.

O'nun bu durumunu reddedip inkâr eden kimse bu

hâlden mahrûmdur. Selâmet, bu topluluğun hâlini anlayıp

normal karşılamaktadır. Mâliki ve Hanefi fıkıhçılarından

pek çok imam böyle cevap vermiş ve muhalefet

etmeksizin bu fetvâyı benimsemişlerdir. Durum

böyle iken ayakta zikreden kimse nasıl yadırganabilir?

Cenâb-ı Hakk:

«Allah ü Azimü'ş-şân'ı ayakta, otururken ve ya-

ZİKİR 103

tarken zikredenler...» (Âl-i İmrân (3), 191) âyet-i celilesinde

zikir keyfiyetine işâret buyurmaktadır.

Hz. Âişe radıyallahü anhâ ise: «Hz. Peygamber

sallâllahü aleyhi ve sellem her zaman Cenâb-ı Hakk'ı

zikrederdi..» ifadesiyle Efendimiz'in hâlini anlatmaktadır.

Ayakta zikretmeye, dönme ve raksetme gibi hareketlerin

ilâve edilmesi reddedilemez. Çünkü bu, onların

vecd ve kendilerinden geçme hâlinin şiddetinden

kaynaklanmaktadır. Yukarıda nakledildiği gibi

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem, bir müjdesini

ilettiği Ca'fer b. Ebi Tâlib'in sevincinden huzûrlarında

dönmesi ve raksetmesini normal karşılamış

ve O'nun bu hareketine mâni olmamıştır.

Kendisine yöneltilen böyle bir soruya Allâme şeyh

Şebrâhti el-Mâliki şöyle cevap vermiştir: «Halvetiyye

Tarikatı ve benzeri diğer tarikat bağlılarının zikirleri

meşhûr olduğu gibi, zikirleri esnâsında zâkirleri kuşatan

ma'nevî hâlin tezâhürü de görülmüştür. Onların

zikir meclislerine nice âlimler ve nice fıkıhçılar

şu âna kadar katılmışlar ve katılmaya devam edegelmişlerdir.

Onlar dinen övgüye lâyık, hayırlı bir yolu

ta'kîp etmektedir. Bu tür zikri anormal karşılayan

ve böyle zikredenlere eziyet etmeye kalkışanlar aşağıdaki

kudsî hadîste ifâde edilen cezâ-yı ilâhiye hak

kazanmış olurlar:

«Benim velîlerimden birine eziyet eden, kin tutan

ve düşmanlık edenlere savaş açarım...» Velî olmadığı

halde onları seven, benimseyen, tavır ve davranışlarını

örnek alan kimseler ise velî kullarımın himâye

kanatları altındadır.

Bizler Mısır'da bulunan Halvetiyye ve Demirtâ-

104

şiyye Tarikatı mensûbları ile Üstâd Kerimüddin Halveti

ve bağlılarının, zikir meclislerinde îman mertebesinden

yakin derecesine ermeye çalıştıklarını görmekteyiz.

Yine zikirleri sırasında Cenab-ı Hakk'ın

ism-i şerifini azametine lâyık bir ta'zimle anmaya çalıştıklarına

şâhid olmaktayız. Böylesine feyz ve bereket

dolu zikirlerle zâkirlerin sırları gaflet duygularından

arınmakta, huzur hissiyle dolmakta, iç dünyâları

diri ve etkili bir Allah şuûruna sahip olmaktadır.

Böylelerinin küfrüne inanan kimsenin kendisi

küfre girmiş olur. Onların namazları da gerçek anlamda

bir namaz olup sahihtir. Bu durum karşısında

onları tekfir eden kimse îmanını tazelemelidir. İdarecilere

düşen ise: onları korumak ve haklarında konuşulması

uygun olmayan söylentilere mâni olmaktır.

Böylesine Hakk'ı zikretmeye çalışanlara muhabbet

duyan ve onlara sevgi besleyenler de onlardan sayılır.

Arkalarından dedi-kodu yapmak, aleyhlerinde

konuşmak doğru değildir. Halvet ve celvet tallerinde

Hakk'ı zikretmeleri, nafile namaz ve oruçları ile onlar

Allah katında beşeriyete rahmet vesilesi olan velî

ve efendilerdir. İbâdet, zikir ve davranışlarıyla Hakka

yakınlık kazanmış bu insanlara karşı çıkanlara

itibar edilmez. Çünkü onlar böyle bir yakınlıktan ve

bu yakınlığın sebep olduğu halden mahrum kimselerdir.

(Fetâvâ-yı Halîlî)

SORU:

Sûfîlerin kabul ettiği şekilde, ayakta, yüksek sesle

zikrederek raks ve devrân etmek, halka hâlinde

«Hû Hû» diye zikretmek haramdır şeklinde Bezzâziyye,

Tahtâvî, Câbi'u'l-fetâvâ ve Tarîkat-ı Muhammediyye

gibi bazı kitaplarda fetvalar yer almaktadır.

Hattâ mezkûr kitaplarda bunların helâl olduğunu ileri

sürenlerin de küfrüne hükmedilmiştir. Bu sözler

ZİKİR 105

doğru mudur? Açıklanan şekliyle zikretmenin haram

olduğuna işâret eden âyet-i kerîme ve hadis-i şerifler

var mıdır? Bazı âlimlerin haram olduğunu söylemeleri

hakîkata uygun mudur?

CEVAP :

Adı geçen zikir şeklinin haram olduğu husûsunda

hiçbir delil yoktur. Yasak olduğunu ileri süren fikirlerin

hepsi de zayıf ve mesnedsizdir. Meselenin

özünü kendilerinin kavrayamamasından ya da hissî bir

takım kıskançlıklardan kaynaklanması gerektir. (Fetâvâ-

yı Ali Cemâli)

SORU:

Sûfilerin zikrederken seslerini yükseltmeleri, ayağa

kalkarak »Hû Hû» diye halka olup dönmeleri, zikir

esnasında enbiyâ, evliyâ ve sâlih kimselerin isimlerini

zikrederek tevessül etmeleri, onlardan medet uma

rak yardım talebinde bulunmaları, zikrederken sağa,

sola ve diğer yönlere doğru sallanmaları, raksederek

semâ yapmaları, vecd ve tevâcüd gösterisinde bulunmaları,

mûsikî nağmeleri ile beyitler, şiirler ve na'tlar

söylemeleri, bunları belirli bir usûl ve edeb çizgisi

içerisinde icrâ etmeleri dînî bakımdan ibadet sayılır

mı? Mezkûr zikir türü câmi ve mescidlerde icrâ

edilirken, ma'bedlerde böyle zikretmek câiz değildir

diye onların zikrine mâni olunabilir mi?

CEVAP:

Bunların hepsi meşru, câiz ve faziletli ibâdetlerdendir.

Dînen kimsenin buna mâni olmaya hakkı yoktur.

Böylesi zikir meclislerine karşı çıkmaya kimse

yetkili değildir. Hattâ Askâb-ı Kirâm'ın zikrederken

şiddetli rüzgârın etkisiyle sallanan ağaçlar gibi sallandıkları

rivâyet edilmiştir. îçki, zinâ ve livâta gibi

ilâhi yasaklardan uzak bulunan mûsikî nağmeleriy-

106

le şiirler ve beyitler okunması câizdir. Bunların buzağıya

tapan yahûdilere değil, arşın etrafında dönerek

zikreden meleklere veya Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem'in huzûr-ı sa'âdetlerinde dönen

Ca'fer-i Tayyar'a benzetilmeleri gerekir.

Zikir ve Semâ

SORU :

Sûfilerin zikrederken seslerini yükseltmeleri, raks

etmeleri, halka hâline gelerek «Hû Hû» diye dönmelerine

karşı çıkmak câiz midir? Değil midir? Nebilere,

velîlere ve sâlih kimselere tevessül etmek, onların

isimleriyle Cenâb-ı Hakk'tan himmet dilemek doğru

mudur? Zikrederken sallanmak, semâ yapmak bâtıl

mıdır? Bir oyun ve eğlence midir? Değilse helâl mıdır?

Üzerinde zikrederken raksedilen hasır yıkanmadıkça

namaz için kullanılamaz diye buna karşı çıkan

ve iddiasına Kadıhân isimli fetvâ kitâbından delil

gösteren bir kimsenin dayandığı dinî bir mesned var

mıdır? Yok mudur? Zikir esnasında raksetmek ve vecd

gösterisinde bulunmak Sâmiri'nin icâd ettiği bir şeydir.

Pâdişah ve idârecilerin bu gibi kimselerin camiye

girmelerini engellemeleri gereklidir iddiaları geçerli

midir? Zikrederken döne döne yürümek mekrûh

mudur? Bazıları böyle yapanların küfrüne hükmettiler

mi? Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'-

den: «Zikir hâlinde yürüyen, kendinden geçerek yere

düşen ve odun gibi kaskatı kesilen birini gördüğünde

ashâbına: onu boğazlayın, üzerine de bu direkleri atın.

Onlar îmanlarını tâzelemedikçe yerimden ayrılmam»

şeklinde bir rivâyet var mıdır? Sünnet-i seniyye'de

böyle bir hâdisenin vukûu vârid midir? Bezzâziyye

isimli eserde: Sûfilerin zikrederken dönmeleri bir

Z I K I R 107

oyun ve eğlenceden ibârettir. Onların bu davranışları

müşriklerin hareketlerine benzemektedir şeklinde bir

kayıt var mıdır? Tahâvî, sûfilerin devrânı haramdır.

Onların Devrân zikrine katılmak ta haramdır diye

fetvâ vermiş midir? Câmiu'l-Fetâvâ sâhibi: Sûfilerin

ayakta ve dönerek zikretmeleri haramdır. Bunu helâl

kabûl etmeleri onların küfre girmelerine sebep olur

demiş midir? Tartûşî, onların Devrân şeklindeki raksa

benzer zikirleri Sâmiri'nin ihdâs ettiği bir raksdan

ibârettir demiş midir? Devrân zikri haram mıdır? Böyle

bir zikir kâfirlere ve müşriklere benzemek midir?

Adı geçen konularda bizi şüphe ve tereddütlerden kurtaracak

kadar yeterli, iddia sâhiplerinin fikirlerini çürütecek

kadar da geçerli cevaplar vereceğiniz ümidi

ile, Cenâb-ı Hakk'ın iyiliğiniz karşısında sizi cennet

sevâbı ile mükâfatlandırması temenni ve niyaz olunur.

CEVAP:

Sûfilere, zikir ve ibâdetlerinden dolayı karşı çıkan

kimse ya hissi ve nefsânî bir garazından dolayı

itiraz etmektedir ki böyle bir itiraz üzerinde durmaya

değmeyecek kadar geçersiz ve boş bir iddiadır. Ya

da itiraz eden kimse tarikat ehline duyduğu kin ve

kıskançlıktan dolayı yersiz ve mesnedsiz iddialara

başvurmaktadır. Böylelerinin itirazları bid'at ve dalâletten

başka bir şey değildir. Sûfiler hak ve hakikat

üzredirler. Onların yol ve usûlleri tefviz ve teslim

üzerine kurulmuştur. Adı geçen usûl üzere zikredenlerin

tekfir edileceğini ileri sürenlerin günahı hattâ

küfrü açıktır. Çünkü bir müslümanı, inancından dolayı

te'vilsizce tekfir eden kimse küfre girmiş olur.

Ancak onların raksetmeleri, halka hâlinde «Hû, Hû»

diye zikretmelerini ileri sürerek bu iddiada bulunursa,

böylesi bir düşünce küfrü gerektirmediği gibi gü-

108

nahı da mûcib olmaz. Fıkıh âlimlerimiz raksetmenin

ve halka hâlinde «Hû, Hû» diye zikretmenin haram

ve mekrûh olmadığını açıkça belirtmişlerdir. Bu konuda

Sahîh-i Buhâri ve Müslim'de rivâyet edilen şu

hadis-i şerifi delil olarak getirmektedirler. «Rasûlüllah

sallâllahü aleyhi ve sellem Hz. Âişe vâlidemizi yanına

oturtmuş, oynamakta ve raksetmekte olan Habeşlilere

bakması için O'nu gizlemişti.» Bu hadis-i şerif'de

raksetmeyi ifâde eden «Ze-fe-ne» fiili öne ve

arkaya eğilerek hareket etme ma'nâsına gelmektedir.

Eğer bu tür hareketler kadınlar gibi kıvırtarak ve kırıtarak

yapılırsa o takdirde haramdır. Kaldı ki sûfiler

kırıtarak ve kıvrılarak raksetmiyorlar. Herkesçe

bilindiği gibi zikrin muhtelif şekillerde yapılması dinen

övülmüş ve tavsiye edilmiştir. İster tesbih, ister

takdis, ister zikir ve benzeri şeyler olsun hüküm aynıdır.

Konu ile ilgili pek çok âyet ve hadîs-i şerif vardır.

Ancak sûfilere yaptıkları zikir sebebiyle karşı

çıkmak ve itiraz etmek iddia sâhiplerini mahrûmiyetlere

sürükleyebilir. Onları hüsrân vâdisine düşürür.

Akıbetlerinin sû'-i hâtime ile sona ermesinden

korkulur. İmamlarımızdan İbn-i Hacer böyle söylemektedir.

«Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü

İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse onun

göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık

yapar. Allah inanmayanların üstüne işte böyle

pislik (sıkıntı ve musibet) çökertir.» (el-En'âm (6),

125)

Enbiyâ, evliyâ ve ulemâdan isimleriyle istimdâd

edilmenin câiz olduğunu imamlarımız ifâde etmişlerdir.

İstimdâda lâyık sâlih ve hayırlı kimselerin hayat-

ZlKİR 109

ta olup olmaması bu bakımdan bir mahzûr teşkil etmez.

Bu durumu ancak mahrumiyete mübtelâ olan

kötü akide sâhihleri inkâr ederler. İnkarcılardan ve

onların kötü davranışlarından Allah'a sığınırız.

Hâfız Ebû Nu'aym Ahmed b. Abdullah Isfahâni'-

nin Hz. Ali b. Ebî Tâlib'e ulaşan bir senetle rivâyet

ettiği bir hadiste de ifâde edildiği gibi zikrederken

titremek mendûb görülmüştür. Hz. Ali radıyallahü

anh zikretmek için bir araya gelen ashâbın durumunu

şöyle anlatmaktadır: Onlar zikrettikleri zaman,

şiddetli rüzgârdan sallanan ağaçlar gibi sallanırlardı.

Gözlerinden boşalan yaşlar elbiselerini ıslatıyordu.»

Bu rivâyet açık olarak gösteriyor ki; ashâb-ı kiram

zikir esnâsında sağa sola şiddetli bir şekilde hareket

ediyorlardı. Onların bu hareketi rüzgârlı bir

günde sağa sola sallanan ağaçların hareketine benzetilmiştir.

Bu işâret ve ifâdeler zikrederken hareket

etmenin mubah olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla

sallanarak, ayakta, oturarak ve durarak zikreden

kimsenin zikrine karşı çıkmak imkânı ortadan kalkmış

oluyor. Rasûlüllah'ın kesinlikle yasakladığı bir

şekilde olmadığı sürece istenen her türde zikir yapılabilir.

Sallanarak zikretmenin haramlığı konusunda

Hz. Peygamberden her hangi bir yasak duyulmamıştır.

Eğer böylesi bir şekilde icrâ edilen zikirde bir sakınca

ve kerâhet olsaydı Rasûlüllah mutlaka bunu

yasaklardı. Açıklamanın ihtiyaç vaktinden sonraya

bırakılması câiz değildir.

Şâfi'i ve benzeri diğer fıkıh âlimlerinin verdiği

fetvâlarda olduğu gibi, semâ övülmeye lâyık bir şeydir.

Ancak fâsık kimselerin içki, zinâ gibi yasak fiiller

ve âletlerle yaptıkları ve semâ adını verdikleri hareket

buna dahil değildir. Zira amellerin niyyetlere

110

göre değerlendirildiği bilinmektedir. Raksı ve tevâcüdü

ortaya çıkaran Sâmiri'dir. Dolayısıyla raks ve devrân

câiz değildir şeklindeki iddia geçersizdir. Allah'ı

çokça zikretmeye çalışanları kâfirlere benzetmek nasıl

mümkün olur. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır

:

«Müslümanları mücrimler gibi kılar mıyız? Size

ne oluyor ve nasıl böyle hüküm veriyorsunuz?» (el-

Kalem (68), 35)

Diğer bir âyette de ;

«Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendilerini,

inanıp iyi amel işleyenler gibi yapacağımızı mı sanıyorlar?

Yaşamaları ve ölümleri onlarla bir olacak öyle

mi? Ne kötü hüküm veriyorlar!» (el-Câsiye (45),

21) buyurulur.

Bu gerçekler apaçık ortada iken Sâmirî ve yakınlarının

bunu yaptığı ve ihdâs ettiğini kim ve nasıl biliyor?

Her türlü güç ve kuvvet yalnızca yüce olan Allah'a

aittir. İtiraz edene karşı Allah bize kâfidir ve O

ne güzel vekil ve yardımcıdır. (Fetâvâ-yı Halîlî)

SORU :

Belirtilen şekillerde camilerde zikretmekte olan

kimselerin bu zikrine pâdişah ve idareciler mâni olabilirler

mi?

CEVAP:

Olamazlar. Çünkü câmiler ve mescidler ancak Allah'ı

zikretmek, namaz kılmak ve Kur'ân-ı Kerîm okumak

için yapılmıştır. Pâdişâhlara ve yardımcılarına,

zikredenlerin câmiye girmelerini engelleme hakkı verilmiştir

şeklindeki isâbetsiz sözlerden, Cenâb-ı Hakkın

sultanları ve yardımcılarını korumasını niyâz ederiz.

Nitekim Cenâb-ı Hak Bakara Sûresi'nin 114. âyet-i

ZİKİR

kerimesinde bu konuya işâretle

dir.

111

şöyle buyurmakta-

«Allah'ın mescidlerinde, Allah'ın adının anılmasına

engel olan ve onların harab olmasına çalışandan

daha zâlim kim vardır? Bunların oralara korka korka

girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeğe hakları

yoktur.) Bunlar için dünyâda rezillik, âhirette de büyük

azab vardır.» (el-Bakara (2), 114), (Fetâvâ-yı Halılî)

Her Yerde Her Zaman Zikir

SORU :

Zikrederken yürümek veya yolda yürürken zikretmek

dinen câiz midir?

CEVAP:

Oldukça güzel ve iyi karşılanan bir durumdur.

İbn-i Hıbbân radıyallahü anh'ın Ebû Hüreyre radıyallahü

anh'den rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifde: «Allah ü

Teâlâ'yı anmadan atılan her adım, sahibi için ilâhî

bir vebâl ve mes'ûliyeti gerektirir» buyurulmuştur.

Buna göre; zikrederken yürümeyi mekrûh kabûl eden

ve böyle yapan kimsenin küfrüne fetvâ veren kimselerin

bu tür iddiaları asılsız ve anlamsızdır. Çünkü

zikrederken yürümek veya yürürken zikretmek için

şer'i, aklî ve nakli bir engel yoktur. (Fetâvâ-yı Halîli)

Cenâb-ı Hakk'ı zikretmek maksadıyla toplanan, ve

yüksek sesle Allah'ı çokça anan, zikrin te'siriyle de

ayaklarını yere vuran kimselerin bu hareketi; Eyyûb

aleyhisselâm'ın rahatsızlığından kaynaklanan bedenindeki

acıları dindirmek için ayaklarını yere vurmasında

olduğu gibi gönüllerdeki ruhi sıkıntı ve ma'nevi

ızdırapları gidermek gâyesine yönelik olursa câiz-

112

dir. (Tefsir-i Rûhü'l-beyân) Sâd Sûresi'nin 41 ve 42.

âyet-i kerimelerinde ifâde buyurulan «Kulumuz Eyyûb'u

da an: (O), Rabb'ine «Şeytan, bana bir yorgunluk

ve azap dokundurdu» diye seslenmişti. Ayağını

(yere) vur, işte yıkanacak ve içilecek (bir su), (dedik)

» ma'nâları da buna işâret etmektedir.

SORU:

Zikir esnâsında bazı sûfî ve dervişlerde meydana

gelen vücûdun taş gibi kas-katı kesilmesi, demir gibi

hissiz ve soğuk hâle gelmesini yasaklayan bir hadîs

ya da bir sünnet var mıdır? Böyle bir halde bulunan

kimsenin boğazlanmasına ve cesedinin üzerine direkler

atılmasına ve sâhibinin imanını tâzelemesine işâret

eden bir rivâyet nakledilmiş midir?

CEVAP:

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'den

böyle bir rivâyetin nakledildiği doğru değildir. Hakk'ı

zikrederken kendinden geçen bir kimsenin bu hâli,

yerilecek değil, beğenilecek ve takdir edilecek bir haldir.

Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'e isnâd edilerek

rivâyet edilen: «Zikrederek yürüyen, dönen, sonra

da zikrin etkisiyle odun gibi kas-katı kesilerek yere

düşen birini gördüğünde Hz. Peygamber: Onu boğazlayın,

üzerine de direkler atın. Onun imanını tâzelediğini

görmedikçe yerimden ayrılmayacağım» hadisi

sahih değildir.

Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'e, akla ve

nakle aykırı böyle bir ifâdeyi yakıştıran yalancının

cehâletine ve bilgisizliğine bir bakın. Hz. Peygamber

sallâllahü aleyhi ve sellem Allah'ı zikir görevini isteyebilir?

İman sebebi olan Hakk'ı zikretmeyi ifâ eden

birini Allah'ın Rasûlü nasıl tekfir edebilir? Hz. Peygamber,

ümmetini ifaya çağırdığı ve teşvik ettiği bir

ZİKİR 113

husûsu nasıl yasaklayabilir? «Ben insanlarla (Lâ ilahe

illâllah) deyinceye kadar savaşla emredildim» buyuran

bir peygamber, bu emrini yerine getiren bir

kimseyi nasıl tekfir eder ve nasıl ondan imanını tâzelemesini

isteyebilir? Savaşta (Lâ ilâhe illâllah) diyen

birini, kılıç korkusuyla söylediği zannıyla öldüren

Üsâmetü'bnü Zeyd radıyallahü anh'e: «Onun göğsünü

yardın mı? nereden ve nasıl korkuya kapılarak

söylediğine inandın?» diye karşı çıkan bir peygamber'e

bir mü'minin boğazlanması ve üstüne direkler

örtünmesi emrinin isnâd edilmesi cidden çok çirkin

bir tutumdur. Müslümanlara kılıç çeken, sonra da

müslümanların ellerine düşen ve kelime-i tevhid getiren

bir esire bile böyle bir muâmeleyi lâyık görmeyen

ve yasaklayan bir peygamber, bundan daha ağır

bir cezayı Allah'a ve âhiret gününe inanan ve yalnızca

O'nun yüce adını zikreden birine nasıl lâyık görebilir.

Bu durum hem akla, hem de naklin ruhuna aykırıdır.

SORU:

Bezzâziyye, Takâvî, Câmi'u'l-fetâvâ, Tartûşi ve

Tarîkat-ı Muhammediyye isimli eserlerde bu tür zikre

karşı çıkan fetvalar doğru mudur? Adı geçen konularda

mezkûr eserlere güvenilebilir mi? Bunların

fetvaları uymaya değer mi?

CEVAP:

Mezkûr eserlerin fetvaları zayıftır ve bunlarla

fetvâ vermek ve amel etmek câiz değildir. Zira bunlar

fıkıhta mukallidlerden olup, fikir ve fetvâları tercih

edilecek derecede değildirler. Bunun dışında Kadıhân

ve benzeri diğer fıkıh kitaplarında böyle bir

fetva yoktur. Ancak fâsıkların oyun ve eğlence maksadıyla

ve çeşitli çalgılar eşliğinde yaptıkları hare-

114

ketlere haram demişler ve bunları yasaklamışlardır.

Aksi bir nakil Kadıhan'a iftirâdan başka bir şey değildir.

Bu iddiayı ileri sürenlerin: Bezzâziyye Kitâbı'nda,

«alenen ve yüksek sesle zikrin harâm olduğunun açıklandığını

» söylemeleri, asılsız ve anlamsız bir sözdür.

Bezzâziyye'nin Kerâhet ve'1-istihsân bölümünde Fetâvâ-

yı Kadıhân'da da belirtildiği gibi: «Hamamda ve

fisk u fücûr mahallerinde bile açıktan ve yüksek sesle

zikir, kerâhetsiz olarak câizdir» fetvâsı nakledilmiştir.

İbn-i Mes'ûd radıyallahü anh'a isnâd ile nakledilen:

Mescidde toplanan ve orada kelime-i tevhid zikri

icrâ eden ve Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'e

salât ü selâm getiren mü'minlerin varlığını duyunca

İbn-i Mes'ûd onların yanına gitti. Onlara: Hz.

Peygamber'in zamân-ı sa'âdetlerinde böyle bir şeyle

karşılaşmadıklarını ileri sürerek: «Sizi ancak bid'atçılar

olarak kabul ediyorum» diyerek «onların mescidden

çıkarılması ve zikirlerinin engellenmesini istediği

» şeklindeki rivâyet bâtıl ve boş bir sözdür. İbn-i

Mes'ûd radıyallahü anh onları nasıl mescidden çıkarır

ve onların Allah'ı zikretmesine nasıl mâni olur?

Çünkü O, mescidlerde Allah'ın zikrine mâni olanların,

kulların en zâlimi olduklarını bilir. Nitekim:

«Allah'ın mescidlerinde, Allah'ın adının anılmasına

engel olan ve onların harab olmasına çalışandan

daha zâlim kim vardır? Bunların, oralara korka korka

girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeğe hakları

yoktur.) Bunlar için dünyâda rezillik, âhirette de büyük

azab vardır.» (el~Bakara (2), 114) âyet-i kerimesinde

bu husûs açıkça gösterilmektedir. Aynca açıktan

ve yüksek sesle zikredilmesi yalnızca câiz değil,

mutlaka yapılması gerekli olan bir mükellefiyettir.

Z İ K İ R 115

Ezan, hutbe, haccda yapılan telbiye, namazın içinde

ve dışında okunan Kur'ân-ı Kerim bunun açık örnekleridir.

Cehri zikre karşı çıkan kimse, ne yaptığının

farkında olmadığı için tutarsızlıklar içinde yüzmektedir.

Yine böyle iddiada bulunan kimselerin: «Tahâvi:

Sâfilerin Devrân adını verdikleri dönerek yapılan zikir

haram olduğu gibi buna katılmak da haramdır.»

«Câmi'u'l-Fetâvâ sâhibi ise: Devrân zikri haramdır.

Bunun helâl olduğunu ileri sürmek ise küfürdür.»

«Tartûşi ise: Sûfîlerin devrânı bir raks, bir oyun ve

eğlenceden ibârettir. Bunu ilk def'a Sâmiri ortaya çıkarmıştır.

Oyun ve eğlence şeklinde yapılan zikir, sapık

kâfirlere benzediği için ittifakla harâm kabul edilmiştir

» şeklinde fetvâ vermişlerdir. Eğer bu fetvâlarda

yasaklanan devrân ile, Mevleviyye dervişlerinin

ve diğer tarikat erbâbının yaptıkları zikir türünü ve

onların vecd hâline gelerek kendilerinden geçtikleri

anda yaptıklarını kasd ediyorlarsa bunun câiz olduğunu

evvelce söylemiştik. Bunun cevâzı ile ilgili Ca -

fer İbn-i Ebî Tâlib'in huzûr-ı peygamberi'de dönmesi,

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'in oynamakta

olan habeşlileri seyretmesi için Hz. Âişe radıyallahü

anh vâlidemize fırsat vermesi gibi sünnet-i

seniyyede delil ve dayanak bulunmaktadır.

Arşın etrâfında dönerek Cenâb-ı Hakk'ı zikreden

melekler gibi Allah'ı zikreden kimselerin, bu hareketlerinin,

Allah'ı inkâr ederek buzağıya tapan yahûdilere

benzetilmesi yerine, melâike-i kirâma benzetilmesi

daha doğru ve daha güzeldir. Bir müslümanın

Allah'ı zikretmesinin kâfirlerin küfrüne, Allah'ı çokça

zikreden zâkirlerin de O'nu inkâr eden kâfirlere

benzetilmesi nasıl söylenebilir? Bu tür fikirlerin Ta-

116

hâvi, Câmi'u'l-fetâvâ sahibi ve Tartûşi'ye isnâd edilmesi

doğru değildir. Lüzumsuz ve gereksiz yere söylenmiş

yalan ve iftiradan ibârettir. Ümmet-i Muhammed'in

âlimlerine karşı söylenmiş bir yalandır.

Allah'a, Rasûlüne ve O'nun ashâbına yalan isnâd

eden kimselerin, İslâm ümmetinin âlimlerine karşı yalan

söylemesi daha kolaydır.

Eğer bu nakillerin doğruluğunu kabul etmemiz

hâlinde: Fetvâlarının zamanlarında yaşayan, fisk u

fücûr içinde yüzen ve bazı çalgılar eşliğinde kıvrılakıvrıla,

eğile-büküle dans eden ve bunu alışkanlık hâline

getiren, aynı zamanda sûfî olduklarını iddia eden

bir gruba mahsûs olduğu söylenebilir. Aksi halde Allah'a

ve âhıret gününe inanan ve huşû' dolu bir kalb

ile zikreden kimselerin bu hareketine nasıl haram ve

münker hükmü verilebilir? Nitekim Cenâb-ı Hakk:

«İnananlar için hâlâ vakit gelmedi mi ki kalbleri

Allah'ın zikrine ve inen hakka saygı duysun ve

buncan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden

uzun zaman geçmekle kalbleri katılaşmış, çoğu

da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar?» (el-

Kadîd (57), 16)

«Mü'minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman

yürekleri ürperir, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğu

zaman (o âyetler, onların) imanlarını artırır ve

(onlar) Rabb'lerine tevekkül ederler.» (el-Enfâl 18), 2)

«Allah, sözün en güzelini, (Kur'ân'ın âyetlerini

güzellikte) birbirine benzer, ikişerli bir kitap hâlinde

indirdi. Rabb'lerinden korkanların, O'ndan derileri

ürperir. (Ondaki müjde ve tehdidi duyunca tüyleri

diken diken olur, sonra Allah'ın feyzi içlerine dolar,

huzura ererler), derileri ve kalbleri Allah'ın zikrine

ZİKİR 117

yumuşar. İşte bu (kitap) Allah'ın (gönderdiği) rehberdir.

Dilediğini bununla doğru yola İletir. Ama Allah

kimi sapıklığında bırakırsa artık ona yol gösteren

olmaz.» (ez-Zümer (39), 23)

«Biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın

korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün.

Bu misâlleri, düşünsünler diye insanlara veriyoruz.

» (el-Haşr (59), 21) buyurmaktadır. Bu âyetlerde

Cenâb-ı Hakk'ı anmanın kişilerde nasıl tezahür ettiğine

dâir işâretler yer almaktadır. Allah'ı zikretmenin

verdiği ürperti ve kalb huşû'una sâhib olan kimse,

aklını kaybeder, insanların ve mecliste bulunanların

değer ölçüsünü bir tarafa bırakır, ayağa kalkar,

döner, döner sonra da vecde gelerek upuzun yere serilebilir.

Bu durum mûridlerin ve zikredenlerin kendilerinde

tecellî eden vâridât-ı ilâhiyyeye tahammül

kabiliyetine göre değişebilir.

Avam müslüman ve mü'minlerde tecelli böyle

olunca, âlim, ârif ve kabiliyetli havassda tezahürünü

kıyâs etmek gerekir. Ulemânın kendi zamanlarındaki

bir gurup için söylediklerini, sû'-i zanla bütün sûfîlere

teşmil etmek ve çağdaşları olmayan diğerlerine

de aynı hükmü vermek doğru değildir. Zamanımızdaki

sûfilerin zikirleri, huşû' ve hareketlerine küfür hükmünü

vermek büyük bir yanılgıdır.

Fukahâdan bu fetvaları nakledenlerin bir sûfiyye

topluluğu ile ilgili menfî tutum ve görüşleri, onların

Hakk'ı zikredenki hallerini oyun ve eğlence şeklinde

yorumlamaları, gerçek yönünü Allah'ın bildiği bir

husûsta onları ayıplamaları bizi bağlamaz. Onlara

uymamız gerekmez. Zikir ehli ile ilgili söz ve zanlarını

bütün zamanlara teşmil etmemiz doğru olmaz.

Aksi halde onların işlediği suç ve günahı biz de işle-

118

miş oluruz. Zikir ehlinin yaptığı şeylerin ibâdet ve

itâat olduğuna inanırız. Nitekim Cenâb-ı Hakk:

«Ey inananlar! Zandan çok sakının. Zira zannın

bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın;

biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz

ölmüş kardeşinin etini yemeği sever mi? İşte

bundan iğrendiniz. O halde Allah'tan korkun, şüphesiz

Allah, tevbeyi çok kabûl eden, çok esirgeyendir.»

(el-Hucürât (49), 12) âyetiyle, sû'-i zannı kesin bir şekilde

yasaklamıştır. Aksine hüsn-i te'vil ile onların

söz ve davranışlarını iyiye hamletmek gerekir. Sûfilerin

icrâ ettikleri toplu zikir şekli olan Semâ', haram

olan semâ değildir. Her ne kadar bazı fakih ve

âlimler böyle deseler de, sûfîlerin semâ ederken niyyetleri

sahih, gönülleri de her türlü lüzumsuz düşünce

ve kötü zanlardan uzak bulunmaktadır. Bu tür sorulara

cevap veren müstakil bir risâlemiz vardır. Yukarıdaki

cevap ve fetvalar oradan kısaltılarak nakledilmiştir.

Ayrıca meşhûr allâme Şeyh Abdülğanî Nablusi'nin

de nefis bir risâlesi mezkûr iddialara karşı

kaleme alınmış güzel bir kitaptır. Burada aslolanın

niyyet, maksad ve gâye olduğu ortaya konmuştur.

Doğruyu en iyi bilen Allah'dır. Cenâb-ı Hakk hayr

ile mükâfatlandırsın. (Fetâvâ-yı Halili)

SORU :

Üzerinde raksedilen hasır ve döşemede yıkanmadıkça

namaz kılınmaz. Aynı şekilde üstünde dönerek

zikir meclisi akdedilen bir toprak kazınmadıkça ve

yüzündeki toprak atılmadıkça üzerinde namaz olmaz.

Şeklinde zikre karşı çıkanların bazıları tarafından ileri

sürülen fikirler doğru mudur?

CEVAP :

Bunlar asılsız ve mesnedsiz iddialardır. Kaldı ki:

ZİKİR 119

Üzerinde namazın sıhhatine mâni bir necâset bulunmayan

ve içki içilen, zinâ edilen ve puta tapılan hasırlarda

bile yıkanmasına lüzum kalmadan namaz kılmak

câizdir. Üstünde zikredilen bir hasır ve toprak

için ileri sürülen böyle bir iddia nasıl doğru kabûl

edilebilir? Gerçek güç ve kuvvet sâhibi yalnızca Allah

ü Te'âlâ'dır.

SORU:

Sûfîlerin arşın etrâfında döne döne zikreden melekler

gibi, dönerek ve ayakta yaptıkları zikir câiz

ve helâl midir?

CEVAP :

Câiz ve helâldir. (Kemâl Paşa)

SORU :

Sûfîlerin ayakları üzerinde ve kendi istekleriyle

döne döne yaptıkları zikir câiz midir?

CEVAP:

Câizdir. Zira zikirde belirtilmiş bir şekil yoktur.

Bu sebeple Efdal-zâde: Hangi şekilde olursa olsun mescidlerde

zikredenlerin zikri engellenemez buyurmuştur.

(Fetâvâ-yı Halîlî)

Devrân zikri ehline helâldir. Evvelce hürmetine

kâil olarak verdiğim fetvadan vazgeçtim. Onun şüphesiz

câiz olduğuna inandım. Doğruyu en iyi bilen

Allah'dır. (Ebu's-Su'ûd)

Zikir ve Devrân

SORU :

Bistâmiyye, Kâdiriyye, Sa'diyye, Rifâiyye ve diğer

tarikat bağlılarının âdetleri üzere halka hâlinde

120

zikretmeleri, câmilerde mûsikî nağmeleriyle kaside,

beyitler ve şiirler okumaları, zikrederken dönmeleri

tevessül kasd ve niyyetiyle Yâ Bâyezîd-i Bistâmî, Yâ

Abdülkâdir Gilâni, Yâ Ahmed er-Rifâi şey'en lillâh»

demeleri câiz midir?»

«Yeryüzünde kabara kabara yürüme. Çünkü sen

yeri yırtamazsın, boyca da dağlara erişemezsin.» (İsrâ

(17), 37) âyet-i kerimesi ayakta ve yürüyerek zikretmenin

haram olduğuna delil olmaz mı?

CEVAP:

Bunların hepsi de câizdir. Mescid-i Nebevi'de ve

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'in huzûrunda

Kâ'b İbn-i Züheyr Hazretleri, Bânet Su'âd isimli

meşhûr kasidesini mûsikî nağmeleri ile okuduğunda

kendisine Hırka-i Sa'âdet ihsân edilmiştir. Hz. Peygamber'in

huzurunda def çalınması ise bilhassa cihâd

zamanlarında çokça vukû bulmuştur. Ehlullahdan

olan iyilik ve hayır sâhibi kimselerden istimdâd maksadıyla

bir şeyler istemek câizdir. Ayrıca Ca'fer-i Tayyâr

radıyallahü anh Hz. Peygamberin huzûrunda raks

ettiği zaman, azarlanmamış ve onun sevincinden kaynaklanan

bu hareketi sükût ile karşılanmıştır. Bu sebeple

semâ, kınanması gereken değil takdirle karşılanması

lâzım gelen bir harekettir. Yukarıda zikredilen

İsrâ Süresi'nin 37. âyet-i kerimesi ise, kibir, azamet

ve herkesi küçük görerek, böbürlene böbürlene

sokaklarda yürümek ma'nâsma olup asla zikrederken

dönme ma'nâsında değildir. İmam Gazzâlî İhyâ'smda

böyle açıklamıştır. Allâme Şeyh Hayreddin er-Remli,

adı geçen sorulara bütün şüpheleri izâle edici fetvâlarında,

özet olarak şöyle cevap vermiştir:

Fıkıh kitaplarında meşhûr olan bir kâideye göre:

«Bütün işler yapıldığı maksadlara göre değerlen-

ZİKİR 121

dirilir.» Herhangi bir şeyin helâl veya haram olduğunun

söylenebilmesi, ne maksadla yapıldığının bilinmesine

bağlıdır. Bu hüküm; Buhâri ve Müslim'den

rivâyet edilen: «İnneme'l-a'mâlü bi'n-niyyât» (: Ameller

niyyetlere göredir) hadisinden çıkarılmıştır. İslâm

hukukuna göre hükümler umumiyetle bu esaslara dayanılarak

verilir. Yeryüzünde Cenâb-ı Hakk'ın öyle

kulları vardır ki, ayağa kalktıkları vakit Allah'ı zikrederek

kalkar, konuştukları zaman da Allah'ı zikrederek

konuşurlar. Sûfilerin Allah'ı zikretme ve bu

zikrin meydana getirdiği te'sirle yaptıkları bir kısım

hareketleri, ancak kötü emel ve menfi düşünce sahipleri

inkâr eder. Onların bu maksatla yaptıkları zikir

halkaları ve mescidlerde açıktan kaside okumalarının

İslâm'a uygun olduğunu gösteren deliller vardır.

Nitekim:

«Yolunuz Cennet bahçelerine uğradığında, ondan

istifade ediniz» buyurulduğunda, Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem'e: «Cennet bahçeleri nelerdir?

Yâ Rasûlâllah» diye sorulmuş, O da: «Allah'ı zikretmek

için düzenlenen zikir halkalarıdır.» «Onlardan

istifâde etmek ne demektir Yâ Rasûlâllah?» denildiğinde

de: «Sübhânallah, el-Hamdülillâh ve Lâ ilâhe

illâllah diyerek yapılan zikirlere iştirâk etmektir» buyurulmuştur.

Bir başka rivâyette de:

«Beni bir topluluk içerisinde zikredeni, ben ondan

daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim» buyurulmuştur.

Bu ise; cehri zikir ve meleklerin arşın etrâfında

dönerek zikretmelerinde olduğu gibi ancak açıktan

ve alenen yapılabilir. Bu ve benzeri rivâyetler zikrin

cehri yapılabileceğini gösterir.

122

Ne var ki; «Duâ ederken sesinizi kısınız. Yumuşak

ve hafif sesle duâ ediniz. Muhakkak ki siz bir sağır -

dilsize veya çok gâibde bulunan birine duâ etmiyorsunuz

» hadisinde açıklandığı gibi bazan da gizli yapılmasının

istenmesi ile ilgili rivâyetler, gizliliği gerektiren

bir sebepten kaynaklanmıştır.

Yukarıda zikrin açık ya da gizli yapılmasını emreden

hadis-i şerifler arasındaki ihtilâf, zikreden şahısların

ve durumlarının değişmesi ve karakter yapılarına

göre zikir türünün tercih edilebileceği ile çözümlenebilir.

Ulemâdan bazıları: Daha fazla gayreti

gerektirdiği, zikirden meydana gelen faydanın dinleyicilere

de yansıyacağı, cehri zikrin sâhibinin gönlünü

daha çok uyandıracağı, uyku ve tembelliği gidereceği

ve ma'nevî neş'eyi artıracağı cihetle cehri zikrin

daha faziletli olduğu fikrini ileri sürmüşlerdir.

«Rabb'ini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek

olmayan bir sesle sabah, akşam an, gâfillerden

olma!» (A'râf (7), 205) ile

«De ki: «İster Allah diye çağırın, ister Rahmân

diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız, nihâyet en güzel

isimler O'nundur. Namazında pek bağırma, pek

de (sesini) gizleme, bu ikisinin arasında bir yol tut.»

(el-İsrâ (17), 110) âyet-i kerimeleri Mekkî olduğu için,

kâfirlerin işitip de Kur'ân-ı Kerim'e sövmelerine meydan

vermemek için nâzil olmuştur. Cenâb-ı Hakk, aynı

sebeple putlara sövülmesini de yasaklamıştır. Sebep

ortadan kalkınca mâni de ortadan kalkar. Bu yüzden

cehri zikir câizdir. Cevâzı ile ilgili cildlerce kitap

yazılmıştır. (Feâtâvâ-yı Halîlî) Tesbih ve tehlîl zikri

açıktan yapılmış olsa da mekrûh değildir. (Halebî)

Mescidlerde şiir okunmasına gelince: Eğer içinde

Kâ'b İbn-i Züheyr'in Bânet Su'âd isimli kasidesindeki

Z I K I R 123

sözler gibi güzel ve anlamlı sözler varsa bu konuda

Hz. Peygamber'in, mezkûr kaside okunurken, ashâbına

dinlemeleri için işâret buyurması, câiz olduğuna

yeterli bir delildir. Hz. Peygamber'in evlerinde bestelenmiş

şiirler söylendiği, huzûrunda def çalındığı,

Mescid-i Nebevi'de askerlerin mûsiki parçaları söyleyerek

raksettiği ve güzel sesleriyle şiirler okuduğu

Buhâri ve benzeri diğer kaynakların rivâyet ettiği

«müstefîz» derecesinde, nasslarla sabittir. Şiir hâlinde

söylenen söz, sözün en güzel, şiir halinde söylenen,

kötü söz de, sözlerin en çirkinidir. Yine Hz. Peygamber

sallâllahü aleyhi ve sellem: müşrikleri hicvetmek

için Hassân'ı minbere çıkarır ve Cebrail seninle beraberdir

diyerek onu teşvik eder ve müjdelerdi. Nesr

olarak ifâdesi câiz olan sözün, şiir olarak söylenmesi

de câizdir.

Sûfilerin zikir esnâsında: «Yâ Abdülkâdir» şeklinde

çağırmaları bir nidâdır. Bu nidâya: «şey'en lillâh

» şeklinde bir isteğin izâfe edilmesi, onların yüzü -

suyu hürmetine Allah'tan ikrâm olarak bir şeyin istenmesidir.

Bunun haramlığını gerektiren bir şey yoktur.

(Fetâvâ-yı Halîlî). İçinde içki, fisk u fücûr gibi

menhiyyâtın bulunduğu arap şiirlerini okumak ise,

çirkin ve kötülüklerin zikri demek olduğundan mekrûhdur.

(İhyâü'l-ulûm)

Zikrederken Kendinden Geçme

SORU :

Vecd hâlinde, kendinden geçip, def, ney gibi çalgı

âletleri eşliğinde semâ' ederek zikretmek câiz midir,

yoksa haram mıdır?

124 TASAVVUF VE TARİKATLARLA İLGİLÎ FETVALAR

CEVAP:

İbâdet ve zikretmek gibi sahih bir niyyetle yapılıyorsa

câizdir. Çünkü Fahr-i Âlem sallâllahü aleyhi

ve sellem Efendimiz Hazretleri Medine-i Münevvere'-

ye teşrif buyurdukları zaman, ahâlî kendilerini karşılarken

def ile berâber mûsiki nağmeleri ile:

«Seniyyetü'1-vedâ tepesinden üzerimize dolnay

doğdu. (Bu sebeple üzerimize şükretmek vâcib oldu»

beytini söyleyerek istikbâl ettikleri (Fetâvâ-yı Hayriyye)

ve (İhyâu ulûmi'd-din) 'de kaydedilmektedir.

Semâ Nedir?

SORU:

Def, ney gibi âletler eşliğinde semâ' yapmak helâl

mi yoksa haram mıdır?

CEVAP:

Semâ'm kendisinde olumsuz etkiler yapabileceği

muhtemel kişiler için haram, aksi durumda olan kimseler

için ise helâldir. Bu da zikredenlerin duygu durumlarına

göre değişir. Darbuka tipinde olanlar dışında

davul çalmak câizdir. Çünkü davul, ritmiyle

kalbleri Çenâb-ı Hakk'a yönelişte harekete geçirebilir.

Semâ'ı ilmi bir delile dayanmadan haram kabul

edenlere şöyle cevap verilebilir: Hiçbir delil ve kıyâs

onun haram olduğuna delâlet etmez. Aksine güzel sesin

ve sesi güzel kullanmanın mübahlığına işâret eden

rivâyetler vardır. Selmân-ı Fârisi'nin sesinin güzelliğine

işâret etmek üzere Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi

ve sellem'in: «Sana Dâvûd aleyhisselâm'ın neylerin-

ZİKİR 125

den bir ney verilmiştir» hadisi çirkin sesin kötülenmesi

konusunda da: »Seslerin en çirkini eşek sesidir» âyeti

buna misâl olarak verilebilir.

Ayyaşların ve eğlenmek isteyenlerin şiârı olmadığından

hakkında şer'î bir yasak bulunmayan seslere

haram hükmü verilemez. Keman, ud ve ney gibi güzel

ses veren âletlerin sesi ile bülbül sesi arasında bir fark

yoktur. (İhyâ)

SORU :

Sûfiyye topluluğunun yaptıkları semâ, raks ve kullandıkları

defler helâl mi, haram mıdır? Semâ'ın helâl

olduğuna dâir fetvâ veren kimse tekfir edilebilir

mi edilemez mi?

CEVAP:

Âhireti hatırlatıcı duyguları harekete getiren semâ

mendûbdur. Semâ'ı sırasında, karısını veya câriyesini

sevmek gibi mübah bir duyguya sâhip olan

kimsenin semâ'ında bir mahzûr yoktur. Aksine haram

duygular içinde bulunan kimsenin semâ'ı da haramdır.

Bunun dışında kalan kimselerin semâ'ı ise

mekrûhtur. Haram değildir. Semâ edenlerin küfrüne

fetvâ veren kimse büyük bir yanılgı içindedir. Hattâ

dalâlet ve küfr içine düşmekle karşı karşıya bulunabilir.

Uhrevî cezâya hak kazanabilir. Bir mü'min kendisini

küfre sürükleyecek bir inkâr ile ancak îmandan

dışarı çıkabilir. Aksi halde bir mü'mine kâfir diyenin

kendisi küfre girer. «Nikâhınızı defle de olsa ilân

ediniz» buyurulmuştur. Bu yüzden yalnızlığı gidermek

ve korkudan kurtulmak için def ile şarkı söylemek,

kâfiye düzenlemek ve fesahat öğrenmek için şiir

okumak câizdir. Ca'fer-i Tayyâr, Hz. Ali, Üsâmetü'bnü

Zeyd ve diğer sahâbelerin Hz. Peygamberin huzûrunda

raksetmelerinin sükûtla karşılanmış olması

126

dikkate alınırsa, raksın hükmü de aynıdır, denebilir.

Netice olarak: Def, semâ, raks ve mûsiki nağmeleriyle

şiirler okumak hayır ve iyiliğe sebep oluyorsa

helâl, aksi halde haramdır. (Fetâvâ-yı Hayriyye)

Tevâcüd - Vecd - Vücûd

SORU:

Allah'a duyulan aşk ve sevginin müridi kuşatmasının

sebep olduğu vecd hâlinin te'siriyle semâ etmek,

dönerek zikretmek ve diğer âletlerle zikrullah câiz olduğu

gibi, bu hâle ermek için, vecd hâlini taklid etmek

veya onlara benzemek için vecd'e ermeye çalışmak

câîz midir?

CEVAP :

Câizdir. Çünkü tecâvüd, vecd ve vücûd tasavvufta

övgüye değer mertebelerdir. Tevâcüd; vecd'i zorla

ve taklid ile elde etmeye çalışmak, vecd; mes'elenin

hakikati vücûd ise; sonudur. Bunların her biri terakki

ifâde eden rütbelerdir. Tevâcüd; sâdık bir müridin

vecd'i arzulaması ve istemesini ifâde eden bir menzildir.

«Ağlayamasanız bile ağlar gözükünüz» denmiştir.

Bu haller soraki taklîdlerle başlar, sonlara doğru gerçekleşme

imkânı bulur. (İhyâ) Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem'in tevâcüdü hakkında: huzûrunda

şiir okuyan bir a'râbî:

«Hevâ yılanı kalbimi çalıştırmıştır» beytini okuyunca

ridâsının sırtından düşmesi ve sonra onu ashâbı

arasında parça parça taksim etmiştir rivâyetini

ZİKİR 127

Aliyyü'1-kârî Mevzû'ât'ında, İmam Gazzâli de İhyâ'-

sında zikretmiştir.

Mücerred olarak raks, fisk u fücûr mahallinde ve

kadınımsılar gibi kırıtarak ve kıvırtarak yapılmıyorsa

Şâfi'iyye nezdinde câizdir. Raks üç kısımda mütâlâa

edilir:

1. Eğer raksın sebebi harâm ise hükmü de haram,

sebebi mubah ise kendisi de mubah, iyi ve güzel bir

sebep ise raks da iyi ve güzeldir. Semâ da aynen böyledir.

Semâ, kalbde olmayan bir şeyi harekete geçirmez.

Bu sebeple r a k s ve s e m â , A l l a h ' a duyulan

sevgi ve şevkin kuşattığı m ü r i d için mubahtır.

(İhyâu ulûmi'd-din'de özet olarak böyle ifâde

edilmiştir. Geniş bilgi almak isteyenler, aynı eserin

II. cildindeki Semâ bölümüne mürâcaat etsinler.)

Hz. Âişe'den: «Yanımda Buâs günü ile ilgili şarkı

söyleyen ensarın iki câriyesi varken Ebû Bekir içeri

girdi ve «Bayram gününde Hz. Peygamber'in evinde

şeytan çalgıları ha?» diye Âişe'ye çıkışınca Efendimiz

Aleyhissalâtü Vesselâm: «Yâ Ebâ Bekir onları kendi

hallerine bırak. Her kavmin bir bayramı var. Bu da

bizim bayramımız..» buyurdu. (Buhâri, Kitâbü'l-Iydeyn)

Aynı şekilde Hz. Peygamber, bayram günü mızrak

ve kalkanla oynamakta olan Sûdanlıları seyretmesi

için Hz. Âişe'yi ardında durdurmuştu.» (Buhâri)

SORU:

Fisk ve fücûr bulunmayan bir düğünde veya diğer

sevinç günlerinde zilsiz def çalınması câiz olduğu

gibi, zil eşliğinde çalmak ve çalınırken de elleri birbirine

vurmak câiz midir?

128

CEVAP:

Câizdir. Düğün ve sünnet düğünlerinde zille beraber

olsa da def çalmak câizdir. Hz. Peygamber'in

huzûrunda def zilsiz olarak çalındı iddiasında bulunan

kimse, bunu isbât etmelidir. (İbn-i Hacer, Şehâdet

bölümü, Mültekat, mine'l-Hanefiyye, İkametü'ddin,

Hutâm)

El ayalarını ve avuç içlerini birbirine vurmak haram

değildir. Sûr'un üflemesini hatırlamak ve dinleyicileri

ikaz etmek için kös vurma da böyledir. Zira

Nefh-ı sûr ile aralarında bir benzerlik bulunmaktadır.

Mezkûr âletleri bu niyyetle vurmak helâl, aksi

ise haramdır. Ameller ancak niyyet ve maksadlara

göre değerlendirilir. Eğer eğlenmek ve dinlenmek için

kötü bir mahalde yapılıyorsa haram, değilse helâldir.

(Reddü'l-Muhtâr ale'd-dürri'l-muhtâr fi Bâbi'l-hatar)

Zikr-i Celî

SORU:

Cenâb-ı Hakk'ı yüksek sesle zikretmek veya açıktan

Kur'ân-ı Kerim okumak, ayakta, yürürken, çalışırken

ve yatarken zikretmek câiz midir?

CEVAP:

Câiz ve faziletli bir ibâdettir. (Halebî)

SORU:

Halka oldukları halde hep bir ağızdan Kur'ân-ı

Kerîm okumak câiz midir?

CEVAP:

Câizdir. (Nevevî, Kitâbü'l-ezkâr)

Z İ K İ R 129

SORU:

Herkese ayrı ayrı cüz'ler hâlinde dağıtılarak Kur'-

ân-ı Kerim okumak câiz midir?

CEVAP:

Câizdir. (Nevevî)

SORU:

Câmilerde dünya kelâmı konuşmak haram değil

midir?

CEVAP:

Haram değildir. Bu konuda rivâyet edilen hadîs-i

şerif mevzûdur. (Aliyyü'1-kâri)

SORU :

Cenâb-ı Hakk'ın farz kıldığı ibâdetleri, vâcib olan

emirleri ve Hz. Peygamber'in sünnet-i seniyyelerini

bütünüyle icrâ ettikten sonra; Kur'ân-ı Kerim okumak,

bazı evrâd ve du'âlarla zikretmek, nafile namazlar

kılmak ve benzeri sâhibine güçlük veren diğer tâ'-

ât ve ibâdetlerle meşgûl olmak mı daha faziletli, dil,

kalb ve yalnız kalben Allah ü Te'âlâ'yı ism-i a'zam

olan «Allah, Lâ ilâhe illâllah» ve benzeri esmâ-ı hüsnâsından

biriyle zikretmek, O'nun kudretini tefekkür

etmek mi daha faziletlidir? Kur'ân-ı Kerim'de özellikle

emredilen zikir, hangi tür zikirdir? Allah'ı çokça

zikretmekten maksad nedir? O'nu zikretmek için özel

olarak belirlenmiş bir şekil, bir du'â demeti belli bir

zaman, belli bir sayı ve ta'yin edilmiş bir yer var mıdır?

Yoksa her hâl ü kârda zikretmek câiz midir?

CEVAP:

Allah ü Te'âlâ'yı zikretmek daha faziletlidir. Allah'ı

zikretmeyi, ve O'nu çokça anmayı emreden âyetlerden

maksad; gerek namaz içinde ve gerekse namaz

dışında Allah'ı zikretmek ise de: «Zikirlerin en fazî-

130

letlisi. Lâ ilâhe illâllah diyerek yapılan kelime-i tevhid

zikridir» buyurulmuştur. Yâni kalb huzûru ile Cenâb-

ı Hakk'ı hatırlamak ve bir an bile O'ndan gâfil

olmamaktır. Böyle bir zikir için belirlenmiş bir şekil,

muayyen bir du'â, belli bir zaman, belli bir yer yoktur.

Her halde, ayakta, oturarak, yatakta, hareket

ederken ve dururken veya dönerek her an ve zamanda,

hattâ hamamda ve helada, cinsi münâsebet esnasında

bile zikredilebilir. Kalbi zikirden gâfil olmak

mürid için büyük bir felâket ve pişmanlık doğurabilir.

Nitekim hadis-i şerîfde: «Amellerin en faziletlisi,

nerede olursan ol, Cenâb-ı Hakk'ın seninle beraber olduğunu

bilmen ve idrâk içinde hareket etmendir» buyurulmuştur.

Zikir; bütün tarikatlarda asıl olan bir rükündür.

Kişiler ve müridler Cenâb-ı Hakk'a ancak zikir, fikir,

huzur ve murâkabe ile ulaşabilir. Bu, farz ve vâciplerin

edâsı, sünnet-i seniyyelerin icrâsından sonra, ibâdetlerin

en faziletlisi, insanları Allah'a ulaştıran birer

yol olan tarikatlarda, en kestirme bir yol ve en faydalı

kulluk görevidir.

Zikir, fikir ve murâkabe dışında gece-gündüz diğer

tâ'at ve ibâdetlerle meşgûl olan kimselerde nefs

tezkiyesi ve kalb tasfiyesi nâdiren meydana gelir. İnananlara

yapılması emredilen bu zikir, kitap, sünnet,

icmâ'-ı ümmet ve kıyasla sabittir.

ZİKRİN FAZİLETİ VE DELİLLERİ

Nitekim zikrin fazileti âyet-i kerimede şöyle ifâde

edilmektedir:

«Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl.

Çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçirir.

ZİKRİN FAZİLETİ VE DELİLLERİ 131

Allah'ı anmak, elbette en büyük ibâdettir. Allah, ne

yaptığınızı bilir.» (el-Ankebût (29), 45) Burada «Allah'ın

zikri en büyük (ibâdet) 'dir» den maksad; kalbi

hastalık ve ma'nevî illetlerin giderilmesi husûsunda

zikir, namazdan ve Kur'ân-ı Kerim okumaktan daha

büyük ve önemli bir te'sire sâhiptir. Namaz ve Kur'ân,

çirkin ve iğrenç şeylerden vazgeçirirse de, sâhibini

cennete veya sevâba ulaştırabilir fakat Allah'a ulaştıramaz.

Ne var ki zikir, kişiyi Allah'a ulaştırır. Bu

ikisi arasında çok önemli bir fark vardır. Çünkü zikrin

kıymeti, zikredilenin kıymet ve yüceliği ile ölçülür.

Öyle ise Allah'ı zikretmek, Kur'ân-ı Kerim okumak

ve nâfile namaz kılmaktan daha büyük ve önemlidir.

(Rûhü'l-beyân'dan kısaltılarak alınmıştır.)

Cenâb-ı Hakk'ı zikretmek vücûb ifâde eden ilâhi

emirlerdendir. Fıkıh usûlü âlimlerine göre bir emrin

ısrarla tekrar edilmesi vâcip olduğunu bildirir. Allah ü

Te'âlâ'yı zikretme gereği Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i

şeriflerde sayılamıyacak kadar çok tekrar edilmiştir.

(Huccetü'z-zâkirin'den kısaltılarak alınmıştır.)

Cenâb-ı Hakk, namaz, oruç, hacc ve benzeri ibâdetler

için belirli bir vakit ta'yin etmiş ve bu ibâdetlerin

vaktinde edâ edilmesini emretmiştir. Ancak zikir

için böyle bir vakit ve biçim ta'yîni sözkonusu edilmemiştir.

O, diğer ibâdetlerden farklı olarak her zaman

ve her yerde, her hâl ü kârda icrâ edilebilir. Aşağıdaki

âyetler de bu inceliğe işâret etmektedir:

«Ey imân edenler! Allah'ı çokça zikredin». (el-Ahzâb

(33), 41) Burada istenen çokça zikir, sayı yönüyle

değil, Allah'ın kalb huzûru ile düşünülmesi ve bir an

bile unutulmamasıdır.

«Allah'ı zikreden erkekler ve zikreden kadınlar

132

için (Allah), bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

» (el-Ahzâb (33). 35)

«Namazı bitirdiğiniz zaman, ayakta, oturarak ve

yanlarınız üzerinde (uzanarak) Allah'ı anın; güven ve

itmi'nâna kavuştunuz mu namazı (tam) kılın. Çünkü

namaz, mü'minlere vakitli olarak farz kılınmıştır.»

(en-Nisâ (4), 103)

«Hacc ibâdetlerinizi bitirince, atalarınızı andığınız

gibi hattâ daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın..» (el-

Bakara (2), 200)

Sayılı günlerde Allah'ı anın (tekbir alın.)» (el-

Bakara (2), 203)

(Bu âyetteki emrin gereği olan zikir vâciptir.)

«Meş'ar-i Haram'da Allah'ı anın. O'nun size gösterdiği

biçimde (veya O size nasıl güzel hidâyet ettiyse

siz de O'nu öyle güzel bir şekilde) anın.» (el-Bakara

(2), 198)

«Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve

Allah'ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah'ı çokça

anın ki kurtuluşa eresiniz.» (el-Cumu'a (62), 10)

Zikretmenin gereğine işâret eden bu emirlerin bir

kısmı vücûb ifâde etmekte ve mutlaka yapılmasının

lüzûmunu emretmektedir. Sahih olan görüş budur.

(Geniş bilgi almak isteyenler, mezkûr âyetlerin tefsiri

için Rûhü'l-beyân'a baksınlar.)

Zikrin lüzûmuna işâret eden

bazıları da şunlardır:

hadis-i şeriflerden

«Gaflet hâlinde iken Cenâb-ı Hakk'ı zikrederek

gafletten kurtulan kimse, Allah yolunda cihâd eden

mücâhid gibidir. (Dâmâd, Kitâbü'l-istihsân bölümü)

ZİKRİN FAZİLETİ VE DELİLLERİ 133

«Size amellerinizin en hayırlısı, en temizi ve derecelerinizi

en fazla yükseltenini, size verilen altın ve

gümüşün tasaddukundan daha hayırlı olan bir ameli,

hatta düşmanlarınızla karşılaştığınız vakit onların

boynunu vurmanızdan veya şehid düşmenizden daha

hayırlı bir ibâdeti haber vereyim mi? İşte o zikirdir.

O halde Allah'ı çokça anınız.» (İbnu Hıbbân, an İbn-i

Ömer)

Zikrin açıklanması ve fazileti konusunda müstakil

olarak yazılmış pek çok risâle ve sayılamıyacak kadar

çok hadîs-i şerif vardır. Detaylı bilgi almak isteyenler

mürâcaat edebilirler.

Zikir ve Tesbih

SORU :

Zamanımızda pek çok müslümanın elinde bulunan

tesbihlerle zikretmesi ve tesbîh çekmesi dinen

doğru bir davranış mıdır?

CEVAP:

Evet doğru ve güzel karşılanan bir davranıştır.

Tesbih çekmek ve elde tesbih bulundurmak husûsunda

hadis-i şerif bulunmaktadır. Sünnette tesbîh konusunda

bir delil var mıdır? Faziletli olan, parmaklarla

tesbîh çekmek mi? Yoksa tesbih taneleriyle zikr

etmek midir? diye sorulan bir soruya şöyle cevap verilmiştir:

Tesbîh için sünnet-i seniyyede sahih olan deliller

vardır. Bunlardan biri, Abdullah İbn-i Ömer radıyallahü

anh'den sahih olarak şöyle rivâyet edilmiştir: O:

Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'i elinde tesbîh

çekerken gördüm» buyurmuştur. Sahih olan bir başka

rivâyet ise şöyledir: Hz. Safiyye radıyallahü anh:

134

Önümde bulunan 4.000 kadar çekirdek tânesiyle tesbih

çekerken Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem

geldi ve «Bunlar nedir?» diye sordu. Ben de onlarla

tesbih çekmekte olduğumu söyledim. Bunun, üzerine

Rasûlüllah: «Senin yanına geldiğimden şu ana

kadar, senin söylediğinden daha çok tesbihde bulundum

» deyince: «Bana da öğret Yâ Rasûlâllah» dedim.

O da: «Sübhânallahi adede mâ-halâka min şey'in» (Yarattığı

eşyâ sayısınca Allah'ı tesbih ederim» cümlesini

söyleyiniz» buyurdu. (Bu konuda Celâleddin es-Süyûti

müstakil bir risâle te'lîf etmiştir. Geniş bilgi almak

isteyenler oraya başvurabilirler.) Bazı âlimler,

parmakla tesbih tânelerini sayarak zikretmenin, tesbihsiz

zikirden daha faziletli olduğunu söylemişierdir.

Bazıları da: Eğer zikreden kimse, zikir sayısında yanlışlık

yapmaktan emin ise, parmaklarıyla tesbih çekmesi

daha faziletli, emin değilse bu kimseye tesbih

taneleriyle zikretmesi daha faziletlidir demişlerdir.

Allâme İbn-i Hacer böyle fetvâ vermiştir. (Fetâvâ-

yı Halîli) Nitekim: «Tesbih zikrin sayısını belirlemede

ne güzel bir şeydir» denilmiştir.

SORU:

Allah ve Lâ ilâhe illâllah kelimesinden başka diğer

esmâ-ı hüsnâdan biriyle zikretmek câiz midir? Zikirde

söylenmesi gereken belli bir isim ve belli bir çekim

var mıdır?

CEVAP:

Cenâb-ı Hakk'ın esmâ-ı hüsnâ'sından hangisiyle

zikredilmiş olursa olsun, yapılan zikir câizdir ve kerâhet

de yoktur. O'nu zikretmek için söylenmesi gereken

bağlayıcı bir isim yoktur. Zikir için muayyen bir

şekil, belli bir isim, belli bir sayı, muayyen bir yer ve

muayyen bir zaman yoktur. «Bütün güzel isimler Al-

ÖZEL ZİKİR TÜRLERİ 135

lah'ındir. Ona onlardan biriyle du'â edin» âyetinde

de ifâde edildiği gibi Cenâb-ı Hakk'ı isim ve sıfatlarından

biriyle zikretmek câizdir.

ÖZEL ZİKİR TÜRLERİ

SORU :

Bazı sûfî ve dervişlerin (özellikle Yesevîlerin)

«zikr-i erre» diye bilinen, (Lâfza-i Celâl-i hançereden

testere sesine benzer bir ses çıkararak zikretmek) zikirleri

câiz midir? Hiçbir şey ilâve etmeksizin yalnızca

«Allah, Allah Allah..» diyerek zikretmek, Allah'ı zikretmek

midir?

CEVAP:

Câiz ve dinen de uygun olan bir zikirdir. «Allah,

Allah» diyerek zikretmek, zikrin en faziletlisidir. Allah

ü Te'âlâ'nın isimlerinden ve sıfatlarından biriyle

ve bunlara delâlet eden zamirlerle benzeri diğer bütün

çeşitleriyle Cenâb-ı Hakk'ı zikretmek câizdir. Yalnız

kalben veya yalnız hançere ile de yapılmış olsa zikir

geçerlidir. Cenâb-ı Hakk'ı hatırlama ve hissetmenin

sebep olduğu hal zikredenin etkisi altına aldığı

zaman, ilâhi isim ve sıfatlardan biriyle veya bunlara

delâlet eden «Hû, Hâ ve Hi» diyerek, arapça olmayan

cümlelerle de olsa zikretmek câizdir. Doğruyu en iyi

bilen Allah'dır. (Fetâvâ-yı İbn-i Hacer) İnsan vücûdunda

hançere ile kalbi birbirine bağlayan bir kanal

vardır. Hançereden ses çıkarmak sûretiyle yapılan

Lâfza-i Celâl zikri, kalbde bir harâretin doğmasına sebep

olur. Bu harâret, kalbi tasfiye eder ve orada zikrin

nûrunun zuhûrunu sağlar. (Bustânü'l-Fıkh ve Fetâvâ

eî-Hadîka)

136

Gizli Zikir

SORU:

Nakş-bendiyye'nin Hâlidiyye koluna mensûb dervişlerin

yapmakta olduğu, sessiz, hareketsiz, dil damağa

rabtedilmiş olduğu halde susarak, yalnızca kalben

yapılan zikir doğru mudur?

CEVAP:

Doğrudur. Aynı zamanda zikirlerin en üstün derecesidir.

Nitekim Cenâb-ı Hakk, A'râf Sûresi'nin 205.

âyetinde şöyle buyurmaktadır: «Rabb'ını içinden yalvararak

ve korkarak (Amellerindeki kusûrlar sebebiyle

O'ndan korkarak, huzû' ve huşû' içinde, boyun

bükerek ve ürpererek) yüksek olmayan (Birlikte olduğun

kimseler veya önünde ve ardında bulunan meleklerin

bile işitemiyeceği) bir sesle, sabah-akşam (bütün

vakitlerinde) an. Sakın (Cenâb-ı Hakk'ın azamet

ve kudretinin huzûrunda bulunduğunu unutan) gafillerden

olma.» (Rûhü'l-beyân) İmam Nevevi, Sahih-i

Müslim şerhinde, tesbîh, tehlîl ve benzeri zikir türlerinin,

yalnız kalb ile, ağzı ve dili oynatmaksızın yapılanı

mı, yoksa kalbi bir huzûr duygusu içinde ve lisânen

yapılanı mı daha faziletlidir, konusunun ihtilâflı

bir husûs olduğunu açıklamış ve şöyle demiştir: Birinci

tür zikri tercih edenler, gizli ve kalbi zikrin riyâdan

uzak olduğunu ileri sürmüşler, ikinciler ise, cehri

zikrin daha çok enerji sarfını gerektirdiği ve bu zikirden

hâsıl olan te'sirin dinleyenleri de etkisi altına

aldığını, dolayısıyla diğerinden daha fazla bir ibâdet

olduğunu söylemişlerdir. Doğru olan, riyâdan uzaklığı

sebebiyle gizli ve kalbi zikrin üstün oluşudur.

Bana göre bu ihtilâfın giderilmesi, evvelce de işâret

ettiğimiz gibi şahısların ve durumlarının değişmesiyle,

tercihlerin de değişebileceği şeklinde mümkün

ÖZEL ZİKİR TÜRLERİ 137

olur. Ancak, tesbih, tahmid ve tekbir gibi farz ibâdetlerin

ardından yapılması emredilen zikirlerin dil ile

söylenmesi gereklidir. (Nevevî) Bir özür bulunmadığı

takdirde, namazda okunan Kur'ân-ı Kerîm, söylenmesi

gereken tesbih ve tekbîrler, aksırana (Yerhamükallah)

demek, ezan okuyan müezzine ve selâma karşılık

vermek de dil ile yapılmalıdır. Lâfzan söylenmesi uygun

olmayan helâ ve benzeri yerlerde olursa o takdirde

yalnızca kalben yapılabilir. (Bâcûri, Fi âdâbi'l-helâ)

Hakkında belli bir kayıt bulunmayan zikirlerin her

hâl ü kârda yapılması câizdir.

Zikrin kendine göre bir takım derece ve mertebeleri

vardır. Dil ile yapılan zikir, kalben yapılan zikirden

biraz daha aşağı bir derecedir. Nitekim bir rivâyette

şöyle nakledilmektedir: Hz. İsâ aleyhisselâm zikrin

mertebelerini kademe kademe aşarken, bir ara İblis

geldi ve O'na Allah'ı zikretmesini söyledi. Yaratılışı

gereği zikre mâni olması lâzım gelen bir mahlûkun

bu tavrı, Hz. İsâ aleyhisselâm'ı hayrete düşürdü.

Daha sonra İsâ aleyhisselâm hakikati kavradı. Çünkü

şeytan O'nu, kalb zikri seviyesinden dil zikrine

düşürmek istemişti. Zira, lisânen zikir O'nun içinde

bulunduğu peygamberlik makâmının gereği, kalbi zikirden

bir düşüş demekti. Peygamberlerin, kemâle ermiş

evliyanın zikirleri, dâimi bir huzur, kalbi bir müşâhede

ve murâkaba, ruhî bir makamdır. Dillerini veya

diğer organlarını zikre zorlamaya ihtiyaç duymazlar.

Zekeriyyâ aleyhisselâm'a hitâben bir âyet-i celilede

şöyle buyurulmuştur:

«Rabbim, o halde bana (oğlum olacağına dâir)

bir alâmet ver!» dedi. (Allah) buyurdu ki: «Senin alâmetin,

üç gün insanlarla işâretten başka türlü konuş-

138

mamandır; Rabb'ini çok an, akşam-sabah (O'nu) tesbih

et! (Âl-i İmrân (3), 41) Bu âyet-i kerime iki şekilde

yorumlanmıştır: Birincisi: Cenâb-ı Hakk Zekeriyyâ

aleyhisselâm'dan kendisini bütün dünyevi işlerden alıkoymasını,

dilini zikir ve tesbih dışındaki şeylerden

uzak tutmasını ve isteğini işâretlerle ifâde etmesini

istemektedir. İkincisi ise: Dilini dahî oynatmaksızın

yalnızca kalbi zikirle meşgul olmasını emretmektedir.

Bu yüzden: «Allah'ı tanıyan ve bilen kimsenin dili tutulur

» denmiştir. (Rûhü'l-beyân)

Bir hadîs-i şerif de: «Hafaza ve Rahmet meleklerinin

duyamayacağı kadar gizli yapılan zikrin sevâbı,

onların duyacağı şekilde yapılan zikrin sevâbından

yetmiş kat daha fazla olur» buyurulmuştur. (İbn-i

Hıbbân, Hz. Âişe'den rivâyet etmiştir.)

Yâni: Kirâmen Kâtibin meleklerinin bile işitemiyeceği

kadar gizli yapılan kalb zikri, Hafaza ve Rahmet

meleklerinin işiteceği şekilde açık yapılan dil zikrine

göre, sevab ve dereceyi yetmiş kat daha fazla artırır.

Bunun sebebi, Kalb zikrinin, riyâ, gösteriş ve

debdebeden uzak bulunması, bedenin maddi -ma'nevî

bütün gücüyle Cenâb-ı Hakk'a yönelmesi ve kalbin

Allah'ın zikrinden başka, diğer duygu ve düşüncelerden

arınmış bir şekilde, ilgi ve alâkasını Cenâb-ı Hakkı

zikre hasretmiş olmasıdır. Bir başka hadis-i şerifte

de: «Allah'ı hafif sesle ve gizlice zikredin» buyurulmuştur.

Hafif sesle zikretmek ne demektir? Yâ Rasûlâllah!

» diye sorulduğundan; Efendimiz sallâllahü aleyhi

ve sellem: «Gizlice zikretmek» şeklinde cevap vermiştir.

Diğer bir hadis-i şerifte ise: «Zikrin hayırlısı

gizli, rızkın hayırlısı da yeterli olandır» buyurulmuştur.

Hasbihli's-sâlik isimli eserde zikir iki şekilde mü-

ÖZEL ZİKİR TÜRLERİ 139

tâlâa edilmiştir. Birincisi: Tezekkür: Sâlikin, dilini, Allah'ı

zikretmeye zorlamasıdır. İkincisi ise Hakikî zikirdir.

Bu zikrin ve Allah şu'ûrunun kalbi kuşatması,

dili zikre katmayarak kalbin her an zikir duygusuyla

meşgûl olmasıdır. Birincisine zikir adının verilmesi

mecâzidir. Zikreden insanların çoğu, diliyle söylerken,

kalbi ve şu'ûru ile zikredilenden gâfil bulunmaktadır.

Bu tür zikre zikir denilmesi, dil ile zikrin gerçek zikir

gibi değerlendirilmesinden dolayıdır. Netice olarak şunu

söyleyebiliriz Dil zikri; kalb zikrine, kalb zikri; Cenâb-

ı Hakk'ın huzûrunda bulunma duygusuna, Huzûr-,

Murâkabe'ye, Murâkabe de; Müşâhede'ye, her an ve

her yerde Cenâb-ı Hakk'ı hissetme ve görme mertebesine

vesiledir. Nitekim tefekkür, (Allah'ı ve O'nun

yüce azamet ve kudretini düşünme) kalbin zikri; aşk.

(Allah sevgisinin sâlikin bütün dünyâsını kuşatması)

ruhun zikri; ma'rifet (Allah'ı gerçek ma'nâda tanımak

ve bilmek de sırr'ın zikridir.

Zikir konusunda İmam Gazâli İhyâu Ulûmi'ddîn'inde

şöyle demektedir: Zikir, dille, kalble ve diğer

organlarla yapılabilir. Ne var ki, bu zikirlerde organların:

«Allah'a itâat eden, O'nu çokça zikretmiştir»

hadîs-i şerifinde ifâde edildiği gibi yasaklardan kaçınması

ve ilâhi emirlere boyun eğip, onlarda müstağrak

olması lâzımdır.

Dil zikri, Lâfza-i Celâl'i dil ile söylemek, hamd

etmek, tesbih, tehlil, tekbîr ve Kur'ân-ı Kerîm okumak

sûretiyle ifâ edilir.

Kalb zikri ise Ya muhtelif şüphe ve tereddütlerden

kurtulmak için Allah'ın varlığı ve birliğine delâlet

eden deliller üstünde çokça düşünmek, ya ilâhi emir

ve yasaklara uymayı kolaylaştırmak için O'nun emirleri,

yasakları, va'd ve va'idi üstünde düşünmek ve

mükellefiyetlerin hikmetini tefekkür etmek, ya da :

140

Mahlûkatın esrârı ve hakikati üzerinde düşünmek,

öyle ki onlardan her birinin, Cenâb-ı Hakk'ın zâtını

gösteren ve hatırlatan parlak bir ayna hâline gelmesidir.

Mahlûkat ve olaylardan meydana gelen bu aynaya

kalb gözüyle bakan sâlikin gönlünde, Cenâb-ı

Hakk'ın azamet ve celâl'i tezâhür eder. Çevresindeki

her şey, bütün olaylar ve yaratıklar sâlike Allah'ı hatırlatır.

Bu makam için bir sınır yoktur, (Özet olarak

Gazâlî'den naklettiğimiz sözler burada sona erdi.)

T e f e k k ü r

SORU :

Yalnız kalb ile tefekkür etmek, Cenâb-ı Hakk'ı,

Onun azamet ve kudretini düşünmek ibâdet midir?

CEVAP:

İbâdetlerin en faziletlisidir. Cenab-ı Hakk: «Onlar

ayakta oturarak ve yanları üzerine yatarken (her hallerinde

ve dâima) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin

yaratılışı üzerine düşünürler: Rabb'imiz (derler.) bunu

boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azâbından

koru.» (Âl-i İmrân (3), 191) buyurmaktadır.

Burada olaylar ve yaratıklar üzerine tefekkür: «Mahlûkât

üzerinde düşünün, fakat Hâlık üzerinde Onun

Zât'ı hakkında düşünmeyin,» hadis-i şerifi gereğince

mahlûkata tahsis edilmiştir. (Yerin ve göğün yaratılışını

ibret almak için kalb ve tahayyül yoluyla tefekkür

ediyor ve ilâhi azameti hissetmeye çalışıyorlar)

demektir. Halk üzerinde düşünüp, Hâlık üzerinde düşünmenin

yasaklanmasının sebebi, O'nun kudretinin

takdir edilemeyeceği ve O'nun Zâtı'nın künhüne ve

hakikatine vâkıf olmanın imkânsızlığındandır. Buna

rağmen Hâlik'ın hakikatini düşünen kimsenin helâke

ÖZEL ZİKİR TÜRLERİ 141

sürükleneceği muhakkaktır. Bu husûsu Ebû Bekr-i

Sıddik Efendimiz şöyle dile getirmektedir:

«Allah'ın Zâtının idrâki husûsundaki aczin anlaşılması,

gerçek idrâktir. Yüce Allah'ın zâtının sırrını

araştırmaya kalkmak ise şirktir.»

İnsanoğlu için, Cenâb-ı Hakk'ın Zütını değil, sıfatlarını,

azametini, kudretini ve büyüklüğünü, Onun

büyüklüğü yanında mahlûkatın küçüklüğünü düşünmek

ve ibret almak yeterlidir.

SORU :

Allah'ı abdestsiz anmak câiz midir?

CEVAP:

Câizdir ve mekrûh da değildir. Hattâ âdet günlerinde

lohusalık hâlinde ve cünüpken bile Allah'ı zikretmek,

tesbih, tehlil okumak ve du'â etmek câizdir.

Fakat Kur'ân-ı Kerim okumak haramdır. Âdet günlerinde,

lohusalık hâlinde ve cünüpken bazı du'âları

okumak, onlara dokunmak ve üzerinde taşımak, Allah'ı

zikretmek, tesbih ve tehlil getirmek, yemek-içmek

ve kabir ziyâretinde bulunmak, ağzı, burnu ve elleri

yıkadıktan sonra câizdir. Bir mahzuru yoktur. (Dürrü'l-

Muhtâr) Abdestsiz olan kimsenin, dokunmamak

şartıyla Kur'ân-ı Kerîm'i okumasında bir sakınca yoktur.

Bunun mekrûh olmadığı icmâ' ile sâbittir. Ancak

cünüp iken dokunmaksızın da olsa Kur'ân okumak

haramdır. (Halebî)

SORU:

Asî, fâsık ve alenen ilâhî emirlere karşı gelen kimselerin

Allah'ı zikretmesi doğru mudur? Böyle kimselere

zikir telkin etmek ve Kur'ân-ı Kerim okumasını

öğretmek câiz midir? Aralarında genç delikanlıla-

142 TASAVVUF VE TARİKATLARLA ÎLGİLİ FETVALAR

rın da bulunduğu bir yerde düzenlenen zikir meclisine

katılmak haram mıdır?

CEVAP:

Hepsi de câiz ve haram değildir. Çünkü Cenâb-ı

Hakk, kendisini zikretmeyi ve Kur'ân okumayı yalnızca

sâlih ve muhlis kullarına tahsis etmemiş, emirlerinde

bütün ehl-i îmana hitab etmiştir. Nitekim namazını

beş vakit kılmayan kimsenin, bayram namazı

kılmasının kerâhetsiz câiz olduğu da bunu gösterir.

Cenâb-ı Hakk: «Ey îmân edenler! Allah'ı çokça zikredin.

» (el-Ahzâb (33), 41) âyet-i kerîmesinde; «Ey sâlihler!

» şeklinde değil «ey iman edenler» diye bütün

mü'minlere hitâb etmiştir. «O halde Kur'an'dan kolayınıza

geleni okuyun (ne miktar kolayınıza gelirse o

kadar gece namazı kılın. Kendinizi zorlamayın. Namazda

Kur'ân okunduğundan, gece namazı mecâzen

Kur'ân okuma ile ifâde edilmiştir.) (el-Müzzemmil

(73), 20) âyet-i kelimesindeki emirde de bir kısıtlama

sözkonusu değildir. Günah ve kusûr çokluğu sebebiyle

hayır ve iyilikler asla terk ve te'hir edilemez. Bu

husûsa işâret etmek üzere bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

«Üzerlerinde dağlar kadar günah yükü

ile zikir meclisine gelen öyle kimseler vardır ki, zikirden

sonra üzerlerinde günahdan bir iz bile kalmadan

kalkarlar.» Aksine günahkâr olarak işlenen iyilikler,

sâhibini bu yükten kurtardığı için ayrı bir ecir

çokluğuna da sebep olur. (Ahmed b. Hanbel Zühd bâbında

rivâyet etmiştir.)

Genç ve tâze delikanlılara, içinde şehvet bulunmamak

kaydıyla bakmak haram değildir. Onların

meclislere girmesi de haram olmaz. Zâviye ve zikir

meclislerine girmelerinin hükmü de böyledir. Nitekim

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'in torun-

MUKABELE VE NÎYAZ 143

lan Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'i mescide getirmesi debunu

gösterir. Az bir kötülükten dolayı, çokça olan

bir hayrı terketmek en büyük kötülüktür. Bir fısk u

fücûr meclisinde bulunan ve Allah'ı zikir ve tesbih

eden bir kimse için; eğer orada kötülükle meşgul ise

ve buna niyyet etmişse fısk, yok burada Cenâb-ı Hakkı

zikr ile vakit geçiriyorum derse, zikir ile meşgûldür

demişlerdir. Böyle birinin durumu çarşıda-pazarda

Allah'ı zikreden kimsenin durumu gibidir. (Kadîhân)

MUKÂBELE VE NİYAZ

SORU:

Mevleviyye tarikatı bağlılarının, âdetleri gereği

şeyhlerine hürmet ve saygı göstermek maksadıyla secde

eder gibi yerlere kadar eğilmeleri küfür müdür?

CEVAP:

Küfür değildir. Çünkü, secde: Bedenin yedi organını,

ibâdet kasdıyla, Kıble'ye yönelerek, abdestli bir

şekilde yere kapamaktan ibârettir. Buradaki hareket

ise şeyhe olan saygının ifâdesi olarak yere kapanmaktır.

İbâdet gâyesi gütmeksizin bir kimsenin, hürmet

ve saygı göstermek için Sultana secde etmesi küfür

değildir. Bunun aslı, meleklerin Hz. Âdem'e yaptıkları

saygısecdesi ve kardeşlerinin Hz. Yûsuf'a gösterdikleri

hürmet secdesinden alınmıştır. (Kadîhân Fetvaları'nın

İstihsan bölümünden,alınmıştır.)Eğer bir konuda

küfrü gerektiren veya tekfire mâni olan fetvâ türleri

varsa, müftînin küfre mânî olucu fetvâ ile hüküm

vermesi gerekir. (Fetâvâ'yı Ali Efendi) İmanın şartlarından

birini inkâr etmek gibi kişiyi küfre sokan bir

redd ve inkârda bulunmadıkça, mü'min îman dâiresinden

asla çıkmaz (Fetâvâ-yı Ali Efendi)

IV. BÖLÜM

RABITA

RÂBITA NEDİR? NASIL YAPILIR?

SORU :

Nakş-bendiyye Tarikatı'nda «Râbıta-i Şerife» adıyla

meşhûr olan uygulamaya, tarikattan nasibi olmayan,

mutaassıb bazı âlimlerin, fıkıhda bilgisiz olan

bazı taklîdçi ilim adamlarının karşı çıkmalarının sebebi

nedir?

CEVAP:

Râbıta, Allah'a, Onun yüce Rasûlüne ve Cenâb-ı

Hakk'ın veli kullarına duyulan bir sevgiden ibârettir.

Râbıta ile sevgi arasındaki alâka «zikr-i lâzım ile irâde-

i melzûm» (birinin bulunması hâlinde diğerinin

de zaruri olarak bulunması) kabîlindendir. Nasıl sevgi;

sevgilinin hayâlini, güzelliğini, şahsını, sıfatlarını,

hâl ve hareketlerini, yüz hatlarını düşünerek kalbi

sevgiliye bağlamaktan ibâret ise râbıta da öyledir. O

da: Sevginin fazlalığından kaynaklanan kalbî bir alâkadan

ibârettir. Bu, şahsına, hal ve durumuna göre

her mü'minin kalbinde az veya çok bulunur. Zira, her

mü'minin kalbinde az ya da çok Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem ve Dört büyük halîfesine yönelik

bir sevgi ve bir alâka vardır.

Râbıta, lügatta, artırmak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek

ve bağlamak ma'nâlarına gelir. Aşağıdaki

âyet-i kerimelerde bu anlamda kullanılmıştır.

«Kalblerinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları (nı-

148

zı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu.

» (el-Enfâl (8), 11) (Rabıta ile ayaklarınızı birbirine

sağlamca bağlamak ve bu bağı kuvvetlendirip sağlamlaştırmak)

şeklinde ifâde edilmiştir.

«Ey inananlar! Sabredin, direnip (düşmanlarınıza)

üstün gelin. Cihâda hazırlıklı, uyanık bulunun ve

Allah'tan korkun ki, başarıya eresiniz.» (Âl-i İmrân

(3), 200) Burada «Râbıtü» emri; Mevzilerde bedenlerinizi

ve bineklerinizi kuvvetli bulundurun.» «İtaatlara

karşı dâima nefsinizi gözetin ve denetim altında

tutun» ma'nâsındadır. Bu ma'nâya işâret etmek üzere

bir hadis-i şerifte: «Bu râbıtadır, bu râbıtadır» buyurulmuştur.

Bu ma'nâlara göre âyet şöyle açıklanabilir:

«Âdetleri terketmek husûsunda nefsin üstün gelme

isteklerine karşı çıkın, tâ'at ve ibâdetlerin ağırlık

veren acılığına karşı dayanma gücü gösterin. Cenâb-ı

Hakk'tan tecelli edecek ilâhî vâridatları gözetebilmek

için sırr'larınızı takviye edin. Şerî'at, tarikat ve hakîkat'a

göre zuhûr edecek varidâta surlarınızı hazırlayın.

» Murâbatasız musâbara, musâbarasız da sabır

olmaz. Bunların eksiksiz ve semereli bir şekilde yapılabilmesi

seyr ü sülûk ile mümkündür. Kul ancak

böyle ma'nevi bir terbiye ile hal ve makamları sonuna

kadar aşabilir. Nitekim Cenâb-ı Hakk:

«Eğer biz, (va'dimize) inananlardan olması için

onun kalbini (sabır, sebüt, kuvvetli bir irtibat ve güçlü

bir bağ ile) iyice pekiştirmemiş olsaydık, nerede ise

işi açığa vuracaktı.» (el-Kasas (28), 10) (Bu açıklamalar

Rûhü'l-beyân'dan kısaltılarak alınmıştır.)

Râbıta Çeşitleri

Nakş-bendiyye Tarikatı ıstılâhında râbıta, dinî ba-

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 149

kundan doğru kabûl edilen bir yorum ile üç şekilde

mütâlaa edilmektedir:

(Râbıtatü'l-Huz'ûr), (Râbıtatü'1-mevt) ve (Râbıtatü'

1-mürşid)

Râbıtatü'l-huzûr: Bu tür râbıta, müridin kalbini

tam bir sevgi ile Allah'a bağlaması, «Her ne kadar sen

O'nu görmüyorsan da, O, seni görmektedir. (İhsan)»

ve «Her nerede olursanız olun, O, dâima sizinle berâberdir.

» emirlerinde ifâde edilen şekliyle, Allah'ın her

an kendisiyle berâber olduğu, her yerde hâzır ve nâzır

bulunduğu, her şeyi en iyi gören, işiten ve bilenin

Allah olduğu inancıyla hareket etmesidir. Böylece, müridin

«Amellerin en faziletlisi, nerede olursan ol, Allah'ın

seninle beraber olduğunu bilinendir» hadisinde

ifâde edilen bir hareket çizgisine gelmesidir. Üç şekilde

ele alınan râbıtaların en kıymetlisi budur. Hattâ

diğer râbıta türleri, müridi bu noktaya getirmek içindir.

Râbıtatü'1-mevt: «Ölmeden evvel ölünüz», «Âhirette

hesâba çekilmeden önce, bu dünyâda kendinizi

hesâba çekiniz», «Dünyada sanki bir yolcuymuş veya

bir garîbmiş gibi yaşa», «Dünyâda kendini ölülerden

say» hadislerinde ifâde edilen ma'nâlara uygun olarak,

müridin kalbini, ölüme, kabire, kıyâmet ve âhirete

bağlaması, bunların şiddeti ve korkunçluğunu

düşünmesi, böylece nefsinin kötülüğe yönelik eğilimlerini

engellemeye çalışmasıdır.

Râbıtatü'l-mürşid: Ellerinde bir delil bulunmadığı

halde, ehlullah'ın kemâl ve feyzinden nasibsiz bazı

âlimlerin, çoğu taklidçi ve bilgisiz bazı kimselerin karşı

çıktığı râbıta türü budur. Bu da müridin kalbini,

Allah'ın peygamberlerinden birine, veya O'nun veli

150 TASAVVUF VE TARİKATLARLA İLGÎLİ FETVALAR

kullarından bir veliye, veya hepsine birden, ya da silsilesi

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'e ulaşan

kâmil bir mürşide veya şeyhine, ya da hakkında

güzel duygular beslediği ve üstünlüğünü takdir ettiği

birine bütün sevgi ve samimiyetiyle bağlanmasından

ibârettir. Kullara emredilen ve onlardan istenen râbıta

budur. Bunun gereği ise, müridin kalbini bağladığı

kimselerden feyz alması, sıkıntıya düştüğü zamanlar

onlardan yardım dilemesi ve problemine onların söz,

hareket ve halleriyle çözüm bulmaya çalışması, onların

bedeni veya ma'nevî sûret ve siretlerini hayâlinde

canlı tutmasıdır. Böylece bütün sevgi ve samimiyetiyle

kalbini bunlardan birine bağlayan mürid, «Ey

îman edenler, Allah'tan korkun ve sâdıklarla berâber

olun.» (et-Tevbe (9), 119) âyetinde emredilen şekliyle

onların meclislerinde, kendisini sanki onlarla yüz-yüze

ve diz-dizeymiş gibi hisseder. Onlarla bir arada

bulunma, imkân olursa cismen ve bedenen, eğer böyle

bir fırsat yoksa o takdirde ruhen ve ma'nen gerçekleştirilebilir.

Büyüklere gıyâbında râbıta etmek

ise, onların sûret ve sîretlerini tahayyül ederek onlara

benzemeye çalışmak, ma'nevi ve maddi tavır ve hareketlerini

düşünerek onlar gibi olmaya gayret göstermekle

mümkündür. Çünkü sevgi ve muhabbet, kalbin,

sevgilinin kalbine yönelmesi ve meyletmesi, duygu

ve düşüncenin sevgilinin güzellik ve özelliklerine

uzanması ve devamlı onunla meşgûl olmasıdır. Öyle ki

bu yöneliş ve bu meşgûliyetle, seven ile sevilen arasında

ruhî ve ma'nevî bir dostluk ve sevgi bağı meydana

gelir. Böylece sevgi kuvvetlenerek dostluğa, dostluk

güçlenerek hevâ'ya. hevâ da artarak aşka dönüşür.

Aşk derecesinde sevginin tezâhürü, muhabbetin

en ileri derecesidir. Böylece seven, sevdiğini düşünmeden

ve onu hayâl etmeden kendini bir an bile alıko-

RABITA NEDİR NASIL YAPILIR 151

yamaz. Zikri, fikri hep sevdiği ile meşguldür. Sevgilisi

hatırından ve düşünce dünyâsından bir an bile çıkmaz.

Bu husûsa işâret etmek üzere İmam Yâfi'i bir şiirinde

şöyle demiştir:

«Sevgi, sevgilinin dışındaki her şeyi yakıp yok

eden bir ateştir. O'na kavuşmanın verdiği tadın ardından

alışkanlığın neticesi bir soğukluk gelir.»

Kendisini sevdiğine, şeyhine, Hz. Peygamber'e veya

Cenâb-ı Hakk'a gerçek ma'nâda bağlayan, onlarla

kalbi ve ma'nevî bir irtibat kuran sâlik'in, râbıtası

gerçekleştiği zaman, râbıta edenle edilen arasında bir

sevgi ve dostluk meydana gelir. Onu düşünmek müride

zevk vermeğe başlar. Böyle bir sâlikin, irtibat

te'min ettiklerinden yardım dilemesi, onların tavır ve

davranışlarından kendi problemlerine çâreler bulması,

feyz ve bereket dolu hayatlarından istifade ve istifâza

etmesi mümkündür. Cenâb-ı Hakk'a vuslat konusunda,

onlardan şefâat, himmet ve yardım dileyerek,

delâlet temenni eder. Onların gıyâbında da sanki onların

huzûrundaymış gibi edebli ve terbiyeli hareket

etmeye bakarak feyz kazanmağa çalışır. Böylelikle

ma'siyet ve kötülüklerden uzaklaşmaya gayret eder.

Bize göre gerçek râbıta budur. Allah'ı, Rasûlünü ve

Allah'ın veli kullarını seven mü'minlerin, - kadın olsun

erkek olsun, - kalblerinden onlara yönelik bir sevgi

râbıtası vardır. Muhabbet, sevgi ve kâbiliyetlerine

göre böyle bir alâkanın bulunması tabi'i ve zarûridir.

Hz. Peygamber'in ve ashâbının hayâtında bunu görmek

mümkündür. Her bir mü'minin kendi kalbiyle,

Hz. Peygamber'in kalbi arasında telgraf hattı gibi

uzun, nûrâni bir hattın varlığını düşünmesi ve bu hat

vâsıtasıyla, her an ve her durumda O'ndan feyz almaya

çalışması gerekir. Namazlarda farz olan tahiyyat-

152

ta oturulduğunda Hz. Peygamber'in şahsını tahayyül

etmek de bir nevi böyle bir râbıtadır. Nitekim İmam

Gazzâlî İhyâu ulûmi'd-din'inde bu konuya işâret ederek

şöyle demektedir: «Tahıyyât'ta kalbine Hz. Peygamber'i

ve O'nun mübârek şahsını gelir, sonra esselâmü

aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetullahi ve

berekâtühü» de. Bu düşüncenin doğru olması için, selâmının

sanki Hz. Peygamber'e ulaştığını ve O'nun da

selâmına: «ve aleykümü's-selâm ve rahmetullahi ve

berekâtühü» diyerek karşılık verdiğini tahayyül el.

(Gazzâli'den kısaltılarak alınmıştır.) .

Sevgi ve muhabbetten kaynaklanan kalbi râbıta,

sahâbe, tâbi'în ve tebe-i tâbi'în Hazretleri'nde zorlanmaksızın

kendiliğinden meydana geliyor, ayrıca onlara

uyarıcı bir ikazda bulunulmuyordu. Araya uzun

zamanın girmesi, kalblerin lekelenmesi ve sevginin

azalması sebebiyle Meşâyih, râbıta konusunda mü

ridlerini ikaz etme, nasıl yapılacağını açıklama mecbûriyeti

duydular. Halifeler, mürşidler sâliklerine kalblerin

toparlama, lüzumsuz meşgalelerden sıyırarak

ma'nevî değerlerle meşgûl olmalarını sağlamak, mürşidleriyle

istifâde ve istifâzayı te'min için aralarındaki

dostluğu geliştirmek maksadıyla râbıta konusunda

çalışmalarını istediler. Sevginin sürekliliğini ifâde

eden bu alâkaya da râbıta adını verdiler. Çünkü aşk

ve muhabbet sevenin kalbini sevgiliye bağlar. Böylece

ikisinin arasında ruhânî bir irtibat meydana gelir.

Bu sebeple, râbıta yolunu benimseyen tarikatlara

«aşk ve muhabbet» tarikatı ve bu alâkaya da «mensû

biyet» adı verilmiştir. Bu aşk ve bu sevgi, Allah'ın dışında

başka bir şeye değil yalnızca O'nun rızasına

yönelik olmalıdır. Nitekim bir hadîs i şerifde bu ilâhi

sevginin yüceliğine işâret etmek üzere: «Amellerin en

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 153

faziletlisi Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir

» buyurulmuştur. Bu sevgi bağı kişinin kendi aklı

ve irâdesiyle gerçekleşir. Kişi böyle bir sevgi ve ilgiyi

düşüncesinin neticesinde ve kendi yararına seçer.

Evlât sevgisine gelince bu tabi'i ve normal bir

sevgidir. Râbıta ile ilgili olan sevgi, seven ile sevilen

arasındaki rûhâni bir alâkadan sonra zaruri bir sevgiye

dönüşür. Muhakkak râbıta ve muhabbet Rasûlüllah'a

ulaştırıcı bir vâsıta ve O'nun ma'nevi mirasçılarına

uymayı sağlayan bir yoldur. Buna nasıl karşı

çıkılabilir. Nitekim Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:

«De ki: İşte benim yolum budur: Allah'a basiretle

da'vet ederim. Ben ve bana uyanlar da (böyledir). Allah'ı

(ortaklardan) tenzih ederim, ben ortak koşanlardan

değilim.» (Yûsuf (12), 108) Bu âyet-i kerimede

Cenâb-ı Hakk, da'vet ve irşâd konusunda, Hz. Peygamber

ile ma'nevî mirasçılarını müşterek kabûl ettiği

açıkça anlaşılmaktadır.

Gerçek ma'nâda Hz. Peygamber'e tâbi' olanlara

duâ ve niyaz kasdıyla salât ve selâm getirmek câiz

olduğu gibi. böylelerine «tebeiyyet» yoluyla râbıta etmek

de câizdir. (Âlim kardeşimiz Bağdatlı Fasih Efendi'nin

oldukça faydalı olan Râbıta Risâlesi'nden alınmıştır.)

Edirne Müftîsi adıyla meşhûr Muhammed Fevzi

Efendi'nin, râbıtayı inkâr eden Seyyid Hoca'ya cevâben

yazdığı risâle bunlardan biridir. Molla Câmî'nin,

Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdi'nin, Abdülgani Nablûsi'nin,

Hâdimi ve diğer ulemânın bu konu ile ilgili risâleleri

vardır. Buradaki bilgilerle iktifâ etmeyenler mezkûr

risâlelere başvurabilirler.

154

SORU :

Gerek hayatlarında, gerek ölümlerinden sonra

peygamberler veya velîlerden birini hatırlamak, düşünmek,

onların şekillerini veya rûhâniyetlerini kalbinde

tahayyül ederek, onlann tavır ve davranışlarına

bürünmeye çalışmak, kalbi bir râbıta ile onlara sevgi

duymak ve saygı göstermek, böylece onlardan feyz

almak, yardım talebinde bulunmak, çözümünde güçlük

çektiği konularda onların söz, tavır ve davranışlarından

delâlet istemek dînen doğru mudur?

CEVAP :

Doğrudur. Oldukça da güzel ve semereli bir harekettir.

Belki de mutlaka lâzım olan bir uygulamadır.

Şeyh Muhammed Bûsırî'nin :

beytini, Harpûti, şerhinde şöyle yorumlamıştır. Buradaki

«Selem»den murad, Dârü's-selâm cenneti veya

günahlardan kurtuluş demektir. Buna göre «Cirân»'

dan maksad ise, peygamberler, velîler ve sâlihlerin

rûhları ile yapılan komşuluktur. Bunların komşuluğundan

gâye, rûhlar âleminde onlarla yapılacak komşuluk

ve meydana gelecek yakınlaşmadır. Nitekim

bir hadîsi şerifle:

RÂBITA NEDÎR NASIL YAPILIR 155

«Ruhlar toplu olarak bulunan bir ordu gibidir.

Orada tanışanlar, dünya hayatında birbirine yakınlık

duyar. Uyuşmayanlar ise dünyada derin bir ayrılığa

düşer» buyurulur.

Bu açıklamalara göre beytin ma'nâsı: «Ruhlar âleminde

Dârü's-Selâm'da bulunan komşularını hatırlamaktan

ve şimdi onlardan ayrı kalındığından mı kanlı

göz yaşı döküyorsun. Çünkü o komşuların bulunduğu

yer a'lâ-yı ılliyyindir» şeklindedir. Diğer bir beyiti

de Harpûtî şöyle açıklamaktadır:

«Evet sevdiğimin hayâli, ve sevgilime duyduğum

muhabbet gece gelip beni uykudan uyandırdı. Sevgilisini

arzulayan kimsenin kalbi, sevdiğinin hayâli ve

aşkıyla dolduğu zaman, iki gözünden de uyku gider

ve onlara hiç bir şey gizli kalmaz. Sevgi ise, beraberinde

getirdiği elemle, lezzet ve zevklere mâni duyar.

«Peygamberlerin hepsi, Rasûlüllah'ın irfan deryâsından

bir avuç veya kerem yağmurundan bir yudum

su isterler beytini de şöyle açıklamaktadır:

Beyitte Hz. Peygamber'e, O'nun huzûrunda bulunmanın

huşû' ve hudû'u artırması sebebiyle, sanki yüz

yüzeymişçesine hitâb edilmiştir. (Şerhu'l-'ıbâd li-İbn-i

Hacer)

İbn-i Abbâs radıyallahü anh tahiyyât'da «es-selâmü

aleyke eyyühe'n-nebiyyü» derken, kalb gözleri

önünde Hz. Peygamber'i canlandırırdı. Kendisini Hz.

Peygamber'e bağlamaya öylesine vermişti ki, aynaya

baktığı böyle bir gün, kendisini değil Rasûlüllah'ı görmüştü.

(İbn-i Hacer'in Şemâil Şerhi'nden kısaltılarak

alınmıştır.)

Zikreden kimsenin, zikrederken şeyhini hayâlin-

156

de canlandırması ve O'nun huzûrundaymışçasına zikretmesi,

zikrin te'sirini artıran en önemli edeblerden

biridir. (Şa'râni, Nefehâtü'I-kudsiyye)

Buhârî'nin Du'â Kitabı'nın sonlarında bulunan

Zikrullah'ın ve zikir meclislerinin fazileti bâbında şöyle

bir nakil yer almaktadır. «Zikredenlerin etrafında

dönen meleklere Cenâb-ı Hakk şöyle hitâb eder:

«Sizi şâhid tutarak söylüyorum ki onları affettim.

Muhakkak onları bağışladım.» Huzûrda bulunan meleklerden

birisi de «Onların arasında biri var. Onlardan

olmadığı halde bir ihtiyacını gidermek için aralarında

bulunmaktadır. Onu da mı affettin yâ ilâhi!»

diye sormuş, Allah ü Te'âlâ cevâben «Onlar beni zikretmek

için toplanmış oturan kimselerdir. Onlarla

oturan ve berâber olan nasîbsiz kalamaz.» müjdesini

vermiştir. (Bu hadis oldukça uzundur. Geniş bilgi almak

isteyenler bakabilirler.) Diğer bir hadîs-i şerifte

de: Cenâb-ı Hakk'a tazarrû ve niyazda bulunurken,

peygamberlerinden veya sâlih kullarından birisini vesile

edinmek du'ânın edeblerindendir» buyurulmuştur.

(Hısnü'l-hasin'de Buhâri'den rivâyet edilmiştir.)

Râbıtanın üçüncü şekli müşâhede makamına ulaşmış,

Cenâb-ı Hakk'ın zâti sıfatlarının hakikatine ermiş

olan şeyhlere yapılan râbıtadır. «Görüldükleri zaman

Allah'ı hatırlatırlar» hadîsi gereğince görenlere

Cenâb-ı Hakk'ı hatırlatır ve zikrin faydasına ulaştırırlar.

«Onlar Allah'ı zikretmek için toplanan kimseler..»

hadisi gereğince de kendileriyle sohbet, Cenâb-ı Hakk'-

la sohbet lezzeti verir. (Tâcü'd-din Efendi'nin Tâciyyesi

ile Abdülğani Nablûsi'nin şerhi'nden alınmıştır.)

SORU :

Düşünceye ârız olan fikirleri defetmek veya diğer

zamanlarda mürşide râbıta etmek doğru ve güzel

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 157

olduğu gibi, namaz kılarken de, peygamberler veya

Velilerden birini hatırlamak ve onları düşünmek câiz

ve doğru mudur?

CEVAP:

Namazın huzûr ve huşû'una mâni, dünyevi duygu

ve düşüncelerden kurtulmak maksadıyla yapılırsa

câizdir.

Namaz kılan kimse, «tahiyyât» okurken: «es-selâmü

aleyke eyyühennebiyyü..» diyerek Hz. Peygambere,

O'nu kalb gözlerinin önünde tahayyül ederek selâm

verir, «es-selâmü aleynâ ve ala 'ıbâdillâhi's-sâlihin..

» diyerek de Cenâb-ı Hakk'ın sâlih kullarına selâm

verir. Burada Hz. Peygamber ile sâlih kimselerin

aynı şekilde zikredilmesi düşündürücüdür. (Avârifü'lma'ârif

li's-Sühreverdi)

Namaza durduğun zaman sen Allah ü Te'âlâ'ya

yalvarır ve O'nun Rasûlü ile konuşur ve «es-selâmü

aleyke eyyühe'n-nebiyyü..» dersin. Arap dili ve edebiyâtında

«eyyühe'r-racül» diye karşımızda bulunan

kimseye hitap edilir. Yanımızda olmayana denmez.

(Atâullah İskenderî, Tâcü'l-arûs)

Kalbine Hz. Peygamberi ve O'nun yüce şahsını

getir, sonra: «es-selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü..» de.

(İhyâu ulûmi'd-dîn)

Namazda, Hz. Peygamber'den başkasına selâm

vermek ve onun şekil ve sûretini hayâl etmek namazı

bozar. Çünkü, gıyâbında kendileriyle konuşabilme

özelliği yalnızca makâm-ı mahmûd sâhibi ve Mutlak

Vücûd'un rûhi tecellilerine ermiş kişilere mahsûstur.

(Mevlânâ Hâlid, Rabıta Risalesi)

İhtimal bu cümlenin ma'nâsı: «Tahiyyâtta es-selâ-

158

mü aleyke eyyühe'n-nebiyyü..» derken Hz. Peygamber'in

değil de bir başkasının şekil ve sûretini tahayyül

etmenin doğru olmadığı şeklindedir. Bu mümkün

olmadığı takdirde, huşû' ve huzûru elde etmek için

namazda, evliyâullahdan birinin şekil ve sûretini canlandırmak,

onun huzûrundaymış veya onun kıldığı

gibi namaz kılmaya çalışmak şer'an güzel, meşrû' ve

arzû edilen bir davranıştır. Nitekim İmam Gazzâlî

İhyâ'nın Huşû' bâbında şöyle demektedir. «Namazında

huşû'u bulamayan ve huzûra eremeyen kimse,

kendisinin yanıbaşında, önünde veya ardında sâlih bir

kimsenin bulunduğunu farzetsin. Bu şeyhi, üstâdı veya

kendisinden utandığı ve saygı duyduğu bir kişi olsun.

Sanki o zât, kendisine bakıyor, davranışlarını ve

namazını ta'kib ediyor gibi rükû'unu, secdesini, huşû'-

ünu ve huzûrunu tamamlasın. (Geniş bilgi için İhyâu

ulûm'a bkz.)

«Yakın akrabalarından olan sâlih iki kişiden utandığın

gibi Allah'tan utan.», «Sâlih kimselerin anıldığı

meclislere ilâhi rahmet iner.» hadis-i şerifleri de bu

konuya işâret etmektedir. Hâl böyle olunca zikri ile

emrolunduğumuz sâlih kimseleri hatırlama ve onları

düşünme nasıl doğru karşılanmaz?

Cenâb-ı Hakk'ın Fâtiha sûresi'nde: «Yâ Rabb! bizi

ni'met verdiğin kimselerin yoluna ilet» diye tavsif

ettiği, «es-selâmü aleynâ ve alâ ıbâdillâhi's-sâlihîn..»

şeklinde selâm verdiğimiz sâlih zâtları zikretmek, onları

düşünmek nasıl câiz olmaz? Aksine biz onlarla

birlikte bulunmak ve zikretmekle emrolunduk. Zamirlerin

teveccüh yönü ve dönüş yeri bilinmeden ve ma'-

nâsını düşünmeden: «es-selâmü aleynâ ve alâ ıbâdillâhi's-

sâlihin» diye kuru-kuruya okumak olur mu? Bunu

söylerken biz onları düşünür, tahayyül eder ve bü-

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 159

yük bir sevgi ve saygı ile hatırlarız. Aynı şekilde «Eüzü

billâhi mine'ş-şeytâni'r-racim» derken şeytanı,

«gayri'1-mağdübi aleyhim..» derken de yahûdi ve hristiyanlan,

bir düşmanlık ve kin duygusu ile anarız.

Onların adı zikredilince, pis, çirkin suratlarını kin,

nefret ve düşmanlık duygusu ile hayâl ederiz. Bu konularda

düşündüklerim bu kadar, işin doğrusunu Allah

bilir.

Zikreden kimsenin Cenâb-ı Hakk hakkındaki düşüncelerini

gayr-ı meşrû fikirler işgâl etse bile, Allah

onun zihnini, kendi vekili ve nâibine çevirir de, zâkir

böylece menfî fikirlerin etkisinden emin olur. Bu

da râbıta'nın faydalarındandır. Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünde

yarattığı ni'metleri, arz ve semânın yaratılışı

üzerinde düşünmek câiz oluyor ve teşvik ediliyor da,

mahlûkâtın en faziletlisi, O'nun ni'metlerinin en yücesi

olan Hz. Peygamber ile, her biri dinin hidâyet

rehberleri olan halife ve tâbilerini zikretmek, tefekkür

etmek nasıl doğru karşılanmıyor. Halbuki bunları

tefekkür, diğerlerinden kat - kat daha semereli ve

faydalıdır. (Fasîh Efendi'nin Râbıta Risâlesi) Aynı şekilde

Hz. Peygamber duâ ve niyazlarında Ebû Cehil,

Übeyy b. Halef ve Utbe'ye la'net eder, onlara bed-duâ

okurdu. Ashâb-ı kirâm da filân, filân, filân kimseye

selâm olsun derlerdi..

SORU :

Yukarıdan beri anlatılagelen Râbıta-i Şerife, yalnızca

Nakş-bendiyye Tarikatına mı mahsûstur? Diğer

tarikatlarda da bu uygulama var mıdır? Böyle bir uygulamaya

«Râbıta» adının verilmesi eskiden beri kullanılmakta

mıdır?

160

CEVAP:

Bütün tarikatların vazgeçilmez rükünlerinden biri,

Şeyhe muhabbet ve mürşide râbıta etmektir. Bu

ta'bîr, öteden beri kullanılmaktadır. Hattâ Arabistan'

da bütün tarikat erbâbına «Murâbıtin» adı verilmek

tedir.

Şeyh Sühreverdî, Avârifü'l-ma'ârifin 51. bâbında

şöyle anlatmaktadır: Şeyh Abdülkâdir Gilâni Hazretleri'nin

bir davranışını duydum. Kendisini ziyârete

mürîdlerinden biri geldiği zaman, onu karşılamak için

dışarıya çıkmaz, yalnızca kapıyı açar, onunla musâfaha

eder, selâmını alır, berâber oturmadan, halvetine

çekilirdi. Eğer gelen, mürîdlerinden olmayan yabancı

biri ise onu kapı dışına kadar karşılamaya çı

kar, içeri alır ve onunla birlikte otururdu. Mürîdlerinden

bazıları, şeyhlerinin bu davranışını tenkîd etmeğe

ve doğru bulmamaya başladılar. Onların bu tutumu

Abdülkâdir Gîlânî'ye ulaşınca, cevâben şöyle dedi:

Bizim dervişlerle olan râbıtamız, kalbi bir irtibat

olduğu için, onlarla yalnız kalblerin uyuşması ve karşı

karşıya gelmesiyle yetiniriz. Ama gelen bizim bağlılarımızın

dışında birisi ise, ona karşı zâhiri davranışların

hakkını vermeye ve onu incitip ürkütmemeye

çalışırız. O yüzden onlarla zâhiren biraz daha fazla

ilgileniriz. (Sühreverdî, Avârifü'l-ma'ârif)

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevi-i Şerîf'indeki

farsça bir beyitte me'âlen şöyle demektedir: «Allah'ın

ve Rasûlü'nün ahlâkı ile ahlâklanmış», Cenâb-ı

Hakk'ın kendilerini beşeri varlıklarından fâni ve kendisiyle

bâkî kıldığı peygamber ve velilerinin dışında

başka şeylere yönelik her türlü râbıta, irtibât ve alâka,

seven ile sevilen, tâlib ile matlûb arasında engelleyici

bir perde ve bir mâniadır. Ancak peygamberler

RABITA NEDİR NASIL YAPILIR 161

veya velilerden birine yapılan râbıta, sâhibini diğer

alâkalardan koparır. Başka ilgilerden kurtarır. Râbıta,

kıyâmete kadar devam edecek olan peygamberlere

has bir mu'cize, O'nun halîfelerinden olan kâmil mürşidlerin

ve sâliklerinin kalblerinde dâimi olarak yenilenen

bir kerâmettir. «Eğer rûh üzerinde doğrudan te'-

sîr yapacak bir şey ararsan, râbıta bunu gizlice fakat

devamlı olarak te'mîn edebilir.» (Mesnevi)

İnsanları Allah'a, peygamberlere ve velilerine götüren

râbıtadan daha kestirme bir yol yoktur. Molla

Câmi Hâdimi de meşhûr Risâlesi'nde bu konulara

geniş bir şekilde temas etmiştir.

Necmüddin-i Kübrâ ise bu husûsa işâret etmek

üzere şöyle demektedir:

Ma'nevi terakki ile istifâza ve istifâde için kalbi

şeyhe bağlamak, onunla ma'nevi bir alâka ve yakınlık

içinde bulunmak en önemli unsurlardan biridir.

Aksi halde mürîd, halvetin semerelerini elde edemez.

Kalb aynasını parlatamaz. Bunların verimliliği için

râbıta vazgeçilmez bir bağdır. Biz bunu tecrübe ettik.

Netice hâsıl ettiğini de gördük.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdadi de râbıtaya şöyle bir yorum

getirmektedir: Tarikat telkini ve intisâb merâsiminin

sırrı, müntesibin silsile yoluyla Allah ve Rasûlüne

bağlantı kurmasıdır. Telkin ile böyle bir tarikat

silsilesine giren kimsenin en ufak hareketi, aradaki

kalbi irtibat ve silsile sayesinde Hz. Peygamber'e, oradan

da Cenâb-ı Hakk'a ulaşır. Silsileye intisâb ile dâhil

olmayan kimse onlardan sayılmaz. Onun hareketine

evliyâullah'ın rûhâniyyetinden bir cevap verilmez.

Tarikatlarda sahih bir nesebe sâhib olmayan

162

kimse yitik sayılır demişlerdir. Bu konuda meşâyih icmâ'

etmiştir.

Gümüşhânevi Ahmed Zıyâüddin, Câmi'u'1-usûlünde

râbıtayı şöyle açıklamaktadır: Râbıtanın üçüncü

şekli kâmil bir şeyhe duyulan sevgi ile onun sohbet

ve hizmetinde bulunmaktır. Öyle ki, bir mürid şeyhine

asla itiraz etmeyecek, hiçbir emrine karşı çıkmayacak

ve ona: «Ğassâl elindeki meyyir» gibi teslim

olacaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak:

«Hızır aleyhisselâm Hz. Mûsa'ya: O halde eğer

bana tâbi olursan, ben sana (sırrını) anlatıncaya kadar

(yaptığım hiçbir şey hakkında bana soru sorma) .»

(el-Kehf (18), 70) âyet-i kerimesinde bu teslimiyetin

ölçüsünü göstermektedir. Bu sevgi ve irtibat, müridin

kalbini, zâti sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşâkede

makâmına ermiş bir şeyhe bağlamak, onun şekil ve

sûretini huzûrunda ve gıyâbında hayâlen canlı tutmaktan

ibârettir. Zira böyle kimseler: «Gördüklerinde

Allah'ı hatırlatan», kendileriyle bulunanları salâha erdiren

yüce şahsiyetlerdir. Şeyh, Allah Rasûlü'nün kalbinden

üzerine feyz ve nûr inen bir oluk gibidir. Hz.

Peygamber büyük bir nûr okyanusudur. Müridin kalbi

nûrânî küçük bir havuz.. Meşâyihın kalbi ise kıyısı

olan bir denize benzer. Allah katından ilâhi feyz ve

bereketler Hz. Peygamber'in kalbine, oradan silsiledeki

şeyhler vâsıtasıyla mürşidine, oradan da müridin

kalbine iner. Zikir esnâsında bir fütûr ârız olursa mürid,

«Sâdıklarla beraber olun» âyeti ve «Kişi sevdiği

ile berâberdir» hadîsi gereğince şeyhini hatırlasın.

Onun şekil ve sûretini hayâlinde canlandırsın. Müridin

şeyhinde fâni olması, kendi tavır ve davranışını

yitirerek, şeyhinin tavrına bürünmesi, Rasûlüllah'da

fenâ'ya başlangıç, Rasûlüllah'da fenâ ve O'nun ahlâ-

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 163

kıyla ahlâklanmak da Allah'ta fenânın başlangıcıdır.

Şeyh'de fenâ olmak demek, onun ahlâkı ile ahlâklanmak

ve onun özellik ve güzelliklerini elde etmek demektir.

Fenâ, mürîdleri Allah'a ulaştırıcı müstakil bir

yoldur. (Şa'râni'nin Hadîkası) Eğer râbıta ile muhabbet

arasındaki fark nedir? diye sorarsan, «Bunlar biri

bulununca diğerinin de zaruri olarak bulunması gereken

şey» diye cevap veririm.

İsmail Hakkı Bursevî Râbıta'yi, hakîki râbıta ve

tabi'î râbıta olmak üzere ikiye ayırmakta ve şöyle

izah etmektedir.

Evliyâ ve enbiyâya duyulan muhabbet râbıta-i

hakk, evlât, akraba, eş ve dosta duyulan sevgi de râbıta-

i tabi'idir. er-Rûm süresi'nin 21. âyeti bu tabi'î

râbıtaya şöyle işaret etmektedir:

«O'nun âyetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız

için size kendi nefislerinizden eşler yaratması

ve aranıza sevgi ve merhamet koyması (arada bir akrabalık

bağı olmaksızın sizleri yakınlaştırması) 'dır.

Düşünen bir kavim için ibretler vardır.» (Rûhü'l-beyân)

Râbıtaya Karşı Çıkmanın Hükmü

SORU:

Peygamberlerden veya velîlerden birini seven ve

onlara kalbini bağlayan müridin, iki kaşının ortasında

onlann sûret ve şekillerini veya rûhâniyetlerini tahayyül

etmesi , onların hareket, söz ve davranışlarını

düşünüp, kendisine yön vermeye çalışması tabii ve

zarûri iken, buna karşı çıkan birinin, adı geçen şekilde

yapılan râbıta puttur. Enbiyâ ve evliyâya muhabbet

ve onlara kalbi bağlamak, bu irtibat ile onlardan

164

feyz almaya çalışmak câiz değildir. Böyle râbıta yapanlar

kâfirdir dese, böyle bir kimseye şer'an ne lâzım

gelir?

CEVAP:

İtikadını yenilemesi gerektiği gibi, şer'an te'dibi

ve imânını tâzelemesi de gerekir. Çünkü «Bir müslümana

kâfirdir diyen kâfir olur» buyurulmuştur. Sevdiğinin

şeklini, sûretini ve hayâlini, iki kaşının ortasında

farzetmek, ve onu orada tahayyül etmek ibâdetin

tâ kendisidir. Dünyevî olsun, uhrevi olsun birini

seven her âşıkın tavrı budur. Sevgi ve râbıta en kestirme

bir yoldur. Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve

sellem) buna işâretle şöyle buyurmuştur:

«Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun

ki, bir kula, kendisinden, ana-babasından, çoluk -

çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadığım

müddetçe o kul iman etmiş olamaz.»

Bir başka hadis-i şerifte ise Hz. Ömer radıyallahü

anh:

«Yâ Rasûlâllah, ben seni kendi nefsimden daha

çok seviyorum» dediğinde Rasûlüllah sallâllahü aleyhi

ve sellem) «İşte şimdi îmanın kemâl ermiştir» diye Hz.

Ömer'i müjdelemiştir. Yine Hz. Peygamber sallâllahü

aleyhi ve sellem: «Beni seven, Allah'ı sevmiş, bana itâat

eden Cenâb-ı Hakk'a itaat etmiş olur» dediği zaman

münâfıklar, «Bize yasakladığı şirke kendisi bizzat yaklaşıyor

ve âdetâ hristiyanların İsâ'ya yaptıkları gibi

bizim de kendisini rabb olarak benimsememizi istiyor»

diyerek karşı çıktıkları zaman:

«Rasûle itâat eden muhakkak Allah'a itâat etmiştir

» âyeti nâzil olmuştur. Burada gerçekte emreden

Allah, o emri bize ulaştıransa Hz. Peygamber'dir. Ki-

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 165

şiye gereken Rasûlüllah'ı sevmesi, O'na ve Allah'ın

veli kullarına tâbi olmasıdır. Evliyâullah'a uymak,

Rasûlüllah'a uymadan yapılamaz. «Kişi dâima sevdikleriyle

berâberdir.» (Rühü'l-beyân)

Râbıtayı isbât eden açık delillerden biri de:

«Allah ve melekleri peygamber'e salât etmekte,

(onun şerefini gözetmeğe, şânını yüceltmeğe özen göstermektedir.)

Ey inananlar! Siz de O'na salât edin (Allahümme

salli alâ Muhammed, diyerek şânını yüceltmeye

özen gösterin) içtenlikle selâm edin (es-selâmü

aleyke eyyühe'n-nebiyyü.) diyerek, esenlik dileyin.»

Burada Hz. Peygamber'e salât'dan maksad, üzerimize

rahmet-i ilâhiyi celbetmek, onun bize vesile ve yol

gösterici olmasını taleb etmektir. Nitekim bir hadis-i

şerifte: «Bana salât ü selâm getirmekle Allah ü Te'âlâ'ya

ulaştırıcı bir vesile arayınız» buyurulmuştur.

Kadı İyaz: «Peygamberlerin dışında kalanlar için Allah'tan

salât dilemek rahmet, peygamberler içinse şeref

ve keremde artış taleb etmek demektir» şeklinde

açıklamıştır. (Şifâ-i şerif) Allah'tan salât, vuslat; meleklerden

salât, rif'at ve yücelik; ümmetten salât ise

kitap ve sünnete ittibâ, muhabbet ve hikmettir. Hz.

Peygamber'e salât ü selâm getirmek, ledünni ilimleri

ve ilâhi ma'rifetleri O'nun yüce rûhâniyyetinden elde

etmek için bir feyz yoludur. Böylece Hz. Peygamber ile

kendisinden feyz almak isteyen arasında salât ü selâm

ile rûhâni bir bağ kurulmuş olur. Bu alâka ma'-

nevi olduğu için ikisi arasındaki böyle bir ilginin uyandırılması

gerekir. Bu yüzden Hz. Peygamber'e salât ü

selâm getirilmesi emredilmiştir. Salât ü selâm, tam

bir kalb huzuru ve kâmil bir muhabbetle, ma'nâsı derinliğine

düşünülerek, ve tefekkür edilerek yapılmalıdır.

Öyle ki O'na «Allahümme salli alâ muhammed..»

166

diyerek salât getiren ve «es-selâmü aleyke eyyühe'nnebiyyü..

» diye selâm eden kimsenin, Hz. Peygamber'e

yönelmesi, O'nun şemâilini tasavvur etmesi ve

hayâlinde canlandırması gerekir. Kalbini Rasûlüllah'-

ın kalbine rabtetmelidir. Feyz almak için elzem olan

usûl budur. Bu, akl-ı selim ve tab'-ı müstakim sâhibi

kimsenin anlayacağı kadar açık bir gerçektir. Ancak

okuduğunu anlamayacak, ismi geçen peygamberi tanıyamayacak

kadar câhil olan kimse bu tahayyülden

mahrum kalır. Çünkü dille söylenen ve kendisi gözle

görülmeyen bir şeyin, hayır olsun, şer olsun tasavvur

ve tahayyül edilmesi zorunludur. Bu hatırlama sevgi

ve muhabbet ile olacağı gibi, kin ve düşmanlıkla da

olabilir. Bir insanın yanında bir şey söylendiği ya da

görüldüğü zaman, sultan, filân şeyh, filân âlim, filânca

kız, filânca yahûdî diye anıldığında, kişinin zikredilen

veya görülen sûretini hayâlinde canlandırması,

onu hayâl hazinesinde saklaması, yüzünü iki

gözünün ortasından canlandırması, şahsını ve sûretini

gözleri önüne getirmesi kendiliğinden olan bir hâdisedir.

Öyle ki, bu hayâli gözönünden kaybetmek asla

mümkün olmaz. Eğer böyle bir tefekkül, tezekkür ve

hayâl, mecâzî bir sevgi ve şehevî bir duygudan kaynaklanırsa,

bedende keskin bir harâret hâsıl olur ve

insandan meni gelebilir. Eğer bu da devam eder ve

kişi sevgilisi ile sıcak bir ilişkiyi hayâl ederse, sanki

onunla münâsebette bulunmuş gibi olur. Aynı şekilde

bu tür tahayyül, kin ve düşmanlıktan kaynaklanırsa

o takdirde kin, hırs ve düşmanlık artar. Kişinin her

hatırlamasıyla bu kini ve düşmanlığı da bilenir. Ondan

şiddetle nefret etmeye başlar. Böylece içi sıkılır,

kalbi daralır, iç dünyâsında gösterdiği etki kişinin dışına

vurur, sâhibine zarar verebilir. Onun bedenini

RABITA NEDİR NASIL YAPILIR 167

hasta yapar. Bunların misâli çokça görülmüştür. Aynı

şekilde böyle bir tahayyül, tasavvur, tezekkür ve tefekkür

Allah'ı sevme şeklinde tecellî eder, O'nun peygamberinden

istifâde, istifâza, istimdâd ve tevessül

için duyulan sevgiden meydana gelir ve O'nda kalbindeki

ilâhi feyzlerin kendi kalbine yansımasını istemekten

hâsıl olursa, o takdirde, dünyâdan yüz çevirme,

dünyevî ilgi ve alâkalardan sıyrılma ve yalnızca

Cenâb-ı Hakk'a yönelme, ilâhi feyz ve bereketlerin

kalbe yansıması, Allah'ın ve Rasûlü'nün ahlâkı ile ahlâklanma,

mürşidinin ve şeyhinin davranış ve kıyâfetine

bürünme, ilâhi muhabbetin artması, gaflet ve

unutkanlıktan kurtularak Allah'ı daha yakın hissetme,

vuslat, fenâ fi'ş-şeyh'den sonra fenâ fi'l-lâh gibi

Allah'ın râzı olduğu, makbul, pek çok rûhânî te'sîrler

meydana gelebilir.

Fenâ fi's-şeyh: müridin, doğru yolda yürüyen, ahlâk-

ı İslâmiyye'den ayrılmayan şeyhinin, ahlâk ve

davranışlarını benimsemesi, böylece Allah'ın rızasına

ermeye çalışmasıdır. Çünkü müridin mürşidine olan

sevgisi yalnız Allah içindir. Eğer o, şeyhinin doğru

yoldan saptığını ya da dinden döndüğünü görse, derhal

ondan yüz çevirir. Asla onu sevmez. Aksine böyle

bir davranış karşısında kini bilenir ve ona buğz

eder.

Yukarıda anlatılan şekliyle râbıta ve muhabbet

gerçekleştiğinde, diğer güzel te'sirler de kendiliğinden

meydana çıkar. Görüldüğü gibi râbıta, tam bir

sevgi ve bağlılıktan ibârettir. Böylesine bir bağlılık

zaruri olarak beraberinde: «Kişi sevdiğini çok anar»

muktezasınca, teveccüh, tasavvur, tefekkür ve kalbi

bağlamayı da getirir. Ashâb-ı kirâm Hz. Peygamber'-

in mübârek şahsını görerek bildikleri, salât ü selâmın

168

ma'nâsını da kavradıkları halde, gözlerinin nûru, hayatlarının

ruhu olan peygamberin, güzelliğini tahayyül

etmeden, şahsını kalblerinde canlandırmadan onların

salât ü selâm getirmeleri nasıl düşünülebilir? Bu

mümkün değildir. Nitekim: Düşünmeden, tahayyül ve

tasavvur etmeden bir şeyi istemek muhaldir» buyurulmuştur.

Çünkü istek, istenilen şeye karşı kalbin bütünüyle

yönelmesi şeklinde açıklanmıştır. İmam Gazzâlî,

İhyâu ulûmiddîn'inde bu konuya işâretle şöyle

demektedir: Namazda «es-selâmü aleyke eyyühe'nnebiyyü

» derken, Hz. Peygamber'in yüce şahsını ve

şemailini kalbine getir ve öylece selâm ver. Şunu kat'-

iyyetle bil ki, selâmın O'na ulaşıyor ve O da daha güzeliyle

sana karşılık veriyor. Böyle selâm verirken,

Hz. Peygamber'i sevmeksizin, O'nun şahıs ve sûretini

tahayyül etmeden, yüce zâtını düşünmeden getirilen,

salât ü selâm 'ın sahibine faydası pek az olur.

SORU:

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'e veya

Cenâb-ı Hakk'ın velî kullarından birine râbıta yapılırken,

bu râbıta ve tahayyül onların şahıslarına, şemâil-

i şerife ve bedenî sûretlerine mi yapılacak? Yoksa,

yüce ruhâniyetlerine mi yönelik olacak?

CEVAP:

Her ikisi de câizdir.Eğer râbıta eden kimse, onların

şemâil ve sûretlerini hayâlinde tutabiliyor, onların

tavır ve kıyâfetlerini zihninde muhâfaza edebiliyorsa

bedeni yapılarına, aksi halde yalnızca rûhâniyetlerine

yönelerek râbıta yapması yeterlidir. Her ikisinde

de aslolan, müridin, davranışlarında kendinden

çok iyi olan birini benimsemesi ve ona benzemeye çalışmasıdır.

Kitaplarda kaydedildiği şekilde Hz. Peygamber'in

şemâil-i şerifesini ve hilye-i aliyyesini zi-

RÂBITA NEDÎR NASIL YAPILIR 169

hinde tutmak mümkün olmadığı takdirde, O'nun yüce

rûhâniyyetine yönelmek ve öylece düşünmek yeterlidir.

Kalbi, Hz. Peygamber'e büyük bir sevgi ile

bağladıktan sonra, bedeni yapısını ve sûretini imkânlar

ölçüsünde karşımızdaymış gibi tahayyül etmek

kâfidir.

Böyle bir irtibat ve ma'nevi alâka Hz. Peygamber

ile mürid arasında rûhâni bir yakınlık meydana getirir.

Böylece ma'nen kâbiliyeti olan sâlikin hâli ve

makamı yükselir. Öyle ki, Hz. Peygamberin rûhânî

yapısı, onun tavır ve davranışlarında tezâhür etmeye

başlar. Böylece râbıtadan arzulanan netice de elde

edilmiş olur. Bunu yapabilme gücüne sâhip olmayan

bir mürid için, Hz. Peygamber'in ma'nen ve ahlâkan

mirasçısı durumunda bulunan, Allah'da ve Rasûlüllah'da

fâni olan bir mürşide intisabı gerekir. Ki şeyhi,

sohbetleri, söz ve davranışları vâsıtasıyla Rasûlüllah'-

da ve Allah'ta fâni olmaya, kendi istek ve arzulan ile

değil, Allah ve Rasûlü'nün emir ve yasakları istikâmetinde

hareket etmeye yönelebilsin.

Eğer yaşayan bir mürşid bulma imkânı yoksa o

takdirde, söz ve davranışlarını daha rahat anlayabileceği

Abdülkadir Gîlâni (Şâh Nakş-bend, Mevlânâ

Celâleddin-i Rûmi gibi meşhûr meşâyihden birinin

rûhâniyetine teveccüh etmelidir. Bunu öncelikle yapmak

daha iyidir. Müridin vâsıtasız olarak Rasûlüllah'a

yönelmesi, tavır ve davranışlarına sünnet-i seniyyesiyle

yön vermesi de mümkündür. (İbrahim Fasih

Efendi'nin. Râbıta Risâlesi'nden alınmıştır.)

Delâil-i Hayrân şârihi Fâsî Efendi: «İnsanların en

iyisi, bana salât ü selâmı en çok getirendir» hadis-i şerifinin

açıklamasında şöyle demektedir: Çünkü; Hz.

Peygamber'e salât ü selâm'ı çokça getirmek «Seven,

170

sevdiğini çok anar» sözü gereğince, Hz. Peygamber'e

duyulan sevgi ve bağlılığın şiddetinden, O'nun sünnetlerine

uymanın kuvvetinden kaynaklanır. «Kişi

sevdiği ile berâberdir.», «Seven sevdiğine itâat eder»

sözlerinde de ifâde edildiği gibi, salât ü selâm getiren

kimsenin rûhu ile Hz. Peygamber'in rûhâniyyeti arasında

bir yakınlık ve tanışma, bir dostluk, irtibat ve

alâka meydana gelir. İnsan böylece Rasûlüllah'a karşı

insanların en iyisi olma özelliğini kazanır.

Hz. Peygamber'e salât ü selâm getirmenin en

önemli faydalarından biri de, O'nun yüce zâtına has

haslet ve özelliklerin, o kişinin hayatına yansıması ve

onda değişmez karakter hâlinde yerleşmesidir. Öyle

ki Peygamber sevgisi, o kimsenin gönlüne öyle sağlam

bir şekilde yerleşir ki, salât ü selâm getiren ile Efendimiz

arasında bir ülfet, bir yakınlık hâsıl olur. Bu

sevgi ve yakınlık O'na ve O'nun sünnetlerine uymaya,

sünnetlerine uymak da Cenâb-ı Hakk'a yakınlık

ve visâle sebep olur. Nitekim: «Kim Allah'a ve Rasûlüne

itâat ederse işte onlar Allah'ın kendilerine ni'-

metler verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle,

iyi insanlarla berâberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır.»

(en-Nisâ (4), 69) âyet-i kerimesi ile «Ruhlar toplu halde

bulunan bir ordu gibidir. Orada tanışık olanlar

dünyâda birbiriyle uyuşur, tanışmayan ve uyuşmayanlar

ise burada da birbirine zıd düşerler» hadis-i

şerifi bu konuya işâret etmektedir. (Fâsfi Efendi'nin

şerhi burada sona erdi.)

Namazın sıhhati için Kâ'be-i Muazzama'ya yönelmek

nasıl gerekli ise, Cenâb-ı Hakk'a yönelmek için

de O'nun Rasûlüne kâmil bir ittiba gereklidir. Kalbi,

O'na, O'nun peygamberliğine ve kendisi ile Allah arasında

Rasûlüllah'ın bir vâsıta olduğuna bağlamak,

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 171

böylece Muhammedi feyze nâil olmak lâzımdır. Bu

bağlılık, Hz. Peygamber'in dışında diğer peygamberlerden

birine yönelik olmamalıdır. Onlar her ne kadar

peygamber iseler de, kalbi Muhammed Aleyhisselâm'a

bağlamadıktan sonra, kendilerinden bir feyz

ve bereket hâsıl olmaz. Nitekim, Allah'ın birliğine inanan

ve bunu ikrar eden Yahudilerin, kalblerini yalnızca

Mûsâ aleyhisselâm'a bağlamalarından bir feyz

alamamaları da bunu göstermektedir. «Mûsâ hayatta

olsaydı yahûdiler de ona yetişselerdi, bana uymaktan

başka bir yol bulamazlardı» hadisi de aynı konuya

işâret etmektedir. «Kim İslâm'dan başka bir din ararsa

ondan (bu din) aslâ kabûl olunmaz ve o, âhirette

en büyük zarara uğrayanlardandır.» (ÂI-i İmrân (3),

85) âyetinde bu feyz ve nasibsizliğe atıfta bulunulmuştur.

Hz. Peygamber'e yönelik olarak yapılan râbıtanın

aslı, sâlikin bütün ma'nevî lâtifelerini Peygamberimizin

lâtifelerine yönelterek, büyük bir edep ve tazarrû'

içinde ondan feyz almaya çalışması ve araya başka

bir vâsıtanın girmemesi demektir. Eğer kabiliyeti var

ise bir mürid için en iyi yollardan biri budur. Aksi

halde, yaşayan bir mürşidin delâletiyle kemâl kazanmaya

bakmak gerekir.

Velîler ve Tasarruf

SORU:

Büyük peygamberlerin veya evliyayı kirâmın

ma'nevî ve rûhânî tasarrufları, aynı anda muhtelif

bölgelerde bulunan ayrı ayrı şahıslara yine ayrı ayrı

şekillerde tezâhür edebilir mi?

CEVAP :

Bunların hepsi de vâki ve sâbittir.

172 TASAVVUF VE TARİKATLARLA İLGİLÎ FETVALAR

İki âlemde tasarruf ehlidir rûh-ı velî..

Deme kim bu mürdedir, bunda nice derman ola!

Rûh, şemşir-i gıdâdır ten, ğılâf olmuş ona

Dahi a'lâ kâr eder bir tîğ kim uryân ola.

(Müfti-i's-sakaleyn Kemal Paşa)

«O (kadın) andolsun ona niyeti kurmuştu. Eğer

Rabb'ının bürhânını görmemiş olsaydı (belki Yûsuf

da) onu kasdetmiş gitmişti. İşte biz ondan fenâlığı ve

fuhşu ber-taraf edelim diye böyle (bürhân) gönderdik.

Çünkü o, (tâatda) ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.

» (Yûsuf (12), 24) âyet-i ker'besindeki bürhânı,

müfessirlerin çoğu Hz. Ya'kub'un oğlu üstündeki tasarrufu

ve O'nun imdâdına yetişmesi şeklinde açıklamışlardır

ve şöyle demişlerdir:

Hz. Ya'kub aleyhisselâm elini uzatarak Hz. Yûsuf

aleyhisselâm'a gözüktü ve eliyle göğsüne vurdu. Böylece

Yûsuf'un şehveti dindi ve kadına yaklaşmadı.

Eğer Cenâb-ı Hakk'ın bu delilini görmeseydi, Yûsuf'-

un münâsebette bulunma ihtimâli vardı. Buna işâreten

âyette geçen «Levlâ»'nın cevâbı olan «le-câme'a»

hazfedilmiştir. (Keşşâf Tefsiri)

Bir velinin velâyeti ve kendini her an Allah'a yakın

hissetme hâli sürekli olarak gerçekleştiği takdirde,

onun muhtelif şekillerde tasavvur edilmesi mümkündür.

Muhal değildir. Çünkü burada çeşitli şekilde hissedilen

ve gözüken onun rûhâniyetidir. Bu durumlar

ma'rifet ehli tarafından çokça müşâhede edilmiştir.

(Süyûti'nin Kitâbü'l-müncelî'sinden alınmıştır.)

Allah'ın veli kulları, bedenlerinde, ilâhi nefha olarak

bulunan rûhlarını hâkim kıldıklarından muhtelif

şekil ve sûretlerde gözükebilirler. Onların, hayatlarında

ve ölümlerinden sonra keramet göstermesi ve

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 173

tasarrufta bulunması mümkündür. (Hamevi, Nefehâtü'l-

kurb)

Dünyâda rûh yetmiş-bin şekil ve sûrette, Berzah'-

ta ise daha çok şekil ve çeşitlerde gözükebilir. (Mevlânâ

Hâlid, Râbıta Risâlesi)

Şeytan, Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'in

kılığında gözükemediği gibi kâmil bir veli'nin

sûretinde gözükmeye de güç yetiremez. (Fethu'l-bârî,

şerh-ı Sahîhi'l-Buhârî)

Dünyâda ruh, kınında duran kılıç gibidir. Ölümden

sonra ise beden kılıfından sıyrılmış kılıca benzer.

Kınından çekilmiş kılıç, elbette kınındaki kılıçtan daha

çok iş yapabilir. (Kemal Paşa)

Evliyâullah'ın müridlerine gözükmesi ve bağlılarının

kendisinden feyz alması, ölümlerinden sonra bile

mümkündür. (Şerhu'l-mevâkıf)

SORU:

Cennet ehli olup olmadığı, hüsn-i hâtimeyle gidip

gitmediği bizce meçhul olan, mezhep imamları, müçtehitler,

ulemâ ve meşâyihin kabirlerini ziyâret etmek,

onlardan delâlet ve kılavuzluk istemek, himmet

ve yardım taleb etmek ve onlara râbıta etmek nasıl

câiz olur?

CEVAP:

«Amma, kim Rabb'ının makamından korktu ve

nefsini hevâ (ve hevesin) den alıkoyduysa, işte muhakkak

ki cennet, onun varacağı yerin tâ kendisidir.»

(en-Nâzi'ât (79), 40-41) âyet-i kerimesine göre onların

cennet ehli olduklarına hükmedilir.

Velilikleri tevâtürle sâbit ve velâyetiyle meşhur

olan kimseler: «Muhakka ki Allah, iyi hareket eden

174

ihsan sâhiplerinin mükâfatını zâyi' etmez.» (et-Tevbe

(9), 120) âyet-i kerimesinin hükmü gereğince cennete

girerler. Biz onlar hakkında hüsn-i zan besler ve

zâhirlerine göre hükmederiz. İç dünyâlarını ancak Allah

bilir. «Ölülerinizi hayr ile hatırlayıp anınız» hadîsi

de bizi böyle davranmaya sevketmektedir. Bu yüzden

onlardan delâlet istemek, onlar için «Allah razı olsun».

«Allah rahmet eylesin» demek câizdir.

SORU:

Peygamberlerin ve evliyâyı kiramın isimlerini,

özelliklerini ve ahlâki davranışlarını hatırlayıp, anınız,

onların hayat hikâyelerini birbirinize sıkça anlatınız.

Söz ve davranışlarınızda onlara uyunuz. Onların

güzel hasletlerini kıyamete kadar aranızda yaşatınız

şeklinde âyet ve hadislerde teşvik edici açık hükümler

var mıdır?

CEVAP:

Vardır, ve bunların hepsi de güzel ve en faziletli

kulluk görevlerinden biridir. Nitekim Cenâb-ı Hakk

«Peygamberlerin haberlerinden - onunla kalbini (tatmin

ve) tesbît edeceğimiz - her çeşidini sana kıssa olarak

anlatıyoruz. Bunda (bu sûre ile) de sana hak ve

mü'minlere bir öğüt ve muhtıra gelmiştir.» (Hûd (11),

120) âyet-i kerimesinde buna işâret etmektedir. Bu

kıssaların anlatılması, Hz. Peygamber'in yakin'ini artırmak,

nefsini daha da güzelleştirmek, böylece kalbini

takviye etmek gayesine bağlanmaktadır. (Rûhülbeyân)

Aynı şekilde: «İbâdette kuvvet, dinde basiret

sâhibi olan kullarımız İbrahim, İshâk ve Ya'kub'u da

an.» (es-Sâd (38), 45) «İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de

an. İşte bütün bunlar, hayırlı (insan) lardı.» (es-Sâd

(38), 48)

Bu âyetlerde, Muhammed Ümmetinin dilinde son-

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 175

suza dek anılacak olan peygamberlerin güzel hasletlerini

ve onların şerefli hallerini hatırlama ve anmaya

teşvik vardır. «At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan

kalır» atasözü de bu ma'nâyı doğrulamaktadır. Hz.

İbrahim'den naklen Cenâb-ı Hakk eş-Şu'arâ Sûresi'-

nin 83 ve 84. âyetlerinde şöyle buyurmakladır: «Rabbim,

bana hüküm (dünyâda, ümmetimin beni kendisiyle

seveceği ve yine onunla öveceği, eseri kıyâmete

kadar yaşayacak olan güzel bir şan ve şöhret veya

Hakk'ın hilâfetine ve halkın riyâsetine kabiliyet kazanacağım

bir olgunluk) ihsân et ve beni sâlihler zümresine

kat. (Benden) sonrakiler içinde, benim için (bir)

lisân-ı sıdk (benden sonraki ümmetlerin hayır ve iyilikle

anacağı, övgü ile söz ederek ibret alacakları güzel

bir zikr ve en büyük devlet olan bu zikrin kıyâmete

dek kullarının dilinde yaşayıp yaygınlaşmasını)

ver.»

Bir kimsenin hayır ve iyiliklerinin dilden dile dolaşması

ve kıyamete dek bu güzel nâm ve şânını sürdürmesi:

«Cenâb-ı Hakk bir kulunu sevdiği zaman,

arz ve semâdaki mahlûkâtının gönlüne de o kulunun

sevgisini ilka eder. Böylece denizlerdeki balıklar, göklerdeki

kuşlara varıncaya kadar bütün mahlûkat o

kulu sever» hadîs-i şerifi gereğince Allah ü Te'âlâ'nın

sevgi ve rızasını kazanmanın bir delili olmasındandır.

(Rûhü'I-beyân)

Evliyâullahı zikrederek (rûhâniyetlerini celbetme)

Allah'ın ordularından bir ordudur. (Şa'rânî)

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Her hangi bir

şahsın şekil ve sûretinin iki kaş ortasında, iki göz

arasında, kalb gözlerinde veya hayâl hazînesinde tasavvur

edilerek canlandırılması mı? düşünce merkezinde

saklanması mı? gerektiği ihtilâflıdır. Böyle bir

176

tahayyül aşın sevgi, şiddetli kin ve düşmanlık ve şehvet

fazlalığından kaynaklanabilir. Bu sebeplerden birine

bağlı olarak meydana gelen tasavvur, her insanda

değişik şekilde tezâhür edebilir. Güzel bir hanımı

hayâlinde canlandırdığın takdirde senden meni geldiğini

görebilirsin. Aynı şekilde, hanımınla münâsebet

hâlinde iken, onu yabancı ve güzel bir hanım olarak

tahayyül ettiğin zaman, sanki o hanımla münâsebette

bulunmuş gibi olursun. Bu yüzden fıkıhçılar,

münâsebet hâlinde yabancı bir kadını düşünmenin

mekrûh olduğunu ileri sürmüşler, bazıları da münâsebetin

lezzetini artırması sebebiyle bir mahzûru olmadığını

söylemişlerdir.

Yine kalbine düşmanını getirdiğin ve onun sûretini

gözönünde canlandırdığın zaman, boydan boya

terler, ona karşı büyük bir kin ve hırs duymaya başlarsın.

Kötü ve karanlık yöne olan râbıta böyle olunca,

iyilere ve iyiliğe yönelik râbıta nasıl olur? düşünün.

İlâhi feyz ve bereketlerin kaynağı olan enbiyâ

ve evliyâya râbıta etmenin şirk ve haram olduğuna

hükmetmek konusunda nasıl Allah'tan korkmazsın?

(Allah bize yeter ve O ne güzel yardımcıdır.)

Türbelere Hürmet ve Ölülerle Râbıta

SORU :

Sûfîlerin yaptıkları gibi, enbiyâ ve evliyânın kabirlerini

ziyâret etmek, ziyâret ederken ayakta veya

oturarak kabirdeki zâta büyük bir kalb huzûru ile

yönelerek râbıta etmek, onlardan feyz, bereket ve delâlet

istemek, şefâat, yardım ve himmet dilemek, teberrüken

de olsa, Ravza-i Mutahhara'nın etrâfındaki

demir parmaklıkları veya evliyâullahın kabirlerini

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 177

öpmek, hayatta iken veya ölmüş olan velîleri, vuslata

ermek için vesile ve vâsıta edinmek şer'an câiz midir?

CEVAP:

Hepsi de câiz, dinen doğru ve güzel kabûl edilen

durumlardır. Dört mezhebin büyükleri, ölmüş ya da

hayatta bulunan enbiyâ ve evliyadan birini Allah'a

vuslatta vesile edinmek ve onlardan delâlet istemek

câizdir demişlerdir. Aynı şekilde enbiyâ ve evliyânın

kabirlerine teveccüh ve onlardan yardım ve kılavuzluk

istemenin de hükmü böyledir. Ziyâret eden zât,

onlar sanki hayattaymış gibi veya onların huzûrundaymış

gibi bir edebe bürünür. Du'âdan sonra rûhlarına

fatiha okumak ve kabir sâhibinin ismini zikretmek

câiz ve dinen de doğru olan bir husûstur. Ravza-i

Mutahhara'yı ziyâret etmek, Hz. Peygamber'in yüce

rûhâniyetinden şefâat dilemek ve yardım istemek,

dört büyük halîfe ile diğer ashâb-ı kirâmın kabrini

ziyâret etmek, onların rûhâniyetlerinden istimdâd, kabirlerini

hürmeten öpmek men'edilmemiştir. (Fetâvâ-

yı Halili)

Enbiyâ ve evliyânın kabirlerini (veya etrafındaki

demir parmaklıkları) teberrüken öpmek câizdir.

(Bâcûri) Uykuda veya uyanıkken iki kişinin bir tek

kişiliğe bürünmesi ve âdeta tek şahıs hüviyetinde gözükmesi

câizdir. Defalarca vukû bulmuştur. Bu tür

karakter ve şahsiyetlerin birleşmesi aradaki sevgi bağını

öylesine kuvvetlendirir ki, iki şahıs asla birbirinden

ayırt edilemez. Beş esas denilen (Zât, sıfat, ef'âl,

ahvâl ve merâtib) özellikleri bakımından birbirinde

özdeşleşmiş kişiler arasında veya bu kişi ile evvelki

evliyâullah arasında bir şahsiyet ve tavır birliği meydana

gelir. İstediği zaman bunu gerçekleştirebilir. (Bugün

kişilik ve karakter tansıması şeklinde yorumla-

178

nan bu husûsa Şerhu'l-meşânk'da «men re'âni fekad

rae'l-hakk..» hadisinin şerhinde işâret edilmiştir.)

İmam Fahreddin-i Râzi, Metâlib-i Aliyye'sinde,

ölüleri ve kabirleri ziyâret etmekten nasıl faydalanılacağını

soran Ğavri Sultanı Melik Salih'e bir risâle

yazarak şu cevâbı vermiştir.

Burada sözü uzatmamak için size oldukça kısa

ve özlü bilgileri hatırlatıyorum. Beşeri nefislerin, bedenden

ayrıldıktan sonra da varlığını devam ettirdiği,

bedene bağlı olduğu zamankinden daha kuvvetli

olarak mâni ve perdelerin yok olması, âhiret ahvâline

âit bazı sırların keşfi gibi cüz'iyyâtı idrâk edebildiği

bize gösterilmektedir. Kat'i delillere dayalı olan

bilgiler zarûri bilgi hâline dönüşür. Dünyâdaki rûhâni

nefsler, bir toz ve buhar bulutu altındadır. Beden aradan

kalkınca bu nefsler parlar, cilalanır ve pırıl pırıl

olur. Böylece onlarda bir kemâl, incelik ve olgunluk

meydana gelir. Bu giriş mâhiyetindeki bilgileri öğrendikten

sonra şunları söyleyebiliriz:

Bir insan, rûhânî yönden güçlü, ma'nevi cevheri

kuvvetli, kâmil ve te'sîrli bir zâtın kabrine gittiği zaman,

başında bir müddet durur ve düşünür. Türbenin

ve türbedeki zâtın te'siri altında kalır. Ziyâretçi ile

türbedeki zât arasında bir alâka ve etkilenme hâsıl

olur. Ölü olan zât ile türbesinin birbirine bağlantılı

olduğunu bilirsin. Böylece hayatta olan ziyâretçi ile

mezarda bulunan zât arasında, yüz-yüze ve karşı-karşıya

gelmekten kaynaklanan bir mülâkat ve görüşme

vukû bulur. Sanki karşılıklı iki kişi gibi birinden diğerine

nûr ve güzel hasletler yansımaya başlar. Birinden

diğerine yönelik olarak cereyan eden bu transfer

ile, ziyaretçide ve ziyâret edilende rûhâni te'sirler

ve ma'nevî faydalar ortaya çıkar. İşte bu durum zi-

RÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 179

yâretin şer'iliğinin asıl delillerinden biridir. Bunun dışında

kalan bir takım esrârın, daha ince ve narin nüktelerin

husûle gelmesi de uzak bir ihtimal değildir. İlmin

tamâmı ve esas gerçeklerini yalnızca Cenâb-ı

Hakk bilir. (Fahreddin Râzi'nin sözleri burada bitti.)

Bir hadis-i şerifte: «Yalnızca şu üç mescid için

yolculuğun ve sehâhatin güçlüğüne katlanılır» buyurulmuştur.

Burada kastedilen kabirler değil mescidlerdir.

Diğer bir hadis-i şerifte de: «Ölümümden sonra

beni ziyâret eden, sanki hayatta iken beni ziyaret etmiş

gibi olur» buyurulmuştur.

V. BÖLÜM

TEVECCÜH - KERAMET - VELÂYET

TEVECCÜH NEDİR?

SORU:

Nakş-bendiyye meşâyihinin mürîdlerine teveccüh

etmeleri câiz midir?

CEVAP :

Câizdir ve güzel kabûl edilen bir davranıştır. Bir

hadiste: «Mü'min, mü'minin aynasıdır» buyurulmuştur.

Yâni: Kalblerde olan şeyler birinin kalb aynasından

diğerinin kalbine yansır. Kalbde bulunan zikrin

nûru, kalb aynasından karşısında bulunan kimseye

akseder. Öyle ki bu akis, hayvanı, cansız cismi bile

zikirle konuşturur. Nitekim Dâvud Aleyhisselâm'a

böyle bir hâdisenin vâki, olduğunu Cenâb-ı Hakk şöyle

anlatmaktadır: «Biz onu(n fetvâsını) hemen Süleyman'a

anlatmıştık. (Zaten) biz, her birine hüküm ve

ilim vermiştik. Dağları ve kuşları, Dâvûd ile birlikte

tesbih etmek üzere, râm etmiştik. (Bütün bunları)

yapanlar bizdik.» (el-Enbiyâ (21), 79) Burada dağların

Dâvûd'la birlikte Allah'ı tesbih ettiği, bütün kuşların

yalnız O'na yönelik olarak zikretmek için toplandığı

anlatılmaktadır.

Selmân ve Ebidderdâ Hazretlerinin, başına gelen

bir hâdise de şöyle nakledilmektedir: «Biz zikir ve

tesbihlerini duyduğumuz halde yemekleri yiyorduk.»

Ma'rifet ehli olan velilerin himmetleri, bakışları, yönelişleri,

nefesleri, dokunuşları ve sohbetlerinde muhâtapları

için çok büyük te'sirler vardır. Bunu ancak

tadan bilir. Aksi halde bilmek mümkün değildir. Aynı

184

şekilde, eskiden beri hikmet ve mantık gibi ilimlerin,

üstâdlann, öğrencilerin kalbine teveccühü ile öğrenildiği,

tam bir riyâzattan sonra bu ilimlerin öğrencilerin

kalbine ilkâ edildiği meşhûrdur. Sokrat, Hipokrat ve

Aristo gibi filozofların hikmet ilmini öğrencilerinin

kalbine ilkâ etmeleri husûsundaki tasarrufları sâbit

olunca, mâ'rifet ehli âlimlerin ve velilerin kalbinden

müridlerin kalbine teveccühün ve tasarrufun faydasını

inkâr etme imkânı ortadan kalkar. Zâhiri bakış

ve teveccühün faydası âlimler şöyle dursun en câhil

kimseler tarafından bile bilinmektedir. Zira konuşan

kimsenin hitâbını muhâtabına, sırt sırta değil de yüz

yüze yapmasında büyük faydalar vardır. Bu yüzden

öğrenciler ders anlatırken hocalarının yüzlerine, ve

ağızlarına bakarlar. Eğer sırt-sırta ders vermek ve kolayca

öğrenmek mümkün olsaydı, hiç kimse ders halkasında

oturmazdı. Bu apaçık bir gerçektir.

KERÂMET NEDİR? DELİLLERİ NELERDİR?

SORU :

Evliyâullah'ın kerameti hak ve fıkhi delillerle sâbit

midir? Velilerin kerâmet göstermesine karşı çıkan

ve inkâr edenler ehl-i sünnet'ten sayılır mı?

CEVAP:

Velilerin kerâmet göstermesi hak ve dini delillerle

sâbittir. İnkâr edenler ise ehl-i sünnet hâricindedir.

Kelb-i Ashâb-ı Kehf etmek tekellüm.

Kerâmet olmasında yok tevehhüm..

Ömer, Yâ Sâriye deyû buyurdu,

Medine'den Nihâvend'e duyurdu.

Ebu'd-Derdâ vü Selman'dan rivâyet

Olundu kıssa-i kas'a hikâyet

KERAMET NEDİR 185

İçti Hâlid zehr-i kâtil ölmedi

Hiç zarar ârız vücûda olmadı.

Kıssa-i Meryem ü Âsıf-ı Berhayâ

Zikrolunmuş fi kelâm-ı kibriyâ...

Şerhü'l-akâid'de: Evliyâullah'ın kerâmet göstermesinin

hakk olduğu nakledilmektedir. Velilerden zaman

zaman alışılmışın dışında, uzak bir mesâfeyi kısa

bir müddet içinde kat'etmek, ihtiyaç duyulduğunda,

elbise, yiyecek ve içecek ortaya çıkarmak, suda

ve havada yürümek, canlı ve cansız cisimlerle konuşmak

gibi olağanüstü haller zuhûr edebilir. Ancak böyle

hârikulâde hallerin mutlaka iman ve sâlih amelle

bir arada bulunması ve sâhibinin inanıp, inanmadığı

nı da yaşayan birisi olması gereklidir. Aksi halde kerâmet

değil mekr ve istidrâc olur.

SORU :

Evliyânın hayatta iken gösterdiği kerâmeti, ölümünden

sonra da göstermesi mümkün müdür? Bu tür

kerâmet vâki midir?

CEVAP:

Vardır, her zaman ve her çağda meydana gelmektedir.

Nitekim enbiyâ ve evliyânın ziyaretinde, gönül

ehli olanlar, çok büyük feyiz ve berekete nâil olurlar.

Böyle bir feyz ve bereketin meydana geldiğini de görürler.

Ölü veya diri, evliyâullahın her asırda kerâmet

göstermekte olduğu, hemen her gün vâki olmaktadır.

Onların kabirlerinde namaz kılmaları, türbelerinde

Kur'ân-ı Kerim okumaları da bunu göstermektedir.

Nitekim hadis-i şerifte sahâbeden bazılarının,

kabrinde süre-i mülk'ü okuyan kimsenin kırâetini işittikleri

nakledilmiştir. Aynı şekilde: «İnsan öldüğü zaman,

üçü dışında bütün amelleriyle irtibâtı kesilir..»

186

hadisinde de işâret edildiği gibi kerâmet kula âit bir

amel olmayıp, Cenâb-ı Hakk'tan kuluna mahza bir

lütuf ve ikramdır. Kula âit bir amel olmayan kerâmetin,

ölümle son bulması da söz konusu değildir. Emâli

bunu: «Ölü iken de, diri iken de evliyânın kerâmet

gösterdiği dünyâda görülmektedir.» (Fetâvâ-yı Halilî)

Seyyid Ahmed el-Bedevi'nin kerâmet olarak kendi

cesedini bizzat kendi elleriyle yıkadığı nakledilmiş

tir. (Bâcûrî, Kitâbü'I-cenâiz)

SORU :

Kerâmete karşı çıkan kimse, kerâmet ehli evliyâ

hiç yoktur veya önceleri vardı ama zamanımızda yok

tur, ya da zamanımızda da kerâmet ehli vardır fakat

bizim bildiğimiz şeyhlerin hiçbiri evliyâ değildir diye

karşı çıksa, böyle birine şer'an ne lâzım gelir?

CEVAP:

Bunlar bütün ehlullahın feyz ve bereketinden mahrum

kaldıkları gibi, dinen itikadlarını tashih etmeleri,

te'dib ve terbiye edilmeleri gerekir. Kerameti inkâr

konusunda insanlar üç kısımda mütâlâa edilir:

Birincisi; kerâmeti bütünüyle inkâr eden mu'tezilîler,

ikincisi; kerâmete inanan, fakat kerâmet ehlinin es

kilerde kaldığını, zamanımızda bulunmadığını iddia

edenler, üçüncüsü; zamanımızda da kerâmet ehlinin

olduğuna inanan fakat zamanlarında yaşayan hiçbir

meşâyihin buna lâyık olmadığını ileri süren, onlar hak

kında hüsn-i zan beslemeyen kimseler. Bunların hep

si, evliyâullahın feyz ve bereketinden mahrumdur

îmanda kemâl ve olgunluğa erebilmek için yıllarca

şükür ve sabırla çalışmaları gerekir.

«Sû'-i zan ve kötü düşüncelerle gölgelenmiş nice

kıymetli insanlar vardır. Gece karanlığında parlayan

RİCÂLÜ-L-ĞAYB 187

ay'a ve onun güzelliğine bulutun gölgelemesi zarar

vermez.» (Şa'râni, et-Tabakâtü'l-kübrâ.)

Allah'ın veli kullarının kerâmeti her asırda bulunmakta

ve müşâhede edilmektedir. Ne var ki insanların

bazıları onların semâda uçtuğu ve suda yürüdüğünü

görseler de inkârlarından vazgeçmemektedir. Kerâmet,

ma'nevi cevherlerini günah yükünden temizlemeleri

için kendilerine lütfedilmiş ilâhi bir sünnettir.

(Rûhü'l-beyân)

RİCÂLÜ'L-ĞAYB

SORU :

Sûfiler arasında kullanılan Kutub, Gavs, Umud,

Ahyâr, Ebdâl, Nücebâ, Nukabâ ve Sulâha gibi adlar

verilen (ricâlü'l-gayb) her asırda bulunmakta mıdır?

Kendi memleketimizde ve bizim aramızda da var mıdır?

Sayıları ne kadardır?

CEVAP :

Bunlar her asırda bulunur. Kutup ve ğavs yalnız

bir kişi, imam iki kişi, umud dört kişi, ahyâr yedi kişidir.

Büdelâ ise seksen kişi olup kırkı erkek, kırkı da

kadınlardandır. Nücebâ, yetmiş kişi, nukabâ, üç yüz

kişidir. Sualâhâ'nın sayıca bir sınırı olmayıp, her İslâm

beldesinde bulunurlar. Ebdaller büyük ve kalabalık

beldelerde birer-ikişer kişi olur, birinin vefâtı hâlinde

yerine, silsile-i merâtibe göre diğerini ta'yîn

ederler.

Yer yüzünde hayat devam ettiği müddetçe ve kıyâmete

kadar kurup, encâb, ebdâl, nukabâ, umud,

ahyâr ve sulahâ var mıdır? Münkir olan ve ricâlü'ağayb'ın

varlığını inkâr eden kimseleri iknâ edebilecek

Kitap ve sünnetten delil var mıdır? Bu konuda

188

bize doyurucu bir açıklama yapar mısınız? (Allah sizi

cennet sevâbı ile mükâfatlandırsın) diye sorulan bir

soruya şöyle cevap verilmiştir:

Evet sayılan bu zevat her zaman aramızda bulunmaktadır.

Onlardan biri vefât ettiği zaman Cenâb-ı

Hakk yerine diğerini ta'yîn eder. Allah bizleri onların

feyz ve bereketlerine nâil eylesin. İnkârcılar ise kutupların

bereketinden mahrum ve onların dostu olma

derecesinden oldukça uzaktır.

VELÂYET NEDİR? KAÇ ÇEŞİTTİR?

SORU :

Zamanımızda yaşayan sûfiyye şeyhlerine, ilmi ile

âmil olan ulemâya, emir ve nehiylere sımsıkı bağlı fıkıhçılara

«evliyâullah» denmesi doğru mudur? Aynı

şekilde diğer mü'minlere hüsn-i zan besleyerek «o mübârek

bir zâtdır» demek câiz midir?

CEVAP:

Câiz ve şer'-i şerife uygundur. Sûfiyye büyüklerine

ve bildikleri ile amel etmiş olsun veya olmasın

âlimlere evliyâ demek doğru mudur? Bu konuda bizi

aydınlatınız şeklindeki bu soruya şöyle cevap verilmiş

tir: Velâyet umûmi ve husûsi olmak üzere iki kısımdır.

«Allah iman edenlerin yardımcısıdır. Onları karanlıklardan

kurtarıp nûra çıkarır.» (el-Bakara (2),

257) âyetinde zikredilen «Allah inananların velîsidir»

ifâdesinde işâret edilen iman velâyeti, umûmî bir veliliktir.

Husûsî velâyet ise takvâ ve muhabbet üzerine

kurulu olup yalnızca ilmi ile âmil olanlara bir lütuf

olarak ihsân edilir. Bu velâyet, aşırı derecede verâ sâhibi,

kâmil âlimlere söylenebilir. İmanı Şâfi'î Hazretle

ri: Allah hiçbir câhili kendisine veli edinmemiştir.

VELÂYET NEDİR 189

Eğer öyle yapmış olsaydı Veyse'l-Karâni'ye öğrettiği

gibi onlara da öğretir ve âlim yapardı buyurmuştur.

«Takvâya erenlerden başkası O'nun velileri değildir.»

(el-Enfâl (8), 34) âyetinde de ifâde edildiği şekilde Şeybân-

ı Râî ve benzerleri gibi ümmi meşâyih, Allah'a

yakınlık makâmına ermişlerdir. Netice olarak şunu

söyleyebiliriz ki: Rabb olarak Allah'ı hakkıyla tanıyan

ve O'na büyük bir sevgi besleyen, nefsini kul olarak

bilen ve Cenâb-ı Hakk'tan takvâ üzere bulunan kimse

gerçek velidir. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk: «Allah'tan,

kulları içinde ancak (Cenâb-ı Hakk'ı gerçek ma'nâda

tanıyan) âlimler korkar.» (Fâtır (34), 28) âyetinde

ma'rifeti, ulemâya has kılmıştır. Dosdoğru yolda yürüyen,

itikadı sapasağlam bir müslüman gördüğümüz

zaman ona uymak ve dediklerini yapmak mendûbdur.

Aksine, akıllı, fakat vâciplerden bazısını veya bütününü

terkeden, yasakları çiğneyen birini gördüğümüzde

de ona inanmaz ve peşinden de gitmeyiz. Onu reddederiz.

Her bir mü'minde imanın bereketi var olduğu

ve Cenâb-ı Hakk da böylelerini «veli» diye isimlendirdiğine

göre, bütün inananlara veli adı verilmesinde

bir mahzûr yoktur. (Halebî)

Zeynelâbidin Münâcâtı'nda şöyle seslenmektedir:

«Ey aktâp, evtâd, ebdâl ve esyâd! İmdada yetişen

zevât. Bizini çağrılarımıza cevap verin.»

SORU :

Bütün müslümanlar: «Mü'minler ancak kardeştir»

(el-Hucurât (49), 10) âyeti gereğince kardeş olduğuna

göre, bazı tarikat erbâbının kendi aralarında mensûblarına

«ihvan» adını vermeleri doğru mudur?

CEVAP:

Şer'-i şerife uygundur. Benzeri rivâyetler nakle-

190

dilmiştir. Bir hadis-i şerifde: «Allah yolunda birbirinizle

kardeşler olunuz» buyurulmuştur. Aynı şekilde

Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem Selmân-ı

Fârisî ile Ebu'd-Derdâ Hazretleri'ni birbiriyle kardeş

yapmıştır. Bu tür kardeşlik umûmi değil, özel bir kardeşliktir.

Diğerinden daha üstündür. Bir şeyhe bağlı

olan müridlerin de birbirini kardeş diye çağırması da

böyle hususi bir kardeşliktir. Umûmi kardeşlikten daha

değerli bir kıymeti hâizdir. Bir hadîs-i şerifte: «Kardeşlerinizi

çoğaltınız. Sizin Rabbınız Hayy'dir ve Kerim'dir.

Kıyâmet günü kardeşleri ve dostları arasında

bir kuluna azâb etmekten hayâ eder» buyurulmuştur.

(Rûhü'l-beyân)

SORU:

Müslümanların çoğu arasında yaygın bir âdet

olan Mevlid-i Şerif'i okumak veya okutmak doğru mudur?

CEVAP:

Doğru ve gâyet güzel bir davranıştır. (Fetâvâ~yı Behce)

SORU:

Hz. Mu'âviye radıyallahü anh'e lâ'net etmek câiz midir?

CEVAP:

Câiz değildir. (Fetâvâ-yı Behce)

SORU:

Hz. Muhyiddîn-i Arabi'ye lâ'net etmek câiz midir?

CEVAP:

Câiz değil, aksine büyük bir hatâdır. (Şa'râni Yevâkît)

Bu konuda fetvâlar ve deliller, şüphe ve tereddütleri

giderme konusunda yeterlidir. Sultan zikir ve zi-

VELÂYET NEDİR 191

kir meclisleri için zâviyeler yaptırdı. İnsanların bir

kısmı diğerine engel olmasaydı bütün mescidler ve zâviyeler

yıkılırdı. Her türlü hamd ve senâ, zikri zâviyelerde

sürekli yapılan Cenâb-ı Hakk'a aittir. Bütün

salât ü selâm, medhi zâviyelerde devam eden Efendimiz

sallâllahü aleyhi ve sellem'edir.

Soru:

İnanan sultanlara ve devlet adamlarına duâ etmek

câiz inidir?

Cevap :

Câiz, meşrû ve oldukça da lüzumludur. Hattâ Fudayl

b. İyâz Hazretleri: «Eğer dünyâda kabûl edilecek

bir tek duâ etmeye nâil olsam, o duâyı yalnızca müslümanlarm

idârecisinin hayrına yapardım. Zira bir

idârecinin salâhı ve başarısı, bütün âlemin ıslâhına

sebep olur buyurmuştur. Duâ bütün müslümanlar için

özellikle de sultanlar ve idâreciler için lüzumludur.

Hattâ onlara duâ etmek bütün mü'minler üzerine vâciptir

desek yanlış olmaz. Çünkü o, mü'mirilerin emiri

ve müslümanların temel direğidir. Duâlar sâyesinde

bir müslüman idâreci, hristiyan bir melikten yedi

defa daha kuvvetli olur. Aksi halde biz, hristiyanlara

karşı nasıl dayanabiliriz? Onlar bu gücünü dinden ve

mü'minlerin hayır duâsından almaktadır. (Fetâvâ-yı

Halîli)

Sehl b. Abdillâh et-Tüsteri: Müslümanların imâmını

inkâr eden, zındık; sultanın da'vetine icâbet etmeyen,

bid'atçı; da'vet edilmeden idârecilere giden

ve onların zamanlarını işgâl eden kimse de câhildir

buyurmuştur. Bu ümmet yetmiş üç guruba ayrılacak,

sultana düşmanlık eden yetmiş ikisi helâk olacak, onlarla

birlikte olan bir gurup da kurtulacaktır.

İnsanların en hayırlısı hangisidir? diye soruldu-

192

ğunda, sultan ve idârecidir cevabı verilmiştir. Onu şer

ve kötülük üzerine görsek de mi denilince de: Eğer

halife-i müslimin sâlih bir zât değilse ebdâlden, hayırlı

bir zât olursa dünyânın kendisiyle ayakta durduğu

kutuplardandır buyurulmuştur. (Ravzu'l-ahyâr)

Allahım, son sözümüzü: «Allah, Lâ ilâhe illâllah»,

son duâmızı da «eni'l-hamdülillâhi rabbi'l-âlemîn» eyle!

Âmin...

 

SEHA NEŞRİYAT ve TİCARET A.Ş.

Şehit Kubilay Sok. No: 10 Fatih/İSTANBUL

Tel: 524 14 80 - 524 16 00 Fax: 631 25 87

 

Seha Neşriyat: 34

Tasavvuf ve Ahlâk: 7

ISBN 975 - 7370 - 15 - 0

3. Baskı

Kapak

Özkul Eren

Baskı

Gündoğdu

Cilt

Ahsen

İstanbul – 1992

 

***

 

...Sufi  Forum  Açıldı...  Sufi  Forum  Açıldı...  Sufi  Forum Açıldı...

 

Türkiye'nin  " En Özgür  ve  En Özgün "  Tasavvuf  Platformu

 

Üyelik ve Paylaşım için tıklayınız...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

| SUFÎ Forum | İslam | Teori | Pratik Editörden   Sunum  |  Yenilikler  |  Sohbetler  |  Literatür Linkler | Haber Site Haritası