Ebû Ali Fârmedî hazretleri
tasavvuf yoluna girişini şöyle anlatmıştır: "Gençliğimin ilk yıllarında
Nişâbur'da Sirâcân Medresesinde ilim öğreniyordum. Bir gün halk arasında
kerâmetleri ile tanınan Şeyh Ebû Saîd Ebülhayr hazretlerinin Mihene'den
Nişâbur'a gelmekte olduğu haberini aldık. Nişâbur halkı, âlimler
ve ileri gelenlerin hepsi O'nun büyüklüğünü kabul ediyor ve saygı
duyuyordu. Pek çok kimse kendisini karşılamaya çıktı. Aralarında ben de
bulunuyordum. Mübârek yüzünü görmek istiyordum. Kendisini görür görmez
O'na ve tasavvuf ehli büyüklere karşı kalbimdeki muhabbet ve sevgi çok
fazlalaştı. O gün sohbetini dikkatle dinledim. Artık onun huzûrunda
bulunup sohbetlerini dinleyenler arasına katıldım. Beni tanımaz, bilmez
sanıyordum. Bir gün medresemdeki odamda iken O'nu görmek arzum çok
arttı. Fakat o gün sohbet için belirlenen günlerden değildi. Sabredeyim,
dedim. Dayanamayıp dışarı çıktım. Dışarı çıkınca etrâfıma bakındım. Ebû
Saîd hazretleri yanında kalabalık bir cemâatle bir yere gitmekte
olduğunu gördüm. Yalnız başıma onları tâkib ettim. Bir yere dâvete
gidiyorlarmış. Dâvet edilen evin kapısına varıp içeri girdiler.
Peşlerinden ben de girip bir köşeye oturdum. Beni görmüyordu. Bir müddet
kendi hallerinde meşgûl oldular. Ebû Saîd hazretleri öyle bir hâle girdi
ki, kendinden geçip üzerindeki abayı parçaladı. Sonra üzerlerinden o hal
geçti. Abayı çıkarıp yere bıraktı. Meclisde bulunanlar yırtılmış abayı
parçalara ayırıp dağıtması için Şeyh hazretlerinin önüne bıraktılar. Bu
parçalardan işlemeli bir kısım olan kolun yen kısmını ayırıp; "Ey Ebû
Ali Tûsî neredesin?" dedi. Ben kendi kendime beni tanımaz, bilmez,
herhalde talebelerinden, adı Ebû Ali olan birini çağırıyor diyerek cevap
vermedim. İkinci defâ çağırınca, yine cevap vermedim. Oradakiler bana;
"Şeyh hazretleri seni çağırıyor." dediler. Kalkıp huzûruna yaklaştım.
Ayırdığı işlemeli elbise parçasını bana verdi ve; "Sen bize bu elbise
parçası gibi yakınsın." dedi. Verdiği elbise parçasını alıp öptüm. Artık
devamlı huzûrunda bulundum. Nûrlu feyz ve bereketlere kavuştum. Sonra
Ebû Saîd hazretleri Nişâbur'dan ayrıldı. Ben Ebü'l-Kâsım Kuşeyrî'nin
yanında kaldım. Bende hâsıl olan halleri O'na anlattığımda, bana;
"Evlâdım, ilim öğrenmekle meşgul ol." diyordu. İki-üç sene ilim
öğrendim. Bir gün kalemimi mürekkep hokkasına batırıp çıkardım. Bembeyaz
çıktı. Üç defâ böyle batırıp çıkardım. Her defâsında mürekkeb beyaz
çıkıyordu. Bu hâli Ebü'l-Kâsım Kuşeyrî'ye anlattım. "Mâdem ki kalem
senin elinden kaçıyor, sen de onu bırak." deyince, medreseden ayrılıp,
dergâha geçtim. Ebü'l-Kâsım Kuşeyrî'nin hizmetiyle meşgûl oldum."
Kendisi anlatır: Bir gün
bana bir hal olmuştu. Kendimden geçtim. Bu hal içinde sanki yok ve fark
edilmez oldum. Bu hâlimi hocama anlattım. "Ey Ebû Ali! Benim gönül
kuşum, buradan yukarısını bilemez." buyurdu. Ben de kendi kendime, beni
bu makamdan ileri götürecek bir mürşide ihtiyâcım var, diye düşündüm.
Bunun üzerine bir müddet geçti. Gün geçtikçe bu hal artıyordı. Bu sırada
Ebü'l-Kâsım Gürgânî'nin ismini işitmiştim. Tûs şehrine hareket ettim.
Evini bilmiyordum. Şehre gelince sordum. Yerini târif ettiler, gittim.
Talebelerinden bir cemâatle mescidde oturuyorlardı. Ben de iki rekat
namaz kılıp, önünde diz çöktüm. Şeyhin başı önüne eğikti. Başını
kaldırdı ve; "Gel ey Ebû Ali!" buyurdu. Vardım, selâm verip oturdum.
Mânevî hallerimi anlattım. "Evet... Başlangıcın mübârek olsun! Henüz bir
dereceye erişmişsin, ama terbiye görürsen, ileri derecelere
kavuşacaksın." buyurunca, gönlümden; "Artık rehberim budur." dedim.
Devrindeki evliyânın
önderi olan Ebû Ali Fârmedî , vezir-i azâm Nizâm-ül-Mülk'ün makâmına
gelince, ülkenin veziri derin bir hürmetle ayağa kalkar, O'nu kendi
makâmına oturturdu. "Neden böyle yapıyorsun?" diye sorduklarında; "Ebû
Ali Fârmedî hazretleri benim yüzüme karşı kusurlarımı söylüyor, yaptığım
yanlış işleri, haksızlıkları açıklayıp beni îkâz ediyor. Diğerleri ise,
beni yüzüme karşı övüyorlar. Bu yüzden nefsim gururlanıyor. Ebû Ali
Fârmedî hazretlerinin yermesi, benim için daha hayırlı olduğundan, ona
daha çok hürmet ediyorum." derdi.