|
İKİ RÜYA –
İKİ KİTAB
- Simyacı / Gariblerin Kitabı -
"...Şafak
vaktine yakın bir zamanda rüya gördüm. Bir yükseklikte, rüyaların rüya
olduğu bir yerdeyim. Yanı yöresi belirgin değildi bulunduğumuz yerin.
Altı ve üstü yoktu. Hep beyazlar giyinmiştik. Anlamadığım bir dilden
duyduğum sesler kulağımdan eksilmiyordu. Kendimi bir adamın önünde secde
eder halde gördüm. Adam ışıltılı bir canlılık içine gömülmüştü ve
adamdan yayılan enerji benim gözeneklerime işliyordu. Ona bakamıyor ama
onun bana baktığını hissediyordum. Hem korku, hem de tatlı bir korunma
duygusu içindeydim. Beni o güne kadar duymadığım, uyanınca da
hatırlamadığım bir adla çağırdı..." Abdulkadir es-Sufi
[ Gariblerin Kitabı'ndan...]

1988 yılı
başlarında Ankara 'da yayınlanan haftalık bir gazete için kitap tanıtım
yazıları yazmam istendiğinde , hoş bir tevafukla Kitap Sarayı'nda yeni
baskısını gördüğüm ve 7 yıl önce ilk defa okuduğum ve epeyce bir süre
piyasada bulunamayan Gariplerin Kitabı ile başlamayı düşünmüştüm. Kitap
daha sonra Müsliiman olarak Abdulkadir es-Sufi adını almış olan
İskoçyalı yazar Ian Dallas'ın
imzasını taşıyordu. İlk baskısı 1979'da yapılmış ve İsmet Ozel
tarafından Türkçeye çevrilmiş olan kitabın İklim Yayınları arasında
çıkmış olan 3. baskısı vesilesiyle yazdığım bu yazı “Yazılmıştır Herşey”
başlığını taşıyordu (Yeni Düşünce, 22 Ocak 1988).
Aradan yıllar geçtikten sonra 1996 yılı
güzünde Türkiye'ye gelen Gariblerin Kitabı'nın yazarı Abdulkadir es-Sufi
ile Yavuz Selim Camii'nin imam odasında Ahmed Kot aracılığıyla
tanıştığımızda ilk sorduğum soru kitapta anlatılan öykünün bir
otobiyografi olup olmadığı idi. Gözlerinin içi gülerek, ''Evet o kitapta
anlatılan, benim yaşadığım öyküdür'' dediğinde kitabın benim için anlamı
daha da artmıştı. İlk okuyuşumdan yaklaşık 15 yıl sonra ‘Gariblerin
Kitabı’nı bir Batılının İslam'ı bulma se rüveni
olarak daha büyük bir dikkatle ve tabii ki daha da fazla lezzet alarak
okudum.
1996 yılı Mayıs ayındaki ilk baskısından bu
yana görebildiğim kadarıyla 39. baskısı yapılmış olan Brezilyalı yazar
Paulo Coelho'nun Simyacı adlı romanını biraz da reklam furyasının
tesiriyle okuduğumda ister istemez bu ''çok satan ''olağanüstü heyecan
verici” ''maneviyatın tartışılmaz egemenliğinin kanıtı'' gibi övgülere
mazhar olan kitapla Gariplerin Kitabı'nı kıyaslamadan edemedim. Bu kıyas
için beni kışkırtan ana tema ise her iki kitabın da birer rüyanın
ardından çıkılan yolculuğu dile getirmeleriydi. Ne ki Gariplerin
Kitabı'ndaki öykünün, yazarından bizzat işittiğim üzere ''yaşanmış'' bir
gerçek öykü oluşu büyük bir nitelik farkı oluşturmakta idi aralarında.
Sözün bıırasında bir kaç cümle ile de olsa
Abdulkadir es-Sufi'nin olağanötesi hayatından bahsetmem faydalı olacak.
Gariplerin Kitabı’nda öyküsü anlatıldığı üzere 1967 yılı Ramazan'ında
Fas’ın Merakeş kentindeki Karaviyyun Camiinde İslam'a giren Ian Dallas,
Abdulkad ir adını
alır. Kısa süre sonra Fas'ın Meknes kentinde Şazeli tarikatının Darkavi
kolunun mürşidi Şeyh Muhammed Habib ed-Darkavi'ye intisab eder. Şeyh
tarafından kendisine ''es-Sufi'' Iakabı verilir. Gariplerin Kitabı’nda
Ian Dallas'ın Abdulkadir es-Sufi oluşu
sürecinde 1968 yılında yaşadığı tasavvufi serüveni anlatır. 1970 yılına
gelindiğinde tarikat içinde halife (=mukaddem) konumunda olan es-Sufi,
İngiltere’de yaptığı “çalışma” sonucu dört Batılı'yı daha ''yol''a
getirmiştir, 1970’te ABD'ye gider ve ardından
bütün Avrııpa, Güney Afrika, Nijerya, Malezya, Endonezya ve pek çok Arap
ülkesini dolaşır. 1971 'de tebliğini kabul ederek tarikata alınan insan
sayısı 16' ya ulaşmıştır. O yıl 4 müridi ile beraber Şeyhiyle buluşmayı
da planladığı Hacc'a gider. Ancak Şeyhi Hacc yolunda iken Cezayir'de
vefat edince bu görüşme gerçekleşemez. 1974'de ABD’nin Kaliforniya
eyaletinde verdiği ve Batılıları İslam'a davet için organize edilen
seminer notlarından oluşan Muhammedi Yol adını taşıyan kitabı
yayınlanır.

1976 yazında Londra'daki ünlü Hyde Park’ta
insanları açıktan İslam 'a davet etmeğe başlarlar. Aynı yı1 bağlıları
ile beraber Londra'nın kuzeydoğusunda 100 mil mesafedeki Norfolk'ta , 10
yıl kadar yaşayacağı ''Müslüman Köyü”nü kurmağa başlarlar; 1970'lerin
sonunda cemaatı, bu
köyde modern hayata kafa tutan bir hayat tarzı üzerinde yaşayan ve
İslam’ı kabul etmiş 200 aileye ulaşmıştır. Bu topluluk ortaya çıkan bazı
güçlükler üzerine bizzat, Abdulkadir es-Sufi tarafından yavaş yavaş
dağıtılır ve nihayet 1987 sonlarında
İspanya’nın Granada şehrinde kendi tarikatı etrafında teşekkül eden
müslüman topluluğun yanına hicret eder.(Abdulkadir es-Sufi’nin hayatına
ilişkin burada verdiğim bilgiler Inquiry dergisinin Şubat 1988
sayısından aktarılmıştır. Bu nedenle 1988 sonrasında
1996 yılında İstanbul’da görüşmemize kadar geçen son 8 yıl içerisinde
Şeyh’in hayat seyrindeki değişimi hakkında ayrıntılı bir bilgim
olmadığını belirtmeliyim.)
Simyacı’nın o denli reklamı yapıldı ki
sanırım bu satırları okuyanlar arasında onu okumuş olanlar Gariblerin
Kitabı’nı okuyanlardan daha fazladır. Bu durum bence akla ziyan bir
haldir. Öyle ki izlediğim kadarı ile Yeni Şafak’ta bile Gariblerin
Kitabı’na ilişkin bir yorum okuyamazken Simyacı üzerine köşe yazısı dahi
yayınlandı(Ahmed Davudoğlu, “Si myacı
ve farkedilemeyen hazineler”17 Eylül 1997).Elbette Yeni Şafak’ta Simyacı
hakkında yazı yazılmasını istemediğim gibi bir durum söz konusu olamaz.
Ancak dikkat çekmek istediğim nokta, Simyacı namlı hayali bir öykünün
reklamının oltasına takılan Müslümanlardan
en az bir kısmının Gariblerin Kitabı’nı okumalarının gerektiğidir.(Yine
bir tevafuk eseri olarak tam Simyacı ile Gariblerin Kitabı’nı
karşılaştıran bir yazı yazmayı düşünürken yıllardır piyasada bulunmayan
Gariblerin Kitabı’nın yeni baskısının geçtiğimiz
günlerde Mavi yayıncılık tarafından yapıldığı haberi çıktı. Artık
Gariblerin Kitabı üzerine bir şeyler yazmak benim için farz olmuştu.)
Latif Erdoğan’ın “Ufuk Ötesi” üslubu ile isim vermeden ve atıfta
bulunmadan Simyacı’ya işaretler gönderen latif
yazısından bir süre sonra, yine 28 Ekim 1997 tarihli Zaman gazetesinde
Simyacı’nın yazarı Coelho ile Frankfurt kitab fuarında İsmail Kul-
Sebahaddin Çelebi imzası ile bir röportaj yayınlandı.Bu röportajla
yazarın iyi bir Katolik hristiyan olduğunu öğrendik.Röportajı
gerçekleştirenlere göre Coelho, “sandığımızdan daha fazla İslam
kültürüne aşina olduğu izlenimi veriyor”du...
Bu röportajdan önce kitabı okuyan bazı
müslümanların kaleminden çeşitli yayın organlarına yansıyan Simyacı’da
anlatılan öykünmün “Binbir Gece masalları”ndan alındığı veya aynı
hikayenin Mevlana’nın Mesnevi’sinde hikaye edildiğine ilişkin iddialar
hakkında yazara bir soru sorulmadığı için yazar bu konulara herhangi bir
değinmede bulunmuyordu.Henüz okumamış olanlar için özetlemek ger ekirse
Simyacı’daki esas olay , bir rüyanın ardında İspanya’dan Mısır’a uzanan
bir yolculuk esnasında yaşanan ve hemen hepsi hikmei mesajlar olarak
kurgulanan hayat kesitleridir.İspanya’nın vaktiyle Endülüs medeniyetinin
kurulduğu güney kıyılarında yaşayan
Santiago adlı bir çobanın gördüğü bir rüya üzerine Kuzey Afrika’ya
geçerek Mısır’da piramitlere kadar ulaşan bir yolculuk boyunca
yaşadıklarının ve hissettiklerinin akıcı bir öyküsüydü söz konusu
olan...Çoban yolculuğunu yaşarken hayata yön veren manevi
güçlerle burun buruna gelişini biraz gizemli bir üslubla anlatıyor ve
Batı’nın huzursuz insanına kader ve getirdiklerine teslimiyet öneren bir
arkaplan üzerinde öyküsünü sunuyordu. Bugüne kadar dünyada 7,5 milyon
gibi bir satış rakamına ulaşan bu küçük kitabı
günümüz insanı için çekici yönü de bu arkaplan olmalıdır.
Buna karşılık Gariblerin Kitabı’nda Londra’da
bir üniversite kütüphanesinin “İslam Yazmaları” bölümü sorumlusunun –kiyazar
Ian Dallas’tır bu kişi- duvarda asılı bulduğu ve “Berekatü Muhammed”
yazısını içeren bir kufi istifin anlamını çözmeğe çalışırken başlayan ve
nihayet Fas’ta İslam ile tanıştıktan kısa bir süre sonra zahiri İslam’ın
derunundaki batıni gerçeklik yani tasavvuf ; en somut ölçüleri ile en
soyut boyutlarına hayret verici bi r
beceriyle ulaşılarak anlatıldığı tasavvuf vardı. Bu ifadelerimin ne
derece hakkı teslim ettiğini anlamanız için yanda kitapdan “denizden
birkaç damla su” misali vereceğim alıntılara göz atmanız yeterli
olacaktır.
Gariplerin Kitabı'ndan Alıntılar
"...Şafak vaktine yakın bir zamanda
rüya gördüm. Bir yükseklikte, rüyaların rüya olduğu bir yerdeyim. Yanı
yöresi belirgin değildi bulunduğumuz yerin. Altı ve üstü yoktu. Hep
beyazlar giyinmiştik. Anlamadığım bir dilden duyduğum sesler kulağımdan
eksilmiyordu. Kendimi bir adamın önünde secde eder halde gördüm. Adam
ışıltılı bir canlılık içine gömülmüştü ve adamdan yayılan enerji benim
gözeneklerime işliyordu. Ona bakamıyor ama onun bana baktığını
hissediyordum. Hem korku, hem de tatlı bir korunma duygusu içindeydim.
Beni o güne kadar duymadığım, uyanınca da hatırlamadığım bir adla
çağırdı..."
AYETLERDEN
İŞARETLER’den Alıntılar:
"...Dilin öğretilmiş olması onu keşfetmekten çok farklıdır. Çocuğun
büyümesi; ve önce özne/nesne ayırımdan fiil emirlere ve bütünlenmiş
cümlelere, sonra da büyük bir hızla gramer kalıplarını öğrenmeye,sözdağarcığını
genişletmeye geçişle süren büyüme çağı kavrayış yetisindeki büyük
sıçramaların Ademi döneminde dilin öğrenilmesiyle karşılaştırılması buna
bir "misal" oluşturabilir. Kavrama yetisidir asıl kavranması
gereken!Dil, daha önceden verilmiş olarak, organizmanın genetik gücünde
"var"dır. Bu sadece zeka değil, ses organı da içinde olmak üzere
organizmanın tüm beceri gücüdür..."
"...Şizofreni
-kişilik çatlaması- endestri kültürünün deliliğiydi. İçekapanış, günümüz
toplumunun deliliğidir; İnsan denen mahluk bir otomaton'a, tümüyle
şartlandırılmış bir makinaya indirgenmiştir..."
YARINKİ İSLAM’dan
Alıntılar:
"...Dün Avrupa'nın, Kuzey Amerika'nın başına ne gelmişse, bugün dünyanın
öteki kesimlerinin başına da o gelmektedir. İnsanlar programlanmakta ya
da kendilerine kişilik veren, kendilerine değer kazandıran geleneksel
yaşayış biçimlerini terketmeye zorlanmaktadırlar. Bu yaşayış-biçimleri
bir daha ele geçirilmemek üzere yitirilmektedir.
"...Bizim
mücadelemiz, işte bu sosyal yolun ve eylemin kaidesini sosyal düzenin (Şeriat'in)
zahiri görüş alanı dahilinde yükseltmek içindir; ve gene, Yaratıcı'nın
huzurunda rükuya varma, secdeye kapanma gibi vecibeleri yerine getirmek
suretiyle aynı görüşalanı dahilinde batıni yaşantımızı derinleştirmek (
Hakikat) içindir.
O nedenle, halk
arasındaki en küçük parçanın durumu, zahiri bakışla bütünün durumu
demektir; tıpkı halk arasında en büyüğünün konumunun, batıni bakışla
herkesi ışıtan bir konum oluşu gibi.
Mevcut toplum barbar
ve üfürükçü bir toplumdur. İslam toplumu medeni ve maneviyatçıdır.
Mevcut sosyal yapılar, modası geçmiş ve insani tasarı için yıkıcı
yapılardır; onun içindir ki bunların çökertilmesi gereklidir. yeni
çağın aradığı model İslam'dır; budur insanı tasarıya yeniden rahmet ve
bereket katacak olan inşallah..."
(Bu
yazı Dr. Hayati BİCE imzası ile Yeni Şafak gazetesinin 28 Kasım
1997 Cuma günkü nüshasında yayınlanmıştır.) |