Osmanlıların kuruluş
devrinde Bursa'da yaşayan büyük velî. İsmi Muhammed, lakabı
Şemsüddîn'dir. Babasının adı Ali'dir. 1368 (H.770) senesinde Buhârâ'da
doğdu. Soyu, Peygamber efendimize dayanır. Ona, Buhârâ'da doğduğu için
Muhammed Buhârî, Seyyid olduğu için Emîr Buhârî, Yıldırım Bâyezîd Hanın
dâmâdı olduktan sonra da Emîr Sultan denilmiştir.
"Ey oğlum! Peygamber
efendimizi, babandan, anandan daha fazla sevmelisin. Soyunla
öğünmemelisin, ağzından hiç yalan çıkmamalı. Her günü ömrünün son
günüymüş gibi tamamlamaya çalışmalısın. İlim öğrenmekte aslâ erinip
üşenmemelisin. Ak sakallı da olsan, düşmanla cihâdı bırakmamalısın.
Selâm vermeden hiç bir topluluğa girmemelisin. Nikâhsız bir kadınla
oturmamalısın. Kur'ân-ı kerîm rehberin, hadîs-i şerîfler ise yol
göstericin olacaktır.
Muhterem pederleri ile bir
gün tenhâ bir yerde sohbet ediyor ve bir âyet-i kerîmenin tefsîri
hakkında konuşuyorlardı. O sırada kalbi mahzûn, çok çocuk sâhibi,
borçlu, sıkıntılar içinde bir kişi gelip, perişân hâlini; "Buhârâ'da bir
bahçem vardı. Onun mahsûlü, her sene çoluk çocuğumun nafakasını
karşılıyor ve ben de helâlinden geçiniyordum. Takdîr-i ilâhî, birgün bir
fırtına esti. Bahçemde bulunan tâze ağaçları ve yeni bitmiş sebzelerin
çoğunu kuruttu. Bu durumda geçinmeğe gücüm olmadığı için, çoluk çocuğumu
terk ettim. Ey Resûlullah'ın evlâdı! Allahü teâlânın zayıf ve bîçâre
kulu olan bana, inâyet gözüyle bak. Ayağına düştüm, bana yardımcı ol."
diye anlattıktan sonra, yüzünü Emîr Sultân'ın babası Ali'nin ellerine
sürdü. Emîr Sultân'ın mübârek pederi de; "Cenâb-ı Hak inşâallah seni
arzuna kavuşturacaktır." diyerek onu tesellî etti. O ânda Emîr Sultan
hazretleri, o ihtiyara merhamet etmeyi ve şefkatli davranmayı aklından
geçirdi. O gece Emîr Sultan, bu muhtâç ihtiyarın bahçesine gizlice
varıp, gönülden Allahü teâlâya duâ ederek yalvardı ve; "Ey nîmetler
veren ve rızıkları taksim eden Allah'ım! Bu fakîrin ağaçlarını ve ekip
diktiği sebze ve meyvelerini eski canlılığına kavuştur." deyip, mübârek
ellerini yüzlerine sürdü. Daha sonra Allahü teâlânın izni ile o fakîrin
bahçesinde bulunan ağaçlar ve ekili sebzeler yeşerip canlandı. Sabah
olunca, ihtiyarın kalbine, ilhâm-ı ilâhî geldi ve hemen bahçesine gitti.
Bahçesine girince ağaçların çiçeklenmiş, tâze yaprakları çıkmış ve
sebzelerin de canlanmış olduğunu gördü. İhtiyar adam bu durum karşısında
hayrete düştü. Bahçenin bir köşesinden bostana baktı ve; "Ey rızkı veren
ve mahlûkâtı yaratan Allah'ım! Yalvarmam ve niyâzım sanadır. Bana bu
garip sırrı bildir. Yoksa bostanıma hazret-i Hızır mı geldi de, bahçemin
ağaçları ölü iken hayat suyunu içip yeşerdi?" dedi. O esnâda Emîr
Sultan, bahçenin bir köşesinden göründü. İhtiyar durumun hakîkatini
anlayıp, hemen Emîr Sultan'ın ellerine sarılmak istediğinde, o gözden
kayboldu. Emîr Sultan'ın duâsı bereketiyle, bahçedeki ağaçlar ile
sebzelerin yeşerip, evvelki gibi meyveli olduğuna şükretti. İhtiyâr,
Allahü teâlânın kudretine hayran kalıp, başından geçenleri Buhârâ
halkına anlattı. Halk gelip, bahçenin hâlini görünce, hayret etti. Bu
kerâmeti görünce insanlar, Emîr Sultan hazretlerinden duâ talebinde
bulundular.
Medîne'ye geldiği zaman,
kalacak bir yer bulamadı. Seyyidler için ayrılmış bir oda olduğunu duydu
ve oraya gitti. Orada bulunanlar, seyyid olduklarını ve odanın
kendilerine tahsis edildiğini söyleyerek, Emîr Sultan'ı yanlarına almak
istemediler. Emîr Sultan onlara; "Ben de seyyidim." dedi ise de
dinlemediler. Hattâ; "Senin seyyid olduğunu burada kim bilir? Seyyid
olsaydın hâlinden belli olurdu." dediler. Emîr Sultan onlara; "Ben de
burada, Allah'ın garib bir kuluyum. Bizim yolumuzda gurûr ve kibir
yoktur. Gelin berâber kâinâtın efendisi Resûlullah efendimizin türbesine
gidelim. Selâm verelim. Hangimizin selâmına cevap verirse, onun
nesebinin sahîh olduğu belli olsun." dedi. Bu teklif üzerine, onlar
türbeye dahî gitmeden, yüzlerini Resûlullah efendimizin türbesine
dönerek; "Esselâmü aleyke yâ ceddî!" dediler. Fakat hiçbirine cevap
gelmedi. Emîr Sultan, ihlâs ve şevkle; "Esselâmü aleyke, yâ ceddî!"
dedi. Resûl-i ekrem mübârek sesiyle; "Ve aleyküm selâm, yâ veledî!" diye
cevap verdi. Bunun üzerine orada bulunanlar, görünüşte fakîr ve hakîr
gibi olan Emîr Sultan karşısında büyük bir mahcûbiyet duydular ve af
dilediler.
Emîr Sultan hazretleri,
Medîne-i münevvereye yerleşmek ve ömürlerinin sonuna kadar orada kalmak
niyetinde iken, bir rüyâ gördü. Rüyâsında Peygamber efendimiz ve
hazret-i Ali yanyana oturmuş hâlde idiler. O da gidip edeble yanlarına
diz çöküp oturdu. Hazret-i Ali ona; "Ey Oğlum! Sana cenâb-ı Hak
tarafından ceddin Muhammed'in sünnetini, takvâ yoluyla öğretmen için Rum
iline gitmen işâret olundu. Senin önünde, ilerliyen nûrdan üç kandil
belirecek, o kandiller nerede gözünden kaybolursa orada kalacaksın.
Mezarın da orada olacak." dedi. Emîr Sultan uykudan uyanınca; "Demek ki
takdîr-i ilâhî böyle." diyerek yola çıktı. Hazret-i Ali'nin dediği gibi,
üç kandil ona kılavuzluk etti.
Emîr Sultan, Medîne'den
yola çıkıp Bursa'ya doğru gelirken, yolda bir beyin oğlu, Emîr Sultan'ı
gördü ve kalbi ona talebe olmaya meyletti. Hemen silâhlarını bırakıp,
Emîr Sultan'ın yanına gitti. Ondan kendisini talebeliğe kabûl etmesini
istirhâm etti. Emîr Sultan onu talebeliğe kabûl etti. Bir süre sonra bir
yol kavşağına vardılar. Oranın yerlisi olan bir kişi, yolun birinde,
geçit vermeyen bir ejderhâ, büyük bir azman yılanın olduğunu söyledi ve
o yoldan gitmemelerini tenbih etti. Emîr Sultan'ın önünde giden kandil o
yolu gösterdiği için, o yoldan ilerlediler. Bir süre sonra yol kenarında
bir ejderhânın uzandığını gördüler. Ejderhâ, sanki avını bekler gibi
değil de, şerefli bir misâfiri bekler bir hâldeydi. Emîr Sultan hâriç,
herkes ürkek bir hâlde ve endişe içinde yürüyordu ve; "Acabâ ejderhâ ne
yapacak? Kâfileden kimlere saldıracak?" soruları zihinlerini
kurcalıyordu. Kâfilenin önünde bulunan Emîr Sultan, ejderhâya
yaklaşınca, ejderhâ derhâl Emîr Sultan'ın devesinin ayaklarına
kapanarak; "Hoş geldiniz Şeyhim! Emrinizdeyim!" dedi. Kâfiledekiler bu
durumu hayretler içinde seyrettiler. Fakat onlara yolda katılan bey
oğlu, bu duruma pek inanmadı. O sırada ejderhâ, derhâl onun üstüne
atladı. Beyzâde; "Aman Allah'ım! Yâ Emîr bana yardım et!" deyince, Emîr
Sultan ejderhâya onu bırakması için işâret etti. Bunun üzerine ejderhâ,
derhâl geri dönerek oradan uzaklaştı. Böylece, gencin kalbindeki şüphe
gitmiş oldu.
Emîr Sultan'ın kâfilesi,
Sakarya Nehri kenarında bulunan bir bahçede konaklamıştı. Bahçede her
çeşit meyve vardı. Fakat talebelerden birinin canı hurma istedi. O
sırada talebenin önünde bir hurma ağacı yükseldi. Üzerinde olgun
meyveleri vardı. Ama talebe, olup biteni bir türlü anlamadı. "Acabâ
eskiden burada mıydı? Yoksa ben bunu görmedim mi?" soruları zihnini
kurcaladı. Bunu fark eden Emîr Sultan; "Canın hurma yemek istiyordu,
işte hurma, al ye!" buyurdu. Bunun üzerine talebe, bu durumun hocasının
kerâmeti olduğunu anladı.
Bu sırada Yıldırım Bâyezîd
Han Macarlarla savaşıyordu. Düşman kuvvetleri, Osmanlı ordusuna büyük
zâyiât verdiriyordu. Bu esnâda bir genç, yaralıların yaralarını sarıyor,
bâzan da ellerini açıp duâ ediyordu. Kolundan yaralanan Yıldırım Bâyezîd,
bu genç askerin gayret ve mahâretle yaraları sardığını görünce, o gence
karşı kalbinde bir yakınlık hâsıl oldu. Yanına kadar giderek; "Benim de
kolumda yara var, yaramı sar!" deyince, Emîr Sultan cebinden bir mendil
çıkarıp; "Buyurun Pâdişâhım, sizin yaranızı da bu mendil ile sarayım."
dedi. Sabah olunca, sarılan bütün yaraların iyi olduğunu, askerlerin
ayağa kalktıklarını Yıldırım Bâyezîd Hana haber verdiler. Yıldırım
Bâyezîd de merak edip kendi yarasını açarken, kolundaki mendilin,
hanımının nişanlı iken kendisine hediye ettiği mendilin yarısı olduğunu
farketti. Akşam yaraları saran askerin, yanına getirilmesini emretti.
Fakat o kimseyi bulamadılar.
Osmanlı ordusu daha sonra
Niğbolu Kalesi önlerine geçti. Niğbolu Kalesinin fethi için günlerce
kanlı çarpışmalar oldu. Kale bir türlü feth edilemedi. Hücûmların en
şiddetli ânında, daha önceki muhârebede askerlerin yaralarını saran
genç, kale kapısını ardına kadar açtı. Yıldırım Bâyezîd ve askerleri
kaleye girdiler. Kaledekiler, bu durum karşısında teslim olmak
mecburiyetinde kaldılar. Zaferden sonra bu genci aradılar, bir türlü
bulamadılar. Yıldırım Bâyezîd Han, Rumeli fethinden sonra Bursa'ya
gelmeyip Edirne'de konakladı.
Bu sırada Yıldırım
Bâyezîd'in kerîmesi (kızı), rüyâsında Peygamber efendimizi gördü.
Resûl-i ekrem ona; "Oğlum Muhammed Buhârî ile evlen, sakın beni kırma ve
sözümü dinle!" buyurdu. Temiz rûhlu, edeb ve hayâ sâhibi Hundî Fâtıma
Sultan, rüyâsını kimseye söyleyemedi. Ertesi gün yine Resûl-i ekremi
rüyâda gördü. Server-i âlem, ona; "Eğer âhirette benden şefâat etmemi
istiyorsan, Muhammed Buhârî ile evlen." buyurdu. Hâlbuki Hundî Fâtıma
Sultanın, Rumeli Beylerbeyi Süleymân Paşa ile evleneceği söylenmekte
idi. Emîr Sultan, zâhiren fakîr ve garîb bir kimse idi. Hundî Sultan, bu
çâresizlikler içinde bunalıp, duâ etti. "Acabâ Emîr Buhârî'nin bundan
haberi var mı?" dedi. Kiminle ve nasıl haber gönderebileceğini
düşünüyordu. Sonra kendisi gibi edeb ve hayâ sâhibi hizmetçisine
rüyâsını anlattı ve durumu Emîr Sultan'a bildirmesini söyledi.
Hizmetçisi gidip durumu Emîr Sultan'a anlatınca, o; "Bizim de
mâlûmumuzdur. Nikâhımız, Allahü teâlâ tarafından kıyıldı. Dînimiz üzere
burada da kıyılması gerekir. Durumu Hundî Fâtıma Sultan'a iletin." dedi.
Bunun üzerine Emîr Sultan, dünürler gönderip sultânın kızını istedi.
Fakat Vâlide Sultan kızını vermek istemeyip, işi zora sürerek,
dünürlere; "Emîr Sultan'a söyleyin, kırk deve yükü altın getirirse
kızımı veririm." dedi. Emîr Sultan hazretleri de; "Sultan vâlidemiz
develeri göndersinler, isteklerini yerine getirelim. İstediği altınları
gönderelim." deyince, sarayı bir telâş aldı. Bu işe kimsenin aklı
ermedi. Böyle fakir bir dervişin kırk deve yükü altını nasıl vereceğini,
şaşkınlıkla karşıladılar. Saraydan kırk deveyi Emîr Sultan'a götürdüler.
Emîr Sultan, develerle birlikte Nilüfer Çayının kenarına gitti. Develeri
getirenlere; "Heybeleri bu kumlarla doldurun, sizler de istediğiniz
kadar alın. Aldığınız altın olsun." buyurdu. Kimisi şüphe ederek bir şey
almadı. Kimisi de heybeleri ve keselerini doldurdular. Kırk deveden
meydana gelen kervan saraya girince, Emîr Sultan; "Boşaltın, istediğiniz
altın olsun." dedi. Heybeler boşaltılınca, hepsi altın oldu. Kimi
kendisi için de almadığı, kimisi de yolda aldıklarını döktüğü için çok
pişmân oldu.
Emîr Sultan ile Hundî
Fâtıma Sultan'ın evlenmelerine karar verilince, Fâtıma Sultan, kendi el
işlemesi gömlek ve çamaşırları Harem ağası ile Emîr Sultan'a gönderdi.
Emîr Sultan, bohça geldiği zaman bir odada mangal yakmış, talebeleri ile
sohbet etmekte idi. Harem Ağası içeri girip; "Vâlide Sultan'dan."
diyerek, bohçayı Emîr Sultan'a verdi. Bohçayı bir kenara bırakan Emîr
Sultan, onların sıhhat ve âfiyetleri için duâ etti. Sonra bohçayı açıp,
içinden bir mendil aldı. Mendilin içine birkaç köz parçası koyup,
mendili kapadı. Tebessüm ederek Harem Ağası'na; "Vâlide Sultan'a selâm
söyleyiniz. Biz fakir dervişlerin, sultânlara hediyesi ancak böyle köz
parçaları olur. Kabûl etmelerini arz ederim." dedi. Harem Ağası,
herkesin şaşkın bakışları arasında oradan ayrıldı. Yolda giderken
mendilin yanıp yanmadığını merak etti; fakat mendilden duman bile
çıkmıyordu. Saraya kadar kendisini zor tuttu. Hediyeyi Vâlide Sultân'a
teslim etti. Mendil sarayda olanların merakları arasında açıldı.
Mendilin içinden ateş tâneleri değil, gözleri kamaştıran elmas parçaları
çıktı. Bu durumun, Emîr Sultan hazretlerinin kerâmeti olduğu anlaşıldı.
Nikâh haberi Edirne'ye
ulaşınca, Yıldırım Bâyezîd, Kapıkulu askerlerinden kırk askeri Süleymân
Paşanın emrine vererek, Emîr Sultan'ın ve Hundî Hâtun'un başlarını
getirmesi için Bursa'ya gönderdi. Süleymân Paşa Bursa'ya gelince, Vâlide
Sultandan onları istedi. Vâlide Sultan vermeyince, kırk asker, Vâlide
Sultan'ın sarayına saldırdı. Vâlide Sultan, onların bu saldırısından
korktu. Emîr Sultan onun bu hâlini görünce, ona; "Bu dehşet ve korkunuz
nedir? Allah aşkına söyleyin." dedi. Sonra Vâlide Sultan'a "Şu yayı alın
ve oku gerin. Ben bakayım siz atın." dedi. Vâlide Sultan; "Ben ok
atamam." deyince, Emîr Sultan; "Siz oku takın, o kendiliğinden gider."
dedi. Bunun üzerine Vâlide Sultan, pencereden askerlere karşı oku kirişe
koyup, bıraktı. Yeşil ok, parlayarak gidip kırkına saplandı. Askerler
derhâl kaçtılar. Vâlide Sultan; "Yâ Emîr Sultan! Niye oku sen atmadın da
bize attırdın?" diye sorunca, Emîr Sultan; "Eğer oku biz atmış olsaydık,
hem o askerlerin, hem de Osmanoğullarının nesilleri helâk olurdu. Onun
için bu işi size yaptırdık." dedi.
"Mektubuma, dâimâ kullarına
acıyıcı olan Allahü teâlânın adıyla başlarım. İnsanların en âcizi olan
ben, Türk ve İslâm memleketlerinin koruyucusu, Osmanoğullarının övündüğü
ve Hak uğruna savaş edenlerin başkanı, İslâm dîninin ve müslümanların
yardımcısı olan, Pâdişâhımın ömrünün uzun olmasını ve evlâdının çoğalıp
kıyâmete kadar şan ve şerefle yaşamasını Rabbimden niyâz ederim.
Sultânımızın şunu bilmesi
gerekir. Bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ'dan önce, Îsâ aleyhisselâm,
kendine inananlardan üç kişiyi Hak dîne dâvet için bir beldeye
göndermişti. Fakat oranın halkı, onları yalanlayıp ödürdüler. Bu
cinâyeti işledikten sonra, sevinerek evlerine gittiler. Cenâb-ı Hak
onların bu davranışlarından râzı olmadı ve Cebrâil aleyhisselâma, o
belde üzerinde yürekleri parçalayıcı, korkunç ve keskin bir sesle
haykırmasını emretti. Cebrâil aleyhisselâm haykırınca, oradakilerin
hepsi bir anda öldü. Böyle büyük bir felâkete düşmekten Allahü teâlâya
sığınırız.
Şimdi bizim de
Sultânımızdan bir ricâmız vardır. Dün öldürülmesini emrettiğiniz Emîr
Sultan, Resûl-i ekremin neslinden hürmete değer bir insandır. Bu zât
gibi temiz kalbli, Peygamber neslinden bir kişi, zamânımıza kadar
Anadolu'ya ayak basmamıştır. Buna benzer aslı temiz bir kimseyi elleri
hediyeler dolu davetçiler göndererek Buhârâ'dan Anadolu'ya getirmeye
çalışsaydınız, sizin için ebedî bir şeref olurdu. Böyle yapmadığınız
hâlde, mânevî irâde üzerine yurdumuza gelen bu zât dolayısıyla Peygamber
efendimize yakınlık kazandığınız takdirde, dünyâ ve âhiret saâdetiniz
artacaktır.
Şunu da bildireyim ki, bu
dâmâdınız, Peygamber efendimizin; "Ümmetimin âlimleri, İsrâiloğullarının
peygamberleri gibidir." buyurduğu kimselerdendir. Bizim böyle
seyyidlerden gördüğümüz feyz eserlerini, hazret-i Muhammed'den sonra
kimse göstermemiştir. Eğer bir daha onun başını kestirmek için asker
gönderirseniz, bütün yurdumuzun felâketi olacağından şüphemiz yoktur.
Son ferman sultânımızındır."
Aradan günler geçtikten
sonra Bursa'ya dönen Osmanlı ordusunu ve sultânı karşılayanlar arasında
Emîr Sultan da vardı. Yıldırım Bâyezîd, onunla selâmlaşınca, harb
meydanında askerlerle kendi yarasını saranın bu genç olduğunu anladı.
Sultan, ona şifreli olarak; "O el çabukluğu ne idi?" diye sordu. Emîr
Sultan; "Allah'ın kuvvet ve yardımı, o bîat edenlerin vefâ ve
sadâkatlerinin üzerindedir." (Feth sûresi: 10) meâlindeki âyet-i
kerîmeyi okudu. Yıldırım Bâyezîd; "Ya o mendilin yarısı ne oldu?" diye
sorunca, Emîr Sultan; "Babacığım, o mendilin yarısı cebimdedir. Bendeniz
dâmâdınız Muhammed Şemseddîn." dedi. Yıldırım Bâyezîd Han atından inerek
onunla kucaklaştı ve gözyaşlarını tutamıyarak ikisi de ağladılar.
Sultan Yıldırım Bâyezîd
Han, Niğbolu zaferinden sonra kazanılan ganîmetler ile müslümanların
ibâdet etmeleri için, Bursa'nın güzide bir yerinde câmi yaptırmak
istedi. Bu durumdan vezîrini de haberdar etti. Bugünkü Ulu Câminin yeri
uygun görüldü ve arsa sâhiplerine mülklerinin bedelleri verildi. Herkes
gönül rızâsıyla arsalarını verdiler. Fakat câminin inşâ edileceği yerde
bir ihtiyar kadıncağızın evi vardı. Bu hanım; "Ben evimi satmam." diye
inâd etti. Ona; "Bize bu ev mutlaka lâzım." denildi ise de, hiçbir
kimsenin, sözünü dinlemedi. Sultan Yıldırım Bâyezîd Han da o kadının
yanına gidip, durumu anlattı. Fakat, kadını fikrinden döndüremedi. Sonra
Sultan, dîvânı toplayarak bu husûsu görüştü. Dîvânda, Emîr Sultan
hazretlerine durumun bildirilmesi ve ona göre hareket edilmesi kararına
varıldı. Sultan Bâyezîd, Emîr Sultan'ın huzûruna giderek durumu anlattı
ve; "Sizin hizmetinize muhtâcız, yoksa câmi-i şerîf yapılamaz." dedi.
Emîr Sultan; "Her işin gerçekleşeceği bir vakit vardır." diyerek Sultânı
teselli ve teskin etti. O gece ihtiyar kadın rüyâsında, mahşer günündeki
hâlini gördü. Herkes Muhammed Mustafâ'dan şefâat umup, Cennet tarafına
gidiyordu. İhtiyar kadın da onlar gibi Cennet'e gitmek istedi. Fakat
yürümeye gücü olmadığı için, Arasat meydanında yapayalnız kaldı. Bunun
üzerine ihtiyar kadın feryâd etmeye başlayınca, zebâniler ona; "Niye
ağlıyorsun?" diye sordular. İhtiyar kadın; "Müslüman tâife Cennet'e
gitti. Ben kaldım, onun için ağlarım." dedi. O sırada gâibden bir ses;
"Eğer sen de Cennet'e gitmek istersen, Yıldırım Bâyezîd Hana evini sat,
inâd etme, yoksa inatçılardan olup, ehl-i nâr, cehennemlik olursun."
dediği ânda, ihtiyar kadın hemen uyandı. Uyandığı zaman, evinin bir nûr
ile kaplanmış olduğunu gördü. "Elhamdülillah ben de Cennet ehli oldum."
diyerek sabaha kadar ibâdetle meşgûl oldu. Sonra gönül rızâsı ile evini
sattı ve câminin yapılmasına vesîle oldu.
Emîr Sultan çok gayret
göstermesine rağmen, Tîmûr-Yıldırım çarpışmasının önüne geçemedi. İki
müslüman-Türk ordusunun birbirleri ile savaşmasını istemeyen Emîr
Sultan, sonucun ne olacağını da çok iyi biliyordu. Ankara Savaşının
başlamasına çok az bir zaman varken, hanımı Hundî Hâtun; "Niçin babamı
yalnız bırakıyorsunuz yâ Emîr?" diye sordu. Emîr Sultan; "Telâşın
boşunadır yâ Hundî! Bu savaş bizim aleyhimizedir. Bunu muhteşem
pederinize daha önce arzettim." deyince, hanımı; "Ne olursa olsun. Şu
anda babamın yanında olmanızı arzu ediyorum." dedi. Hanımının isteği
üzerine Allahü teâlânın izniyle bir anda cepheye vardı. Orada Sultan
Bâyezîd Han ile görüşmesine rağmen, kararından dönmeye niyetli olmayan
Pâdişâhı, savaştan vazgeçiremedi. Emîr Sultan'ın îkâz ettiği şekilde,
savaş Yıldırım Bâyezîd'in aleyhine sonuçlandı.
Ankara Savaşından sonra
Tîmûr Hanın ordusu Bursa önlerine gelip konakladı. Ordu uzun süre burada
kaldığı için, Bursa'da yiyecek tükendi ve halk sıkıntı içine düştü.
Bunun üzerine halk Emîr Sultan'a gidip yardım istedi. Emîr Sultan
onlardan birisine; "Tîmûr'un ordusuna git, orada kumral sakallı, kırmızı
yüzlü, kimsenin yüzüne bakmayan, bizi yürekten sevenlerden bir eskici
var. Ona selâm söyle ve bir aydan beri müslümanlar yiyeceksiz kaldı.
Göçmezler mi acabâ? de!" buyurdu. Bu emri alan kişi, Tîmûr'un
ordusundaki eskiciyi buldu ve Emîr Sultan'ın sözlerini nakletti. Eskici
Baba; "Evet, buraya geleli epey oldu. Artık göç vakti geldi." diyerek
elindeki iğne ipliği bir kutuya yerleştirdi. O anda orduda toplanma
hazırlıkları başladı. Kısa süre sonra Tîmûr'un ordusu şehri terk etti.
Yıldırım Bâyezîd'in Ankara
Savaşı mağlubiyetinden sonra, Amasya'da bulunan Şehzâde Çelebi Mehmed,
bir gün Molla Ali'yi huzûruna dâvet edip dedi ki: "Yâ Molla Ali! Meydana
gelen hâdiseden ibret aldın mı? Babam Yıldırım Bâyezîd'in başına gelen
musîbet ve belâların sebeplerini düşünebiliyor musun? Görüyorsun ki,
herbirimiz bir yere ayrıldık. Kardeşim Mûsâ Çelebi, Îsâ Çelebi'nin
üzerine yürüdü ve Bursa'da tahta oturdu. Kardeşim Süleymân Çelebi ise
Edirne'de tahta oturdu. Düşman bizden korkarken, şimdi biz âleme maskara
olduk. Özellikle Edirne'de oturan kardeşim Süleymân Çelebi'nin fitne ve
fesâdından korkulur. Din ve devlete taşıdığım iyi niyet ve gayret, bu
olaylar karşısında beni daha da hassas kıldı. Gel seninle tac ve taht
düşüncesini terk ederek hacca gidelim!" Çelebi Mehmed hem söylüyor, hem
ağlıyordu. Akşam ikisi de istihâreye yattı. Çelebi Mehmed rüyâsında
dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr'ı gördü. Yanında Emîr Sultan vardı. Ona bir
kılıç, bir de eğerlenmiş at vererek; "Haydi yiğidim! Din esâslarını
ikâme eyle!" dediler. Çelebi, ata binmek istemediği hâlde, çâresizlik
içinde binmek zorunda kaldığını ve Gelibolu istikâmetine hareket
ettiğini gördü. Molla, aynı gece rüyâsında Bursa'da olduğu ve Çelebi
Mehmed'i tahtın üstünde, Mûsâ Çelebi'yi ise tahtın altında gördü. Bunun
üzerine Mehmed Çelebi, Bursa'ya hareket etti ve Osmanlı tahtına geçti.
Rüyâda gördüğü gibi Osmanlı tahtına sâhib oldu.
Bir gün sohbet esnâsında
bir zât, Emîr Sultan'a, Peygamber efendimizin mîrâca çıkmasının cismânî
mi, yoksa rûhânî mi olduğunu sordu.ÊEmîr Sultan hazretleri buyurdu ki:
"Ceddim Resûl-i ekrem, mîrâca bedeniyle çıktı. Mekânsız, zamansız,
cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız,
vâsıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Bu hususta kimsenin şek ve
şüphesi olmasın. Bunun doğruluğu, Necm sûresinde bildirilmiştir. Resûl-i
ekrem için cümle melâike ve bütün mahlûkât salevât getirirler. Böyle
yüksek bir zâtın mîrâcında, bedenen veya rûhen olmasında şüpheye gerek
yok. Bu beden, göz ve kulaklar, günde bir defâ değil, dört yüz kere
mîrâc yapabilir. Buna şüphe etmemek gerekir. Allahü teâlâ bir hadîs-i
kudsîde; "Ey Habîbim, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım."
buyuruyor. Bu hadîs-i kudsî, bunun doğru olduğunu gösterir."
Talebelerinden birisi
anlatır: Bir gece rüyâmda şöyle gördüm: Bursa'nın uzak kasabalarından
birkaç kişi: "Bursa'da bir evliyâ var. Allahü teâlânın izniyle ne
hâcetin varsa verirmiş." diye yola çıktılar. Ben de yatakta yatıyordum.
Onların dediklerini duyunca, aralarına katılarak, biz de duâsını alalım
diye birlikte Bursa'ya gittik. Dergâha girip Emîr Sultan'ı görünce
bayılmışım. Aklım başıma gelince, ayağa kalkacak tâkati bulamadım.
Emekliye emekliye Sultan hazretlerinin yanına vardım. "Sultânım, beni
talebeliğe kabûl edin!" dedim. "Kâbûl eyledik!" diyerek mübârek elleri
ile sırtımı sığadılar. Heyecanla uyandım. Rüyâmı anneme anlattım ve
tâbir etmesini istedim. Annem; "Sen hemen o büyük velînin yanına koş,
himmetine kavuşarak duâsını al." dedi. Hemen yola çıktım. Bir grup
insanın, rüyâmdaki gibi; "Gidip Emîr Sultan'ı ziyâret edelim. Onun
duâsını alalım." diye yürüdüklerini gördüm. Aralarına katılarak,
rüyâmdaki gibi, sırayla dergâha girip huzûrlarına çıktık. Emîr Sultan'ın
mübârek nazarlarına kavuşunca, aklım başımdan gitti. Düşüp bayıldım.
Aklım başıma gelince, ayağa kalkamayıp, emekliyerek ayak uçlarına kadar
gittim. "Bizi talebeliğe kabûl buyurun Sultânım." deyince; "Biz seni
talebeliğe kabûl edeli kırk yıl oldu." buyurdular.
Hacı Bayrâm-ı Velî, Emîr
Sultan ile sohbet etmek için talebelerinden bir kısmı ile Bursa'ya
gitti. O sırada Emîr Sultan'ın Bursa kalesi kenarındaki evleri harâbeye
döndüğü için, ustalar tarafından tâmir ediliyordu. O esnâda marangozlar
ellerinden büyük bir ağacı düşürdüler. Emîr Sultan'ın mübârek bakışları
düşen ağaca ilişince, ağaç boşlukta kaldı. Hacı Bayrâm-ı Velî bu olaya
şâhid oldu ve içinden; "Herhâlde Emîr Sultan, bana kerâmetlerinden
birini göstermek istedi." diye geçirdi. Emîr Buhârî ona; "Biz, bununla
size kerâmet göstererek evliyâdan biri olduğumuzu isbatlamak istemedik.
Kale kenarında çocuklar oynuyorlardı. Ağaç onların başına düşüp
ezilmesinler diye böyle yaptık. Gâyemiz, çocukları büyük felâketten
kurtarmaktı." dedi. Çocuklar oradan kaçtıktan sonra ağaç yere düştü.
Bursa tüccarlarından Hoca
Kâsım, Emîr Sultan'a bir sarık hediye etti. O da, tüccâra bir mikdâr
para verdi. Hoca Kâsım, o parayı alarak kesesine koydu ve çarşıda
gezerken, otuz bin dirheme satılan büyük bir elmas gördü. Onu almak
istedi, fakat kesesinde o kadar çok para olmadığını bildiği için üzüldü.
Sonra aklına, kesesindeki paraları saymak geldi. Paraları sayınca, otuz
bin dirhemden fazla olduğunu hayretle gördü. Hemen o elması aldı. Aynı
gün elmastan anlayan bir yahûdî, o elmasa yüz otuz bin dirhem verince,
Hoca Kâsım yahûdîye elması sattı. Bunun Emîr Sultan'ın bir kerâmeti
olduğunu anlayan Hoca Kâsım, Emîr Sultan için bir dergâh yaptırdı.
Sarı Yûsuf şöyle anlatır:
"Bir gün Bursa'da, Emîr Sultan'ın huzûrunda oturuyorduk. Emîr Sultan
sohbet ediyordu. O ânda hiç başıma gelmeyen bir şey oldu. Âniden uykum
geldi. Öyle ki, göz kapaklarımı kaldıramıyordum. Durumu fark eden Emîr
Sultan; "Biraz uyu!" diyerek bana izin verdi. Ben de uyudum. Bir süre
sonra korkulu bir rüyâ görerek uyandım. Emîr Sultan'ın elinde bir kalkan
vardı. Tekrar uyuya kaldım. Yine korkulu bir rüyâ görerek uyandım. Emîr
Sultan'ın elinde aynı kalkan duruyordu. Uykum kaçtı ve merakla Emîr
Sultan'a kalkanı neden tuttuklarını sordum. Emîr Sultan şöyle cevap
verdi: "Kırım'da bizi seven bir zât var. Şu ânda gönlümüze yönelmişti.
Bu meclisde uyumandan hâtırı incindi. Sana doğru ok attı. Ben de
kalkanla engel oldum. Yine attı, tekrar oka mâni oldum. Sonra o, senin
bizim müsâdemizle uyuduğunu anlayınca, pişman olup, okun sana
değmediğine şükretti."
Emîr Sultan, bir gün öğle
namazını kılmak için evinden dışarı çıktı. Talebeleri de onu tâkib etti.
İçlerinden Mûsâ Baba; "Sultânım! Ne olaydı, şurada bir su aksaydı da
müslümanlar namaz için abdest alsaydı." dedi. Bu sıra Emîr Sultan,
asâsına dayanmış tefekkür ediyordu. Eûzü Besmele çekerek, asâsını
yerinden oynattı. Oradan bir su kaynayıp coştu. Bunun üzerine talebeler,
Allahü teâlâya hamd ü senâ ettiler.
Emîr Sultan bir gün abdest
alırken, yanına bir talebesi geldi. Talebesine nereden geldiğini
sorunca, şehirden geldiğini söyledi. Emîr Sultan; "Bizim için ne
diyorlar?" deyince de; "Kimyâya mâliktir, diyorlar." cevâbını verdi,
bunun üzerine Emîr Sultan; "Kimyâ odur ki, akan su saf altın olur."
dedi. Daha sözlerini bitirmeden, kollarından akan sular altın oldu.
Şeyh Sinân şöyle anlatır:
Henüz küçük idim. Babamla bahçemize kavun, karpuz ektik. Ne kadar
çabaladık ise, ektiğimiz kavun ve karpuzlar bir türlü istediğimiz gibi
yetişmedi. Bir gün bostanda, üzüntülü bir şekilde oturuyordum. Babam ise
köye dönmüştü. O sıra âniden, at üstünde, yeşil kaftanlı bir zât peyda
oldu. Benden çekirdek istedi. Ben de verdim. Çekirdeği alıp tarlaya
saçtı. Bir ânda tarla çimlendi ve kavun, karpuz yetişti. Benden bir
karpuz istedi. Ben de koparıp verdim. Karpuzu ikiye böldü. Yarısını
kendisi aldı, diğer yarısını da babama vermemi tenbih etti ve; "Bana
Emîr Sultan derler. Söyle babana, seni Bursa'ya, benim yanıma getirsin."
dedi. Ben de; "Bâşüstüne, emrinizi yerine getiririm." dedim. Yeşil
kaftanlı zât, bir ânda kayboldu. Bir müddet sonra babam geldi. Kavun,
karpuzları yetişmiş görünce şaşırdı ve; "Ey oğul! Tarlaya Hızır mı
geldi? Yoksa Allahü teâlânın sonsuz kudretinden bir hikmet ve sırrın
tecellisi mi oldu? Çünkü, mevsim henüz ekilenlerin büyüme zamânıdır ama
ne hikmetse, bostan yetişmiş durumdadır." dedi. Sonra Allahü teâlâya duâ
etti. Ben babama, Emîr Sultan'ın dileklerini ve tenbihini aktardım.
Babam da; "Başım, gözüm üstüne!" diyerek, beni Bursa'ya Emîr Sultan
hazretlerinin huzûruna götürdü. Huzûra vardığımızda, çok yorulmuş ve
karnımız acıkmıştı. Emîr Sultan, hanımına yemek hazırlamasını söyledi.
Önümüze bulamaç yemeği geldi. Yemek çok lezzetli idi. Hayâtımda öyle
yemek yediğimi hatırlamıyorum. Uzun müddet Emîr Sultan'ın hizmetinde
bulundum. Sonunda; "Fesâd ehlini ıslâh eyle. Himmet ve inâyetle
müslümanlara nasîhat et. Tâ ki, senin Kur'ân-ı kerîme dayalı doğru
yolunu duyanlar da, yaptıkları hatâlarından dönsünler." diyerek bana
hilâfet verdi."
Emîr Sultan hazretleri, bir
gün Ali Efendi isimli talebesini Balıkesir'e göndermek istediler. O
talebe kalbinden şöyle geçirdi: "Acaba Balıkesir'e varıp gelinceye kadar
vaktimi nasıl geçireyim?" Hemen kalkıp tesbihlerini getirip eline
verdiler ve; "Gidip gelinceye kadar bu tesbihle meşgul ol." buyurdular.
Talebe tesbihi alıp yola düştü. Balıkesir'e Cumâ vakti vardı. Emîr
Sultan'ın îkâz için gönderdiği hoca efendinin hutbesine yetişti. Sonra
ona bozuk düşüncelerini ve doğrusunu anlattı. Fakat o, Emîr Sultan'ın
talebesini dinlemedi ve kendi düşüncesinde ısrâr etti. Talebe geri
dönerken, akşam karanlığında bir köye girdi. Köye girdiği sırada, dere
kenarındaki kumluk bir yere bastı ve kayarak düştü. O esnâda tesbih
elinden kayboldu. Ne kadar aradı ise bulamadı. Yolculuk bittiğinde,
ağlayarak Emîr Sultan hazretlerinin huzûruna girdi. "Yâ oğlum!
Yolculuğun nasıl geçti, hâlin nasıldır?" buyurdular. O da; "Sultânım
içim yanıyor. Karanlıkta ayağım kaydı, tesbihi suya düşürdüm." dedi.
Bunun üzerine Emîr Sultan; "Yâ oğlum! Onun için niye üzülürsün? Biz onu
suya düşürmedik." dedi ve cebinden tesbihi çıkarıp verdi.
Bir gün bir köylü, Emîr
Sultan'ın huzûruna gelip; "Sultânım, bir sıkıntım var. Başım dertte,
bana bir duâ yazın ve himmet edin." dedi. Ali Hoca isimli talebesine
işâret edip; "Yazıyoruz." dedi. O da duâyı yazdı. Emîr Sultan ve yanında
bulunan talebeleri kime duâ yazsa, Allahü teâlânın izni ile şifâ
bulurdu. Hattâ öyle olurdu ki, sar'a hastaları gelse, şifâ bulup
giderler ve ömürlerinin sonuna kadar, bir daha hasta olmazlardı.
Emîr Sultan hazretlerinin
yayı ve bir de oku vardı. Bunlar, gazâda kullanılmak üzere asılı
dururdu. O yaya ok koydukları zaman, kırk ok çıkar, kırk kişiye isâbet
ederdi. Her nereye atmak isterse, bir talebesinin eline verir, o tarafa
atmasını emr ederdi. Şeyh-ul-İslâmın da hazır bulunduğu bir gün, Emîr
Sultan okunun ve yayının getirilmesini istedi. Getirilen ok ve yayın,
Şeyhülislâma verilmesini emr buyurdu. Yay ile ok, Şeyh-ul-İslâma
verildi. Emîr Sultan ona; "Oku doğuya doğru at. Ok nereye düşerse,
mezarımız orası olsun." buyurdu. Şeyh-ul-İslâm, emîrleri üzerine oku
attı. Ok, şimdiki türbenin olduğu yere düştü. Orası, o zaman ağaçlık ve
yeşillik idi. Hâlbuki ok atılan yer ile, düştüğü yer arası çok uzak idi.
Atmak ile oraya gitmesi mümkün değildi. Zîrâ okun atıldığı yer ile
düştüğü yer arasındaki mesâfe, üç ok atımlık idi. Orada bulunanlar, bu
işin Emîr Sultan'ın kerâmeti olduğunu anladılar.
Emîr Sultan hazretlerinin
türbesi yapılırken türbeyi yapan zât, rüyâsında Emîr Sultan'ı gördü. O
zâta; şurayı şöyle yap, burayı böyle yap diye, türbesi bitinceye kadar,
her gece rüyâda emîr verdiler. O zât, türbe yapımını bitirdikten sonra,
bir daha Emîr Sultan'ı rüyâsında görmedi.
Yahyâ Halîfe diye tanınan
bir vâiz vardı. Bu zât şöyle anlatır: "Ben, nerede bir velî kulun
olduğunu duysam, derhâl oraya gidip hizmetle şereflenirdim. Nihâyet Emîr
Sultan'ın talebelerinden Sinân Halîfe'nin yanına gittim. Kendisine;
"Sizden murâdım, elinizde tövbeye erişip nefs-i emmâreden kurtulup nefs-i
mutmainneye kavuşmak ve kalbimi temizlemektir." dedim. O da bana;
"Bursa'da Emîr Sultan'ın kabrine gideceksin, orada tövbe eli sana nasîb
olacak." dedi. Oradan ayrılarak, hiç dinlenmeden Bursa'ya gittim. Emîr
Sultan hazretlerinin kabrine vardım. Emîr Sultan'ı kabrinin üzerinde
oturur gördüm. Hürmetle selâm verip, elini öptüm ve tövbe ettim. Sonra
gözümden kayboldu. Böylece, murâdıma erişip, dünyâ ve âhiret saâdetine
kavuştum."
İznik'te medfun bulunan
velîlerden Eşrefoğlu Abdullah, sağlığında bir iş için Bursa'ya gitmişti.
Fakat fırsatı olmadığı için, Emîr Sultan'ın kabrini ziyâret edememişti.
İznik'e geri dönerken, yolda Halîl Paşanın oğlu İbrâhim Paşayı gördü ve
ona; "Siz her hâlde Bursa'ya gidiyorsunuz. Emîr Sultan hazretlerinin
kabrini ziyâret ettiğinizde, selâmımı iletmenizi sizden ricâ ediyorum."
dedi. İbrâhim Paşa, Bursa'ya girer girmez Emîr Sultan'ın türbesinin
bulunduğu yere gitti. İki rekat namaz kılıp, Kur'ân-ı kerîm okuduktan
sonra Emîr Sultan'ın türbesine girdi ve; "Sultânım! Eşrefoğlu Abdullah,
size selâm söyledi." dedi. O ânda türbeden; "Ve aleykesselâm." sesi
geldi. Orada bulunanlar bu duruma çok şaşırdılar. İbrâhim Paşa diyor ki:
"Bu heybetli sesten dolayı bir süre kendime gelemedim."
Penç kalesi, Süleymân Şah
zamânında mücâhid gâzîler tarafından alınmak istendi. Kaleyi top ve
tüfekle günlerce muhâsara altında tuttular. Bu sırada yirmiden fazla
gâzî, orduya azık getirmek için, Penç Kalesinin ilerisindeki Lince
vilâyeti taraflarına giderlerken, yolda bol miktârda ganîmet ele
geçirdiler. Gazîler bu ganîmetin verdiği sevinç içinde yollarına devam
ederlerken, karşılarına yedi yüz kadar düşman askeri çıktı. Gâzilerin
sayısı az olduğu için onlara teslim oldular. Düşman askerleri bunları
alıp, Lince'ye yedi gün mesâfe uzaklıkta ve deniz kenarında bulunan Papa
Suntüres Kalesine hapsettiler. Bu kalenin tâmire ihtiyâcı vardı. Bu
yüzden esir müslümanları tâmir için gündüz çalıştırırlar, gece
hapsederlerdi. Bu esirlerin içinde, Ahmed Zâza isminde bir zât vardı. Bu
zât şöyle anlatır:
"Beni ve altı arkadaşımı
bir papaza hizmet için verdiler. Papaz her gün bize; "Gelin bizim
dînimize girin. Sizi evlendirelim. Elinize para verip, sizi rahat
ettirelim." diye teklifte bulunurdu. Sonunda papaz bizi, hıristiyan
yapamayacağını anlayınca, bizim yanımıza gelmez oldu. "Canın Cehennem'e
ey papaz!" diyerek, yedi yıl papaza hizmet ettik. Günlerden,
düşmanlarımızın yortu dedikleri bir gün idi. Hizmetinde bulunduğumuz
rahip ile birkaç papaz aralarında konuşup, içki içtiler. Bir süre sonra
sarhoş olup akılları başlarından gitti ve yere yıkılıp kaldılar. Ben,
boğazımda ve ayağımda zincirlere bağlı halkalar olduğu hâlde hapishanede
yatıyordum. Gece yarısı rüyâmda; "Emîr Sultan geliyor!" dediler. O ânda
yeşil elbise giymiş nûrânî yüzlü bir zâtın bana doğru yöneldiğini
gördüm. O zât yanıma geldi, elini boğazımdaki zincire uzatıp, çıkardı.
Bana; "Ey mahpûs! Şimdi kâfirlerden sen ve arkadaşların kurtuldu. Hemen
vatanınıza gidiniz." dedi. Hemen uyandım. Boğazımdaki zincirin çıktığını
gördüm.ÊAllahü teâlâya hamd edip, yanımda yatan arkadaşlarımı uyandırdım
ve onların ayaklarındaki ve boynundaki zincirleri çıkardım. Sonra
gördüğüm rüyâyı anlattım ve; "İnşâallah, şimdi serbestsiniz. İsterseniz
bana tâbi olunuz." dedim. Onlar da; "Sana itâat ettik ve uyduk."
dediler. Onlara; "Gelin şimdi papazlar ne haldedir onları görelim."
dedim. Onlar da râzı oldular ve yukarıya çıktık.
Papazlar kendilerinden
geçmiş bir hâlde yatıyorlardı. Kılıçları duvarda asılı idi. Hemen
arkadaşlarımla o kılıçları alıp, papazları öldürdük. Kale kapısına
varınca, nöbetçiyi de öldürerek dışarıya çıktık. Kıyıda, gemiye bağlı
bir sandal duruyordu. Sandalın içinde sarhoş birinin uyuduğunu gördük.
Onu da öldürdük ve sandalla oradan uzaklaşmaya başladık. Allahü teâlâya
şükrederek, yedi gün yedi gece kürek çekip bir kıyıya ulaştık. Sandalın
içinde bir kap sirke ile altı ekmek vardı. Kıyıya varıncaya kadar onunla
idâre ettik. Karaya çıktıktan sonra, topladığımız otları yemeğe
başladık. Su bulamadığımız için, iki arkadaşımız susuzluktan öldü. Bir
gölün kıyısına vardığımızda, su içmeyeli üç gün olmuştu. Gölden su
içeriz zannettik, fakat gölün etrâfı yırtıcı hayvanlarla dolu idi.
Korkumuzdan su içmeden yolumuza devâm ettik.
Görenler bize acıyarak,
ekmek ve yiyecek verdiler. Kaleye varıp, kale komutanına hâlimizi
bildirdik. O da bizi yedirip içirdikten sonra, Semendere iskelesine
gönderdi. Herbirimiz oradan vatanlarımıza gittik. Çocuklarımızı sağ
bulduk. Bir süre çocuklarımızla kaldıktan sonra, Emîr Sultan
hazretlerinin kabrini ziyârete gitmek için bir yerde buluştuk ve
Bursa'ya gittik. Orada Emîr Sultan'ın türbesini ziyâret ederek,
nezrimizi yerine getirdik."
Emîr Sultan
hazretlerinin çok talebesi vardı. Bunlardan bâzıları gündüzleri oruç
tutar, geceleri de sabaha kadar namaz kılarlardı. Haftada bir gün Emîr
Sultan hazretlerine gelip, ihtiyâçlarını alıp giderlerdi. Aldıkları ile
bir hafta boyunca idâre ederlerdi. İhtiyaçları bitince, yine gelir
alırlardı. Bir gün bu talebelerin biri, Emîr Sultan'ın huzûruna gelerek,
elini öptü. Emîr Sultan talebesine; "Bulunduğunuz yerdeki müslümanlar
iyiler mi? Hâlleri nasıldır?" diye sordu. Talebe; "Sizin himmetinizle,
sıhhat ve selâmetteler, hepsi duâcınızdır." deyince, Emîr Sultan elini
cebine soktu ve bir akçe çıkardı. O talebesine verdi ve; "Bizden onlara
selâm söyle, biz hayatta olduğumuz müddetçe bu akçe ile yetinsinler.
Bize duâ etsinler. Başkalarına muhtâc olmasınlar." dedi. O talebe, o bir
akçeyi alıp, arkadaşlarının yanına geldi ve onlara; "Emîr Sultan
hazretlerinin size selâmı var." dedi. Hepsi selâmı ayakta alarak;
"Sultan hazretleri ne buyurdular?" diye sordular. Bunun üzerine o
talebe; "Emîr Sultan hazretleri bir akçe verdi ve; "Ben ölünceye kadar
bununla iktifâ etsinler, kimseye muhtâc olmasınlar." buyurdu." dedi. Bu
söz üzerine hepsi dünyâ malından soğudular. Kimseden bir şey almaz
oldular. Pencerelerinde bir kutu vardı. Kimin ihtiyâcı olursa, o kutunun
içinden bir akçeyi alır, iftar için herkese bir mikdâr ekmek ve üzüm
alıp, onunla oruçlarını açarlardı. Ertesi gün o akçe yine yerinde
dururdu. Emîr Sultan vefât edinceye kadar ihtiyaçlarını böyle
karşıladılar. O akçe yerinden hiç eksilmedi.
Şeyhülislâm Molla
Fenârî, Emîr Sultan'dan icâzet, diploma aldıktan sonra, Ulu Câmide vâz
verirdi. Bir gün vâz vermek için yine kürsüye çıkmıştı. Emîr Sultan
hazretleri bir talebesini, bir şeyler almak için çarşıya göndermişti. Bu
talebe, Şeyhülislâmın vâz vereceğini duyunca, kendi kendine; "Gidip vâzı
dinliyeyim, Şeyhülislâmın hayır duâsını alayım." diye düşünerek Ulu
Câmiye gitti. O ânda câmide zelzele olmaya başladı. Cemâatin bir kısmı
dışarıya kaçtı. Fakat, dışarıda zelzele olmadığı görüldü. Bu durumdan
haberi olan Şeyhülislâm, murâkabeye daldı. Sonra cemâate dönüp;
"İçinizde Emîr Sultan'ın hizmeti ile emr olunan kim ise, çabuk câmiden
dışarı çıksın. Yoksa bizi helâk ettirecek." dedi. Talebe hemen dışarı
çıktı. Câminin sallanması durdu. Bu talebe işini görüp dergâha gitti.
Emîr Sultan'ın huzûruna girdi. Talebe selâm verdi. Emîr Sultan başını
kaldırıp, sâdece talebeye baktı. Talebe, hocasının heybetinden düşüp
bayıldı. Ayılınca, Emîr Sultan ona; "Ey oğlum! Dünyevî ve uhrevî
ihtiyaçlarınız karşılanmadı mı ki, başkalarından yardım beklersiniz. Bir
kimse hocasından çeşit çeşit nîmetlere kavuşurken, gidip başkasından
yardım istemesi, ona suâl sorması, ilim öğrenmesi, hem ayıp, hem
gevşekliktir." buyurdu.
Sultan İkinci Murâd
Hanın otuz bin akçe değerinde bir atı vardı. At, yanına kimseyi
yaklaştırmıyordu. Birgün Sultan Murâd, Emîr Sultan'ı ziyâret için
gittiğinde; "Biz sizin için bir at almıştık. Siz nasıl isterseniz öyle
yapalım. Atı getirecek birisini verin de atı size gönderelim." dedi. Bu
arada Emîr Sultan'ın yanında bulunan talebelerinden, Hacı Baba denilen
bir zât vardı. Sultânın sözü üzerine; "Ah! Hocam bu hizmeti bize verse
de, atı alıp gelsem, atın timar ve bakım işlerini yapsam." diye
kalbinden geçirdi. Emîr Sultan hazretleri ona dönerek; "Ey Hacı Babam!
Gidin o ata, "Senin şimdiki sâhibin, Allahü teâlânın emrine mutî olup,
fermânına mahkûm olmuştur. Sen dahî sâhibine tâbi olup, Allahü teâlânın
emrine itâat edip, kötü huylardan vazgeçer misin?" deyin. Bakalım ne
işâret eder?" dedi. O da hemen atın yanına gidip, hocası Emîr Sultan'ın
dediklerini söyleyince, at üç defâ başını önüne eğip kaldırdı. O, hemen
hocasının yanına gidip durumu arz etti. Bunun üzerine Emîr Sultan; "Hacı
Baba, o kötü huylarını terk etti. Siz ondan kaçmayın, onu tımar edin."
dedi. Bunun üzerine, Hacı Baba, hiç korkmadan atı alıp, eve getirdi.
Emîr Sultan hazretleri o ata binip, Cumâ günleri câmiye giderdi. Hacı
Baba da, her gün o ata binerek pazar işlerini görürdü. O atı bir kenara
bağlar, çarşıya giderdi. At, yanına yaklaşmak isteyen bâzı kimselere
saldırır, onları öldürmek isterdi. Onlar, o attan canlarını zor
kurtarırlardı. Daha sonra bu saldırdığı kimselerin bid'at, kötü îtikâd
sâhipleri olduğu anlaşıldı. Atın yanından Ehl-i sünnet itikâdında olan
biri geçse, ona başını eğip, sâkin sâkin dururdu. Bu hâli o kadar meşhûr
olmuştu ki, çarşı halkı o atı görünce, bid'at sâhiplerine yanına
yaklaşmamaları için tenbihte bulunurlardı.
Talebelerinden Yahyâ
isimli bir zât düşman ile yapılan savaşlardan birine katılmak istedi.
Bunun için hocası Emîr Sultan'dan izin aldı. Emîr Sultan; "Bu gittiğin
gazâdan başka gazâya gitmeyesin." diye tenbihde bulundu ve onun için
hayır duâ etti. Düşmana karşı yapılan savaşa katıldı. Düşman yenildi ve
çok mikdârda ganîmet elde edildi. Aradan zaman geçti.Arkadaşları o
talebeye; "Bir gazâya daha gidelim, sen hayırlı bir kişisin, aramızda
bulun." dediler. Onlara; "Hocam ikinci defâ savaşa katılmama izin
vermedi." demesine rağmen, arkadaşları ısrar etti. Onların ısrârına
dayanamayarak yola çıktı. Yolda kalabalık bir düşman topluluğu ile
karşılaşınca savaşa başladılar. Bu savaşta kimisi şehîd oldu, kimisi
esir düştü. O talebe de esirler arasında idi. Onları bir kaleye götürüp,
zindana attılar. Yahyâ Efendi, hocasını vesîle ederek Allahü teâlâya
yalvarıyordu. Bir gün kale kapıcısının bir yakını, onu yanına getirtti.
Yanındaki adamları çıkardı. Başbaşa kaldılar. Ondan hocası Emîr Sultan'ı
sordu. Kendisinin îmân ettiğini söyledi. Sonra ona; "Bundan sonra sana
düşman elbisesi versinler, çekinmeden giy. Ben de onlara; "Bu esir,
bizim dînimize girdi, buna zahmet vermeyin diyeyim. Sen, hiç olmazsa
tenhâ yerlerde Allahü teâlâya ibâdetle meşgûl olursun." dedi. O da onun
dediklerini kabûl etti. Tenhâ yerlerde Allahü teâlâya yalvarıp, hocasını
düşünüyordu. Bir gün oturduğu yerde, kulağına çeşitli gürültüler geldi.
Bir alay askerin yaklaştığını sandı. Kalbinden de; "İnşâallah, kurtuluş
zamânı gelmiştir." diye geçiriyordu. O sırada kendisini bir elin
tuttuğunu gördü. Fakat elin kime âid olduğunu tahmin edememişti. Birden
kendisini Bursa'da buldu. Düşman diyârında iken günlerden Cumâ idi.
Bursa'daki müslümanların Cumâ namazı için câmiye gittiklerini gördü.
Bulunduğu yer, hocasının dergâhına yakın bir yer idi. Karşı tarafta
birkaç kişi; "Bu filân değil midir?" diye söyleşiyorlardı. Onu ismiyle
hatırladılar, fakat üzerindeki düşman kıyâfeti onları şaşırtmıştı. Gidip
durumu Emîr Sultan'a anlattıklarında, "O, bizim dostlarımızdan olup,
yedi yıldır düşman elinde esir idi. Kurtulması için Allahü teâlâya
yalvarıyordu. Elimizi uzatıp, Allahü teâlânın yardımı ile kurtardık.
Gidip onu yanıma getirin." Onlar Yahyâ Efendiyi Emîr Sultan'ın huzûruna
götürdüler. Emîr Sultan hazretlerinin eşiğine yüz sürdü ve teşekkür
etti. Ondan sonra uzun yıllar hocasının hizmetinde bulundu.