Cüneyd-i Bağdâdî yedi yaşında iken, mektepten gelince
babasının ağladığını görüp, sebebini sordu: "Zekât olarak dayın Sırrî-yi
Sekâtî'ye birkaç gümüş göndermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah
adamlarının, beğenip almadığı gümüşler için geçirmiş olduğuma
ağlıyorum." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Babacığım, parayı ver ben
götüreyim." deyip dayısının evine gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı, kim
olduğunu sorunca; "Ben Cüneyd'im dayıcığım. Kapıyı aç ve babamın zekâtı
olan bu gümüşleri al!" dedi. Dayısı; "Almam!" deyince, Cüneyd-i Bağdâdî;
"Adl edip babama emreden ve ihsân edip, seni serbest bırakan Allah için
al!" dedi. Dayısı; "Allah babana ne emretti ve bana ne ihsân etti?"
dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Babamı zengin yapıp, zekât vermesini emretmekle
adâlet eyledi. Seni de fakir yapıp, zekâtı kabûl etmek ve etmemek
arasında serbest bırakmakla ihsân eyledi." dedi. Bu söz Sırrî-yi
Sekatî'nin çok hoşuna gidip; "Oğlum! Gümüşleri kabûl etmeden önce seni
kabûl ettim." dedi ve kapıyı açıp parayı aldı.
Cüneyd-i Bağdâdî dayısına talebe olduktan bir süre sonra
onunla berâber hacca gitti. Mescid-i Harâmda dört yüz kadar büyük zât,
şükür hakkında konuşuyorlardı. Her zât şükrü târif ve îzâh ettiler.
Netîcede dört yüz ayrı îzâh meydana geldi ise de, hepsi de bu târif ve
îzâhları yetersiz buldu. Hazret-i Sırrî-yi Sekatî, orada bulunan Cüneyd-i
Bağdâdî'ye; "Mâdem ki buradasın, bu hususta bir de sen bir şeyler
söyle." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Şükür, Allah'ın ihsân ettiği nîmet ile
O'na isyân etmemek, O'na isyân için, ihsân ettiği nîmeti sermâye olarak
kullanmamaktır." buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevâba çok
sevinip; "Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifâde ettin. Bu,
ancak bu şekilde târif edilebilirdi." dediler. Sırrî-yi Sekatî; "Yavrum,
öyle anlıyorum ki senin lisanın doğru ve kuvvetli olacak. Böyle güzel
söyleyebilmek hâli sana nereden geliyor?" deyince, Cüneyd-i Bağdâdî;
"Sizin sohbetlerinizde bulunmakla efendim." dedi.
Bir gece yıkanmak için suya ihtiyâcı oldu. Hava çok
soğuk olduğu için; "Sabah olmasını bekleyeyim, su ısıtırım veya hamama
gidip yıkanırım" dedi. Sonra düşündü ki: "Ben yıkanmayı tehir için,
sabahın olmasını, su ısıtmak, hamama gitmek gibi bir sürü şeyleri
istiyorum. Halbuki, Allah bana sâdece bir defâ yıkanmamı emrediyor. Ben
de onu tehir için çeşitli bahâneler arıyorum. Benim yaptığım hiç münâsip
değil." dedi. Hemen, gecelik elbisesi üzerinde olduğu halde, soğuk su
ile gusletti.
Tasavvufu, dayısı Sırrî-yi Sekatî'den öğrendi. Asrının
kutbu idi. Binlerce velî yetiştirdi. Otuz defâ yaya olarak hacca gitti.
Kerâmetleri, nasîhatları, hikmetli sözleri ve ihlâslı amelleri ile
meşhûr oldu. Zâhirî ilimleri, İmâm-ı Şâfiî'nin talebelerinden Ebû
Sevr'den öğrendi. Ayrıca Hâris-i Muhâsibî, Muhammed Kassâb ve başka
zâtlarla da sohbet etti.
Hocası Sırrî-yi Sekatî, ona bir meclis kurup, insanlara
ilim öğretmesini, nasîhat etmesini söylerdi, fakat o kendini bu işe
lâyık bulmayıp, nefsini kötülerdi. Bir Cumâ gecesi Peygamber efendimizi
rüyâda gördü. Ona; "Ey Cüneyd! İnsanlara nasîhat et! Zîrâ senin sözün
halkın kalplerinin rahatlık ve ferahlık bulmasına sebeptir. Allah senin
sözünü, insanların kurtuluşa ermesi için sebep kılmıştır." buyurdu.
Uyandı, sabahleyin erkenden hocasının yanına vardı. O hiçbir şey
söylemeden; "Peygamber efendimiz tarafından vazîfelendirilmedikçe,
insanlara ilim öğretmekten çekindin." dedi. Ertesi gün bir meclis kurup,
insanlara Rasûlullah'ın yolunu anlatmaya başladı.
Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "İhlâsı kimden öğrendiniz?" diye
sorduklarında; "Mekke-i mükerremede bulunuyordum. Bir berber gördüm.
Ona; "Allah rızâsı için benim saçlarımı düzeltebilir misin?" dedim.
Berber; "Elbette." dedi. O sırada, mevki sâhibi birini traş etmekte idi.
Hemen traşını bırakıp; "Efendi, kalk. Bir kimse Allah için bir şey
istedi mi, bütün işler durur, derhal ona bakılır." dedi. Sonra berber
koltuğuna beni oturtup traş etti. Sonra da bana bir mikdâr altın verip;
"İhtiyaçların için lâzım olur, onlara harcarsın!" dedi. Ben bu hâle çok
hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet
ettim. Az bir zaman sonra bana Basra'dan bir kese altın gönderdiler.
Hemen götürüp o keseyi ona verince sebebini sordu. Ben de niyetimi
açıkladım. Bunun üzerine bana; "Sen, Allah rızâsı için beni traş et."
dedin. Ben de o niyetle seni traş ettim. Şimdi bunları alırsam,
niyetimde bir değişme olmasından korkuyorum." dedi.
Büyüklerden bir zât, Cüneyd-i Bağdâdî'nin yanına
gelmişti. Şeytanın, onun yanından hızla kaçtığını gördü. O kimse Cüneyd-i
Bağdâdî'nin yanına yaklaşınca, yüz hâllerinden, onun çok öfkelenmiş
olduğunu anlayıp, sordu: "Ey Cüneyd! Biz biliyoruz ki, insan öfkelenince
şeytan ona yaklaşır. Fakat görüyorum ki, bu kadar fazla öfkelenmiş
olduğunuz halde, şeytan sizden kaçıyor. Bunun hikmeti nedir?" Cüneyd-i
Bağdâdî cevâbında; "Sen bilmez misin ki, biz kendi nefsimiz için
kızmayız. Başkaları, nefsleri için kızarlar. Bunun için de şeytan
kendilerine musallat olur. Bizim kızmamız, hep Allah için olduğundan,
şeytan bizden kızdığımız zaman kaçtığı gibi başka hiç bir zaman kaçmaz."
buyurdu.
Mel'ûn şeytan, bir üstâdın hizmetçisi kılığında Cüneyd-i
Bağdâdî'nin yanına gelip; "Efendim, size hizmet etmekle şereflenmek,
feyiz ve bereketlerinizden istifâde etmek arzusuyla geldim. Lütfen kabûl
buyurunuz." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî kabûl etti. Şeytan yirmi sene kadar
kendisine hizmet etti, ama bir kere olsun vesvese veremedi. Nihâyet
ümidini kesip bir gün; "Ey üstâdım! Siz beni tanıyor musunuz?" dedi.
Cüneyd-i Bağdâdî; "Ben seni ilk geldiğin gün tanımıştım. Sen iblissin."
dedi. Şeytan; "Ey Ebâ Kâsım! Ben senin kadar yüksek makam ve derecelere
kavuşmuş olan bir zât daha tanımıyorum." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Ey
mel'ûn! Hemen defol git. Şimdi de kendimi beğenme, ucub gibi bir duruma
düşürmek ve beni mahvetmek arzusundasın değil mi? Bu çirkin maksadına
kavuşamayacaksın. Haydi defol!" buyurdu.
Bir gün sohbetinde bulunanlardan biri, kendisini imtihan
için yanına geldi ve bir suâl sordu. Cüneyd-i Bağdâdî; "Bu suâle söz ile
mi, yoksa mânevî olarak mı cevap verelim?" dedi. O kimse; "İki şekilde
de cevap ver." deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; "Keşke kendi kendini
deneseydin. O zaman beni denemeye lüzum görmezdin. Mânevî cevap
istiyorsan, böyle yapmakla artık bizim yolumuzdan ayrıldın. Allah'ın
dostlarını tecrübe etmeye, onları yaralamaya senin gücün yetmediğini
bilmez misin?" buyurdu. Bunun üzerine hemen o kimsenin yüzü, simsiyah
olup, kalbindeki bir parça yakîn de kayboldu. O kimse çok pişman olup
yaptığına tövbe etti. Çok istiğfâr etti. Cüneyd-i Bağdâdî yine de o
kimseye merhamet edip teveccüh etti. O kimsenin hâli bundan sonra daha
düzgün oldu.
Kelâm ehlinden İbn-i Küllâb, bozuk fırkalar hakkında
reddiyeler yazıyordu. Bâzı kimseler ona, tasavvuf ehlini de yazmasını
söylediler. "Bunların reisleri kimdir?" diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî'dir
dediler. İbn-i Küllâb, Cüneyd-i Bağdâdî'ye birisini gönderip
görüşlerinin ne olduğunu öğrenmesini söyledi. Cüneyd-i Bağdâdî buna
buyurdu ki: "Bizim yolumuz, bâkî olanı, fânî olandan ayırmak, bâkî olan
için, faydası olmayan her şeyden uzak durmaktır." Bu cevap, İbn-i
Küllâb'a gelince; "Bu nasıl bir şeydir ki, bizim bunu anlamamız dahi
imkânsız." deyip, Cüneyd-i Bağdâdî'nin bulunduğu meclise gitti. Ona
tevhîd hakkında bir suâl sordu. Cüneyd-i Bağdâdî'nin verdiği cevaptan
hayrette kalıp; "Bu cevâbı tekrarlar mısınız?" dedi.Cüneyd-i Bağdâdî
daha değişik bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllâb'ın hayreti daha da
artıp; "Bu cevâbı da tekrar eder misiniz?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî bu
sefer de daha başka bir şekilde cevap verdi. İbn-i Küllâb;
"Söylediklerinizi kavrayabilmem, ezberleyebilmem imkânsız. Bâri bunları
söyleyin de yazayım." dedi. Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî; "Eğer, bütün
bunları söyleyen, ben olsaydım yazdırırdım." buyurdu. Bunun üzerine İbn-i
Küllâb, Cüneyd-i Bağdâdî'nin büyüklüğünü kabûl ve ona hayranlığını
îtirâf etti.
Ebû Amr isminde bir zât bir sene hacca gidiyordu.
Vedâlaşmak için Cüneyd-i Bağdâdî'ye uğradı. İhtiyacı olmadığı hâlde,
bereket olarak yanında bulunması için kendilerinden bir dirhem borç
istedi. Fakat yanlarında hiç para olmadığını da biliyordu. Buna bir
müddet baktılar. Sonra cebinden bir dirhem çıkarıp ona verdiler. Hacca
gitti. Döneceği zaman, Medîne-i münevverede; Cüneyd-i Bağdâdî'ye bir
yüzük alıp hediye götürmek aklına geldi. Yüzüğü aldı. Bağdat'a döndü.
Cüneyd-i Bağdâdî'nin ziyâretine gitti, fakat yüzüğü evde unuttu. "Neyse
şimdi yüzükten hiç bahsetmem, sonra ziyâret ettiğimde yüzüğü takdim
ederim." dedi. Ziyâret ettiğinde; "Efendim! Hacca giderken sizden ödünç
olarak aldığım bir dirhemi iâde etmek istiyorum." dedi. O da; "Biz onu,
Medîne-i münevvereden getirip de evde unuttuğunuz yüzük gibi unuttuk, o
zaman hediye etmiştik." buyurdu.
Cüneyd-i Bağdâdî bir gece uyandı. Uyumak istiyor,
uyuyamıyordu. Oturmak istiyor, oturamıyordu. Bir zaman sonra kapıyı açıp
dışarı çıkınca; birinin üzerine bir aba örtüp, büzüldüğünü gördü. Cüneyd-i
Bağdâdî'yi görünce başını kaldırdı ve; "Ey efendim! Bu kadar bekletilir
mi?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Gece geç vakitte geldiniz." buyurdu. O
kimse; "Kalplere hareket veren Allah'tan, sizin kalbiniz bana teveccüh
etsin diye taleb ettim." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Ne istiyorsunuz?" diye
sordu. O kimse; "Nefsin hastalığına ilaç yok mudur?" deyince, Cüneyd-i
Bağdâdî; "Nefsin ilacı, isteklerine muhâlefet etmektir." buyurdu. Bunun
üzerine o kimse, kendi kendine; "Ey ahmak nefsim! Bunu ben sana kaç defâ
söyledim. Ama sen Cüneyd'den duymayınca inanmadın." dedi.
Bir gün Cüneyd-i Bağdâdî câmide iken bir zât içeri girdi
ve iki rekat namaz kıldı; sonra bir kenara çekildi. Biraz sonra, işâret
ile Cüneyd-i Bağdâdî'yi yanına çağırdı. Yanına gittiğinde; "Ey Ebü'l-Kâsım!
Allah'a ve dostlara kavuşma vaktim yaklaştı. Vefâtımdan sonra yıkanmam,
kefenlenmem ve defnim bittikten sonra senin yanına bir genç gelir,
elbisemi, asâmı ve su kabımı ona verirsin. O, Allah katında mânevî
derecesi olan birisidir." dedi. O zât vefât edip, gömüldükten sonra
Cüneyd-i Bağdâdî'nin yanına bir genç geldi ve; "Emânet nerede ey Ebü'l-Kâsım?"
dedi. O da; "Sen bunu nereden biliyorsun? Bize söyle." deyince; "Falanca
yerde bulunuyordum. Gizliden bir ses bana; "Kalk! Cüneyd'e git. Ondaki
şu şu emâneti al. Sen ebdal denilen evliyâdan birinin yerine tâyin
edildin." dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî emânetleri ona verdi. O
genç gusül abdesti aldıktan sonra, o elbiseleri giyip, gitti.
Cüneyd-i Bağdâdî bir yolculuğu sırasında
Kûfe'ye uğradı ve şehrin ileri gelenlerinden birisinin sarayını gördü.
Saray çok güzel ve süslü, kapısında hizmetçiler vardı. Penceresinde
birisi şu mânâda şiir söylüyordu: "Ey Saray! Sana hüzün, gam, keder,
girmez. Zaman senin sâkinlerine, içindekilere bir şey yapmaz. Sen
muhtaçlar için ne güzel bir konaksın." Aradan bir müddet geçtikten sonra
Cüneyd-i Bağdâdî oraya tekrar uğradı. Bu sefer o sarayı öncekinden daha
başka buldu. Kapısı kararmış, içinde yaşayanlar dağılmış, o güzelim
saray perişan virâne bir vaziyetteydi. O manzara lisan-ı hâl ile sanki
şunları fısıldıyordu: "Bu sarayın güzellikleri gitti. Yerini gördüğün şu
manzara, aldı. Zaman içerisinde hiçbir şey aynı iyi hâl üzere kalmaz.
İşte gördüğün şu saray güzel durumunu bu yalnızlık, gariplik hâline,
sevincini gam ve kedere bıraktı." Cüneyd-i Bağdâdî sarayın kapısını
çaldı. İçeriden gâyet zayıf bir sesle birisi; "Buyurun." deyince; "Bu
sarayın o güzelliğine ne oldu? Nerede onun o parlak hâli, nerede onun
içerisinde en kıymetli elbiselerle gezinenler, hani o gelip giden
ziyâretçileri?" diye sordu. O şahıs ağlayarak; "Efendim! Onlar burada
emânetçi olarak kalıyorlardı. Ömürleri bitip, bu dünyâdan âhirete
göçtüler. Dünyânın hâli böyledir. Ona gelen gider. Bu dünyâ kendisine
iyilik edenlere kötülük eder." dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; "Daha önce buraya
uğradığımda birisi bu sarayın penceresinde; "Ey saray! Sana hüzün, gam
ve keder girmez, diyordu." deyince, o şahıs ağlayıp; "Vallahi şiiri
okuyan bendim. Bu sarayın sâkinlerinden benden başka kimse kalmadı. Ah!
Dünyâya aldananlara yazık!" dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî; "Bu
harâbe, virâne olmuş yerde nasıl kalıyorsun, kalbin nasıl rahat ediyor?"
diye sorunca; "O nasıl söz. Burası sevdiklerimin evi değil mi? Bu
onların yâdigârı hâtırasıdır." dedikten sonra, şu mânâda bir şiir okudu:
"Bana dediler, sen sevdiklerinin bulunduğu yerlerde durmayı seviyorsun,
ben dedim, her ne kadar buralarda onlarla buluşamıyorsam da, onların
kalbimde yerleri büyüktür. O hâlde onların gezip dolaştıkları yerlere
olan sevgisi sebebiyle kalbim bağlı iken, bu virâneyi nasıl terkederim?"
Onun bu sözleri Cüneyd-i Bağdâdî'ye çok tesir etti. Sevgisini samîmi bir
dille anlatması, virâne olmasına rağmen sevdiklerine bağlılıkta
gösterdiği sabır bakımından hoşuna gitti.
Bir kimse, Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "Bu zamanda hakîki
kardeşlikler azaldı. Nerede o, Allah için yapılan kardeşlikler?"
deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; "Eğer senin sıkıntılarına katlanacak,
ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi,
arkadaşı bulamazsın. Ama, kendisine Allah için yardım edeceğin,
sıkıntılarına Allah rızâsı için katlanacağın bir kardeşlik istiyorsan
böyleleri çoktur." buyurdu.
"Allah senin kalbini dağınık etmesin. Seni, kendisinden
alıkoyan her şeyden kurtarsın. Kendisine kavuşturan şeylere kavuştursun.
Seni mâsivâdan (kendisinden başka şeylerden) kurtarıp, kendisiyle meşgul
eylesin. Sana kendisiyle berâber olmaya lâyık bir edep ihsân eylesin.
Kalbinden, râzı olmadığı, beğenmediği şeyleri çıkarıp, kendi rızâsını
koysun. Seni kendisine ulaştıran yola kavuştursun."
Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "Rızkımızı arıyoruz." dediklerinde;
"Nerede olduğunu biliyorsanız, orada arayınız?" buyurdu. "Allah'tan
istiyoruz." dediklerinde, "Eğer sizi unutmuş sanıyorsanız,
hatırlatınız!" buyurdu. "Tevekkül ediyoruz, bakalım ne gönderecek?"
dediklerinde; "İmtihan ederek, deneyerek tevekkül etmek, îmânda şüphe
bulunmasını gösterir." buyurdu. "O hâlde ne yapalım?" dediklerinde;
"Emrettiği için çalışmalı, rızk için üzülmemeli, tedbirlerin arkasında
koşmamalıdır. Rızk için Allah'ın verdiği söze güvenmelidir. Emrine
uyarak çalışanı, rızkına ulaştırır." buyurdu.
Vefâtından sonra büyük zâtlardan biri
kendisini rüyâda görüp; "Münker ve Nekir'in suâllerine nasıl cevap
verdin?" diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî; "O iki melek bana gelip, men
Rabbüke (Rabbin kim)? dediler. Ben, Allah benim rûhumu yaratıp, Elestü
birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim)? diye sorduğu zaman, ben,
evet, sen bizim Rabbimizsin, cevâbını vermiştim. Sizin, şimdi tekrar
sormanızın mânâsı nedir?" dedim. Böyle deyince beni bırakıp gittiler.
"Kur'ân-ı kerîmin çizdiği sınırları gözetmeyen ve
hadîs-i şerîfleri bilmeyen kimse, mürşid, yol gösterici olamaz. Çünkü
tasavvuf yolu, Allah'ın kitâbına ve Rasûlullah'ın sünnetine bağlıdır.
Tasavvuf büyükleri, dîne uyan âlimlerdir. Rasûlullah'ın vârisleridir.
Sözlerinde, işlerinde ve huylarında hep Rasûlullah'a uyarlar. Yâ Rabbî!
O büyüklerden feyz almamızı, bereketlenmemizi nasîb eyle. Âmin! Her
zaman söylüyorum ve bildiriyorum ki, Rasûlullah'a uymakta gevşeklik
eden, O'nun sünnet-i seniyyesini terk eden mutasavvıf olamaz. Onu Allah
adamı sanmayınız!Onun dünyâdan kaçınır görünmesine, hârikalar
göstermesine aldanmayınız! Onun zühd ve tevekkül ve mârifetler anlatan
sözlerini kendinden bilmeyiniz!"
"Ey tasavvuf yolunda bulunanlar! Eğer Allah'ı
tanıdığınızı ve O'na tâzimde bulunduğunuzu söylüyorsanız, yalnız
bulunduğunuz zaman Allah'a karşı tavrınıza bakınız. Yiyip içmenizde,
yatıp kalkmanızda, konuşmanızda ve bütün işlerinizde vakitlerinizi
Allah'ın râzı olduğu ve beğendiği işlere sarfedebilirsiniz. Bunları,
niyetlerinizi düzelterek yapabilirsiniz. Çünkü ameller niyetlere
göredir. Bu bakımdan yemek yerken, su içerken lezzet almak için değil
de, ibâdete kuvvet kazanmak, elde ettiği enerji ile daha iyi ibâdet
edebilme niyetiyle yiyip içmelidir. Uykuyu, üzerindeki yorgunluk ve
bıkkınlığı giderip, ibâdeti daha zinde ve râhat bir şekilde yapabilmek
niyetiyle uyumalıdır. Diğer bütün işleri ve edindiği mesleği helâl
kazanmak niyetiyle yapmalıdır. Bütün yapılan bu işler, niyeti düzeltmek
sûretiyle ibâdet olur. Bir insan hâlis niyetle yaptığı işler sebebiyle
sevâba kavuşur. Bu sebeple kalp nûrlanır. Bu nûr, nefse sirâyet eder. O
kimse mânevî kirlerden temizlenir. Beşerî tabîatı, melek tabîatı gibi
olur. Artık elinde olmadan tâatları, Allah'ın beğendiği işleri yapar.
Elinde olmadan ister istemez kötülüklerden sakınır."
"Kimde şu dört haslet bulunursa, bu hasletler o kimseyi
yüksek derecelere kavuşturur. Hem Allah'ın katında, hem de insanlar
yanında kıymeti çok olur. 1. Hilm (yumuşaklık ve sabır) sâhibi olmak, 2.
İlim sâhibi olmak, 3. Cömert olmak, 4. Güzel ahlâk sâhibi olmak. Yine
dört haslet vardır ki, bu hasletler de sâhibini en aşağı derecelere
düşürür. Allah katında ve insanların yanında sevilmeyen birisi olur. 1.
Kibir (büyüklenme), 2. Ucb (amellerini beğenmek), 3. Cimrilik, 4. Kötü
ahlâk."
Cüneyd-i Bağdâdî,
insanlara ilim öğretmek için bir meclis kurdu. Herkes bu sohbetlere
gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat hıristiyan
olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i
Bağdâdî'nin sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî'ye şöyle dedi:
"Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki: "Müminin firâsetinden
korkunuz. Çünkü o, Allah'ın nûru ile bakar." Bunun mânâsı nedir?" Cüneyd-i
Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp; "Müslüman ol. Müslüman
olmak zamânın geldi." buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen
zünnârını kesip orada müslüman oldu. İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki:
"İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî'nin bir kerâmeti var zanneder.
Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin
hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin
geldiğini bilmesidir."
Bir zaman Cüneyd-i
Bağdâdî'nin gözlerinde ağrı meydana geldi. Tabib çağırdılar, gelen tabib,
hıristiyan idi. Muâyene edip; "Gözlerinize su değdirmeyeceksiniz." dedi.
Cüneyd-i Bağdâdî; "Su değdirmesem nasıl abdest alırım?" deyince, tabib;
"Gözleriniz size lâzım ise su değdirmeyeceksiniz." dedi. Cüneyd-i
Bağdâdî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir mikdâr uyudu.
Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. O anda duyduğu ses; "Yâ
Cüneyd! Sen bizim için gözlerini fedâ ettiğin için, biz de senden o
ağrıyı aldık." diyordu. Bir zaman sonra hıristiyan tabib tekrar geldi.
Baktı ki gözleri tamâmen iyi olmuş. Hayret edip; "Nasıl yaptın da iyi
oldu?" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî olanları anlatınca, Cüneyd-i Bağdâdî'nin
elini öpüp îmân etti ve; "Esas ağrıyan göz sizinki değil benim gözlerim
imiş. Hakikatleri göremiyen ben imişim" dedi.
Cüneyd-i
Bağdâdî'nin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp; "Artık ben
kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı." deyip kendi başına
bir yere çekildi. Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rüyâ gördü.
Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli
yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri daha da
arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî'ye
arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan kimsenin
yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona; "Seni bu gece
Cennet'e götürürlerse, Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle oku."
buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet'e götürdüler. O kimse
Cennet'e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve kendisinde
hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik
ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında gördüklerini hatırladı
ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd-i
Bağdâdî'nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip, talebeler arasındaki
yerini aldı. Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki: "Herkese bir mürşid-i
kâmil lâzımdır. Aksi halde mel'ûn şeytan gelip kendisine musallat olur
ve insan maazallah ona tâbi olur."
Cüneyd-i Bağdâdî
ordu ile bir sefere katıldı. Ordu kumandanı ona bâzı şeyler gönderdi. O
da istemeyerek alıp, asker ve gâzilerin muhtaçlarına dağıttı. Bir gün
öğle namazını kıldıktan sonra oturup; "Niçin o şeyi kabûl ettim?" diye
kendi kendini kınıyordu. O sırada uykusu gelip uyudu. Rüyâsında, çok
süslü bir takım köşkler gördü. "Bunlar kimin?" diye sordu. "Gâzilere
dağıtılan malın sâhiplerinin" denildi. "Onlarla birlikte bana da bir şey
var mı?" diye sordu. Ona içlerinde en güzel ve büyük olanı gösterip;
"İşte bu senindir." dediler. O; "Bana onlardan üstün tutulmamın ve en
iyisinin bana verilmesinin sebebi nedir?" diye sorunca; "Onlar mallarını
sevap bekleyerek verdiler. Bu sebeple verilen saraylar, ona göredir. Sen
ise, o malı kabûl etmekle yanlış bir iş yapmaktan korkarak, nefsini
sîgaya, hesâba çekerek dağıttın. İşte Allah bu hâline, böyle düşünmene
kat kat sevap verdi." dediler.
Yâ Rabbî! Bize
senden utanmayı, beğendiğin her söze koşmayı ihsân eyle. Seçtiklerine,
sevdiklerine nasîb ettiğin, beğendiğin işleri yapma ve seni devamlı anma
hâlini, sırf senin için yapılan amellerin en güzelini yapmayı ömrümüzün
sonuna kadar devâm etmeyi nasîb eyle. Ölümümüzü iyi eyle. Ölümü bize
ikram, ihsân, sana yakınlık ve sevinç eyle; pişmanlık, üzüntü eyleme.
Kabirlerimize neşe ve sevinç ile girmek nasîb eyle. Kabirlerimizi Cennet
bahçeleri ve rahmetinin indiği yerler eyle. Orada bizi korkudan emin
eyle. Dirilteceğin güne kadar bizi emin ve kalpleri huzurlu olanlardan
eyle.
Yâ Rabbî! Orada
bizi, babalarımız, annelerimiz, yakınlarımız ve çoluk çocuğumuzla en
güzel bir hâlde berâber bulundur. Dünyâda iken bizimle ülfetleri,
yakınlıkları olanları da bize kat. Onları umduklarına kavuştur.
Dilediklerinden fazlasını ver. Dünyâdan îmânla ayrılan bütün mümin erkek
ve kadınlara rahmetinle muâmele eyle. Onlardan hayatta olanların
günahlarını affeyle, tövbelerini kabûl eyle. Zulüm ve haksızlığa
uğrayanlara yardım et. Hastalarına şifâ ver. Bize ve onlara nasûh tövbe
etmek nasîb et. Çünkü sen, çok ihsân sâhibisin ve her şeye kâdirsin.