Câfer-i Sâdık hazretleri,
temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip olduğu gibi, güzel yüzlü ve
tatlı dilliydi. Bedeni sanki nûr saçıyordu. Yüzünün renginde beyaz ve
kırmızı karışmış olup, tatlı bir çehresi vardı. Kuvvetli ve orta boylu
idi. Kısa ve şişman değildi, saçı kumrala yakındı. Hazret-i Ali'ye çok
benzerdi. On evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları: Mûsâ
Kâzım, İshak, Muhammed, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali'dir. Evlâtlarının
hepsi zamânının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın
rehberiydiler. Mûsâ Kâzım, oniki imâmın yedincisidir.
İmâm-ı Câfer, ilmi, oniki
imâmdan beşincisi olan babası Muhammed Bâkır'dan öğrendi. İlim ve
fazîlette zamânının bir tânesi oldu. Bütün din bilgilerinde olduğu gibi,
zamânının bütün fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. Yetiştirdiği
talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu
ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin
konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu
ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı.
Kimyânın babası sayılan Câbir de, Câfer-i Sâdık'ın talebesidir. İmâm-ı
Câfer'in en meşhûr talebesi, Hanefî mezhebinin kurucusu ve Ehl-i
sünnetin reisi olan İmâm-ı A'zâm Ebû Hanife Nu'man bin Sâbit'tir. İmâm-ı
A'zâm, Câfer-i Sâdık'ın derslerine ve sohbetlerine iki sene devâm
ederek, o gizli ve âşikâr mârifet kaynağından ilim ve evliyâlık yolunda
çok istifâde etti. İmâm-ı A'zâm, onun huzûrunda kavuştuğu yüksek
mertebeleri anlatmak için; "O iki sene olmasaydı, Nûman helâk olmuştu."
buyurmuştur. İmâm-ı A'zâm bu sözü ile hocası Câfer-i Sâdık hazretlerinin
büyüklüğünü, kıymetini, kavuştuğu yüksek dereceleri anlatmak istemiştir.
Kalbi, bütün kötü huylardan
temizleyip, Allahü teâlâya kavuşmak için lâzım gelen mârifetleri, ibâdet
ve işleri öğreten tasavvuf yollarının çeşitli isimler alması, başka
başka olduklarını göstermez. Aynı mürşidin yol göstericinin talebeleri,
birbirlerini tanımak ve hocaları, mürşidleri ile öğünmek için
bulundukları yola, onların isimlerini vermişlerdir. Hazret-i Ebû Bekir
vâsıtası ile gelen yolda zikr-i hafî yâni sessiz zikir yapılmış olup,
hazret-i Ali vâsıtası ile gelen yolda da zikr-i cehrî yâni yüksek sesle
zikir yapılmıştır. Bütün tasavvuf yolları, İmâm-ı Câfer-i Sâdık
hazretlerinde birleşmektedir. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, iki yoldan
Resûlullah'a bağlıdır. Birisi babalarının yolu olup, hazret-i Ali
vâsıtası ile Resûlullah'a bağlıdır. Bu yola vilâyet yolu denir. İkincisi
anasının babalarının yolu olup hazret-i Ebû Bekir vâsıtası ile
Resûlullah'a bağlanmaktadır. Bu yola da Nübüvvet yolu denir. İmâm-ı
Câfer-i Sâdık, hem ana tarafından Ebû Bekr-i Sıddîk soyundan, hem de,
onun vâsıtası ile Resûlullah'tan feyiz almış olduğu için; "Ebû Bekr-i
Sıddîk, beni iki hayâta kavuşturmuştur." buyurdu. Câfer-i Sâdık
hazretleri, Resûlullah'tan gelen Peygamberlik, nübüvvet üstünlüklerine
hazret-i Ebû Bekir, Selmân-ı Fârisî ve Kâsım bin Muhammed bin Ebû Bekir
silsilesi ile kavuşmuştur. Evliyâlık, vilâyet üstünlüklerine de,
hazret-i Ali, hazret-i Hasan ve Hüseyin, Zeynelâbidîn ve babası Muhammed
Bâkır yolu ile kavuşmuştur. İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ta bulunan bu iki feyiz
ve mârifet yolu, birbirleri ile karışmış değildir. İmâm hazretlerinden,
Ahrâriyye büyüklerine, hazret-i Ebû Bekir yolu ile, öteki silsilelere
ise, hazret-i Ali yolu ile feyz gelmektedir.
İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın
ilimde, mârifette, zühd, takvâ, kanâat ve bütün güzel ahlâktaki
üstünlüğünü, büyüklüğünü duymayan kalmamıştır. Büyükler gibi çocuklar
arasında da meşhûr olmuştur. Hikmetli sözleri ve menkıbeleri ile ibret
dolu hayat olayları her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun
büyüklüğü bâzı eserlerde şöyle anlatılmaktadır.
Câfer-i Sâdık; Muhammed
aleyhisselâmın milletinin, dîninin sultanı, peygamberlik kemâlâtının,
üstünlüklerinin bürhânı, delili, senedi, hakîkatların âlimi, evliyânın
gönüllerinin meyvası, Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem vârisi,
âriflerin, Hak âşıklarının serveri, önderi idi. Zevk, aşk sâhiplerinin
rehberiydi. Tefsîr ilminde eşi yoktu. Namazda kendinden geçip düştüğü
olurdu. Mütevâzi yâni çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmezdi. Her
mümini kendisinden daha kıymetli bilirdi. Bir gün kölelerini çağırdı.
Onlara dedi ki:
Tasavvuf ilimlerinde yüksek
mârifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara
mürşidlik, rehberlik yapan Câfer-i Sâdık, kelâm, tefsîr, hadîs ve diğer
din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisinin
olduğu bildirilen eserler, risâleler sonradan yazılmıştır. Din bilgisi
üzerinde hiç kitap yazmadı. Kelâm ilminde, sapık îtikâd, inanç sâhibi
olan Ehl-i bid'ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı
cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarında yer aldı.
İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hadîs
ilminde sika güvenilir bir râvi olup, kendisinden pek çok hadîs-i şerîf
rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi
babasından ve annesinden, Atâ bin Ebî Rebâh'dan ve Zührî gibi birçok
râviden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin
Uyeyne, İmâm-ı A'zâm Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî
gibi büyükler hadîs-i şerîf bildirmişlerdir. Hadîs-i şerîfler, Sahîh-i
Buhârî'nin dışında kalan Kütüb-i Sitte'nin hepsinde yer alır. Hadîs
ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, onun sika, güvenilir olduğunu
bildirmişlerdir. İmâm-ı A'zâm Ebû Hanîfe, onun hakkında; "Ondan daha
fakih, fıkıh ilmini bilen kimse görmedim." buyurdu. Ebû Hâtem de, onun
sika bir râvi olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebil-Esved, İmâm-ı Câfer'in;
"Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim
gibi söyleyen birisini bulamazsınız." buyurduğunu haber verdi. Her
ilimde üstâd, her mârifette mâhirdi. Doğruluğu ve sadâkatı o kadar
çoktur ki, bundan dolayı kendisine "Sâdık" lakabı verildi.
Resûlullah'ın sallallahü
aleyhi ve sellem nûrlu yolunu, hiç değiştirmeden, apaçık ve tam doğru
olarak bugüne kadar ulaştırmada, Ehl-i sünnet âlimlerinin hizmeti çok
büyüktür. Bu büyük hizmet için, aralarında vazîfe taksimi yapan bu
âlimlerden îmân, inanç bilgilerini anlatıp öğretenlere "Mütekellimîn"
denildi. İbâdetlerin ve işlerin nasıl olacağı, haram ve helâlı, farzı,
vâcibi öğreten âlimlere de "Fukahâ" dendi. Kalp ile yapılacak ve
sakınılacak şeyleri öğreten ilme "Tasavvuf" ve bu ilmin âlimlerine de "Mutasavvifîn"
denildi. İşte İmâm-ı Câfer hazretleri, bu üçüncü ilmi anlattı, öğretti.
Kelâm ve fıkıh âlimlerinin uğraştığı sâhada ayrıca kitap yazmadı. Yoksa
bu bilgilerde de, bütün âlimlerin ve evliyânın üstâdı idi.
Câfer-i Sâdık hazretleri;
"Senden bir ricâm yok. Beni bir daha yanına çağırma! Rabbime ibâdetten
beni alıkoyma, başka bir şey istemem." buyurup, gitmek üzere ayağa
kalktı. Hükümdar, izzet ve ikrâmla onu uğurladı. Gittikten sonra
vücûdunda bir titreme oldu, bayılıp düştü. Kendine gelince, veziri
sordu: "Bu ne hâldir. Hani o zâtı öldürtecektiniz?"
Allahü teâlânın nîmetine
kavuşan ve bu nîmetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah'a hamd ve
şükrünü çoğaltsın! Zîrâ Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde İbrâhim sûresi
onuncu âyetinde meâlen; "Nîmetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi
kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları
beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim." buyurdu.
Hakem bin Abbâs-ı Kelbî
buyuruyor ki; "Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık
hazretlerine çok îtirâzda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzuu açıldı.
Yine çok îtirâzda bulundu ve; Câfer-i Sâdık nerede, böyle işler nerede?"
dedi. Câfer-i Sâdık'ın bu sözden haberi oldu ve şöyle buyurdu: "Yâ Zeyd-i
Kelbî, eğer böyle bir şey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklüğünde
bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin."
Buyurdular ki: "Beş
kimsenin sohbetinden, yâni beş kimse ile berâber bulunmaktan sakın:
Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâimâ aldanırsın. Sana
iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın.
Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine
yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın.
Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yâni günâh
işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe
satar."
"Allahü teâlânın hidâyete
kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allahü teâlânın hidâyet vermediğini,
kimse hidâyete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitâbıdır.
Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en
kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid'atlerin hepsi,
dalâlettir, sapıklıktır."
İmâm-ı Ahmed bin Hanbel
hazretleri Müsned'inde buyuruyor ki: Cebrâilin Allahü teâlâdan naklen,
Peygamber efendimize; "Lâ ilâhe illallah hısnî, men kâlehâ, dehale hısnî
ve men dehale hısnî, emine min azâbî" şeklindeki duâyı her kim rivâyet
edenlerin isimleriyle, inanarak ihlâsla bir deliye veya hastaya okursa
şifâ bulur.
"Ey oğlum, kendi rızkına
râzı ol! Kendi rızkına râzı olan, kimseye muhtâc olmaz. Gözü başkasının
malında olan, fakir olarak ölür. Allahü teâlânın taksim ettiği rızka
râzı olmayan, O'nu kazâ ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet
altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkilerini
büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli
bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir.
Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında
bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür.
"Ey oğlum, arkadaşlık
yaptığın, ziyâretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sâhibi olsun, kötü ahlâkı
olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan
çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar."
"Ey oğlum, Allahü teâlânın
kitâbını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici, sana
gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver.
Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde
düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını
gören, onların hedefi olur."
9) Miftâh-us-Saâde; c.1, s.343, c.2, s.39, 202, 538, 549,
c.3, s.94, 138, 140, 154, 300