Bir gün Kabe-i muazzamanın
kenârında bir yerde uyuduğu sırada rüyâsında gizliden bir ses Ahmed-i
Bedevî'ye; "Uykudan uyan! Allah'ın bir olduğunu zikret." diyordu. Kalkıp
abdest aldı. İki rekat namaz kılıp, Allah'ı zikretti. Sonra tekrar yatıp
uyudu. Rüyâsında önceki sesi tekrar duydu. Ona; "Kalk Allah'ın bir
olduğunu zikret, uyuma! Yüksek derecelere kavuşmak isteyen uyuyamaz!Ne
bir şey yiyebilir, ne de bir şey içebilir. Dâimâ, oruç tutmak ve
geceleyin herkes uykuda iken namaz kılmak sûretiyle nefsinle mücâdele
et. Kalk böyle yap! Sana, yüksek haller ve dereceler verilecek."
diyordu. Rüyânın tesiriyle uyanan Ahmed-i Bedevî, hemen rüyâsını yaş,
ilim ve derece bakımından yüksek olan ağabeyine anlattı. O da; "Sırrını
gizli tut! Söylenilenlere uygun yaşa!" dedi. Ahmed-i Bedevî bu
nasihatlere uyarak, gayret gösterdi, Allah'ın izni ve ihsânı ile nice
güzel hâl ve yüksek derecelere kavuştu.
Ahmed-i Bedevî kendisini
ilme ve ibâdete verdi. İnsanlarla alâkasını azalttı ve konuşmayı terk
etti. Bir şey söylemesi îcâb edince bunu işâretle anlatırdı. Üst üste
gördüğü rüyâ üzerine Irak'a gitti. Orada; Ahmed Rıfâî, Abdülkâdir-i
Geylânî, Hallâc-ı Mansûr, Sırrî-yi Sekatî, Ma'rûf-i Kerhî, Cüneyd-i
Bağdâdî gibi evliyânın kabirlerini ziyaret etti. 1236 senesinde,
rüyâsında Mısır'ın Tanta şehrine gitmesi işâret olundu ve yola çıktı.
Kahire'ye geldiğinde Mısır sultânı, onu, askeri ile birlikte karşıladı
ve husûsî misafirhânesinde ağırladı. Kendisine çok hürmet etti. Sonradan
o da talebelerinden oldu.
Uzun boylu, buğday benizli,
kolları uzun, bacakları etli, pazuları iri olup, gâyet heybetli idi. Sağ
yanağında bir ve sol yanağında iki beni vardı. Burnunun orta yeri bir
parça yüksek olup, iki yanında birer tâne ben vardı. Yüzü büyükçe ve
gözleri sürmeliydi.
Bir gün Ahmed-i Bedevî'nin
gözlerinde bir şişkinlik hâsıl oldu. Tedâvi için oradaki bir çocuktan
yumurta istedi. Çocuk; "Elinizdeki yeşil değneği verir misiniz?"
deyince, Seyyid Ahmed-i Bedevî de verdi. Çocuk, annesine giderek;
"Dışarıda bir kimse var, gözü ağrıyor, tedâvi için benden bir yumurta
istedi ve bu değneği verdi." dedi. Annesi; "Şimdi, evimizde yumurta
yoktur." dedi. Çocuk gidip durumu Ahmed-i Bedevî'ye bildirdi. O da;
"Git, falan yerde vardır." buyurdu. Çocuk oraya gidince, orasını yumurta
ile dolu buldu. İçinden bir tek yumurta alıp getirdi. Çocuk o günden
sonra Ahmed-i Bedevî'ye talebe oldu. Yanından ayrılmadı ve büyük
evliyâdan oldu. Bu zât Abdül'âl idi.
Annesi, Abdül'âl'i yeni
doğduğu bir sırada kundağa sarılı olarak, boğaların yemliğine
bırakmıştı. O sırada içeri giren bir boğa, alışkın olduğu yemlikte
yiyebileceği bir şeyler ararken, boynuzu, Abdül'âl'in kundak bağına
takıldı. Boğanın boynuzuna asılı olarak sallanan çocuğun düşmesi ve
ölmesi an meselesiydi. İnsanlar heyecanla, boğanın etrâfında toplandıkça
boğa daha da hırçınlaşıyor, yanına kimseyi yanaştırmıyordu. Tam o anda,
gâipten bir el uzanıp çocuğu aldı. İnsanlar rahatladılar. Fakat çocuğu
kurtaran eli tanıyamadılar.
Aradan seneler geçip, Ahmed-i
Bedevî hazretleri Mısır'a gelince ve Abdül'âl kendisine talebe olup
yanından ayrılmayınca, Abdül'âl'in annesi, Seyyid hazretlerine sitem
eder oldu. Ahmed-i Bedevî hazretleri, ona haber gönderip; "Küçükken
boğanın boynuzundan almakla, dünyâ hayâtının devâmına vesîle olduğumuz
için sevinmişti. Şimdi de, âhirette kurtulması için gayret ediyoruz.
Niye üzülüyor ki? Sevinse daha iyi ederdi." dedi. Kadın bu haberi
alınca, çocuğunu kurtaran elin sâhibinin o olduğunu anladı. Bundan sonra
kendisi de, Seyyid hazretlerine çok muhabbet etti.
Ahmed-i Bedevî
talebelerinden Abdül'âl'e ve Abdülmecîd'e bilhassa alâka ve ihtimâm
gösterirdi. Bunlardan Abdülmecîd birgün dayanamayıp hocasının yüzünü
görmek istedi ve mübârek yüzünü hiç göremediğini, görmemeye
dayanamadığını, bu sebeple yüzünden örtüsünü açmasını taleb etti. Seyyid
de; "Ey Abdülmecîd! Beni görmeye dayanamazsın. Senin, benim gözlerime
bir bakman canına mâl olur. Bir bakış, bir can mukâbilindedir." buyurdu.
O da; "Ey efendim! Yeter ki mübârek yüzünüzü göreyim de, ölürsem öleyim.
Zararı yok. Çünkü artık dayanamıyorum." dedi. Bunun üzerine Seyyid
hazretleri örtüsünü kaldırdı. Abdülmecîd, Ahmed-i Bedevî'nin cemâlini
görür görmez yere düştü. Rûhunu teslim etti. Sâlih Abdül'âl ise,
hocasının vefâtına kadar yaşadı ve hocasının vekîli olup talebelere feyz
vermek ve onları yetiştirmek vazîfesini aldı.
Seyyid Ahmed-i Bedevî
hazretleri, talebelerini teveccühle terbiye eder ve konuşmazdı. Halîfesi
Abdül'âl, dışarıdan, câhil, mânevî terbiyeden mahrûm, gâfil bir kimseyi
Seyyidin huzûruna getirince, Seyyid hazretleri hemen bir kerre nazar
buyurmakla, o kimse, mânevî hâller ve yüksek dereceler ile dolmuş
olurdu. Sonra Seyyid Bedevî Abdül'âl'e; "Söyle, o kimse falan beldede
sakin olup yerleşsin! Oradaki insanlara faydalı olsun!" buyururdu. Onun,
talebeleri terbiye etmesi, yetiştirmesi, bu şekilde idi. Bir bakışla,
uzun yıllar zahmet ve meşakkat çekmekle elde edilen derecelere bir anda
yükseltirdi.
Bir adam omuzunda süt dolu
kap ile Ahmed-i Bedevî hazretlerinin yanından geçerken, Ahmed-i Bedevî,
parmağı ile kabı işâret eder etmez, kap yere düşüp süt tamâmen döküldü.
Bu hâle canı sıkılan adam, yere dökülen süte bakınca, içinde şişmiş bir
yılan gördü. Bu hâli farkedince çok sevindi. Çünkü, kendisi ve
çocukları, muhakkak bir ölümden kurtulmuşlardı. Bu lütfundan dolayı
Allah'a hamd ve Ahmed-i Bedevî hazretlerine teşekkür etti.
Bu sırada, o bölgenin
vâlisi Tanta'ya gelmişti. Bir yere çadırını kurup yerleşti. Atları için
yem istedi. Rekîn'den başkasında da buğday yoktu. Vâlinin adamlarının
gelerek, kendisinden buğday isteyeceklerinden korkup, Ahmed-i Bedevî
hazretlerinin yanına gitti ve durumu kendisine arzetti. O da, hiç üzülüp
endişe etmemesini, kendisinden buğday istedikleri zaman kamh-ı zerî
(buğday tâneleri, kırıntıları) bulunduğunu, başka bir şey bulunmadığını
söylemesini tenbih etti.Nihayet vâlinin adamları gelip, kendisinden
buğday istediler. O da anbarında, kamh-ı zerî'den başka birşey
bulunmadığını bildirdi. Adamlar anbarın anahtarını alıp anbara
girdiklerinde, hakîkaten, kamh-ı zerî denen kırıntılardan başka bir şey
göremediler. Dönüp gittiler ve Rekîn'e de herhangi bir zarar yapmadılar.
O da gidip bu durumu Ahmed-i Bedevî'ye arzedince; "Sana bir zarar
yapamadıkları için Allah'a şükret, yalnız O'na hamd-ü senâda bulun."
buyurdu.
Bir zaman sonra, buğday
fiyatları son derece pahalandı ve yakın yerlerde bulunamaz oldu.
İnsanlar, ihtiyaçları olan buğdayı bulabilmek için uzak memleketlere
gitmek ve çok yüksek fiyat ödemek mecbûriyetinde kaldılar. Rekîn, Ahmed-i
Bedevî'ye gelerek bu durumu arzetti. O da; "Elindeki buğdayı insanlara
sat! Fakat onlara karşı müsâmahalı davran, ucuza sat! Allah katında
bunun sevâbı pek fazladır." buyurdu. Rekîn mahzenlerini açtı. Çok ucuz
fiyattan buğday satmaya başladı. Fiyatı çok düşük tutmasına rağmen çok
fazla kâr etti. Yakınlarından aldığı zînet eşyâlarını fazlasıyla
kendilerine iâde etti. Âilesine, gerdanlık, çeşitli ve güzel elbiseler
ve zînet eşyâları aldı. Fakirlere, muhtaçlara pekçok ikrâmlarda bulundu.
Herkes kendisine yaptıkları sebebiyle çok duâ etti. Bundan sonra hacca
ve Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmeye niyet etti. Bu
niyetini Seyyid-i Bedevî hazretlerine arz edince, izin verdi. Hazret-i
Rekîn, yol hazırlıklarına başladı. Hazırlıklarını tamamlayıp, yola
çıkacağı zaman, Ahmed-i Bedevî'nin huzûruna vardı. Ahmed-i Bedevî;
"Allah'a tevekkül ederek yola çık!" buyurdu. Rekîn orada, Ahmed-i
Bedevî'ye ait olan ve kullanılmayan bir aba gördü. Bereketlenmek için
yanında bulundurmak niyetiyle bu abayı hocasından istedi. O da abayı
verebileceğini fakat yolda kaybedip, bunun için de çok üzüleceğinden
endişe ettiğini bildirdi. Fakat Rekîn, o anda bu inceliği anlayamayıp,
abayı yanında bulundurmak arzusunda olduğunu söyledi ve nihâyet abayı
alarak yola çıktı.
Hac vazîfesini îfâ edip
geri dönerken, Akabe denilen yerde, abayı hatırladı. Eşyâları arasında
aradı koyduğu yerde yoktu. Ararken abayı develerin ayaklarının altında,
necâsete bulaşmış olarak gördü. Hemen alarak, güzelce yıkadı ve kuruması
için bir yere serdi. Başka ihtiyaçları ile meşgûl olurken, abayı
kaybetti. Ne kadar aradı ise, abadan hiçbir haber alamadı. Üzüntü
içinde, Mısır'a Ahmed-i Bedevî hazretlerinin bulunduğu beldeye geldi.
Kaybettiği abadan daha güzel ve daha pahalı bir aba satın alıp, bunu
hocasının yanına götürdü. Bir de ne görsün. Yolda kaybettiği aba,
hocasının odasında duruyordu. Hayretler içinde abaya bakarken, Seyyid
Bedevî, kendisine; "Ey Rekîn! Teaccüp etme! Sen onu yıkayıp serdikten
sonra, ben, onun kaybolmasında endişe edip aldım ve buradaki yerine
koydum." buyurdu.
Ekseri büyük âlimlere
olduğu gibi, bu büyük zâta da karşı çıkanlar, büyüklüğünü inkâr edenler
oldu. Fakat, hepsi başlarına gelen çeşitli belâlar ve sıkıntılar
sebebiyle cezâlarını gördü. Bunlardan çoğu hatâlarını anlayıp, tövbe
ederek talebelerinden oldular. Meselâ, Vech-ül-kamer adında bir kimse
vardı. Seyyid hazretlerinin herkes tarafından çok sevildiğini çekemezdi.
Dil uzatırdı. Az bir zaman sonra suçlu bulunup îdâm edildi.
Şâfiî mezhebinin büyük
âlimlerinden ve Seyyid Ahmed-i Bedevî'nin zamânında yaşamış olan İbn-üd-Dakîk,
Abdülazîz Dîrînî'ye haber gönderip; "İnsanlar, Seyyid Ahmed-i Bedevî ile
çok meşgûl oluyorlar ve onu çok seviyorlar. Ona şu meseleleri sor! Eğer
bilebilirse, tam bir velî olduğunu anlarız." dedi. Abdülazîz Dîrînî de,
Ahmed-i Bedevî'ye o suâlleri sordu. O da; "Bu suâllerin cevâbı Kitâb-üş-Şecere'de
vardır ve şöyle şöyledir." buyurup, hepsinin cevâbını tek tek verdi.
Kitaba baktıklarında söylediklerinin aynen olduğunu gördüler. Bundan
sonraİbn-üd-Dakîk'in ve Abdülazîz Dîrînî'nin Seyyid hazretleri hakkında
şüpheleri kalmadı. Muhabbetleri çok arttı. Kendilerine, Ahmed-i Bedevî
hazretlerinden suâl edildiğinde, diğer âlimler gibi bunlar da; "Seyyid
Ahmed-i Bedevî, sâhili görülmeyen bir hakîkat ve irfan denizidir."
derlerdi.
Mısır'da Kâdı'l-kudat olan
Takıyyüddîn isminde bir zât vardı. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin büyük
bir velî olduğunu biliyordu. Fakat, buna Seyyid hazretleri hakkında
uygunsuz sözler söylemişlerdi. Bu da yakından ve iyice anlamak için
Seyyid hazretlerinin yanına geldi. Sohbet esnâsında bir ara Seyyid
hazretlerine; "Sizin hakkınızda bana, uygun olmayan haberler geldi.
Cemâate gelmediğiniz, hattâ namazı kılmadığınız oluyormuş. Bu,
Resûlullah efendimizin sünnetine aykırıdır ve bu hâl, sâlihlerin hâli
değildir." dedi. Buna üzülen Ahmed-i Bedevî; "Sus! Yoksa uçarsın."
deyip, Takıyyüddîn'e sert bir nazarla baktı. Nazarın şiddeti ile
kendinden geçenTakıyyüddîn bir anda kendisini uçsuz bucaksız bir sahrâda
buldu. Kendi kendisini çok ayıplayarak ve kendi kendine çok kızarak;
"Hey ahmak ve aptal kişi! Allah'ın dostlarında, evliyâsında kusur ve
kabahat aramak senin ne haddine! Bu ıssız sahrâda kimsenin bulunmadığı
bu yerde senin hâlin ne olacak?" diyordu. Ağlayarak, sızlayarak,
Allah'ın rahmet ve magfiretine sığınarak "Lâ havle.." okuyordu.
Bu sırada çok uzaklardan
bir kimse göründü. Gâyet heybetliydi. Takıyyüddîn, bu ıssız sahrâda bir
insan ile karşılaşmanın sevinciyle ve kendisine yardımcı olur ümidiyle,
o kimsenin yaklaşmasını heyecânla bekledi. Gelen kimse yaklaşınca,
koşarak ellerine sarıldı ve ağlayarak kendisine yardımcı olmasını
istedi. O heybetli kimse; "Söyle bakalım. Derdin nedir?" dedi.Seyyid
Ahmed-i Bedevî ile arasında olan hâdiseyi anlatınca, gelen kimse çok
hayret etti ve; "Hakîkaten sen, tehlikeli bir iş yapmışsın ve çok
tehlikeli bir hâle düşmüşsün. Sen buranın Mısır'a olan uzaklığı ne
kadardır, bilir misin?" dedi. Takıyyüddîn; "Ben buraları hiç
tanımıyorum. Mısır'dan ne kadar uzakta olduğunu da bilemiyorum."
deyince, gelen kimse; "Mısır ile buranın arası altmış günlük mesâfedir."
dedi. Bunun üzerine Takıyyüddîn'in çâresizliği ve korkusu daha da arttı.
Kendi kendine; "Allah'ın rızâsı için beni bu müşkül durumdan kurtaracak
birisi yok mudur?" diye söylendi. Buralarda ölüp gideceğini düşünerek; "İnnâlillah..."
okuyordu. Sonra yine o heybetli zâta yalvararak; "Allah'ın rahmeti ve
bereketi senin üzerine olsun. Sen bana yardımcı olamaz mısın?" dedi. O
da; "Hiç korkma! İnşâallah selâmete erersin." dedi ve eliyle işâret
ederek çok uzaklarda görülen bir kubbeyi gösterdi. "O kubbeyi
görebiliyor musun?" dedi. Takıyyüddîn; "Evet." deyince, o kimse; "İşte,
senin kendisine uygunsuz sözler söylediğin Seyyid Ahmed-i Bedevî
hazretleri, ikindi namazını cemâatla orada kılar. Sen şimdi, haline
tövbe istigfâr ederek oraya git! İkindi namazı vaktine yetiş. Orada
cemâatle namazını kıl! Namazdan sonra Seyyid hazretlerinin elini öp,
özür dile! O, inşâallah seni affeder ve Allah'ın izni ile seni
memleketine ulaştırır." dedi.
Ahmed-i Bedevî
hazretlerinin medfûn bulunduğu Tanta şehri yakınında bulunan Garbiyye
şehrinin vâlisi, Ahmed-i Bedevî'nin büyüklüğüne inanmazdı. Bu sebeple,
her sene Seyyid hazretlerinin türbesinde düzenlenmekte olan mevlid
toplantılarına Garbiyye ahâlisinden katılmak isteyenlere de mâni olur,
gitmelerine müsâade etmezdi. Bu hâli haber alan Muhammed Şenavî
hazretleri o şehre gidip vâli ile görüştü. Böyle yapmasının çok mahzurlu
olduğunu, Seyyid hazretlerinin çok büyük evliyâ olduğunu anlatıp,
kendisine çok nasîhat etti. Vâli, nasîhatleri kabûl etmedi. Eski haline
de devâm etti. Bu hale çok üzülen Muhammed Şenâvî, bu durumu mânevî
olarak, Seyyid Ahmed-i Bedevî'ye arzetti. O anda; "Sabret! O, yakında
cezâsını bulur." diye bir ses duyuldu.
Mısır'da Ebü'l-Gays bin
Ketîle isminde âlim bir kimse vardı. Bir gün yolu, Ahmed-i Bedevî
hazretlerinin medfûn bulunduğu beldeye düştü. Oradaki insanların, Seyyid
hazretlerine çok büyük ihtimâm, hürmet gösterdiklerini görünce; "Siz de
fazla yapıyorsunuz. Ona lüzûmundan fazla ihtimâm gösteriyorsunuz!" dedi.
Orada bulunanlardan biri; "Sen ne diyorsun. O çok büyük bir velîdir."
dedi. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin büyüklüğünü anlayamamış olan adam, bu
söze daha da içerledi. Fakat cevap vermedi. Bu kimse misafir olduğu için
kendisine yemek getirdiler. Yemekte kızartılmış bir balık vardı. Ebü'l-Gays
yemek yerken boğazına bir kılçık takıldı. Saatlerce uğraştılarsa da
çıkartamadılar. Nice tanınmış doktorlar çağırdılar, onlar da
çıkaramadılar. Artık yemekten, içmekten kesilmişti. Yataklara düştü. Her
geçen gün ızdırâbı şiddetleniyor, hiçbir şey de yapamıyordu. Ölecek
duruma gelmişti. Nihâyet aradan uzun bir süre geçtikten sonra, son çâre
olarak Ahmed-i Bedevî hazretlerinin kabrini ziyâret edip, rûhâniyetinden
yardım istemeyi düşündü. Yakınları bunu Seyyid hazretlerinin kabrine
götürdüler. Kabrin yanında oturup, kendisine dil uzattığı için pişmân
olmuş bir kalp ile ve Seyyid hazretlerinin rûhuna hediye etmek niyetiyle
Yâsîn-i şerif okurken, kendisine bir aksırma hâli geldi. Doktorların
uğraşarak çıkaramadıkları kılçık, orada bir aksırma ile çıkıverdi. O
kadar rahatladı ki, sevincinden ne diyeceğini bilemedi. "Ya Seyyid Ahmed-i
Bedevî! Sizin çok yüksek bir velî olduğunuzu şimdi anladım. Ben sizin
hakkınızda çok uygunsuz düşünüyormuşum. Sizin büyüklüğünüzü inkâr
etmenin ne kadar yanlış olduğunu ve böyle düşünmenin ne büyük haksızlık
olduğunu şimdi çok güzel anladım. Eski düşüncelerimden dolayı Allah'a
tövbe ediyorum." dedi.
Seyyid Ahmed-i Bedevî
hazretlerinin doğum ve vefâtının sene-i devriyelerinde ve başka
zamanlarda, insanların bu zâta çok alâka muhabbet göstermelerinden
rahatsız olan ve Seyyid hazretlerinin büyüklüğünü inkâr eden, kendini
beğenmiş bir kimse vardı. Bu bozuk düşüncelerinde çok ileri gittiği bir
gün idi. Yine Seyyid hazretlerine buğz eder hâlde iken, hafızasında ve
kalbinde îmân ve mârifete âit ne varsa hepsinin bir anda silindiğini
hissetti. Ne olduğunu anlayamamıştı. Ne yapacağını şaşırdı. Bu hâlinin,
Seyyid hazretlerine olan îtirâzın bir cezâsı olabileceğini düşündü.
Seyyid hazretlerinin kabrine gitti. Rûhâniyetinden imdâd istedi. Tövbe
ettiğini, affedilmesini ricâ etti. Seyyid'in kabrinden bir ses; "Bir
daha inkâr ve îtirâza dönmemek şartıyla." diyordu. Adam; "Peki." deyip
kabûl etti. Bundan sonra, îmân ve mârifete ait bildiklerinin tekrar
kendisine verilmiş olduğunu hissetti ve sözünü tuttu.
Bir seferinde Hâce Halebî
adında birisi, yanında kumaş cinsinden mallar olduğu hâlde, mevlidde
hazır bulunmak üzere Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbelerine doğru yola
çıktı. Seyahat esnâsında yedi atlı önüne geçip, mallarını almak
istediler. HâceHalebî, o anda Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin
rûhâniyetinden yardım istedi. Sözü henüz bitmeden, beyaz atlı ve
gözlerinden başka bir yeri görünmeyen heybetli ve cesûr biri gelerek
haydutları kovaladı. Hâce Halebî gelen zâtı tanıdığını ve onun Ahmed-i
Bedevî olduğunu söyledi.
Seyyid Ahmed-i Bedevî
hazretlerinin türbesinin kubbesinde, Resûlullah efendimizin mübârek ayak
izlerinin bulunduğu bir taş vardı. Bu kıymetli taş, kubbeye öyle
sanatkârâne yerleştirilmişti ki, türbeye girenler, önce bu taşı
görürler, sonra da Seyyid hazretlerini ziyâret ederlerdi. Bâzı kimseler,
bu taşın alınarak müzeye konmasını ve burada bırakılmamasını söylediler.
Zamânın idarecilerini de iknâ edip, taşı alıp müzeye nakletmek için
teşebbüse geçtiler. Fakat ne kadar uğraştılarsa, taşı yerinden ayırmak
mümkün olmadı. Bu hâlin, Seyyid hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu,
taşı yerinden kımıldatamayacaklarını anlayıp, bu işten vazgeçtiler.
Ey Abdül'âl! Zikre,
Allah'ı anıp, hatırlamaya devâm et. Bir an bile Allah'tan gâfil olma,
O'nu unutma. Gece kıldığın bir rekat namaz, gündüz kıldığın bin rekatdan
daha üstündür. Allah'ı zikretmek kalp ile olur, sâdece dil ile olmaz.
Allah'ı hâzır bir kalp ile an! Allah'tan gâfil olmaktan sakın! Çünkü, bu
gaflet kalbi katılaştırır. Sabır, Allah'ın hükmüne rızâ göstermektir.
O'nun hükmüne rızâ göstermek ve emrine teslim olmak demek, nîmete
kavuştuğunda sevinip ferahlık duyduğu gibi, musîbet ve sıkıntı
geldiğinde de aynı sevinç ve ferahlığı duyabilmek demektir. Nitekim
Allah, Bekara sûresinin 155. âyet-i kerîmesinde meâlen, Peygamber
efendimize hitâben; "(Ey habîbim! Musîbet ve ezâya) sabredenlere (lütûf
ve ihsânlarımı) müjdele!" buyuruyor. Zühd sâhibi olmak, dünyâya düşkün
olmamak demek; dünyevî arzu ve istekleri terk etmek sûretiyle, nefse
muhâlefet etmek demektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tâne
helâli terk etmektir. Tefekkür etmenin hakîkati, Allah'ın yarattıkları
hakkında düşünmek, fakat Allah'ın zâtı hakkında düşünmemektir.
Ey Abdül'âl!
Dervişliğin, talebeliğin şartları; kötü iş ve sözlerden sakınmak, harama
bakmamak, iffetli olmak, her zaman Allah korkusuna sâhib olmak, Allah'ın
emirlerine uygun yaşamak, Allah'ı hiç unutmamak, âhirette başa
gelecekleri düşünerek hep uyanık ve dikkatli olmaktır.
Ey Abdül'âl! Yolumuz,
Kur'ân-ı kerîme ve Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine,
bildirdiklerine uymak, doğruluk, verdiği sözü yerine getirmek üzerine
kuruludur. Âlimler yanında dilini, insanların ileri gelenleri yanında
gözünü, hocanın huzûrunda kalbini muhâfaza et. Edep ve vakâr üzere ol.
Ey Abdül'âl! İlmi
olmayan kimsenin dünyâda da âhirette de hiçbir kıymeti yoktur. Hilmi,
yumuşaklığı olmayan kimseye, ilmi fayda vermez. Allah'ın kullarına
şefkat etmeyen kimseye, Allah katında şefâat yoktur. Sabırlı olmayan
kimseye, işlerinde selâmet yoktur. Takvâsı, Allah'tan korkması,
haramlardan sakınması olmayan kimsenin, Allah indinde hiçbir kıymeti
yoktur. Bu altı hasletten nasîbi olmayan kimsenin, Cennet'te yeri
yoktur.
Sâlim isminde bir
kimse küffâr memleketlerinden birinde esirdi. Başında bir nöbetçi asker
vardı. Bu asker, müslümanların, Seyyid-i Bedevî'yi çok sevdiklerini,
sıkıntıda kalınca rûhundan yardım istediklerini ve Allah'ın izni ile
böyle insanların imdâdına yetiştiğini duymuştu. Bunun için o zâtın
Seyyid hazretlerinden yardım talebinde bulunmasından korkuyordu. Ona sık
sık; "Eğer senin, yâ Ahmed Bedevî! dediğini işitirsem, çok eziyet,
işkence ederim." diye tehdit ederdi. Bir gün bu korkusundan dolayı onu
büyük bir sandık içine koydu. Kapağını kilitledi. Kendisi de sandığın
üzerine yattı. Geceleyin Sâlim Efendi Seyyid Bedevî'den yardım isteyip;
"İmdât yâ Seyyid Ahmed Bedevî hazretleri! Bana yardım ediniz!" dedi.
SeyyidAhmed hazretleri geldi. Sandığı, üzerinde yatan askerle berâber
alıp götürdü. Bir anda kendilerini bilmedikleri bir yerde buldular.
Orada Sâlim Efendiyi sandıktan çıkardı ve gözden kayboldu. Etraflarında
toplananlara, olanları anlattılar. Onlar; "Burası Kayravan'dır.
Geldiğiniz yer ile arası çok uzaktır." dediler. O asker de bu hâl
karşısında çok şaşırdı ve müslüman oldu. Seyyid hazretlerinin kabrini
ziyâret için berâberce Mısır'a gittiler."