Üveysî olup, İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın vefâtından kırk
yıl sonra doğduğu hâlde İmâm-ı Ali Rızâ'nın sohbetinden ve bunun
bereketiyle İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın rûhâniyetinden istifâde etti.
Bâyezîd, İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın rûhâniyetinden feyz almakla meşhûr
oldu. Hocalarının en büyüğü, Allah'a kavuşmak
yolunda çok yüksek derecelere kavuşmasına vesîle olan, İmâm-ı Câfer-i
Sâdık hazretleridir. Feyz ve mârifeti, İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın mübârek
rûhâniyetinden aldı.
Otuz sene Şam civârında bulunup, yüz on üç âlimden ilim
öğrenmiştir. Aşk-ı ilâhîde o kadar ileri ve ibâdette o derece yüksekte
idi ki, namaz kılarken Allah korkusundan göğüs kemikleri gıcırdar,
yanında bulunanlar bunu işitirlerdi. Son derece âlim, fâdıl ve edîb idi.
Şiirleri meşhûrdur.
Bir gün kendisine; "Mürşidin, yol göstericin kimdir?"
diye sordular. O da; "Bir kadın." dedi. "Bu nasıl olur?" dediler.
Cevâbında şöyle buyurdu: "Bir gün Allah'ın sevgisi ile, kendimden geçmiş
olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu,
taşımam için bana ricâda bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada
kafes içinde bulunan bir arslana işâret ettim. Kafes açılıp, arslan
geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum
için de çok korktum ve mahcûb oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını
öğrenmek için; "Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?" dedim. Kadın;
"Zâlim Bâyezîd'i gördüm diyeceğim." dedi. Ben hayretle; "Neden?" diye
sordum. Kadın şöyle cevap verdi: "Allah, bu arslanı yük taşımak için
yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir?
Bunu, insanlar sana kerâmet sâhibi desinler diye yapmış isen çok fenâ."
dedi. Bunun üzerine çok ağlayıp istigfâr ettim. Bundan sonra benden
fevkalâde bir hâl meydana gelse, "Lâ ilâhe illallah Muhammedün
Rasûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhim Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ
Rûhullah" yazısını veya bir nûr görüyorum. Böylece, benden meydana gelen
hâllerin doğru olduklarının, Allah tarafından tasdik olunduğunu
anlıyorum."
Bâyezîd-i Bistâmî, Allah'ın aşkı ile öyle bir hâlde idi
ki, O'ndan başka hiçbir şeyi hatırlamazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve
hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında; "Yavrum ismin nedir?" diye
sorardı. Bir defâsında, o talebe dedi ki; "Efendim. Yirmi yıldır hiç
ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lâkin her defâsında
ismimi sormanızın hikmetini anlıyamadım." Bâyezîd-i Bistamî; "Evlâdım,
kusura bakma. Her defâsında ismini soruyorum. Allah'ın muhabbeti kalbime
gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, O'ndan başka her şeyi
unutuyorum. Senin ismini de hatırımda tutmaya çalışıyorum, fakat böyle
hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme." buyurup talebesinin gönlünü
aldı.
Bir gün yakınları kendisine; "Efendim, filan yerde büyük
bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sâhibi bir velîdir." dediler ve daha
başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî;
"Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu."
buyurdular. Talebelerinden bâzıları ile birlikte onun bulunduğu yere
geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu
ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhal geri
döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: "Dînin hükümlerini yerine
getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riâyette zayıf birisine,
nasıl olur da kerâmet sâhibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allah'ın
evliyâsından olması mümkün değildir." buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî'ye; "Bu yüksek makamlara nasıl
kavuştunuz?" diye sordular. Cevâbında şöyle anlattı: "Bir gece herkesin
uyuduğu bir sırada, Bistâm'dan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu.
Giderken âniden karşımda çok heybetli bir makam gördüm. On sekiz bin
âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan
gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O halde iken; "Yâ Rabbî! Bu kadar
büyük, bu kadar güzel bir dergâh acabâ niçin böyle boş?" dedim. Hemen;
"Bu dergâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin lâyık
olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle gelenleri bizim kabûl
etmeyişimizdendir." diyen bir ses duydum. Bir an, herkesin bu huzûra
kavuşması için şefâatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefâat
makâmının Sultân-ül-Enbiyâ Muhammed Mustafâ efendimize mahsus olduğunu
hatırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefâat makâmına karşı edebe
riâyetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum
ki; "Ey Bâyezîd, Sultân-ül-Enbiyâ'ya olan muhabbetin ve edebe riâyetin
sebebiyle, biz de senin edeb ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyâmete kadar,
Sultân-ül-Ârifîn, diye anılırsın buyuruyordu."
Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî'yi bir gece uyku
bastırıp, sabah namazına uyanamadı. Namazını kazâ edip o kadar ağlayıp
inledi ki, bir ses işitti. "Ey Bâyezîd, bu günâhını affeyledim. Bu
pişmanlık ve ağlamana da, ayrıca yetmiş bin namaz sevâbı ihsân eyledim."
diyordu. Aradan birkaç ay geçtikten sonra onu, yine uyku bastırdı.
Şeytan gelip, Bâyezîd'i Bistâmî'nin mübârek ayağından tutarak uyandırdı
ve; "Kalk namazın geçmek üzeredir." dedi. Bâyezîd-i Bistâmî, Şeytan'a;
"Ey mel'ûn! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namazının geçmesini,
kazâya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu da beni uyandırdın?"
buyurunca, Şeytan şu cevâbı verdi: "Birkaç ay önce sabah namazını
kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin
için ayrıca yetmiş bin namaz sevâbı almıştın. Bu gün, onu düşünerek,
sâdece vaktin namazının sevâbına kavuşasın da, yetmiş bin namaz sevâbına
kavuşmayasın diye seni uyandırdım." dedi.
Zamânında binlerce velî vardı. Hepsi de ibâdet,
riyâzet, keşif ve kerâmet sâhibi idi. Fakat asrın kutupluğu, ümmî bir
demircinin üzerinde idi. O bu işin sır ve hikmetine karşı hayretler
içindeydi. Çoluk çocuğunun nafakası için geceli gündüzlü örs başından
ayrılmayan demirciyi görmek istedi. Bir gün dükkânına gitti. Selâm
verdi. Onu görünce, çocuklar gibi sevindi. Ellerine sarıldı, uzun uzun
öptü ve ondan duâ ricâ etti. Henüz keşif âlemine girmemiş olduğu için
kendi makâmından habersizdi. Ondan duâ isteyince dedi ki: "Ben senin
ellerinden öpeyim de, sen bana duâ et! Sizin duânıza muhtaç olan benim!"
O ise şöyle cevap verdi: "Benim sana duâ etmemle, içimdeki dert
hafiflemez ki!" Bunun üzerine o da; "Derdin nedir? Söyle bir çâre
arayalım?" dedi. "Acabâ kıyâmet gününde, bunca insanın hâli ne olur?
Bunu düşünmekten, buna yanmaktan başka derdim yok." dedikten sonra
hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bâyezîd-i Bistâmî'yi de ağlattı. O vakit
içinden; "Bunlar nefsim, nefsim diyenlerden değil, ümmetim ümmetim
diyenlerdendir." diyen bir ses duydu. Hemen içindeki hayret silindi.
Kutupluk makâmının bu demirciye niçin verildiğini sezdi. Anladı ki,
böyleleri, sevgili Peygamber efendimizin kalbine her an bağlıdır. Onun
hakîkatine mazhardır. Demirciye dedi ki: "İnsanların azap çekmesinden
sana ne?" Demirci de; "Bana mı ne? Benim fıtratımın mayası, şefkat
suyuyla yoğurulmuştur. Cehennem ehlinin bütün azâbını bana yükleseler
de, onları bağışlasalar, ben saâdete ererim ve derdimden kurtulurum."
dedi.
Çocukken bir gün câmi avlusunda
oynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakîk-i Belhî kendisini görüp; "Bu çocuk
büyüyünce zamânının en büyük velîsi olacak." buyurdu. Yine bir gün hadîs
âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını
ölçmek için sordu: "Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?"
Bâyezîd-i Bistâmî de ona; "Evet Allah dilerse becerebiliyorum." cevâbını
verince; "Nasıl?" diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; "Buyur yâ Rabbî!
Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'ân-ı kerîmi tâne tâne
okuyor, tâzim ile rükûya varıyor, tevâzu ile secde ediyor, vedâlaşarak
selâm veriyorum." deyince, o zât hayran kalarak; "Ey sevgili ve zekî
çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını
okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de;
"Onlar beni değil, Allah'ın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar.
Bana âid olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim?"
cevâbını verdi.
Küçük yaşta iken annesi, kendisini mektebe gönderdi.
Bâyezîd hazretleri, büyük bir dikkatle derse devâm ediyordu. Bir gün
Kur'ân-ı kerîm okumak için gittiği mektepte, okuduğu bir âyet-i
kerîmenin (Lokman sûresi: 14) tesiri ile erkenden eve döndü. Annesi
merak edip niçin erken döndüğünü suâl edince, şöyle cevap verdi: "Bir
ayet-i kerîme gördüm. Allah o âyet-i kerîmede kendisine ve sana hizmet
ve itâat etmemi emrediyor. Ya benim için Allah'a duâ et, sana hizmet ve
itâat etmem kolay olsun, veyahut da beni serbest bırak, hep Allah'a
ibâdet ile meşgûl olayım." dedi. Annesi; "Seni Allah'a emânet ettim.
Kendini O'na ver." dedi. Bundan sonra Bâyezîd, kendini Allah'a verdi,
emirlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin
hizmetini de ihmâl etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir
kabûl edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allah'ın emri
de böyle idi. Elinde olmadan iki sefer annesinin arzusunu yerine
getiremedi. Bu husûsu büyük pişmanlık içinde şöyle anlatır: "Hayâtımda
yalnız iki defâ annemin arzusunu yerine getiremedim. Her defâsında
mutlaka bana zararı dokundu. Birincide düştüm burnum ezildi. İkincisinde
ayağım kaydı düştüm, omuzumdaki su testisi kırıldı.
Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi.
Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bâyezîd-i Bistâmî hemen
fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan
çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Buzlarla kaplı testi ile annesinin
başına geldiğinde, annesinin tekrar dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya
kıyamadı. O halde bekledi. Nihâyet annesi uyandı ve "Su, su!" diye
mırıldandı. Bâyezîd elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk tesiri ile
eli donmuş, parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi;
"Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun?" dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî; "Anneciğim uyandığınız zaman, suyu hemen verebilmek
için testi elimde bekliyorum." dedi. Bunun üzerine annesi; "Yâ Rabbî!
Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol!" diye cân u gönülden duâ etti.
Belki de annesinin bu duâsı sebebiyle, Allah ona evliyâlığın çok yüksek
mertebelerine kavuşmayı ihsân etti.
Bâyezîd-i Bistâmî, kabristanda çok
dolaşırdı. Bir gece gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu.
Bâyezîd; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm." dedi. Bekçi
birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. Bâyezîd hazretleri eve dönünce
talebelerine sopanın fiatını sordu. O kadar parayı bir keseye koyarak,
bir mikdar da tatlı ile berâber bir talebesiyle, o bekçiye gönderdi. Bir
de mektup yazarak bekçiye vermesini söyledi. Mektup şöyle idi: "Muhterem
Bekçi efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. Kabahat bendedir. Gece
kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. Sopanızın kırılmasına da sebeb
oldum. Gönderdiğim parayla kendine bir sopa al! Sopanın kırılma
üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! Allah'ın
selâmı üzerine olsun." Genç bekçi mektubu okuyunca, gelip özür dileyerek
tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi.
Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı.
Bir devesi vardı. Azığını ve eşyâsını o deveye yüklemişti. Birisi
kendisine; "Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmez
mi?" dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; "Acaba yükü taşıyan deve midir? Dikkat et
bakalım, devenin sırtında yük var mı?" dedi. O kimse dikkatle baktığında
gördü ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıda durmaktadır. O kimse
hayretini gizleyemeyip; "Sübhânallah!Ne kadar acâib bir iş." deyince,
Bâyezîd-i Bistâmî; "Hâlimi sizden gizlesem, bana dil uzatıyorsunuz.
Hâlimi size açık açık göstersem hayret ediyorsunuz, tâkat
getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum?" buyurdu ve yoluna
devâm etti. Ziyâretleri esnâsında kendisine, annesinin hizmetine gitmesi
bildirildi. Bistâm'a giden bir kâfile ile hemen yola çıktı. Bistâm'a
geldiği duyulunca bütün halk yollara dökülüp, kendisini karşıladılar.
Seher vakti evlerine geldi. Annesi abdest almış şöyle duâ ediyordu:
Bâyezîd-i Bistâmî bir sene hac dönüşünde
Hemedan'a uğrayıp, oradan bir mikdâr tohum satın aldılar. Bistâm'a
gelip, Hemedan'dan aldığı tohum torbasını açınca, içinde bir kaç karınca
bulunduğunu gördü. Bunları yuvalarından ayırmanın münâsib olmıyacağını
düşünüp, tekrar Hemedan'a gitti. Tohumu aldığı yere bırakıp, ondan sonra
Bistâm'a döndü.
Bâyezîd-i Bistâmî bir
gün yanlışlıkla bir karıncayı öldürdü. Haberi olunca, çok pişman olup
üzüldü. Ölü karıncayı avucuna alıp, şefkat, merhamet ve hüzün ve kırık
kalbi ile karıncaya üfürünce, Allah'ın izni ile karınca canlanıp
yürümeye başladı.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gece,
talebelerinden bir kısmı ile bir yere misâfir oldular. Ev sâhibi, evin
aydınlanması için bir kandil yaktı. Bâyezîd-i Bistâmî yanında
bulunanlara; "Bu kandilde bir gariblik görüyorum. Yanıyor ama ışık
vermiyor. Hikmeti nedir?" diye sordu. Ev sâhibi; "Efendim. Biz bu
kandili bir gece yakmak için komşumuzdan emânet almıştık. Bu akşam
ikinci gece yakıyoruz." deyince, Bâyezîd, kandili söndürdü ve hemen
kandili sâhibine götürüp teslim edin. Arzu ederseniz, bir gece daha
yakmak için izin isteyin." buyurdu. Ev sâhibi kandili alıp komşusuna
götürdü. Olanları anlattı ve tekrar izin alıp geri getirdi. Eve gelince
kandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: "İşte
şimdi ışığını görüyorum."
Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takib
etmekte olduğunu farkedip döndü ve gence; "Niçin beni tâkip ediyorsun,
istediğin nedir?" dedi. Genç, edeple; "Efendim, sizin gibi olmak,
yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben
de kazanayım." dedi. Cevâbında; "Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim
derimin içine girsen istifâde edemezsin. Bu, Allah'ın bir lütfudur."
buyurdu.
Bir gün sohbetinde bulunanlara; "Kalkınız, Allah'ın velî
kullarından birini karşılamaya çıkalım." buyurup, kalktılar. Yola
çıktıklarında, İbrâhim bin Şeybe-i Hirevî ile karşılaştılar. Hazret-i
Bâyezîd ona; "Hatırıma, seni karşılamak ve Allah katında sana şefâat
etmek geldi." buyurdu. O da, "Efendim siz bütün mahlûkâta şefâat etseniz
yine fazla sayılmaz." dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün talebeleriyle giderken
delilerin bulunduğu bir tımarhânenin önünden geçiyorlardı.
Talebelerinden birisi, orada delilerin tedâvileri için bir şeyler
yapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp; "Günah hastalığı ile hasta olanlar
için bir ilâcınız var mıdır?" diye sordu. Baştabib cevap veremeyip
susunca, ayağı zincirle bağlı delilerden biri, Bâyezîd'in teveccühü ile
şöyle dedi: "O derdin ilâcı şöyledir: Tövbe kökünü istigfâr yaprağıyla
karıştırıp, kalp havanına koyarak, tevhîd tokmağıyla iyice dövmeli.
Sonra insaf eleğinden eleyip, gözyaşıyle hamur etmeli. Daha sonra
Aşkullah ateşinde pişirip, muhabbet-i Muhammediyye balından katarak,
gece gündüz kanâat kaşığıyla yemelidir."
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yolda giderken yanından geçen
bir köpeği gördü. Köpeğe değip necâset bulaşmasın diye eteklerini
topladı. O anda köpek dile gelip, şöyle dedi:"Benden sana bulaşacak kir,
üç defâ yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibir kiri yedi
deryâda yıkansa temiz olmaz." Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî, köpeğe;
"Senin dışın pis, benim ise içim. Gel berâber olalım da belki
birbirimize faydamız olur." dedi. Köpek de; "Sen benimle yoldaş ve
arkadaş olamazsın. Zîrâ halk beni horlar, sana tâzim eder. Beni gören
taşlar, seni gören ise iltifâta başlar ve "Ârifler sultanına selâm
olsun!" der. Benim yarına yiyecek bir kemiğim bile yok, ama senin bir
ambar buğdayın var." cevâbını verdi. Bâyezîd-i Bistâmî bu cevaptan
kederlendi, bir köpeğin yol arkadaşı olmaya bile lâyık değilim, diye
üzüldü.
Ebû Türâb Nahşebî'nin bir talebesi vardı. Allah'a olan
muhabbetinin çokluğundan, hergün yüzlerce defa kendinden geçip
bayılırdı. Bir gün hocası, kendisine; "Sen Bâyezîd-i görsen daha çok
derecelere kavuşurdun." dedi ve o talebe ile beraber Bâyezîd'in yanına
geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî ile o talebe göz göze geldikleri anda talebe
düşüp vefât etti. Bunun üzerine Ebû Turâb Nahşebî dedi ki: "Yâ Bâyezîd,
bu talebe öyle idi ki, Allah'ın aşkı ile kendisinde bâzı hâller olur,
kendisinden geçerdi. Fakat sizi bir defâ görmekle düşüp can verdi. Bu
nasıl oluyor?" Bâyezîd buyurdu ki: "O kişinin hâli doğru idi. Önceden,
onun müşâhedesi, kalp gözü ile görmez kendi makâmı kadar idi. Beni
gördüğü anda, müşâhedesi benim makâmım kadar oldu. Lâkin o kimse buna
tâkat getiremeyip, can verdi."
Bir defâsında Bâyezîd hazretlerinin kalbine şöyle ilhâm
olundu: "Ey Bâyezîd! Hazînelerim, başkaları tarafından yapılan
ibâdetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel
ki, o bizde olmasın." Bâyezîd; "Yâ Rabbî! Hazînende bulunmayan şey
nedir?" dedi. Kalbime ilhâm olundu ki: "Âcizlik, zavallılık, çâresizlik,
zillet ve ihtiyaç."
Bâyezîd-i Bistâmî, yanında bulunanlara; "Allah,
kendilerinden râzı olduğu kimseleri Cennet'ine koyuyor değil mi?" diye
sordu. Onlar; "Evet efendim, öyledir." diye cevap verdiler. Bunun
üzerine; "Bir kimse, Allah'ın rızâsına kavuştuktan sonra, bir anlık
duyduğu zevk ve saâdet, Cennet'teki bin köşkten daha fazladır."
buyurdular.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün, talebeleri ile birlikte,
gâyet dar bir sokaktan geçiyorlardı. Hazret-i Bâyezîd, karşıdan bir
köpeğin gelmekte olduğunu gördü ve geri çekilip köpeğe yol verdi.
Talebelerinden birinin hatırına şöyle geldi: "İnsanoğlu hayvanlardan
şereflidir. Hem bizim üstâdımız, Sultân-ül-Ârifîndir. Hem de
etrâfındakiler onun, her biri çok kıymetli sâdık talebeleridir. Bütün
bunlara rağmen, üstâdımız bu köpeğe yol vermesinin hikmeti acabâ nedir?"
Bunun üzerine Bâyezîd buyurdu ki: "Şu köpek, hâl lisânı ile bana dedi
ki; "Sana Sultân-ül Ârifîn olmak hil'atini ve bana da köpeklik postunu
giydirdiler. Bunun tersi de olabilirdi." Bunun üzerine ben ona yol
verdim."
Bir gece ıssız bir su kenarında hırkasını üzerine örtüp
uyumuştu. İhtilâm oldu. Hemen kalkıp gusletmek istedi. Hava çok soğuk
olduğu için, nefsi güneş doğduktan, hava ısındıktan sonra gusletmesini
istiyerek gevşek davrandı. Nefsinin ona yaptığını görünce hemen kalkıp,
buzu kırdı ve nefsine cezâ olarak, hırka ile berâber gusletti. Gusülden
sonra da, hırkasını çıkarmadı. Hırka buz bağlamıştı. Sonra; "Ey Nefsim!
Tenbelliğinin cezâsı işte budur." dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî, buyurdu ki: "On iki sene nefsimin
ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyâzet, nefsin arzularını yapmamak
körüğünde, mücâhede, nefsin istemediği şeyleri yapmak ateşiyle
kızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici ile
dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene
kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibâdet ve tâatlarla bu aynayı
cilâlayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım.
Netîcede bu aynada gördüm ki, belimde, gurur, riyâ, ibâdete güvenip
amelini beğenmek gibi kalp hastalıklarından meydana gelen bir zünnâr
bulunuyor. Bu zünnârı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım.
Yeniden hakîki müslüman oldum.
Uzun seneler nefsimi terbiye etmekle uğraşıp çile
çektikten sonra, bir gece, Allah'a yalvardım. "Şu testi ve aba sende
oldukça, sana ruhsat yoktur." diye ilhâm olundu. Bunun üzerine yanımda
bulunan testi ve abayı terk ettim. Bundan sonra bana; "Ey Bâyezîd,
nefsin hevâ ve hevesi için tuzaktaki tâne misâli olan dünyâ mallarına
gönül bağlayıp, sonra da Allah'a kavuşmak için yol istiyen kimselere; "Bâyezîd,
nefsin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle kırk yıl
uğraştığı hâlde, yanında bulunan kırık bir testiyi ve eski bir abayı
terk etmedikçe izin alamadı. Siz, bu hâlinizle size izin verileceğini mi
zannediyorsunuz.Aslâ izin alamazsınız." diye bildirildi.
Hazret-i Bâyezîd, vefât ettikten sonra,
büyük zâtlardan birisi kendisini rüyâda görüp sordu. "Münker ve Nekir
sana nasıl muâmele eyledi?" Cevâbında; "O iki mübârek melek gelip;
"Rabbin kimdir?" diye sorunca, onlara dedim ki: "Bunu sormakla sizin
maksadınız hâsıl olmaz. Siz bana O'nu soracağınıza, beni O'na sorun.
Eğer O, beni, kulu olarak kabûl ederse ne âlâ. Mâzallah O, beni kulu
olarak kabûl etmezse, ben, yüz defâ; "O, benim Rabbimdir." desem ne
faydası olur?" buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmînin tasavvufta derecesi çok yüksek
idi. Tasavvuf ilminde sekr, ilâhî aşk ile kendinden geçme hâli denilen
bir hâlin kendisini kapladığı bir an, içinde bulunduğu durumu, müşâhede
ettikleri şeyleri anlatmak için "Sübhânî" demiştir. Bu sözü bâzı
kimseler anlayamamış, Bâyezîd hazretlerinin şânına uygun olmayan sözler
sarfetmişlerdir. Halbuki bu sözü büyük âlim İmâm-ı Rabbânî hazretleri,
birinci cild 43'üncü mektubunda şöyle açıklamaktadır: "Hallâc-ı
Mensûr'un "Enelhak" ve Bâyezîd-i Bistâmî'nin "Sübhânî" sözünü tevhîd-i
şühûdî bilmemiz lâzımdır. Bu sûretle dîne uygun olurlar. Bu büyükler o
hâl içinde, Allah'tan başka, hiçbir şey göremeyince, bu sözleri
söylemiş, Allah'tan başka bir şey yoktur demek istemişlerdir. "Sübhânî"
sözü, Hak teâlâyı tenzihtir. Kendini tenzih değildir. Çünkü kendi
varlığını bilmemektedir. Birşeye hüküm veremez."
"Bizim burada kırk
günü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu
görmeni çok arzu ediyorum. Aynı zamanda çok değerli bir vâizimiz, sâdece
bu günlerde bir defâ konuşur. Onu dinlemeni istiyorum." deyince, bu
teklifi kabûl ederek, kırk gün kalmaya râzı oldu. Kırkıncı gün
geldiğinde râhib odaya girerek; "Buyurun dışarı çıkalım, bayram günümüz
geldi." dedi. Bâyezîd-i Bistâmî dışarı çıkmak için hazırlandı. Fakat
râhib ona; "Siz bu kıyâfetle nasıl bin kadar râhibin arasına
gireceksiniz? Bu yüzden üzerindeki elbiseyi çıkarıp, şu râhip
elbiselerini giy ve boynuna İncil'i as!" dedi. Bu teklif ona çok ağır
gelmesine rağmen, bunda da bir hikmet vardır diyerek râhibin getirdiği
giysileri giydi. Râhiplerin arasına katıldı. Hiç kimsenin dikkatini
çekmedi. Biraz ilerledikten sonra râhiplerin en büyüğü geldi. Fakat
konuşmuyordu. Niçin konuşmadığı sorulduğunda; "Nasıl konuşabilirim,
aranızda bir Muhammedî var!" diye cevap verdi. Halk ve râhipler galeyâna
gelerek; "Onu göster parçalayalım." diye bağrıştılar. Başrâhip; "Hayır,
yemin ederim ki söylemem, ancak ona dokunmayacağınıza söz verirseniz,
onu size tanıtabilirim." dedi. Bunun üzerine râhipler ve halk, Muhammedî
olan zâta dokunmayacaklarına dâir yemin ettiler. Başrâhip;
"Allah için ey
Muhammedî! Ayağa kalk ve kendini göster." diye seslenince, Bâyezîd-i
Bistâmî ayağa kalktı. Baş râhip; "Adın ne?" diye sordu. "Bâyezîd!"
cevâbını verdi. "Tahsil gördün mü?" diye sorunca; "Rabbim öğrettiği
kadar bir şeyler biliyorum." dedi. Bunun üzerine râhip; "O hâlde bana şu
hususları cevaplandır: İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi,
dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altıncısı olmayan beşi,
yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu
olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on
ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle bunlar
nelerdir?"
Bâyezîd-i Bistâmî baş
râhibe; "Beni iyi dinle!İkincisi olmayan bir, eşi-ortağı, dengi ve
benzeri olmayan Allah'tır. Üçüncüsü olmayan iki, gece ve gündüzdür.
Dördüncüsü olmayan üç, üç talâktır (boşamadır). Beşincisi olmayan dört;
Tevrat, Zebûr, İncîl ve Kur'ân-ı kerîmdir. Altıncısı olmayan beş, beş
vakit namazdır. Yedincisi olmayan altı göklerin ve yerin yaratıldığı
altı gündür. Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat göktür. Dokuzuncusu
olmayan sekiz, kıyâmet günü Arş'ı taşıyacak sekiz melektir. Onuncusu
olmayan dokuz, kadının dokuz ay hâmilelik müddetidir. On birincisi
olmayan on, Mûsâ aleyhisselâmın Şuâyb peygambere on yıl çobanlık
etmesidir. On ikincisi olmayan on bir, Yûsuf peygamberin on bir
kardeşidir. On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır." dedi. Râhip
tebessüm ederek; "Doğru söyledin. Şimdi de bana, havadan ne yaratıldı,
havada ne muhâfaza olundu ve kim hava ile helâk edildi? bunlardan haber
ver." dedi. Bâyezîd-i Bistâmî;
"Îsâ peygamber havadan
yaratıldı, havada muhâfaza edildi. Âd kavmi hava ile helâk edildi." diye
cevap verdi. Râhip; "Doğru söyledin. Ağaçtan kim yaratıldı, ağaçta kim
korundu ve ağaç ile kim helak oldu?" diye sorunca; "Mûsâ aleyhisselâmın
asâsı ağaçtan yaratıldı, Nûh aleyhisselâm ağaç içinde (gemide) korundu,
Zekeriyyâ aleyhisselâm ise ağaç içinde testere ile biçilip helâk
edildi." cevâbını verdi. Râhip tekrar; "Doğru söyledin. Kim ateşten
yaratıldı, kim ateşten korundu ve kim ateş ile helâk oldu?" diye sordu.
O da;
"Sâlih peygamberin
devesi taştan yaratıldı. Eshâb-ı Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe ve
ordusu taş ile helâk edildi." cevâbını verdi. Râhip; "Doğru söyledin.
Âlimler, Cennet'te dört nehir vardır, biri baldan, biri sütten, biri
sudan, biri de şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kaynaktan
akıyormuş, diyorlar. Bunun dünyâda bir örneği var mıdır?" diye sordu.
"Ağaç bir yılı temsil
eder. On iki dalı, on iki ay, her daldaki otuz yaprak, günleri, her
yapraktaki beş çiçek de, beş vakit namazı temsil eder." cevâbını verdi.
Son olarak râhip şöyle sordu: "Bana şu kimseden haber ver. Hacca gitmiş,
tavâf yapmış ve o makâmlarda bulunmuştur. Fakat onun ne rûhu vardır ne
de hac kendisine vâcibdir?" Bâyezîd-i Bistâmî;
Bir gün Yûsuf-i
Bahirânî isminde bir zât kendi kendine; "Bâyezîd-i Bistâmî'nin yanına
gideyim. Eğer, açıktan bir kerâmet gösterirse velî olduğunu kabûl
edeyim. Böylece onu imtihân etmiş olayım." diye düşündü. Bu düşünce ile,
Bâyezîd-i Bistâmî'nin bulunduğu yere geldi. Bâyezîd-i Bistâmî onu
görünce buyurdu ki; "Biz kerâmetlerimizi, talebelerimizden Ebû Saîd
Râî'ye havâle ettik. Sen ona git." Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî'yi
sahrada buldu. Kendisi namaz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik
ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden tâze üzüm istedi.
Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamânı da değildi. Ebû Saîd Râî, asâsını
ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da
kendi tarafına dikti. Allah'ın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve
tâze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzümler beyaz, gelen
kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin
renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebû Saîd Râî; "Ben,
Allah'tan, yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin.
Dolayısıyle, renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi."
buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti.
O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat, kilimi, Arafat'da kaybetti. Çok
aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm'a, Bâyezîd hazretlerinin
yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî'nin önünde
duruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan,
kerâmet istediğine çok pişmân oldu. Tövbe ve istigfâr edip, Bâyezîd-i
Bistâmî'nin talebeleri arasına katıldı.
1) Farzları
noksansız yerine getirmek, 2) Haram kılınan şeylerden kaçınmak, 3) Allah
için mütevâzî olmak, 4) Müslüman kardeşlerine eziyet etmekten sakınmak,
5) İyi ve kötü herkes için hayır isteyen olmak, 6) Allah'ın mağfiretini
arzulamak, 7) Her işte ve her hâlükârda Allah rızâsını gözetmek, 8)
Öfkeyi, gurur ve taşkınlığı, zulüm ve haksızlığı, üzücü ölçüde
mücâdeleyi terketmek, 9) Kendi kendine nasîhatçı olmak, nefsi terbiyeye
çalışmak, 10) Ölüme bilerek hazırlanmak."
1) Gözleri haramdan
ve lüzumsuz şeylerden korumak, 2) Dili zikre alıştırmak ve bunu îtiyâd
hâline getirmek, 3) Nefis muhâsebesi yapmak, günlük hayâtı bu ölçü
içinde sürdürmek, 4) İlim öğrenmek ve öğrenilen ilmi faydalı olacak
şekilde kullanmak, 5) Edeb ve terbiyeyi her yerde ve herkese karşı
muhâfaza etmek, 6) Bedeni, dünyânın faydasız işlerinden kurtarıp, dünyâ
ve âhiret için faydalı işlerde kullanmak, 7) İnsanlarla haşır-neşir
olmamak, kalbi geliştirmek, düşünceyi berraklaştırmak, zekâyı işletmek
için uzlete çekilmek, 8) Nefis ile kıyasıya mücâdele etmek, 9) Çokça
ibâdet etmek, 10) Peygamber efendimizin sünnetine uymak.
1) Tevâzu içinde
yumuşak huyluluk, 2) Hayâ ve edep, 3) İlim, 4) Haram ve şüpheli
şeylerden kaçınmak, gönül rahatlığı içerisinde ibâdetleri hatâsız
yapmaya çalışmak, dünyâ şatafatına değer vermemek, 5) Her işte, atılan
her adımda Allah'tan korkmak, 6) Güzel ahlâk, 7) Başa gelen belâ ve
musîbetleri yüklenmek, sabrı dayanak yapmak, 8) Halk ile iyi geçinme
yollarını, idâre etmek çârelerini bilip yürütmek, 9) Öfkeye mâni olmak,
10) Dilenmeyi terketmek.
1) Dînine önem
vermeyen kimseyle arkadaşlık etmek, 2) Hayırlı ve yararlı kişilerden
ayrılmak, onlarla dostluk kurmamak, 3) Nefsin isteklerine boyun eğip
onun peşine takılmak, 4) İslâmiyetten uzaklaşmak, 5) Dinden olmayan
şeyleri din adına uydurup dîne sokan kimselerle oturup kalkmak, 6) Dünyâ
ve âhiret için yararlı olmayan şeylerle uğraşmak ve bu tür şeyleri
arzulamak, 7) Halkı kötü zan altında tutmak, 8) Üstünlük taslamak, 9)
Dünyâlıktan yana üzüntüye kapılmak, 10) Âhireti düşünmemek.
1) Terbiye azlığı,
2) Cehâlet çokluğu, 3) Halktan nîmet beklemek, 4) Şehvet azgınlığı,
nefis kudurganlığı, 5) Baş olma sevdası, 6) Dünyâya lüzumundan fazla
meyletmek, 7) Allah katında nefis ile dostluk kurmak, 8) Çok yemek, 9)
Çok uyumak, 10) Kalabalığa uymak.
1) Öfke ve hiddet,
2) Kin ve nefret, 3) Büyüklenme, 4) Zulüm ve haksızlık, 5) İnat yollu
mücâdele, 6) Cimrilik, 7) Başkasına ezâ ve cefâ etmek, 8) Mümin
kardeşine saygısızlık, 9) Kötü huy ve fenâ ahlâk, 10) İnsaf ölçülerini
aşmak.
Bâyezîd-i
Bistâmî'nin yakınlarından biri seyâhate çıkarken, huzûra gelip; "Bana
tavsiyede bulunur musunuz?" dedi. O da; "Üç şey ile sana tavsiyede
bulunurum: Yolculukta kötü huylunun biri sana arkadaşlık ederse, onun
kötülüğünü kendi güzel ahlâk potana sok da şekillendirmeye çalış.
Böylece işin ve yolculuğun selâmetle netîcelensin. Biri sana iyilikte
bulunursa, devamlı sûrette Allah'a şükret. Çünkü o adamın kalbini sana
çeviren cenâb-ı Hak'tır. Bir belâ sana dokunacak olursa, o belânın
üzerinden kalkması için süratle Allah'a dön ve netîceyi sabırla bekle.
Ümidin kırılmasın, îtimâdın sarsılmasın. Çünkü gelen belânın altında ne
gibi hayırların yattığını o anda idrak edemezsin." dedi.