Muhammed Bâkî-billah'ın
büyüklük hâli daha çocukluk zamanlarında simâsından belli olurdu.Yüksek
bir zât olacağının işâretleri ve büyük faydalara sebep olacağının
alâmetleri, işlerinden, çalışmalarından ve gayretinden anlaşılırdı. Daha
çocukluk zamanlarında, bâzan bütün gün odanın bir köşesinde başını önüne
eğip sessizce oturur, tefekküre dalardı. Gençliğinde, ilim tahsîli için
Kâbil'denSemerkand'a gidip, zâhirî ve aklî ilimleri, zamânının en büyük
âlimlerinden olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî'den öğrendi. Yüksek yaradılışı
ve kâbiliyeti ile kısa zamanda, hocasının talebeleri arasında en yüksek
seviyeye ulaştı.
Hâce Muhammed Bâkî-billah,
aklî ilimleri bırakıp, tasavvufa yöneldiği ilk zamanlarda, büyük
zâtlardan birinin huzûruna gitmişti. O zât, Hâce Muhammed Bâkî-billah'a;
"Eğer hazret-i Hâcemiz birkaç gün daha ilim mütâlaası ile meşgûl olup,
kemâl ve ikmâl sâhibi olsalardı ne güzel olurdu!" diyerek, MuhammedBâkî-billah'ın,
bir müddet daha zâhirî ilimleri tahsîl etmiş olmasını temennî ettiğine
işâret etmişti.Bunun üzerine MuhammedBâkî-billah hazretleri şöyle dedi:
"Kemâl sâhibi olmaktan maksat, zâhirî ilimlerde uzun ve zor kitapları,
yerli yerince mütâlaa ve îzâh etmek ise, iddiasız, keskin görüşlü
âlimlerin anlayabileceği hangi kitabı bize getirseler, getirenlerin
hepsi tatmin olur ve tam bir fayda elde ederler diyebilirim."
Muhammed Bâkî-billah'ın
zâhirî ilimlerde hocası olanMevlânâ Sâdık-ı Hulvânî'nin talebelerinden
fazîletli bir zât, Muhammed Hâşimî Keşmî'ye şöyle anlatmıştır: Hâce
Muhammed Bâkî-billah, zâhirî ilmi bırakıp tasavvufa rağbet ettiğini
işittiğimizde, hep birden; "Bu gençte öyle bir fıtrat ve öyle bir
himmet, gayret gördük ki, imkânı yok bir işe başlasın da onu bitirmesin.
Başladığı işi mutlaka bitirir." dedik. Nihâyet düşündüğümüz gibi her ne
kadar zâhirî ilimleri bırakmışsa da, bu ilimlerde kemâle ulaşmıştır.
Bundan sonra tekrar
Hindistan'a gitti. Bâzı arkadaşları ona, askerliği seçip, bu yoldan
zengin olmasını tavsiye ettiler. Fakat Muhammed Bâkî-billah hazretleri,
bütün bağlantılardan kurtulup, tasavvufta yükselmeyi istiyor ve bu
hususta şevkle çalışıyordu. Onu seven ve sohbetinde bulunan bir zât
şöyle anlatmıştır: "Bu yolda olan büyükleri öyle bir arzu ile arıyordu
ve öyle bir gayret gösteriyordu ki, bundan fazlasına insan gücü
yetmezdi. Lâhor şehrinin sokaklarında çamur ve kil çok olduğundan, bu
sokaklarda yürümek güç idi. Muhammed Bâkî-billah bir gönül sâhibine
rastlamak için, birçok sokak geçer, harâbeler, kabristanlar ve bahçeler
dolaşır ve hiç yorulmazdı. Bir gün ona arkadaşlık edip onunla berâber
gideyim dedim. Her ne kadar mâni olduysa geri kalmak istemedim.
Peşlerinden gidip birkaç sokak yürüdüm. Sokaklardaki çamur ve kilin
çokluğundan âciz kaldım ve ayaklarım yoruldu. Hayâ ve edebimden bu
hâlimi kendisine arz edemedim. Vaziyeti anlayıp, beni geri çevirdi.
Nihâyet, onun başka bir kuvvet ile yürüdüğünü anladım."
"Bir köyde bir meczûb
vardı. Yüksek hâller sâhibiydi. Muhammed Bâkî-billah o meczûbun hâlini
anlamıştı. Yanından ayrılmak istemiyordu. Her ne zaman yanına yaklaşmak
istese, mâni olmak için sert sözler söyler, taş atardı. Bâzan da başka
tarafa giderdi. Muhammed Bâkî-billah, bütün bunlara rağmen ondan
vazgeçmedi. Bir gün o meczûb, Muhammed Bâkî-billah'ı yanına çağırdı ve
murâdının hâsıl olması için teveccüh gösterip çok duâ etti. O meczûb
zâtın teveccühlerinden pekçok faydalara kavuştu." Muhammed Bâkî-billah
hazretleri bu hâdiseye temasla şöyle demiştir: "Gerçi biz, önceki
velîler gibi çetin riyâzetler çekmedik ama, intizârlar (bekleyiş) ve
büyük ızdıraplar gördük. Bunlar arasında riyâzetler ve çok sert
muâmeleler vardı."
Muhammed Bâkî-billah,
sâlihleri ve meczûbları aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi
dolaşır ve temiz kalblileri bulur, onlardan nasîbini alırdı. Bu
seyahatleri sırasında Silsile-i aliyye-i Nakşibendiyye büyüklerinden
birinin sohbetine kavuştu. Ona talebe olmak ve tam bağlanmak istedi.
Bunun için istihâre yaptı.Rüyâsında Muhammed Pârisâ hazretlerini gördü.
Muhammed Pârisâ rüyâsında ona buyurdu ki: "Tasavvuf yolunda ilerlemek en
iyi ahlâk ile ahlâklanmaktır. Bu büyük nîmet ve saâdet ele geçince, bu
yolda elde edilecek fayda, elde edilmiş demektir." MuhammedBâkî-billah,
başlangıçta ilk istifâdesini şöyle anlatmıştır: "İlk defâ günahlardan
tövbe, Hâce Übeyd hazretlerinin huzûrunda oldu. Benim için Fâtiha
okumasını istedim. SonraSemerkand'da bulunan ve Ahmed Yesevî'nin yolunda
olan İftihâr-ı Şeyh'e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne
kadar "Siz gençsiniz, siz bu işe katlanamazsınız." dediyse de, arzumun
çokluğunu görünce; "Bir Fâtiha okuyalım. Allahü teâlâ istikâmet versin,
Büyüklerin maksadına uygun azîmet nasîb eylesin, kalbinde büyük
değişmeler ve nefsinde haraplıklar ve düzelmeler vâkî olsun." dedi. Bir
başka zaman Emîr Abdullah Belhî'nin huzûrunda tövbemi yeniledim. Elimi
müsâfehaya yakın bir şekilde tuttu.Ümîd edilir ki, bunun bereketi
kıyâmete kadar devâm eder."
Bundan sonra bir müddet
daha dolaştım. Nihâyet rüyâda, Behâeddîn Buhârî Nakşibend hazretlerinin
huzûrunda tam bir tövbe yaptım. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna
girmek arzusu âşikâr oldu. Bu yola girmek için her çâreye başvurdum.
Nihâyet mübârek zâtlardan biri bana; "Peygamber efendimizden gelen zikr,
neticeye kavuşturur." dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zâttan
zikri ve murâkabeyi almak için uğraştım. İki sene o zâtın silsilesindeki
zikre, murâkabeye ve tesbihlere devâm ettim... Her ne kadar bu sırada
gizli işâretler, diğer bir yola girmeyi gösterdiyse de, ayaklarımı
yerden kaldıramadım. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allahü teâlânın
izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. İnşâallah o tohumu, ikrâm ve
ihsân edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nehirlerle
beslerler. Bundan sonra Keşmîr'e gittim ve Bâbâ Vâli'nin sohbetine devâm
edip, bereketli nazar ve teveccühlerine kavuştum. Cenâb-ı Hakk'a hamd ve
senâlar olsun ki, o teveccühler ile kabûl kapısı aralandı. Onun
vefâtından sonra da velîlerin ruhlarından feyz aldım.
Muhammed Bâkî-billah
hazretleri, Mâverâünnehr şehirlerinden birine giderken, Mevlânâ Hâcegî
İmkenegî hazretleri; "Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum!" buyurmasıyla,
onun huzûruna kavuşup, çok yardım ve ihsânlar gördü. Hocası onun yüksek
hâllerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir
odada sohbet etti. Hâcegî İmkenegî hazretlerinin sohbetlerinde
bulunmakla ve Behâeddîn Nakşibend'in ve halîfelerinin yüksek
rûhâniyetlerinin imdâdı ile, bu büyükler silsilesine dâhil olup, Hâcegî
İmkenegî'nin halîfesi olup makâmına geçti."
Hacegî İmkenegî hazretleri,
MuhammedBâkî-billah'ı kısa zamanda tasavvufta yetiştirip, yüksek
derecelere kavuşturduktan sonra ona şöyle buyurdu: "Sizin işiniz, Allahü
teâlânın yardımı ve bu yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyesi ile tamam
oldu. Tekrar Hindistan'a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin
sâyenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizle orada, sizden
çok istifâde edip, büyük işler yapanlar gelecek." Böylece ikinci bin
yılının müceddidi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin orada yetişeceğini
müjdeliyordu.
Muhammed Bâkî-billah
hazretleri hocasının emriyle Hindistan'a gidip, bir sene Lâhor'da kaldı.
Oradaki âlimler ve fâdıllar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler.
Sonra Delhi'ye gidip, vefâtına kadar orada kalıp, insanlara doğru yolu
anlattı. İki-üç sene gibi kısa bir müddet irşâd makâmında bulunmasına
rağmen, pekçok âlim ve velî yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin
başında, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yılının
müceddidi, İslâm âlimlerinin gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî
Serhendî gelir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri yetişip kemâle gelince,
Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı.
Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı.Bunların
da yetiştirilmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî
hazretlerinin Mektûbât'ında bunlara yazılmış mektupları vardır. Oğulları
tasavvufta yetişmiş kıymetli zâtlardandı.
Muhammed Bâkî-billah'ın
annesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu hâlde,
dergâhın hizmetini kendisi görürdü. Hattâ tandıra bile ekmeği kendisi
kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı.Tâze ekmeği dergâhta
bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru
hasır üzerinde yatardı. Bir gün Muhammed Bâkî-billah, annesini güçsüz ve
tâkatsiz bir hâlde görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının
yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldım diye
ağlayarak; "Bilmiyorum, ne kabahatim oldu da, Allahü teâlâ beni bu
hizmetten mahrûm eyledi.Yaptığım en iyi iş, o fazîletli oğlum Muhammed
Bâkî-billah'a ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden
aldılar." dedi. Tevâzuunun, inkisârının, kırıklığının ve edebinin
çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî-billah hazretlerine
açıklamadı. Annesinin bu ızdırâbı, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine
bildirilince, bir nîmet olan bu hizmeti tekrar annesine verdi."
Muhammed Bâkî-billah
hazretleri, dâimâ hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibiydi. Suâl
soranlara zarûret miktârınca, kısa cevap verirdi. Bununla berâber,
tasavvuf yolunda karşılaşılan derin mânâların halli için sorulan
suâlleri, soranın tamâmen anlayabileceği şekilde, açık şekilde îzâh
ederdi.Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu hususta
çok dikkatli davranırdı. Dâimâ hüzünlü ve üzüntülü olduğu hâlde,
huzûruna gelenlerle neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara
çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan aslâ kaçınmazdı.
Âlimlere ve büyüklere, aşırı hürmetleri vardı.
Ramazân-ı şerîf ayında bir
gece, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, hizmetçilerinden birisi ile yüksek
üstâdına yoğurt göndermişti. Getiren şahıs hizmetçilerine değil de,
doğruca Muhammed Bâkî-billah'ın kapısına gitti. Kapıyı çaldı. Muhammed
Bâkî-billah bir başkasını uyandırmayıp kendisi kalktı.Yoğurt kabını
elinden alıp: "İsmin nedir, nereden geliyorsun?" buyurdu. "İsmim
Bâbâ'dır. ŞeyhAhmed'in (İmâm-ı Rabbânî'nin) hizmetçisiyim." dedi. Bunun
üzerine; "Mâdem ki bizim Şeyh Ahmed'in hizmetçisisin, bizimle
berâbersin." buyurdu. Bu kadarcık bir görüşmeden, hizmetçide bir sekr,
kendinden geçme hâli hâsıl oldu. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin huzûruna
gitti. İmâm-ı Rabbânî hazretleri: "Hâlin nedir? Sana ne oldu?" dedi.
Kendinden habersiz, mest olmuş bir vaziyette; "Her yerde, taşlarda,
ağaçlarda, yerde, gökte, anlatılamayan, vasfedilmeyen, nihâyetsiz bir
nûr görüyorum. Nasıl anlatayım, ifâdeye, beyâna sığmaz." dedi. İmâm-ı
Rabbânî hocası Muhammed Bâkî-billah'ı kasdederek; "Muhakkak o
mübârekler, bu biçârenin karşısında durup, karşılarında duran bu zerre
üzerine bu güneşten bir şuâ aksetti." buyurdu.
Mîr Muhammed Nûmân buyurdu
ki: Bir gün kızımı hocamın huzûruna gönderdim. Hocam MuhammedBâkî-billah,
daha meme emmekte olan bu çocuğu mübârek kucaklarına alıp, şefkât ve
merhamet gösterdi. Çocuk, elini mübârek sakalına götürüp çekerken, bir
kıl elinde kaldı. Buyurdular ki: "Mîr, senin çocuğun, bizden bir yâdigâr
aldı." O günlerde vefât etti ve o mübârek sakalından bir kıl, teberrüken
ve yâdigâr olarak bizde kaldı.
Muhammed Bâkî-billah'ın
kalplere teveccüh ederek, kalpleri, Allah, Allah diye zikrettirmesi
inâyeti umûmî idi. Bir gün İmâm-ı Rabbânî buyurdu ki: "Bu nîmetin
şumüllü ve umûmî olması, yâni kalbin zikretmesi ve bu yolun daha
başlangıcında cezbe hâsıl olması, hocamız Muhammed Bâkî-billah'ın bu
yolda lâzım olan bereketli bir ilâvesidir." Muhammed Hâşim-i Keşmî,
İmâm-ı Rabbânî hazretlerine; "Daha evvel bu yoldaki büyüklerde bu yok mu
idi?" diye sorunca, buyurdu ki: "Vardı, ama başlangıçta bu kadar umûmî
değildi." Ve yine buyurdu ki: "Bu şumûlün ve bu umûmiliğin sırrını,
Muhammed Bâkî-billah'tan sorduğum zaman, buyurdu ki: "O zamandan bu
zamâna kadar isteyenlerin, talebelerin arzu ve himmetleri azaldı ve
karıştı; talebelerin anlama ve gayretleri de azaldı. Şefkatin çokluğu
sebebiyle onlar mücâhede etmeksizin, uğraşmaksızın, büyük gayret sarf
etmeksizin bu yola alınıyorlar. Böylece arzu ve istek sahrasında yaya
yürüyenler, bineğe kavuşuyorlar ve soğuklukları sıcağa dönüyor."
Muhammed Hâşim-i Keşmî demiştir ki: İmâm-ı Rabbânî bu sözleri anlatıp
bitirince, bir âh çekti ve şöyle duâ etti: "Allahü teâlâ ona, talebeleri
tarafından, büyük ve hayırlı karşılıklar versin!"
Muhammed Bâkî-billah
hazretlerinin şefkati ve merhameti o kadar çoktu ki, bir defâsındaLâhor
şehrinde kıtlık vâki olup, yaşamak güçleşmişti. O günlerde o da,
Lâhor'da bulunuyordu. Hattâ birkaç gün yemek bile yemedi. Her ne zaman
huzurlarına yemek getirseler; "İnsanlar, sokaklarda açlıktan can
verirken, bizim yememiz insafa sığmaz." derdi. Getirilen yemeklerin
hepsini açlara dağıtırdı. Lâhor'dan Delhi'ye giderken çok defâ, yaya
yürüyen bir zavallıyı görür, hayvandan inip, onu bindirir, kendisi yaya
yürürdü. Hattâ tanıdıklarından biri bu yaptığını görerek: "Kendisi yaya
gidiyor." denmesin diye, tevâzuundan sarığını başına iyice geçirerek
kendisini belli etmezdi. Şehre yaklaşınca hâllerini gizlemek niyetiyle,
tekrar hayvana binerdi.
Delhi şehrindeki fazîletli
zâtlardan biri, evliyâlık hâllerinin hâsıl olması için ne yapmak lâzımsa
hepsini göze almıştı. Bunun için her tarafa başvurdu. Senelerce dolaştı,
fakat kalb gözü açılmadı.Maksadına ulaşması için edilen duâlardan bir
tesir görmedi. Arayış içinde olan bu fazîletli zât, Muhammed Bâkî-billah'ın
hâlini ve kemâlini, tasavvuftaki üstün derecesini duymuştu. Bir gün
hâlini ona arz etmeye karar verip, Muhammed Bâkî-billah at üzerinde
giderken yanına yaklaştı. Atının dizginlerini tutup, büyük ve içli bir
yalvarma ile vaziyetini arz etti ve meşakkatinin son bulmasını istedi.
Muhammed Bâkî-billah ona merhamet ederek atından indi ve onu şefkatle
kucakladı. Kuvvetlice boynuna sarılıp sıktı. "Allahü teâlâ senin kalb
gözünü açsın." dedi. O anda teveccüh için yalvaran kimse kalb gözünün
açıldığını müşâhede etti. Muhammed Bâkî-billah'ın teveccühü ile kalb
gözü açıldı.
Üç dört yaşlarında küçük
bir çocuk, Kale'nin on beş yirmi metre yüksekliğindeki duvarından,
zemini taş olan yere düşmüş ve kulaklarından kan gelip nefesi
kesilmişti. Çocuğun annesi bu hâdise karşısında çocuğunu kucaklayıp,
çâresizlikler içerisinde ağlayıp inleyerek, doğruca büyük bir velî
bildiği Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin huzûruna gitti. Derin bir
üzüntü ve içli bir yalvarışla çocuğunun kurtulması için himmet ve duâ
istedi. Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin âdeti şöyleydi ki; teveccüh
ve tasarruflarını, mânevî yardımlarını, sebebler altında gizlerdi. Bu
durum karşısında da himmetini gizleyip bir tıb kitabı istedi. Kitabı
alıp; "Öyle anlıyorum ki bu çocuk ölmeyecek!" buyurdu. Orada bulunanlar
hayretler içerisinde kaldılar. Muhammed Bâkî-billah hazretleri bundan
sonra bir müddet sessizce durup çocuğa himmet ve duâda bulundu. Sonra
çocuk eski hâline gelip sapa sağlam oldu. Bu hâdiseye şâhid olanların
şaşkınlığı bir kat daha arttı.
Doğruluktan ve mürüvvetten
uzak bir asker, Muhammed Bâkî-billah'ın komşularından birine eziyet
ediyordu. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, bu zulmü görerek, rahat
edemeyip, askere nasîhat etti. Fakat o zâlim asker nasîhatlerini kabûl
etmedi. Bâkî-billah, mazluma merhametinin çokluğundan, o zâlime şöyle
dedi: "Merhameti gibi gayreti de çok olan büyük velîlerin komşularına
yaptığınız bu iş sizi helâk eder. Haberiniz olsun!" İki, üç gün sonra o
zâlim askeri açıkça hırsızlık yapma suçundan yakaladılar ve öldürdüler.
Emr-i mârûf ve nehy-i
münker yapıp, iyilikleri bildirip, kötülüklerden sakındırırken, şiddet
ve sertlik göstermezdi. Bir kimse dîne uygun olmayan bir iş yapsa veya
söz söylese, yumuşaklıkla, kinâye ve îmâ ile sakındırır, kalb kırmak
istemezdi. Emr-i mârûf yaparken, kendini diğer insanlardan ayırmamak ve
üstün görmemek için çok gayret sarf ederdi. Hiçbir zaman dilinde,
meclisinde ve sohbetlerinde hiçbir müslüman kötülenmezdi. Huzûrunda
bulunanlardan birinin kalbinden bir müslüman hakkında kötü bir düşünce
veya hafife alma düşüncesi geçse, Muhammed Bâkî-billah hazretleri derhal
hakkında kötü düşünülen kimseyi medhedici sözler söyleyerek konuşmaya
başlardı.
Hâce Kutbüddîn
hazretlerinin mübârek mezârlarının başındaydım. Âniden: "Muhammed
Bâkî-billah hazretleri geliyor." dediler. Mezâra hizmet eden hizmetçi,
mezâra yakın bir yere onlar için bir iskemle ve üzerine minder ve örtü
koydu. Muhammed Bâkî-billah hazretleri için hazırladı. Muhammed
Bâkî-billah daha teşrîf etmeden önce, kendinden habersiz biri içeriye
girdi. Gözü iskemleyi ve üzerindeki örtüyü görünce: "Bu nedir ve kimin
içindir?" dedi. Hizmetçi; Muhammed Bâkî-billah'ı göstererek; "Gelen şu
azîz içindir." dedi. O kendinden habersiz adam kızarak, kötü söyleyerek,
Muhammed Bâkî-billah için bağırmaya, sövüp saymaya başladı. Bu sırada
Hazret-i Hâce Bâkî-billah içeri girdi. Söven kimse, onu görünce
huzûrunda, yüzüne karşı daha kötü sözler söyledi ve; "Ey filân! Sen buna
lâyık mısın ki, senin için buraya minder koysunlar?" dedi. Adam bağırıp
çağırmaktan ter içinde kalmıştı. Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin
orada bulunan talebelerinden bir çoğu, onu îkâz etmek istediler.
Muhammed Bâkî-billah hepsini göz işâreti ile bu işten vazgeçirip kendisi
kötü sözler söyleyen o kızgın adamın yanına gidip, yumuşak ve tatlı bir
ifâde ile, "Evet, senin dediğin gibidir, ben öyleyim, ben ona nasıl
lâyık olurum, benim haberim olmadan bu işi yaptılar. Affediniz efendim
ve kalbinizi, bana karşı kötü düşünceden boşaltınız." deyip,
kaftanlarının kolu ile o bağıran adamın alnının terlerini sildi. Sonra
ona birkaç altın verdi. Böylece adamın öfkesi yatıştı. Bu hâdiseyi
nakleden kimse sonra şöyle dedi: "Ben o adamın bağırıp çağırmaları
karşısında Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hâlinde ve konuşmasında en
ufak bir değişme görmedim. İşte o zaman yeryüzünde, melek sıfatlı bir
kimsenin bulunduğunu yakînen anladım.
Muhammed Bâkî-billah
hazretlerinin zamânında kendisini seven vâliler kendisi ve fakirlere
dağıtması için, altın ve gümüş paralar gönderirlerdi. Muhammed
Bâkî-billah hazretleri bu paraları fakirlere dağıtırdı. Maksaddan ve
hakîkatten uzak bâzı zavallılar onu kendileri gibi zannedip dil
uzatırlardı.Talebeleri böyle hâdiselere mâni olmak, müdâhale etmek
istedikleri zaman, buna mâni olur yumuşaklık, tatlılık ve güzel vasıflar
ile sıfatlanmalarını sağlardı. Talebelerine, sözle, hareketle,
kendilerini kusurlu ve küçük görme hâlini ve yapılan cefâlara katlanmayı
dâimâ gösterir ve buna; "Maksada kavuşturucu bir delîl ve irfân yolunun
rehberi." derdi.Talebelerinden buna uymayan bir şey meydana gelseydi,
kırılarak çok nasîhat ederdi.
Bedenen zayıf olup, dâimâ
abdestli olmaya, daha çok ibâdet ve tâat yapmaya uğraşırdı.Yatsı
namazından sonra odasına döner bir mikdâr murâkabe ile meşgûl olur,
âzâlarının zayıflığı galebe gösterince, kalkar abdest alır, iki rekat
namaz kılar, yeniden otururdu. Bedeninde hâlsizlik ve yorgunluk vâki
olunca, tekrar abdest alır, gecenin çoğu böyle geçerdi.
Yemek yemede ihtiyâtı o
kadar çoktu ki, bir hediye gelse, onu; "Biz hediyeyi geri çevirmeyiz"
hadîs-i şerîfine göre geri çevirmez, ama husûsî işlerine de sarf
etmezdi. Daha temiz ve daha iyi yerden borç alır ve fıkıhta bildirildiği
şekilde "Bu daha helâldir ve daha iyidir." hükmü ile hareket eder ve
hediyeyi oraya verirdi. Yemek pişirenin abdestli, hattâ huzur ve safâ
sâhiplerinden olmasını, yemek pişirirken çarşı, pazar ve dünyâ kelâmı
söylenmemesini iyice tenbih ederdi. "Huzur ve ihtiyât sâhibi olmayanın
yemeklerinden, bir duman çıkar feyz kapısını kapatır ve feyzin gelmesine
engel olur, feyze vesîle olan temiz rûhlar, kalb aynasının karşılarında
durmazlar" derdi. Bütün talebelerini bu husûsa riayete teşvik eder, az
bile olsa, riâyet etmeyenlerin hâllerinden bunu anlardı.
Bir gün hâl ve keşf sâhibi
dostlarından biri gelip; "Hâlimde bir bağlanma, bir kapanma, kalbimde
bir karartı görüyorum ve hissediyorum, ne kabahat işlediğimi
bilemiyorum." deyince, Hâce hazretleri; "Yemeklerde ihtiyâtsızlık vâki
oldu." buyurdu. "Yemekler, her günkü yemeklerdi." deyince, Muhammed
Bâkî-billah hazretleri: "İyi düşününüz, iyi düşününüz ki, bundan başkası
olmasa gerek. Muhakkak ufak bir ihtiyâtsızlık bu hâle sebeb olmuştur."
dedi. İyice düşününce; "Yemek pişerken, ihtiyâtlı olmayan, helâl olduğu
şüpheli iki üç odunun da yemek pişirmek için yakıldığını hatırladım."
dedi.Bunun gibi, şüphelilerden sakındığı gibi, mübâhların fazlasından da
sakınır, mübâhları zarûret mikdârı kullanırdı.
Yemek husûsundaki bu
ihtiyâtı, onların mübârek yollarının ve hâllerinin letâfet ve temizliği
sebebiyleydi. Temiz bir aynaya, bir nefesin bile tesir edeceği kadar,
saf ve temizdi. Bu sebepten, talebeleri toplanınca, etraflarında en
temiz ve en muhlis olanları oturturlardı. Aralarında bir yabancı olsa,
hemen onun gafleti, noksanlığı, düşünceleri mübârek kalb aynasına
aksederdi.
Bir gün, azîzlerden biri,
onun muhlis talebelerinden birine, arzu ve istek dolu bir mektup
gönderdi. Bu mektup Muhammed Bâkî-billah hazretlerine takdim edildi.
Yüksek bir tevâzu ile mektubun arkasına şöyle yazdı: "Maalesef bu âcizde
iş yapacak kuvvet kalmadı.Allahü teâlâ, bu geride kalmış günlerinin
mâtemini tutana birkaç gün ömür verirse, en büyük gayretle maksadı
ararım, hayâtımı bu yolda veririm. Allahü teâlâ bu miskine, her iki
cihândaki işini, kudret-i ilâhiyyeye bırakmasını ve bütün tutulmalardan
kurtulmasını ihsân eylesin. Âmin. Yâ Rabb-el-âlemîn... O kardeşime ricâ
ederim ki, bu arzunun husûlü için, yüzünüzü yerlere sürünüz. Ve fakîrin
bu arzusuna kavuşması için Allahü teâlâya duâ ediniz. Zîrâ arkadan,
gıyâben yapılan duâları, Allahü teâlâ hemen kabûl eder. Duâlar ederim
efendim."
Muhammed Hâşim-i Keşmî,
Şeyh Tâceddîn'den şöyle nakletmiştir: Birgün Muhammed Bâkî-billah
hazretleri, nehre doğru gidiyordu. Muzdarip, garip, çok üzüntülü olduğu
anlaşılıyordu. Ben de arkasından gidiyordum. Biraz sonra, arkasından
geldiğimi anladı, âh ederek, içli bir sesle; "Ey Tâceddîn, vâridât,
feyzler, nûrlar, hâller ve esrârı o kadar üzerime yağdırıyorlar ki, bu
nehir mürekkeb olsa, onları yazamadan biter. Amma benim için bunlardan
ne çıkar. Benim aradığım görülemez, bilinemez, istek anlatılamaz,
istenen vasfedilemez." buyurdu.
Muhammed Bâkî-billah
hazretleri, tasavvuf hâlleri içinde kendinden geçmiş bir durumda
olmasına rağmen, iki sene talebelerini yetiştirmekle meşgûl oldu.
Talebelerinin en büyüğü ve en üstünü olan İmâm-ı Rabbânî hazretleri
tasavvufta yetişip kemâle ulaşınca, kendini sohbetten tâlim ve telkinden
çekip, dostlarını ve talebelerinin yetiştirilmesini ona havâle etti.
Kendini bu işten çekip, yalnızlığı tercih etti. Âhirete âit büyük bir
elem ve üzüntü ile yalnız kaldı. Sâdece cemâatle namaz kılmak için
dışarı çıkardı.
Muhammed Bâkî-billah
hazretlerini kim görse; "Yeryüzünde yürüyen bir meyyite kim bakmak
isterse, Ebû Kuhâfe'nin oğluna, yâni Ebû Bekr-i Sıddîk'a baksın."
hadîs-i şerîfini hatırlardı. Bununla berâber, nazarlarının heybet ve
tesiri duvarlara işlerdi. Gafiller, kendisini görünce; "Onları görenler
Allah'ı hatırlarlar." hadîs-i şerîfini akıllarına getirirlerdi. Hattâ
öyle ki; bir gün Hindûların tarlalarının bulunduğu bir köyden geçiyordu.
Orada bulunanların gözleri Muhammed Bâkî-billah hazretlerine takılınca,
birbirlerine: "Bu nasıl bir insandır ki, onu görünce Allah hâtırımıza
geldi." dediler.
Bir zât şöyle anlatmıştır:
"Bir gün, gelip namaza yetiştim ve Muhammed Bâkî-billah'ın da bulunduğu
cemâate dâhil oldum. Her taraf doluydu. Yalnız Muhammed Bâkî-billah'ın
yanı boştu. Ben, Muhammed Bâkî-billah'ı yakînen tanımıyordum. O boşluğa
oturdum. Biraz sonra Muhammed Bâkî-billah'ın heybet ve azâmetleri
kalbime hücûm etti. Hattâ ondan bir hayli uzaklaştığım hâlde sükûnet
bulamadım. Elimde olmayarak, biraz daha arkaya çekildim. Böylece, öyle
bir yere geldim ki, ayağımı biraz daha arkaya götürsem sofadan
düşecektim. Bu hâl bana çok tesir etti o günden sonra, o âriflerin
büyüğünün muhlislerinden, sevenlerinden oldum."
Mertebesinin yüksekliğine
en büyük delîl şudur: İki üç sene irşâd makâmında kaldı. Bu kısa
zamanda, nice insanlar onun şerefli sofrasından nasîb aldılar. Hindistan
memleketi, onların bereket ve ihsânları ile doldu ve bu diyarda garib
olan, bilinmeyen Ahrâriyye yolu büyük revâç görüp, bu yoldan çok
büyüklerin yetişmeleri, onların sâyesinde mümkün oldu.
Muhammed Bâkî-billah
hazretleri, insanların olgunluk yaşı olup, mânevî kemâllerin de yaşı
olan kırk yaşına gelince, bu sıkıntılarla dolu cihânın darlığından
kurtulmak istedi. Bu günlerde birinin vefât haberini işitip baştan başa
dertli olan kalbinden içli bir âh sesi duyuldu. Ve; "Çok iyi oldu,
kurtuldu" buyurdu. Bundan maksadı, mevhûm olan varlık libâsından
kurtulmaktır. Zîrâ dünyâda olanlar, yalnız matlûbu duymakla kalırlar.
Şöyle ki, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî vefâtı zamanında, bu esrârı terennüm
eyledi.
Vefâtı yaklaştığı son
günlerde hanımına; "Ben kırk yaşına gelince, büyük bir hâdise önüme
gelir." buyurdu. Mübârek ellerini açtı ve; "Elimde olan çizgi, sana
söylediğim sözün nişânıdır." dedi. Yine bu günlerden bir gün, eline bir
ayna alıp, hanımını çağırdı ve; "Gel berâber bu aynaya bakalım." dedi. O
afîfe hâtun şöyle demiştir; "Aynada, onu tamâmen beyaz sakallı gördüm ve
korktum. Bana böyle görünmeyiniz, bakmaya gücüm yetmiyor." dedim.
Tebessüm etti ve kendini asıl şeklinde gösterdi.
Kendi keşflerini, bir rüyâ
görmüş gibi anlatmaları âdeti olduğundan, "Evliyâullahtan birine, bu
yakınlarda Nakşibendî silsilesinin büyüklerinden biri âhirete intikâl
edecektir. Delhî şehrinin kenârında bir yere gömülsün ve insanlara
karışmaktan kurtulsun diye bildirildi." dedi. Bu zâtın kim olduğu
husûsunda, bâzı talebeleri istihâre eylediler, izin verilmediğini
anlayınca, istihâreden vaz geçtiler.
Bu günlerde sefere çıkmak
isteyen muhlis talebelerinden birine de; "Birkaç gün bir yere
gitmeyiniz, son günlerimi yaşıyorum." dedi. Sâdık talebelerinden
birçokları gelmişlerdi. Zâfiyetinin, hastalığının çok olduğu zamanlar,
derin ilimler beyân eyleyip, çok yüksek hakîkatlerden bahsetti. Bir
gece, hastalık ve zâfiyet o hâle geldi ki, gören can vermekte olduğunu
sanırdı. Bir müddet sonra kendine gelip; "Eğer ölmek bu ise, ne büyük
bir nîmettir. Bu hâlden kurtulmak istemiyorum." buyurdu. Cemâzilâhir
ayının yirmi beşindeCumartesi günü, hazırlık ve ayrılık eserleri
görünmeğe başladı. Bütün dostlarına bakışları ile vedâ ederken,
talebeleri, eshâbı ve dostları ağlamağa başladılar. Muhammed Bâkî-billah
ise tebessüm buyurup hayretle bakıyor ve sanki: "Siz nasıl
dervişlersiniz, kazâya rızâ dâiresinden çıkıp ağlarsınız." diye söylemek
istiyordu. Bu sırada talebelerinden biri: "Yâ İlâh-el-âlemîn" mübârek
kelimesini söyledi. Süratle onun tarafına bakıp, mübârek yüzünü onun
tarafına çevirdi. Orada olanlardan biri "Onların bu hareket ve teveccühü
hakîkî mahbûbun ismini duyma şevkindendir." buyurunca, bu sözün tesiri
ile mübârek gözleri yaş ile doldu. İkindi vakti yaklaşmıştı. Sesli
olarak Allahü teâlânın ismini zikretmekle meşgûl olup böylece; "Allah,
Allah..." diye rûhunu teslim eyledi.
Vefâtından sonra, en sâdık
talebeleri, karar verdikleri bir yere mezârlarını kazdılar. Fakat tâbutu
oraya götüremediler. Telâşla bir başka yere götürdüler. Tâbutu yere
indirdikten sonra, ne görsünler! Orası bir defâsında Muhammed
Bâkî-billah hazretlerinin talebeleri ile geldikleri bir yerdi. Beğendiği
bu yerde abdest alıp, iki rekat namaz kılmıştı. O temiz yerden bir
mikdâr toprak eteğine yapışmıştı ve; "Bu yerin toprağı bizim eteğimizi
tuttu." buyurmuştu. Ana caddeye yakın olan bu yerde kabrini kazdılar. Bu
irşâd memleketinin pâdişâhını, içli üzüntülerle mezâra indirdiler. Hâce
Hüsâmeddîn hazretlerinin gayretleri ile, mezârın etrafına; ağaçlar,
meyveler, çiçekler dikip, orasını gâyet güzel bir bahçe yaptılar. Kabr-i
şerîfini ziyâret edenler bereket ve şifâ bulurlar.
"Devamlı abdestli bulunmak,
helâl yemek yemeye dikkat etmek, bütün günahlardan, gıybetten, söz
taşıyıcılıktan, mümini aşağılamaktan, müslümana düşman olmaktan, kin
tutmaktan, eli altında olanlara kızmaktan ve sert davranmaktan sakınmak
lâzımdır. Bizim yolumuzun esâsı budur. Bunlarsız iş sağlam olmaz. Ama bu
sayılanlarda arada bir gevşeklik olursa, bu işi, yâni büyüklerin verdiği
vazifeleri ve o yolun îcâblarını terk etmemeli, aksine tövbe ve istigfâr
etmeli, aldığı ve yapmakta olduğu vazifelere daha sıkı sarılmalıdır.
Meâlen: "Muhakkak ki sevâplar, günahları götürür." âyetinin sırrı ortaya
çıksın. Doğru yolda bulunanlara selâm olsun!"
Yine ilk günlerine
temasla şöyle anlatmıştır: "O günlerde muhterem annem; kararsızlığımın,
kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce, kırık ve mahzûn bir
kalb ile ihtiyâç ve acz içinde ağlayarak Allahü teâlâya yalvarıp, şöyle
duâ etti: "Ey benim ve seni istemekte her şeyden vaz geçmiş ve gençliğin
lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbî! Ya onu maksadına
kavuştur veya beni daha yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve
elemine dayanamıyorum."Annem çok defâ gece yarıları sahralara çıkar,
Allahü teâlâya böyle münâcât ve duâ ederdi. O duâ ve yalvarmaları
sebebiyle,Allahü teâlâ benim kalb gözümü açtı. Allahü teâlâ bizim
tarafımızdan ona en iyi karşılıklar versin."
Horasanlı bir genç,
bir müddet, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyârî Üveysî'nin feyz ve nûr saçan
mezârına gider. Bu mübârek zâtın rûhâniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i
kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Muhammed Bâkî-billah Delhi'ye
geldiği gece, bu genç rüyâda, Nakşibendî büyüklerinden birinin geldiğini
görür. Emre uyarak, Muhammed Bâkî-billah'ın huzûruna gelip, rüyâda
gördüklerini arz eder ve kabûl edilmesi için yalvarır. Fakat cevâbında;
"Bu miskîn kendimi bu işe lâyık göremiyorum, herhâlde başkası olsa
gerek." buyurur. Çok fazla tevâzu gösterdiği ve çeşit çeşit özürler
dilediği için, genç tekrar kaldığı yere döner. Ertesi gece rüyâda
kendisine; "O büyük, huzûruna çıktığın ve sana inkisârını beyân eyleyen
zâttır." buyururlar. Sabahleyin tekrar huzûruna gelir, fakat bir daha
geri çevrilmez. İhtimâmla kabûl edilip, her ne gördüyse orada görür.
Muhammed Bâkî-billah'ın
komşularından bir genç içki içer ve her çeşit kötülüğü yapardı. Bunu
duyar ve ıslâhı için bekleyip tahammül ederdi. Bir gün HâceHüsâmeddîn'in
haber vermesiyle, görevliler o genci yakaladılar ve hapse attılar.
Muhammed Bâkî-billah bunu duyunca, Hâce Hüsâmeddîn'i çağırıp darıldı.
Hâce Hüsâmeddîn: "Öyle fâsık, öyle kötü bir kimsedir ki, kötülükleri
sayısız ve başkalarına zarar verir hâldedir." deyince, üzüntülü bir
şekilde, derin bir âh çekip buyurdu ki: "Sen kendini sâlih, temiz ve
hayırlı gördüğünden senin nazarında o, fâsık, kötü ve şerîr görünüyor.
Fakat biz ki, hiçbir şekilde kendimizi ondan farklı görmüyoruz. Nasıl
olur da onun zararına bir söz söyleriz?" Sonra o genci, araya girerek
hapisten çıkardılar. O genç, komşusu Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin
yakın alâkası ve şefkati karşısında son derece memnun olup, günahlarına
tövbe etti. Kötü işlerden vaz geçti ve sâlihlerden oldu.
Muhammed Bâkî-billah
hazretleri buyurdu ki: "Tevekkül, sebebe yapışmayıp, tembel oturmak
değildir. Çünkü böyle olmak, Allahü teâlâya karşı edepsizlik olur.
Müslümanın meşrû olan bir sebebe yapışması lâzımdır. Sebebe yapıştıktan
ve çalışmaya başladıktan sonra tevekkül edilir. Yâni istenilen şey,
bunun hâsıl olmasına sebeb olan şeyden beklenilmez. Çünkü Allahü teâlâ
sebebi, istenilen şeye kavuşmak için, bir kapı gibi yaratmıştır. Bir
şeyin hâsıl olmasına sebeb olan işi yapmayıp da, sebepsiz olarak
gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeye benzer
ki, edebsizlik olur. Allahü teâlâ ihtiyâçlarımıza kavuşmak için kapıyı
yaratmış ve açık bırakmıştır. Onu kapamamız doğru değildir. Bizim
vazifemiz kapıya gidip beklemektir. Sonrasını O bilir. Çok zaman kapıdan
gönderir. Dilediği zaman da pencereden atarak verir."