"Öyleyse bugün bir küfe
elma alıp, kardeşlerinin mahallesinde sat!" buyurdu. Alâeddîn, soylu ve
tanınmış bir âileye mensûb olmasına rağmen, kibirlenmeyerek,
kardeşlerinin mahallesinde, hiç kimsenin sözüne aldırış etmeden, bağıra
bağıra elma sattı. Ertesi gün Şâh-ı Nakşibend'in huzûruna gelerek;
Alâeddîn-i Attâr talebeliğe
kabûl edilince, canla başla çalışmaya, hizmet etmeye başladı.
Gece-gündüz hiç boşa vakit geçirmeyip, hocasının verdiği dersleri ve
vazîfeleri en kısa zamanda yapmak gayretiyle çalıştı. Talebe
arkadaşlarının arasında parmakla gösterilenlerden oldu. Dünyâya
meylederim korkusuyla, yatacak bir döşek ve üzerine örtecek bir yorgan
bile almazdı. Bütün dikkatini, derslerine ve hocasının hizmetine verdi.
Hocası Behâeddîn-i Buhârî de onun kemâlini, olgunluğunu, derecesinin çok
yüksek olduğunu bildiği için, birgün hanımına;
"Ey hâtun! Kızımız bülûğa
erişince bana haber ver." buyurdu. Bir müddet sonra kızının bülûğ çağına
geldiğini öğrenince, Alâeddîn-i Attâr'ın odasına gitti. Bu sırada
Alâeddîn-i Attâr, eski bir hasır üzerinde kitap mütâlaa ediyor,
okuyordu. Odasında, başının altına koymak için bir de tuğlası vardı.
Başka bir şeyi yoktu. Behâeddîn-i Buhârî'yi karşısında görünce, hemen
ayağa kalktı. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki:
Behâeddîn-i Buhârî,
talebeleriyle birlikte Alâeddîn'e bir ev yapmak için çalışmaya
başladılar. O sıcak yaz günlerinde bir müddet çalışırlar, öğle vaktinin
sıcağında dinlenirlerdi. Herkes gölgede istirahat ederken, Alâeddîn-i
Attâr hazretleri güneş altında dinlenirdi. Diğer talebeler güneşin
Alâeddîn hazretlerine gölge yaptığını hayretle görürlerdi. Alâeddîn-i
Attâr hazretleri o hâlde iken Allahü teâlânın yarattıkları hakkında
tefekkür eder ve Cehennem'in şiddetli sıcağı yanında, güneşin
sıcaklığının hissedilmeyeceğini düşünürdü. Bir ân dahi Allahü teâlâyı
unutmaz, kalbinde O'nun muhabbetinden başka bir şey bulundurmazdı. Öyle
ki, bütün hücreleri cenâb-ı Hakk'ı zikreder; "Allah! Allah!" derdi.
"Onu, kurt kapmasın diye
yanımda oturtuyorum. Çünkü nefs, dâimâ pusudadır. Her ân onun hâli ile
ilgilenmemin sebebi, onu makamların en yükseğine çıkarmak içindir. Ben
onu görünce, Allahü teâlâyı ve O'nun beytini (Beytullah'ı) hatırlarım.
Kerîmin hânesinde bulunan, keremine mazhâr olur, kavuşur." buyurdu.
"Üç gün devamlı bize gelip,
tam bir ihlâs ve temiz bir düşünce ile sükût üzere meclisimizde oturun.
Ondan sonra hüküm verelim." buyurdu. Onlar da, üç gün, devamlı Hâce
Alâeddîn'in sohbetine gelip, sükût üzere oturdular. Üçüncü günün
sonunda, onlarda bir hâl ve kendini kaybetme hâsıl olup, dayanamadılar.
Yere düşüp yuvarlanmağa başladılar. Kendilerine gelince, kalkıp tam bir
tevazû ile;
"Gönül budur. O dervişin
sandığı gibi değil. Allahü teâlâya, kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey
yakın değildir. Mahlûkların en üstünü, en şereflisi kalbdir. Kalb,
bilinmiyen sırlarla dolu bir âlemdir, her şeyi kendinde bulundurur.
Görüldüğü gibi kalb, her şeyden geniş bir latîfedir. Böyle olunca, onu
bir kimse nasıl anlayabilir. Bunun için hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ;
"Yere ve göğe sığmam, mü'min kulumun kalbine sığarım." buyurdu. Bu,
derin sırlardandır." buyurdu.
"Nefsi terbiye etmekten
maksad, bedenî bağlılıklardan geçip, rûhlar ve hakîkatler âlemine
yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularından vaz geçip, Hakkın yoluna
mâni olan bağlılıkları terketmelidir. Bunun çâresi şöyledir: "Kendisini
dünyâya bağlayan şeylerin hangisinden istediği ân vazgeçebiliyorsa,
bunun maksada mâni olmadığını anlamalıdır. Hangisini terkedemiyorsa ve
gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni olduğunu anlamalı ve o
bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır. Bizim hocamız Şâh-ı Nakşibend, o
kadar ihtiyatlı idi ki, yeni bir elbise giyse; "Bu elbise falan
kimsenindir." diyerek, onu emânet gibi giyerlerdi."
"Şuna inanmalı ki: Hakîkî
gâyeye, ancak mürşidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rızâsı ile
erebilir. Bu sebeple, mürşidin rızâsını, sevgisini taleb etmek, müride
talebeye düşen başlıca görevdir."
"Sâlih zâtların kabirlerine
yakın bulunmanın, iyi yönden çok tesiri vardır. Ancak onların
rûhâniyetlerine yönelmek, kabirlerine yakın olmaktan daha iyidir. Zîrâ,
iyi tesirin yakınlık, uzaklık ile bir bağlantısı yoktur. Her yer
aynıdır. Nitekim, bu mânâda Resûlullah efendimiz; "Her nerede
bulunursanız, bana salevât okuyunuz." buyurdu.