|
Bağlılarından Mustafa Miyasoğlu'nun
Kaleminden:
Hazret-İ
Şeyh
Abdurrahİm
Reyhan
Erzİncanî
[ Kaddesallahu Sırrahulaziz ]
Talebesi çok,
reklamı yoktu
25 yıllık
müritlikten sonra insanları irşada başlayan ve talebelerinin sayısı 1
milyonu aşan Abdürrahim Reyhan Efendi, 25 yıllık irşad vazifesine
köyünde sohbet odası yaptırarak başlar. 12 Eylül 1980’den önce
kendisiyle tanıştığını belirten Mustafa Miyasoğlu diyor ki: “Efendimin
talebesi çok, reklamı yoktu. Yani mütevazı bir insandı.”
Abdürrahim Reyhan
Efendi nerede, ne zaman doğdu?
Efendimiz; 1930
yılında, Erzincan’nın Keleriç beldesinde dünyaya geldi. Keleriç (bugünkü
adıyla Karakaya), pek çok tasavvuf büyüğünün yaşadığı beldelerden biri.
Abdürrahim Efendi’nin soyadı Reyhan olmasına rağmen, çocukluk
yıllarından beri o adı ve soyadı ile değil, daha çok “Efendi” unvanıyla
tanınır ve hep bu şekilde anılır.
Babası, dedesi,
yaşadığı yer ve ne yaptığı hakkında bilgi verir misiniz?
Babası Hüseyin Efendi,
dedesi Erzincanlı Nakşibendi şeyhi Beşir Efendi ile Tercan ve
Otlukbeli’ndeki dergahta kalır ve hizmet eder. Keleriç’e yerleşerek
bağcılık ve tarımla uğraşır. Babasından 14 yaşında yetim kalır.
Tahsil hayatından
bahseder misiniz?
Abdürrahim Efendi, çok
farklı bir çocuktur. Diğer çocuklar oyun oynarken o kitap okur ve
düşünür. Orta okuldan sonra tahsili bırakır ve ailesinin geçimini
üstlenir. Askerde orta okulu yarıda bırakmasına rağmen çavuş yaparlar
O’nu. Depoların çoğunu fgüvendikleri için O’na teslim ederler. Askerde
bile kitap okumakla meşguldur. Abdürrahim Efendi’nin dedesi şeyh
Muhammed Beşir Efendi’dir. Onun halifesi, Bayburtlu Dede Paşa diye
bilinen Musa Baştürk. Abdürrahim Efendi, Bayburtlu Dede Paşa ile
babasının öldüğü günlerde karşılaşır, ama ancak 1957 yılında intisap
eder.
Neden o gün değil de
1957’de?
Çünkü rüyasında Dede
Paşa’yı görür, sonra da Keleriç’e gelen Dede Paşa’yı görünce bayılır ve
ayılınca O’na intisap eder. Bu ikinci karşılaşmanın onun için
“fenâfişşeyh” seviyesinde bağlılığa yol açtığını o mecliste bulunanlar
ifade ederler.
İnsanları irşada ne
zaman başladı?
25 yıllık müritlikten
sonra Dede Paşa ona “teveccüh” görevi verir ve aynı zamanda kendisinin
halifesi olduğunu söyler. 1973 yılında Dede Paşa’nın ölümü üzerine irşad
görevine başlar.
İrşad halkası
yüzbinleri buldu
İnsanları nasıl
irşad ediyordu?
Önce Keleriç’te, bir
süre sonra da Erzincan’da sohbete müsait binalar yaptırdı. Bu binalarda
toplanan ihvanlara sohbet ediyor, tasavvufî hakikâtleri anlatıyordu.
1980’den sonra, şeyh efendisi gibi o da Ankara ve İstanbul başta olmak
üzere pek çok yeri dolaştı.
İstanbul’a ne zaman
yerleşti?
Vefatından 10 yıl önce
İstanbul’a evini nakletti. Yurt içi ve yurt dışı seyahatleriyle, ayet ve
hadislerden yola çıkan sohbetleriyle her seviyeden insana hak ve hakikat
ölçülerini anlatıyordu. Bu arada, dedesinin ihvanı olan Salih Baba
isimli şairin şiirleriyle gelişen sohbetlerinde, aşk ve muhabbeti öne
almaya başladı. Dede Paşa’nın halifesi olduğu için onun müridleri eski
ihvanları yanında, pek çok yeni müritle birlikte irşat halkası yüz
binleri buldu.
Bu kadar müridi var
mıydı?
Tabi tabi. Son
devirlerin müridi en kalabalık irşad kutbu olduğu halde, Abdürrahim
Efendi sade bir hayat sürüyordu. 25 yıllık irşat görevinden sonra 1998
yılında İstanbul’da vefat edince, hem İstanbul ve hem de bir gün sonra
Erzincan’da kılınan cenaze namazlarında muhteşem bir kalabalık toplandı.
Terzi Baba Mezarlığı’nda gömüldüğü yere, bir süre sonra Terzi Baba’nın
türbesi gibi bir türbe yapıldı. Onun bizzat yaptırdığı toplantı
yerleriyle vakıf binaları hâlâ hizmet veriyor. Hizmeti olan her
Müslümanın hayırla anılmasını isterdi, bunu şiar edinmişti.
Abdürrahim Efendi
ile ne zaman ve nerede tanıştınız?
Efendi Hazretleri ile
1980 yılında, 12 Eylül’den kısa bir süre önce görüştüm. Bundan kısa bir
süre önce kardeşim beni başka bir Nakşibendi şeyhine götürmek istemişti.
Halbuki ben Efendi hakkında bazı şeyler duymuş, ona muhabbet beslemeye
başlamıştım. Kardeşimin söylediği şeyhe gideceğimiz gün birden bire
öylesine rahatsızlandım ki, kardeşime “Benim nasibim senin şeyhinde
değil galiba, o yüzden benim efendim yolumu kesti!” dedim. Kısa bir süre
sonra da Abdürrahim Efendi ile tanıştım. Bana öyle sade ve tabii göründü
ki, o güne kadar tanıdığım pek çok mürşitten fazla sevdim, hemen teslim
oldum. O yıldan sonra pek çok görüşmemiz oldu, sayısını hatırlamadığım
kadar sohbetinde bulundum.
Sohbetlerinde
nelerden bahsediyordu?
Bunların büyük bir
bölümü herkesin anlayabileceği sohbetlerdi. Bazıları da sanki gönlümden
sorduğum soruların cevabı gibiydi. Bazen anlattığı fevkalâde şeylere
şaşırdığımda, beni temin etmek istercesine tebessümle yüzüme baktığını
fark ederdim.
Kerametlerine de
şahit oldunuz mu?
Olmam mı? Üç arkadaşla
bir gün akşam üzeri sohbet ettiği eve giderken, içimden şöyle demiştim:
“Bugün hiç kimsenin duymadığı bir sohbet şöleni olsa!” Erken gittiğimiz
için, salonda bizden başka kimse yoktu. Efendi, epeyce bir zaman farklı
bir sohbet yaptı, o güne kadar gerçekten duymadığım şeyler söyledi. Bir
süre sonra Efendi, salonu dolduran kalabalığa, “Hoş geldiniz efendiler!”
diyerek genel bir sohbete başlayınca, nerede olduğumuzu anladım. Umumi
sohbetten sonra dağıldık, eve giderken yanımdaki arkadaşlara sohbetin
başındaki sözleri belirterek, onlardan hatırlayabildiklerini sordum.
Tiyatrocu dostum Hasan Nail Canat ile başka bir arkadaş şaşkınlıkla tek
kelime hatırlayamadıklarını söylediler, hatta bir kısmını hiç
anlamamışlardı. O zaman benim için konuştuğunu anlamıştım: Varlık,
yaratılış hikmeti gibi felsefi konular üzerinde konuştuğunu biliyordum,
ama hangi hususları, hangi cümlelerle ifade ettiğini bir türlü
hatırlayamıyordum. Sanki bizim gibi Necip Fazıl’ın sohbetlerini dinlemiş
insanlara, toplantı salonuna girerken gönülden istediğim gibi bir sohbet
şöleni sunmuş, orta okuldan sonra okumamış insanların bilmeyeceği
şeylerle beni mutlu etmişti, ama bunları da zihnimden silmişti. Bana
göre bu tam bir kerametti...
Başka kerametlerini
de gördünüz mü?
Pek çok insan gibi
benim de zihnime takılan bir husus vardı; Eyüp Sultan Camii’ne Cuma
namazı için giderken bizzat sormuştum: “-Hak tarikatların hepsi bir
şekilde Peygamberimize bağlı olduğu halde, neden farklı sözlerle zikir
yapıyorlar?” Cevap olarak şunu ifade ettiler: “-Peygamberimiz 23 yıl
boyunca bilinen, müekked sünnetleri dışında muhtelif şekillerde zikir ve
ibadetler yaptı. Her tarikat kendine verilen derse göre zikir yaparak bu
sünnetlerin yaşamasına hizmet eder ve böylece nefsini terbiye ederek
ruhunu inkişaf ettirir. Bunların hepsi emirle olur. Kimse kendine göre
ibadet seçimi yapamaz.” Bir de, “Bazı tarikatlarda zamanla
farklılıklar görülüyor. Bunlar da mı emirle veya izinle yapılıyor?” diye
sordum. Yine tebessüm ederek yüzüme baktı ve şöyle dedi: “-Emin olun
ki böyledir hocam.” Benim en çok duyduğum sözlerinden biri de şudur:
“-Bize bazı adamlar geliyor, ilmihal bilgileri dışında ve hatta
onların zıddına şeyler soruyor, fetva istiyorlar; biz böyle bir şeye
nasıl âlet olabilir, dini nasıl değiştirebiliriz?”
Gönüllere akan
hakikat pınarı
Gönüller Sultanı
Abdürrahim Reyhan Hazretleri, 24 Ocak 1998’de aramızdan zahiri olarak
ayrılıp her zaman beraber olduğuna inandığımız Hakk’a yürüyerek ahirete
irtihal etmişti. 1930 yılında Erzincan’ın Üzümlü ilçesinin Karakaya (Keleriç)
Beldesi’nde dünyaya teşrif eden Abdürrahim Reyhan Efendi, zamanın büyük
mürşitlerinden Şeyh Beşir Efendi Hazretleri’nin torunudur. Beşir Efendi
Hazretleri aynı zamanda Abdurrahim Reyhan Hazretleri’nin şeyhi olan Musa
Dede Bayburdi Hazretleri’nin şeyhi idi.
Sade ve gözden uzak
bir hayat sürdü
25 yıllık irşad
hizmetleri sırasında, ilim ve memleket hizmetinde bulunan gençleri
destekler, gönüllerini alıp teşvik ederdi. Bu yolda Reyhan Vakfı’nı
kurdu ve ihtiyaç sahiplerine yardımı çevresine emrederdi. Günlük
politika ile uğraşanların hasbi hizmetlerini teşvik eder, böyle
hizmetlerin her türlü menfaat hesapları dışında yapılmasını insanlığın
şanından sayardı. Hayatının son yıllarında pek çok hastalıktan mustarip
olmasına rağmen, gerek yurtdışında ve gerekse yurt içindeki
seyahatleriyle sevenlerini irşada devam eder, hak ve hakikat yolunun
inceliklerini anlamalarına yardımcı olurdu. Bu hizmetleri sırasında hep
sade ve gözlerden uzak bir hayat sürer, sevenleri dışında kimsenin
dikkatini çekmezdi. Efendi’nin sevenlerine yaptığı sohbetlerinden
derlenen kitaplar da böyle gösterişsiz olmuştur.
Ömrünü irşada
vakfetti
O, Türkiye’den dört
bir yana yayılmış dünya Müslümanlarına tasavvufî hakikatleri İslâmî öz
içinde anlatırken, sünnete uygun yaşamanın da hakikî örneklerinden
birini ortaya koyuyordu. İlim, servet, ibâdet ve halka hizmet gibi
zahirî tezâhürlerin hakîkatle örtüşmesi için gönülden bağlılığı esas
alır ve bağlılarına öyle gösterirdi.
Efendi
Hazretleri’nin müritlerine en önemli tavsiyesi neydi?
Hizmetini çok takdir
ettiği Necip Fazıl tarafından sadeleştirilen “Reşahat” adlı kitabı
tavsiye eder, Salih Baba’nın divanıyla birlikte okunmasını isterdi. İlim
erbabıyla tahsil yapan gençlere çok iltifat eder, muhabbet gösterirdi.
Sevenlerine de hep “Dâvet edildiğin yere erinme, dâvet edilmediğin
yere görünme” derdi...
Vefatının 8.
yıldönümünde Efendi’nin cenaze namazından söz eder misiniz?
Abdürrahim Reyhan
Efendi’nin cenaze namazından söz etmek o acıyı tekrar yaşamak edemek.
Sorduğunuz için anlatıyorum. 1998 yılının Ocak ayıydı. Bir Ramazan
gecesinde İstanbul’da dünyasını değiştirdi..
Vefat ettiğinde kaç
yaşındaydı?
Efendi Hazretleri,
hayatı boyunca gerçekten mütevâzı, ama vazifesinin büyüklüğünü çevresine
hissettiren bir hayat tarzı içinde, 68 yıl süren bir ömür yaşadı. Bunun
son 25 yılında ALLAH’ın lûtfu olmadan yapılamayacak irşâd görevi ifâ
etti ve sürekli şeyhi Dede Paşa hazretlerinin yolunda, onun ışığını
Erzincan’dan dünyaya yaydı. Bu görevin son 12 yılı İstanbul’a taşıdığı
evi ve gönül tekkesi çevresinde gelişti.
Sünnete nasıl
bakardı?
Çok önem verirdi. O,
Türkiye’den dört bir yana yayılmış dünya Müslümanlarına tasavvufî
hakîkatleri İslâmî öz içinde anlatırken, sünnete uygun yaşamanın da
hakîkî örneklerinden birini ortaya koyuyordu. İlim, servet, ibâdet ve
halka hizmet gibi zahirî tezâhürlerin hakîkatle örtüşmesi için gönülden
bağlılığı esas alır ve bağlılarına öyle gösterirdi. Dede Paşa’dan
duyulan ve sık sık sohbetlerinde de ifadesini bulan şekliyle,
“Hulûsunuzun bârını yersiniz” derdi. Yani ihlâsınızın meyvasını
yersiniz... Gerçekten de öyle değil mi? İhlâsla yaşamak ve ibadet etmek
o kadar önemli ki, insanoğlu bunu anladığı, hakkıyla idrâk ettiği zaman
hayatını ne kadar sade, ne kadar samimi ve ne kadar hayırlı
geçirebilirse o kadar mutlu olacağını yakından kavrar sanıyorum.
Abdurrahim Efendi bunu hayatıyla, hizmet ve faaliyetiyle onu tanıyabilen
herkese çok tabii bir şey olarak gösterirdi. Tabii görebilene...
Siz Efendi
hazretlerinin bağlısı olarak cenaze merasiminde bulundunuz mu?
Bulunduysanız, ne gördünüz?
İstanbul’da ve
Erzincan’da kılınan iki cenaze namazında da bulundum. Bu cenazeleri
anlatacak iki sıfat var; bu iki sıfat birbirine zıt görünse de birbirini
tamamlamaktadır: Muhteşem sadelik.. “İnsanlar nasıl yaşarsa öyle ölür,
nasıl ölürse öyle haşredilir” şeklinde bir hadis-i şerif biliyorum. O
yüzden de cenazesini anlatabilmek için hayatını ve ölümünü anlatmak
gerekir diye düşünüyorum. Bunun tersi de doğru: Abdurrahim Efendi
Hazretlerinin hayatını ve şahsiyetini iyi anlayabilmek için, onun
cenazesini ve nasıl defnedildiğini görmeli veya görenlerden dinleyerek
incelemeli. Tam bir Hak dostu gibi... “Efendi” adıyla bilinen ve
medyadan, şöhret âfetinden alabildiğine uzak yaşayan, ama tesiri ve
müridleriyle son devir tarikatları içinde fevkâlâde hızla yayılan, buna
rağmen dikkatlerden uzak kalan bir hakîkat erinin huzurunda olduğumuzu
iyi bilirdik. Ama bu bilginin gereği olan hizmet ve gayreti
gösterebildik mi? Buna kim hakkıyla evet diyebilir?..
Şirinevler Ulu
Camii’nde toplanan cemaat, gazete ve televizyondan haber alınamadığı
için mütevazi olacak sanılıyordu. Çünkü Cumayı Cumartesi’ye bağlayan
gece yarısı, yani muhtemel bir Kadir Gecesi vefat etmiş, o günün öğle
namazında cenazesi kılınacaktı. Pazar günü de Erzincan’da ikinci defa
kılınacak cenaze namazından sonra, Kadir Gecesi’nin gündüzünde Terzi
Baba Mezarlığı’nda toprağa verilecekti. Öyle de oldu. Ama beş altı bin
civarındaki İstanbul cemaatına karşılık, gazete ve televizyon
haberlerinden duyan müridlerinden oluşan 10-12 bin kişilik cemaat,
Erzincan’ı hayretler içinde bıraktı. Cenaze sade olduğu kadar
muhteşemdi. Bu kadar kalabalıkta tek kişinin burnu kanamadı ve hizmet
tamamlandı. Efendi şimdi Hakk’ın huzurunda olduğu kadar sevenlerinin de
gönlünde...
O’nun sohbetlerini,
mesela Tasavvuf’la ilgili sözlerini hatırlıyor musunuz?
Hiç unutmadık ki.
Mesela bir gün söze şöyle başlamıştı “Burada Kısacana tasavvufun ana
temelleri hakkında bir bilgi sunacağız. İnsan istedikten sonra
yapamayacağı birşey yok. ALLAH (c.c.) bu istegi ve bu gücü bizlere
vermiş. Yeter ki biz neyi istiyoruz bunu bilelim.... ALLAH’ım maksadım
sensin. Senin Rızanı isterim” Sonra da şu dörtlükle sürdürmüştü
sohbetini “Sen sana gel ey gönül kılmahased kibr’ü riya / Bu sıfatlarla
tahalluk eden oldu eşkıya. / Sıdk ile biat kılıp oldun’mu ümmet Ahmed´e
/ Kuru laf ile gecirip ömrü kaldın sufliya”
Efendi hazretleri
tasavvufu nasıl tarif ediyordu?
Şöyle diyordu: “Kali
hale tebdil etmek şekliyle ifade edilen tasavvuf İslam dininin ihtiva
ettiği, bilgi sisteminin kuvveden fiile yani kalden hale, nazariyeden
ameliyeye dönüşüdür. Meseleye bu zaviyeden bakılmalı. Tasavvufun
esaslarını iyi tesbit etmek yerinde bir davranış olur. Bu esaslar İslam
tasavvufunda Kitap ve sünnet istikametinde gerçekleşir. Tasavvuf
sosyal bir hadisedir.Bu yüzden onu fikri ve şekli bir tarzda düşünmek
lazımdır.Peygamber (s.a.) efendimiz zamanında İslami
ilimlerin esasları bizzat mevcut olmakla beraber, ihtiyaç hissedilmediği
için tedvin edilmemiştir. Yani fıkıh, kelam ,hadis, tefsir
ilmi ismiyle müdevven ilimler yoktu; fakat Fıkıh, kelam, hadis
ve tefsir bizzat mevcuttu. Bu ilimler asr-ı saadet’ten sonra
ihtiyaca göre zamanla tedvin edilmiştir.İnsanlar meşreblerine, fıtri
yapılarına ve karakterlerine göre üç tarzda bu yolculuğu
gerçekleştirebilirler.Tasavvuf ıstılahında bu yollara “Tarik-i ahyar”,
“Tarik-i ebrar”, “Tarik-i şettar” ismi verilmiştir."
ALLAH dostlarını
tarif eden hadisler de okur muydu?
-Evet Kudsi
Hadislerle ALLAH dostlarının şöyle tarif edildiğini bildirirdi: “AIIahu
Teala buyuruyor ki: Her kim benim veli kuIIarımdan birisine düşmanlık
ederse, muhakkak ben ona harp açar (dostumun intikamını alırım.” Yine
bir kudsi hadiste Cenab-ı ALLAH’ın şöyle buyurduğunu bildirirdi: “Kim
benim velilerimden birisini hafife alırsa, bana düşman olarak karşıma
çıkmış olur.” Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde buyuruyor ki:
“Ümmetimden bir topluluk kıyamete kadar ALLAH`ın emrini ayakta
tutmaya devam ederler Onları terkedenler ve kendilerine karşı çıkanlar
onlara bir zarar veremez. Bu durum, ALLAH’ın kıyamet emri gelinceye
kadar devam eder. Onlar insanlara devamlı üstün gelirler”
“Alimler
peygamberlerin varisidir” hadisi şerifini sık sık okur, “Bunlar,
halkı Hakk’a ulaştırmanın memuru olan velilerdir. Bu tür velilere
mürşit, bu işin öğretisine yol, tarikat, usul, ilim dilinde ise tasavvuf
denilir” derdi.
Kaza ve kaderi nasıl
izah ederdi?
Olacak şeylerin hepsini
ezelde bilip, sonradan olacağı şekliyle ALLAH’ın takdir ve tesbit
etmesine kader denildiğini, böylece kararlaştırılmış olanların
zamanı gelince aynen yazıldığı gibi oluşmasına da kaza
denildiğini hatırlyatırdı. Hayır ve şerrin, fayda ve zarar verecek olan
her yaratık ve her olayın ALLAH’ın dilemesi ve ona ol demesiyle
yaratıldığını, bu sebeble bizim “Hayır ve şer ALLAH’tandır” diye
inanmamız gerektiğini, ALLAH’ın hayra rızası olduğunu, şerre ise rızası
olmadığını söylerdi. “Bu yüzden arzu ve irademiz içinde olan iş ve
amellerimizde hayrı istemeli ve hayrı yapmalıyız. Şerri, yasağı, haram
ve zararlıyı istememeli ve onları yapmamalıyız” derdi. Bizim bu
istek ve irademize cüz’i irade denildiğini, bu cüz’i irademizin, bu akli
seçme ve serbestliğimizin bize mesuliyet yüklediğini belirtir, sevap ve
günahların bu serbest seçim ve hür irademiz yüzünden artacağını ifade
ederdi.
Vefat’ının ardından
yazdığınız yazıyı hatırlıyor musunuz?
Evet, Abdürrahim
Efendim Hakk’a yürüdü” başlıklı bir yazı yazmıştım.
Gazetemizin 25 Ocak
1998 tarihli nüshasında yayınlanan o yazınızı burada iktibas edebilir
miyiz?
Tabi edebilirsiniz.
“Abdürrahim Efendim
Hakk’a yürüdü. ‘Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir. / Miyanı,
aşikanda itibarım varsa sendendir’ Şeyh Galib efendisi için söylemiş bu
mısraları, ben de ‘Anafor’ adlı şiirimde aynen kullanmıştım. Evet
“Efendim” dediğiniz, sırri sohbetlerini dinlediğiniz, gönülden
tasarruflarına şahit olduğunuz bir tasavvuf büyüğü, bir ALLAH dostu
tanımış ve bağlanmışsanız, onu kaybetmek sizi ne kadar derinden sarsar,
tahmin edersiniz. Ben bugün efendimin dünyasını değiştirdiğine, Hakk’a
yürüdüğüne şahit oldum ve derinden sarsıldım.Yüz binlerin cenazesine de
sohbetleri gibi iştirak edeceğini bildiğim için, milletimizin başı sağ
olsun diyorum. O’nu ben bugün anlatamam, bir ömür boyu anlatmaya
çalışsam, gücüm yetmez. Böyle ALLAH dostlarını yine O anlatıyor: “ALLAH
yolunda ölenlere ölü demeyiniz. Onlar ALLAH katında diridirler.” Evet,
bizi yetim bırakarak ALLAH’ın huzuruna, Peygamberinin yanına ve
pirlerinin arasına dahil olan Abdürrahim Efendi’nin dünyamızda yaktığı
ışık, O’nun Hakka yürümesiyle daha da aydınlanacak ve tanımayanlarını da
aydınlatacaktır inancındayım. Çünkü tasavvufta bir kelam var.
“Evliyaullah vefat edince kınından çıkmış kılıç gibi olur.
“Her kapı kapansın,
Ebubekir kapısı müstesna...”
Peygamber Efendimizi.
Sonra Hz. Ebubekir’i ve Hz. Ali’yi çok severdi. Peygamber Efendimizin
“Her kapı kapansın, Ebubekir kapısı müstesna. ALLAH tarafından kalbime
dökülen bütün ilimleri Ebubekir’in sadrına (kalbine) aktardım” ile “Ben
ilim şehriyim, Ali onun kapısı, Ebubekir aslıdır” hadis-i şerifleri sık
sık okurdu. “İman bahsinin sonu kader ve ahiret gününe imandır” der,
İnsanların öldüğü andan başlayarak kabir, kıyamet, yeniden dirilme,
sual, hesap, sırat alemlerinden geçerek cehennem veya cennete dahil
olacakları Kur’an’da bildirilmiş ve hadislerde açıklandığını, bütün bu
hadiselerin zamanı gelince olacağına inanmamız gerektiğini, kafir ve
münafıkların sonsuz olarak, günahı fazla veya affa uğramayan mü’minlerin
de günahları miktarınca cehennemde azap göreceklerine, Peygamberimizin
şefaatının olacağına, mü’minlerin sonsuz olarak cennette kalacaklarına,
cennet ve cehennemin halen var olduklarına, Cemalullah’ın görüleceğine
de mutlaka inanmamız lazım geldiğini söylerdi.Bunlara zıt olan
söylentilere önem vermez, aykırı söz ve iddialara asla inanmazdı.
“ALLAH’ın dostları
ancak muttaki olanlardır”
O ALLAH dostlarını
ALLAH’ın ve Resulünün tarif ettiği şekilde anlatırdı. Yani ALLAH’ın ve
Resulünün diliyle. Bu tür sözlerine de şöyle bir duayla başlardı: “ALLAH
herkese ALLAH dostu bir Mürşide bağlanmayı nasip eder, yeter ki halis
bir niyetle dileyelim. Aşağıda Ayetlerle ve hadislerle de bildirilmiş
olup uykudan uyanıp kendimize zaman geçmeden bir vesile, vasıta ve ALLAH
dostuna bağlanmayı yüce ALLAH’tan niyaz edelim. Hepinizden ALLAH razı
olsun. Enfal Suresi’nin 34. ayetinde Cenab-ı ALLAH buyuruyor ki:
“ALLAH’ın dostları ancak muttaki olanlardır. Fakat (kâfir ye gâfil)
insanların çoğu bunu bilmezler” Yine Yunus Suresi’nin 62-64.
ayetlerinde Cenab-ı ALLAH buyuruyor ki: “Haberiniz olsun ki, ALLAH’ın
velileri (dostları) için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak
değillerdir. Dünya hayatında da Ahiret hayatında da onlar için nice
müjde (ve kerametler) vardır. ALLAH´ın söz ve hükümlerinde asla bir
değişme yoktur. İşte bu (hale ve vade ulaşmak) en büyük kurtuluştur”
Fatır Suresi’nin 32. ayetinde Cenab-ı ALLAH şöyle buyuruyor:
“Kullarımızdan bazısı da AlIah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır.
İşte büyük fazilet budur.” Yine Cenab-ı ALLAH Beyine Suresi’nin 7-8.
ayetlerinde buyuruyor ki: “İman edip salih amel işleyenler var ya,
Şüphesiz halkın en hayırlısı onlardır. Rableri katında onların
mükafatı, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada ebedi olarak
kalacaklardır ALLAH onlardan razı olmuş, onlar da ALLAH’tan razı
olmuşlardır. Bu (sıfat ve mükafat) Rablerinden korkan (O’na iyilik ile
saygı gösteren) içindir.”
Yumuşak huylu ve
merhametliydi
ALLAH dostlarından
Mehmed Zahid Kodku hazretleri ve Sultan Baba (r.a.) yazı serisinden
sonra gazetemize gelen Erzincan eski Milletvekili Naci Terzi ağabey,
önce tebrik ettiğini söyledi, sonra da Abdürrahim Reyhan Efendi
hazretlerinin ismini zikrederek "Bizim Efendimiz’den de bahseder misin?"
dedi. Biz de: "Kaynak olduktan sonra neden olmasın" dedik. "Sana kaynak
kitap getireceğim" dedi ve 3 gün sonra Abdurrahim Reyhan Efendi’den
bahseden Erzincanlı Ünal Tuygun’un kitabını getirdi. İşte Abdürrahim
Reyhan Efendi’nin hayatını da kitaplaştıran Erzincanlı Ünal Tuygun
anlatıyor: "Kitabı hazırlarken Abdürrahim Reyhan Efendi’nin kardeşi
Efrail Efendi’ye sordum: ‘Abdürrahim Efendi boş zamanlarında ne
yapardı?’ Efrail Efendi, şu cevabı verdi: ‘Boş zamanı olmazdı. Sürekli
çalışırdı. Çalışmanın dışında köyümüzde Şeyh Abdurrahman Efendi vardı.
Onun sohbetine giderdi. Zaten kendisi yaşıtlarıyla oturmazdı. Hep
kendinden yaşça büyüklerle konuşurdu. Bir de unutmadan söyleyeyim;
ağabeyim iyi bir inşaat ustasıydı. İyi bir marangozdu. Tüm köylüler
gelir, işlerini ağabeyime yaptırırlardı. Ailemize çok düşkündü. Annemin
bütün işlerine yardım ederdi. Anneme yük olmasın diye kendi
elbisesindeki sökükleri bile kendi dikerdi. Asla yemek seçmezdi. Tandır
ekmeğinin sert kısmını kendi yer, yumuşak yerlerini bize verirdi. Çok
merhametli bir insandı. Karıncayı bile incitmezdi."
İki önemli kerameti
Abdürrahim Reyhan
Efendi’nin talebelerinden Mehmet Demirok anlatıyor: "Kendilerini
23-24-25 Haziran 1980 tarihinde tanıma lütfuna ermiştim. 1981
yıllarıydı. Bir gün kendilerine:
"Hakka senin özün doğru
/ Gezersin Niğde’yi, Bor’u / Bir de gelsen bize doğru / Gel gör ne
viraneler var. / Dolaştın Erzurum, Van’ı, / Ah sevdiğim calar canı /
Sormadın halimi hanı / Gel gör ne biçareler var" diye uzayıp giden bir
şiir yazıyordum ama henüz kimseye göstermemiş ve şiiri de
bitirememiştim. Bir gün habersizce Sevgili Damatları, Gönül ehli, ALLAH
dostu, Tasavvuf Alimi Muhterem Muzaffer Nevruz Beyefendi ile hanemize
teşrif buyurduklarında ilk selamlaşmadan sonra, "Gezersin Niğ’deyi
Bor’u, bir de gelsen bize doğru, dedin biz de çıktık size geldik"
buyurduklarında donup kalmıştım. Bitmemiş ve kimsenin bilmediği şiirimi
okuyorlardı. Yine 1982 yıllarıydı. Hazreti piri saygın bir meslek ve
kariyere sahip bir arkadaşla ziyarete gitmiştik. Sabah namazından sonra
kısa bir sohbet yapmışlar ve herkes dağıldıktan sonra bu arkadaşımız
Hazreti Pire, "Efendim mesleğim icabı olsa gerek kendimi çok büyük
görüyor, o da ben de gurur ve kibir meydana getiriyor, kimseleri
beğenmiyorum, bu hali üzerimden nasıl atacağımı bilemiyorum" diyor.
Hazreti Pir, şöyle
buyuruyor: "Bak evlâdım, büyük şehirler de hayvanat bahçesi varmış,
oralarda Tavus kuşu bulunuyormuş. Bu kuşların tüyleri rengarenk olurmuş.
Bu kuşlar kendilerini çok beğenirlermiş. Tüylerini kabartırlar, hatta
kuyruğunu da görmek için eğilerek önlerine tutarlarmış. Daha iyi görmek
için, biraz daha eğilince de ayaklarını görürlermiş. Bu hayvanların
ayakları çok çirkin olurmuş. Utanır ve kabarıp şişinmekten vaz geçermiş.
Şimdi sizin de, bizlerin bilmediği, fakat sizin ve ALLAH’ın bildiği hata
kusur ve günahlarınız vardır. Siz onları hatırlarsanız o hal sizden
gider" buyurdular."
‘Ölmeden önce
ölünüz’
Kulluk,
noksanlıktır, acziyettir. Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz. ALLAH
için birbirinizi sevin, ALLAH için konuşun. Aşk insanı mahviyete
düşürür-varlığından geçirir. Varlığından kurtulan ölmeden evvel ölüme
erer.
Bazı hocalar,
Abdürrahim Reyhan Efendi’nin etrafında insanların toplanmasından
rahatsız olurlar, onu çekemezler. O’nun ilmi bilgisini denemek
maksadıyla ziyaretine gider, kasıtlı sorular sorarlar. O günlük
sohbetini yaparken orada bulunanlardan biri: "Efendim siz mürşitsiniz.
Tamam da biz hiç kerametinizi görmedik" der.
Abdürrahim Reyhan
Efendi, bu soru karşısında şu müthiş cevabı verir: Ben kerametim var
demedim ki, siz benden keramet beklersiniz! Bu kafayla daha çok
beklersiniz! Ben sadece bir itfaiye eri gibi yanmakta olan insanları
yangından kurtarmaya çalışıyorum. ALLAH’ın emirlerini öğretmeye
çalışıyorum. Bu kapıya gelenler de o niyetle geliyor. Asırlar önce sizin
sorduğunuz sorunun aynısını Şah-ı Nakşibendi hazretlerine sormuşlar. O
dönemin insanları da sizin gibi mürşitlerinden keramet beklerdi. Bir gün
Şah-ı Nakşibendi hazretlerinin talebeleri diyorlar ki; "Efendim sizden
niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor?" Hazret soranlara bu cevabı
veriyor, "Omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten
daha büyük keramet mi arıyorsunuz?"
Abdurrahim Reyhan
Efendinin bu cevabı karşısında soru soran ezilir, büzülür öyle bir
mahcup olur ki tarifi imkansız. Soru soranın onca insan içinde mahcup
olduğunu anlayan Abdürrahim Efendi buyurur ki; "Bizler, yani hepimiz tek
bir gaye için yaşıyoruz. Hepimizin amacı, ALLAH’a kulluk. Sizi buraya
getiren de, sizinle sohbet etmemize imkan sağlayan da sadece O. Eğer
Kainatın Yaratıcısı istemezse, kim ta uzaklardan bu garip köydeki ümmi
Abdurrahim’in yanına gelir?"
“Hikaye değil,
Kitabın ortasından anlatsa”
Adürrahim Reyhan
Efendi’ye 1981 yılında talebe olan Bayburtlu Murat Akkoyunlu anlatıyor:
"O kapıya bağlandıktan sonra içimi bir huzur kapladı ki sorma gitsin.
Efendim beni birçok defa imtihan etmiştir. Mesela Yusuf Kan Dehlevi’nin
yazdığı Hayat´üs-Sahabe isimli dört ciltlik bir eseri var ve ben sürekli
bu eseri okuyorum. Bu kitabı okumaktan da büyük bir keyif alıyorum, ama
bir gün kendi kendime dedim ki: ‘Bu kitabı okuyorum ama bu kitap
hakkında bir de Efendimin fikirlerini alayım’ Aradan bir kaç ay
geçmişti. Efendimi görmek için Erzincan´a gittim. Efendim sohbet
ediyordu. Sohbeti dinledikten sonra namaza kalktık. Hiç yapmadığım bir
şeyi yaptım ve Efendimin karşıdaki dolabından cübbesini almaya yürüdüm.
Cübbesini Efendime götürecektim. Dolabı açtım. Bir de ne göreyim, dört
ciltlik Hayat’üs-Sahabe adlı kitap cübbenin yanında duruyor. Tek
kelimeyle müthiş bir olay!..."
Çok enteresan şeylerin
başından geçtiğini belirten Akkoyunlu, bir başkasını şöyle anlatıyor:
"Yine bir gün Efendim sohbet ediyordu, sohbetin konusu da Musa
Aleyhisselam ile Hızır Aleyhisselam arasındaki bir mesele. İçime bir
vesvese düştü. Aklımdan: ‘Efendim de hikaye anlatıyor. Şöyle kitabın
ortasından anlatsa biz de dinlesek’ diye bir düşünce geçti. Sohbet
bitti. Ben yukarıda oturma salonu gibi bir yer vardı. Oraya çıktım
oturdum. Birden kütüphane gözüme ilişti. Şöyle elimi attım, bir kitap
aldım. Kur’an-ı Kerim meali çıktı. Rast gele bir sayfa açtım. Açtığım
sayfada Hızır Aleyhisselam ile Musa Aleyhisselam arasındaki mesele
anlatılıyor. Kendi kendime dedim ki: ‘Oğlum Murat, yine baltayı taşa
vurdun. Efendi Kur’an’dan sohbet ediyor, biz, içimizden hikaye anlatıyor
diye geçiriyoruz’ İşi ihtimal meselelerine vurdum. Olmaz böyle bir şey.
Tesadüfen bir kitap alacaksınız, bu kitap Kur’an-ı Kerim meali olacak,
yine bir sayfa çevireceksin, Efendimin anlattığı, benim de hikaye
dediğim bölüm çıkacak!"
Zühd ile tasavvuf
arasındaki fark
Tasavvufta hedef’in
"Bir müslümanın gönüllü olarak ve seve seve ALLAH'a ibadet etmesini
sağlamak" şeklinde açıklayan Abdürrahim Reyhan Efendi, "Zühd ile
tasavvuf arasındaki en önemli fark’ı" da şöyle beyan ediyor: "Zühdde
korku, tasavvufta sevgi unsuru ağır basar. Zühd hareketinde korku
sevgiyi, tasavvuf hareketinde ise sevgi korkuyu kapsar. Zühd; âhirette
kurtuluşu amaçlayan nisbeten özel bir mânevî hal, tasavvuf ise bu hayata
dayanan ama daha çok ALLAH'ın rızâsını ve sevgisini kazanmayı amaçlayan
daha kapsamlı mânevî hayattır. Peygamber Efendimiz: "ALLAH ve Resulü'nü
diğer şeylerden daha fazla sevmeyen kimse imanın hazzına eremez" deyince
Hz. Ömer, "Ey ALLAH Resulü, Kendim hariç seni herkesten ve her şeyden
çok seviyorum" der. Peygamber Efendimiz de "Olmadı yâ Ömer!" diye
buyurur. Hz. Ömer, "O halde seni kendimden de çok seviyorum" deyince
Resûlullah "Şimdi oldu yâ Ömer!" buyurur. (Buhârî, "Îmân", 9; Müslim,
"Îmân", 15). Abdürrahim Reyhan Efendi, İslâm'da Cenab-ı ALLAH ile
kulları arasındaki sevginin karşılıklı olduğunu, kulların ALLAH’ı
sevdiğini, ALLAH’ın da kullarını sevdiğini anlatır buna delil olarak da
el-Maide Suresi’nin 54. ayetinin mealini okurdu: "Ey iman edenler!
İçinizden her kim dininden dönerse, ALLAH onların yerine öyle bir kavim
getirir ki ALLAH onları sever, onlar da ALLAH'ı severler" İslâm inancına
göre ALLAH Teâlâ vedûd ve velîdir. Yani mümin kullarını çok sever ve
onları dost edinir.
“Hayır ve şer
ALLAH’tandır”
Olacak şeylerin hepsini
ezelde bilip, sonradan olacağı şekliyle ALLAH’ın takdir ve tesbit
etmesine kader denildiğini, böylece kararlaştırılmış olanların
zamanı gelince aynen yazıldığı gibi oluşmasına da kaza
denildiğini hatırlatırdı. Hayır ve şerrin, fayda ve zarar verecek olan
her yaratık ve her olayın ALLAH’ın dilemesi ve ona ol demesiyle
yaratıldığını, bu sebeple bizim “Hayır ve şer ALLAH’tandır” diye
inanmamız gerektiğini, ALLAH’ın hayra rızası olduğunu, şerre ise rızası
olmadığını söylerdi. “Bu yüzden arzu ve irademiz içinde olan iş ve
amellerimizde hayrı istemeli ve hayrı yapmalıyız. Şerri, yasağı, haram
ve zararlıyı istememeli ve onları yapmamalıyız” derdi. Bizim bu
istek ve irademize cüz’i irade denildiğini, bu cüz’i irademizin, bu akli
seçme ve serbestliğimizin bize mesuliyet yüklediğini belirtir, sevap ve
günahların bu serbest seçim ve hür irademiz yüzünden artacağını ifade
ederdi.
***
Abdurrahim
Efendim Hakk’a yürüdü...
‘Efendimsin
cihanda itibarım varsa sendendir.
Miyanı,
aşikanda itibarım varsa sendendir’
Şeyh Galib
efendisi için söylemiş bu mısraları, ben de ‘Anafor’ adlı şiirimde aynen
kullanmıştım. Evet “Efendim” dediğiniz, sırri sohbetlerini dinlediğiniz,
gönülden tasarruflarına şahit olduğunuz bir tasavvuf büyüğü, bir ALLAH
dostu tanımış ve bağlanmışsanız, onu kaybetmek sizi ne kadar derinden
sarsar, tahmin edersiniz. Ben bugün efendimin dünyasını değiştirdiğine,
Hakk’a yürüdüğüne şahit oldum ve derinden sarsıldım. Yüz binlerin
cenazesine de sohbetleri gibi iştirak edeceğini bildiğim için,
milletimizin başı sağ olsun diyorum. O’nu ben bugün anlatamam, bir ömür
boyu anlatmaya çalışsam, gücüm yetmez. Böyle ALLAH dostlarını yine O
anlatıyor: “ALLAH yolunda ölenlere ölü demeyiniz. Onlar ALLAH katında
diridirler.” Evet, bizi yetim bırakarak Allah’ın huzuruna, Peygamberinin
yanına ve pirlerinin arasına dahil olan Abdürrahim Efendi’nin dünyamızda
yaktığı ışık, O’nun Hakka yürümesiyle daha da aydınlanacak ve
tanımayanlarını da aydınlatacaktır inancındayım. Çünkü tasavvufta bir
kelam var. “Evliyaullah vefat edince kınından çıkmış kılıç gibi olur.”
Mustafa
Miyasoğlu ; Vakit Gazetesi
25 Ocak 1998
-------------------------------
Kaynak:
Gülistan Dergisi, Ocak,2008.
|