|
Hazret-İ
Şeyh
Abdurrahİm
Reyhan
Erzİncanî
[ Kaddesallahu Sırrahulaziz ]

( Erzincan; 1930 - İstanbul,1998 )
Abdurrahim Reyhan Hazretlerinin babası, Muhammed Beşir Efendi
Hazretlerinin büyük oğlu olan âlim ve fazıl Hüseyin Efendi, annesi de
Tubi Hanımdır. Abdurrahim Reyhan Hazretleri, 1930 yılında Erzincân’ın
Karakaya (Keleriç) köyünde dünyâya teşrif buyurmuşlardır.
Abdurrahim Efendi Hazretlerinin nasıl bir himmet yağmuru içinde gelişen
seyirle kemâllendirildiğini, yine kendileri beyan eder:
“Annem çok kuvvetli bir ‘Râbıta Sahîbi’ idi. Her gözünü yumuşta dedem ile,
yani Muhammed Beşir Efendi Hazretleri ile görüşürmüş. Bize hamile iken
çok hikmetli rüyalar görmüş. Mesela bir rüyasında, melekler tarafından
yerden göğe kadar kurulan bir merdivenden çıkarılarak bütün semavât
âlemi ve Cennetler kendisine gezdirilmiş ve ‘Bu iltifatlar size,
karnınızda taşıdığınız (çocuk) dolayısıyla Melâike-yi Kirâmın
ikrâmlarıdır’ denilmiştir.
Yine annemin anlattığına göre; ben,
Dede Paşa Hazretleri'nden
ders aldıktan bir müddet sonra, siyahlar giyinen uzun boylu ve vakur bir
zâtın boz renkli atını duvardan içeri atlatıp, beni kucaklayarak
terkisine aldıktan sonra, yine atını duvardan dışarı atlatıp götürdüğünü
görmüş ve bu hâdiseden korkup endişeye düşmesi üzerine hatîften bir
sadânın: ‘Korkma! O, Hızır Aleyhisselâmdır; oğlunu hediyesi ile berâber
getirecek, ‘görülmemiş bir post’ ile birlikte iade edecektir’ demesi
üzerine sakînleşmiştir. Babam annemden bu rüya ve hâlleri kimseye
anlatmamasını istermiş.
Beş erkek ve iki kız olmak üzere yedi evlat sahîbi olan babam, en çok
beni severdi. Beni okutmayı, zâhirî ilim sahîbi yapmayı çok isterdi. Ama
ömrü buna vefâ etmedi. Ondört yaşımda iken babam vefât etti.
Kendimi bilmeye başladığım yıllarda, içimde öyle bir his vardı ki sanki
daha önce büyümüş, her şeyi görüp öğrenmiş, sonra tekrar küçülmüştüm.
İçimde bir Mürşidin kudsîyetini idrak eden, O'nun sevgisini, aşkını,
hasretini duyan bir cihet, böyle bir his vardı. Dedemin zamanına
yetişememiş olmama çok üzülür, ağlardım. Sanki Dedemin büyüklüğünü,
makâmının kudsîyetini, kemâlatını tamamen müşahede etmişim gibi O’na
âşıktım, yangındım. Ona ulaşamamaktan üzgün ve bitkindim.
Babamın vefâtında bir akşam evimize kısa bir taziye ziyâretinde bulunan
ve daha sonra bir daha görmediğim Dede Paşa Hazretleri’nin çok büyük bir
Zât olduğu, tevazuu, kemâlatı, sohbetleri, beyitleri, aşkı, muhabbeti,
bütün ihvanlar ve büyüklerimiz arasında söylenir, tekrarlanır olmuştu.
Kendisine içimizde bir sevgi belirmekle berâber, ‘Mürşid’ olduğu ve
inabe verdiği hususlarında kesin bir bilgim yok idi.
1957 senesinin sonbahâr aylarında bir rüya gördüm: İstanbul’da
Haydarpaşa İskelesi’nden bir vapura koyun doldurmuşuz. Koyunların sevk ve
idaresi Dede Paşa Hazretleri'ne aitmiş. Bu koyunlar bir anda boyları,
renkleri, giyimleri ve güzellikleri bir çırpıda tepeden tırnağa bembeyaz
elbiseler giymiş, sayısı belirsiz, nûr gibi, hûrî gibi birer
kız hâline geliyorlar. Bunları Dede Paşa Hazretleri ile birlikte Karaköy
tarafına getirdik.
Dede
Paşa Hazretleri orada emretti ki:
“Şimdi Bunları al... Galata Köprüsü’nden Eminönü tarafına geçireceğiz. Ben
önden yürüyüp onları çağıracağım. Onlar peşimden gelecekler. Sen geride
kalanları toparla getir.”
Yürüyoruz, Galata Köprüsü dolu doluya. Bazen bembeyaz renkte bir koyun
sürüsü, bazen beyaz elbiseler içinde hûrî gibi, melek gibi kızlar
şeklinde görünüyorlar. Böylece Eminönü tarafına geçtik. Ben de uyandım.
Uyanır uyanmaz,
Dede
Paşa Hazretlerine bir gönlüm aktı, bir muhabbet duydum
ki hemen gidip kendisine kavuşmak arzusu, dayanılmaz bir his hâline
geldi. Yani öteden beri Dedem'e duyduğum aşk, sevgi, muhabbet, iştiyak
aynen bu tarafa çevrildi. Fakat bu dayanılmaz arzuyu, çeşitli sebepler
ve mecburiyetler dolayısıyla üç ay gizlemek zorunda kaldık.
Aradan üç ay geçtikten sonra bir gün işittik ki Dede Paşa Hazretleri
Erzincân’a gelmiş ve bizim bulunduğumuz yere teşrif etmek üzere imiş. Bu
haberi duyunca elimdeki çay bardağını tutamaz oldum. Rahatsızlığımı
beyan ederek meclisten ayrıldım. Ne olduğunu kelimelerle anlatamayacağım
bir hâl ile evimize koştum. Evin içine girmedim. ‘Merek’ dediğimiz,
hayvânların otunu, samanını, yemini koyduğumuz yere kendimi attım. Orada çırpındım, yuvarlandım, ağladım, haykırdım, sızlandım. Üstüm
başım, elim, yüzüm ot, saman ve toza bulanmıştı; ama biraz sakînleşmiş,
durulmuştum. Kalktım, üstümü başımı çırpıp fırçaladım. Elimi yüzümü
yıkadım. Bir abdest tazeledim. Yavaş yavaş, biraz önce ayrıldığım ve
şimdiki
Dede
Paşa Hazretleri’nin bulunduğu Muharrem Efendinin evine gittim.
Heyecanım hâlen geçmemiş olmakla berâber, şuurum biraz yerine gelmişti.
Haşa, bir bilgim olduğundan değil, sanki birisi bana tarif etmiş gibi
Dede
Paşa Hazretleri’nin bulunduğu odaya girmeden ‘üç İhlâs, bir Fâtihâ’
okudum. Önce ‘Peygamber Efendimizin’, sonra sırası ile ‘Şâh-i Nakşibendî
Hazretleri’nin’, ‘Pîrlerimizin’ Rûhuna hediye ettim ve yavaş yavaş
Dede
Paşa
Hazretleri’nin bulunduğu odanın kapısını araladım. Bir ayağımı içeri
attım, diğer ayağım dışarıda, boyu beş metreden fazla olan odanın kıble
tarafındaki peykenin üzerinde oturan
Dede
Paşa Hazretleri’ni görür görmez,
oracığa, kapı aralığına düşüp bayılmışım. Daha gerisini hatırlamıyorum.
O zaman
Dede
Paşa Hazretleri beni bizzat kucaklayıp kaldırmış, odaya almış,
bir süre sonra gözümü açtığımda ilk defa bedenen
Dede
Paşa Hazretlerinin
huzurunda idim. Mübârek, iki bardak çay getirtmiş. Birisi kendisi için,
biri benim için. Şekerini bizzat karıştırarak, bir annenin evlâdına,
çocuğuna içirdiği gibi çayımı mübârek elleri ile bana içirdi. Bu arada,
Dede
Paşa Hazretlerinin elbiseleri, oda, bardak, kâşık, her şey gâyet açık
bir lisânla zikre başladılar. Bunu apaçık görüyor ve duyuyordum.
Yatsıya kadar bir kendime gelip, bir geçiyordum. Nihayet, yatsı namazı
kılındı. Hatme okundu. Dersimizi aldık ve evimize döndük. ‘Boy abdestimi’
alıp, ‘tevbe namazına’ durduk. Sağ tarafımdaki duvara yaslanmak
istemiştim. Birden duvar ortadan kalktı. Orada
Dede
Paşa Hazretleri'nin
olduğunu hissettim. Sonra ‘Nûrdan Vücûdu'nu gördüm. Bizim de ‘vücûdumuz’
‘Nûra Nûr’ oldu. Ortada vücud, ceset, madde diye bir şey kalmadı. Her
yer, her şey, ‘Nûr’ oldu. Nûr içinde kaybolduk. Bu durumda nasıl oldu
bilmiyorum. Namazda ne okudum, eksik mi, fazla mı okudum bilmiyorum.
‘Tevbe namazını’
Dede
Paşa Hazretleri ile birlikte kıldık. Sonra yatağa doğru
yöneldim. Başımı batıya, yüzümü kıbleye gelmek üzere yatağa girdim. Ama
hemen uzanmadım. Heyecan ve şaşkınlığın verdiği zorlukla her gün
yatmadan önce okuma ihtiyatında bulunduğum ‘üç İhlâs, bir Fâtihâyı’
okudum. Bir de baktım ki
Dede
Paşa Hazretleri yine duvardan zuhûr etti. Fakat
görünüşü zâhirde bildiğimiz bir görünüş değil. Bütün vücûdu değil,
yalnız omuzdan yukarısı görünüyor. Ama o mübârek azametli sakalının her
bir telinden hâsıl olan ziyâ, ayın, güneşin, ışığını kapatacak kadar
parlak; bir türlü yatamıyorum. Yatsam uyuyamıyorum. Gözümü kapatsam da
açsam da aynı “Nûrdan Cemâl"i görüyorum. O geceden sonra bir yıl süre
ile nerede olursam olayım, gözümü kapatır kapatmaz,
Dede
Paşa Hazretleri'ni o
manevî vücûdu ile güzelliği, haşmeti ve heybeti ile hep karşımda gördüm.
Diğer bir müşahedemiz söyle cereyan etti:
Dedemin veya
Dede
Paşa Hazretlerinin olan büyük bir üzüm bağı oluyor. Bu
bağda büyük bir çadır kurulmuş.
Dede
Paşa Hazretlerine ait bargâh, çadır;
çadırın içerisinde “Makâm’ı” varmış. Orada yatar kalkarmış. Ziyârete
gittim ki çadırın önünde bir arslan var. O arslan ağzını açtığı zaman
değil bir insân, bir köyü, bir kasabayı bile yutacak cesamette. Mübârek
Dede
Paşa Hazretleri bana buyurur ki: "-
Bağdan üzüm al, ye!"
-“Efendim, nasıl üzüm alayım? Bu arslan
hemen insânı yutar!” diyorum.
Bu sefer buyuruyor ki: "-
Bizden gâfil olursan, o arslan seni yutar. Bizden gâfil olmazsan bir şey
yapamaz."
Hâl olarak müşahede ettiğimiz bu
âlemdeki arslan, nefs-i emmâremiz; üzüm de Dede Paşa Hazretlerinin nispetine
işârettir.
Geceleri hiç uyuyamıyorum. Ama sabahleyin bütün gece uyumuş gibi “dinç”
kalkıyorum. Mübareğe öğle gönlüm aktı ki ne mal, ne iş, ne hayât; hiç
bir şeyin önemi yok. Tek arzum O’nu görmek ve O’nunla olmak.
Bir seneden sonra başka şeyler başladı. Gözümüzün önüne, siyah zemin
üzerine Peygamber Efendimiz'in İsm-i Şerifleri yazılı "büyük büyük levhalar” getirmeye başladılar. Bu levhalardan da kuvvetli bir “nûr”
neşrolmakta ve bizi ihâta etmekte idi. Bu nûr ihâtasında vücûdumuz
ortadan kayboluyor, nûra gark oluyorduk. Bir zaman da böyle devam etti.
Daha sonra bir süre de bize kabristanları gezdirdiler. Pîr-i Abdurrahman Tâğî
Hazretleri'nin, Gavs-ı Azam Hazretlerinin, Abdülkâdir Geylani ile Şah-ı
Nakşibendî Hazretleri'nin bir arada gösterilen kabr-i şeriflerini ziyâret
ettirdiler.
Bunlar olup biterken ne uyku hâlindeyim, ne de uyanık durumdayım. Tarif
edilemeyen ikisinin ortası bir hâldeyim. Sonra akşamdan sabaha kadar
uyusam, bile uyumamış gibi abdestime sahip oluyorum. Bu arada
Dede
Paşa
Hazretleri, bizim tahsilimiz için, binbaşı rütbesinde, sıhhatli, arslan
gibi bir hoca tahsis buyurdu. Bana Arabi ve Farisi dersleri ile Ledünnî
ilmini okutturdu.
Efendim, böyle bir yanda kabristan ziyâretleri, bir yandan Peygamber
Efendimiz'in isimlerini nûr şeklinde aksettiren levhalar... Arabi, Farisi
ve Ledünnî dersleri ile meşgûl olup giderken, öyle bir hâl oldu ki
Allah’ı görecekmişim gibi bir his, bir bekleyiş içine girdim.
Peygamber Efendimiz'in İsm-i Şerifleri yazılı levhaları uzun süre
seyredip, onların nûru ile ihâta olmamız sonunda, Peygamber Efendimiz'e
de bir yakınlığımız oldu. Sevgimiz arttı, ondan da istimdad talep
edebilir olduk.
Neticede öyle bir an geldi ki; Her an Allah’ i görecekmişim gibi bir his
içimi doldurdu. Bir kuşIuk vakti evimde yalnızdım. Yüzüm Erzincân’a
dönük olarak oturuyorum. Her an biri gelecekmiş, ilk seste, ilk
harekette Allah’ı görecekmişim gibi kesin bir kanâat içinde o anı
bekliyorum. Bir anda altı cihet Lâfza-i Celâl ile doldu. Bunlardan hâsıl
olan nûrun içinde kaldım. Vücûdum Lâfza-i Celâllerde yok oldu.
Bu nûr deryâsında ne kadar kaldım bilemiyorum.
Bu arada
Dede
Paşa Hazretleri ile sayısız defalar bir araya geldik. Hatta bir
defasında, uyku ile uyanıklık arasında iken
Dede
Paşa Hazretleri geldi. Ön
dişini tepemden başıma geçirdi. Vücûdum yok oldu.
Dede
Paşa Hazretleri de yok
oldu. Artık biz
Dede
Paşa Hazretleri olmuştuk.
Dede
Paşa Hazretleri ile buna
mümasil pek çok berâberliklerimiz oldu.
Bir gece yatsı namazından sonra, yatağa girdim. Henüz uyumamıştım.
Birden hayretle müşahade ettim ki etrâfımdaki her şey, bütün eşyâ, mekan
Allah’ı zikrediyor. Bütün dünyâ bir levha hâlinde önüme getirildi.
Dağlar, sular, denizler, ağaçlar, bütün canlı ve cansız mevcudat açık
bir lisânla Allah’I zikrediyor. Bu arada bizim vücûdumuz o kadar büyüyor
ki bir vehme, bir korkuya düşüyorum ve derhal
Dede
Paşa Hazretleri'nin
Velâyetine sığınıyorum ve hemen yetişiyor.
Daha çok acayip şeyler gördük. Mesela, bir defasında masa üstüne örtülen
bir masa örtüsünün, saçaklarını teşkil eden her bir ipliğin ucunda birer
ağız olduğunu, bu ağızların içinde net olarak görülen, dillerin, devamlı
olarak Allah’ı zikrettiklerini açıkça gördük. Ama bu gibi hâllere
lüzumundan fazla kıymet vermedik. Bunlardan aslâ gurur duymadık. Allah’a şükür zâhirde çok hoş görülen bu hâllerin hiç birini, hiç bir yerde
mevzu etmedik.
İşte böyle, yıllar boyu
Dede
Paşa Hazretleri bu acize defalarca gözümüz ve
şuurumûz açık olarak o mübârek Cemâl sıfâtını da göstermiştir, Celâl
sıfâtını da... Celâl Sıfâtında insânın bin tane yüreği olsa dayanamaz.
Cemâl sıfâtı ise artık ne bileyim, ne doymak mümkün; ne tariflere sığar.
Şimdi bunlar geçti. Çok
gerilerde kaldı. Ama, şimdi biz ne durumdayız efendim... Her türlü
hatadan, gururdan, benlikten Allah’a sığınırım. Ne ilmimiz, ne
amelimiz, ne de hizmetimiz itibariyle bir kıymetimiz yok. Ama ne
yapalım, bir emirdir verilmiş. İhsânlarına şükür: “AMELİM HAVF ü RECÂ,
MAKÂMIM DA Şems-i Hudâ ZERRESİYİM”; yani işim korkmak, yalvarmak, bütün
ihvan için korkmak, onların havfını çekmek, onlar için kaygılanmak,
onlar için yalvarmak... "
Abdurrahim Reyhan Efendi Hazretleri'nin kendi beyanlarıyla aslında
mâhrem olan bu sohbetin kaydedildiği kasetten aynen aktarılanlar, yıldırım hızıyla kat etmiş bulundukları feyz ve nûr deryâsından,
ancak bir katre; belki bir katre bile değildir. Zira Sâlih Baba;
Sâlih'em Şeyhim
güneştir ben anın zerresi
Zerre hiç
eyler mi şems-i tâbân ile bahs
beytiyle Evliyâullahtan bahsetmenin, O'nun kemâlini anlatmanın mümkün
olamayacağını ifade etmiştir. Ancak bizler bir mecburiyet karşısında
kaldığımız için aciz idrakimizle O'nun yüce velâyetine sığınârak bir kaç
cümle arz ediyoruz.
Kendi ifadesiyle izah buyurdukları o sonsuz nimet hâllerini bizzat
yaşayarak geçirdikleri halde, bunların geçmişte kaldığını, işinin
korkmak ve yalvarmak olduğunu, hatta ne ilmi ne de ameli olduğunu
belirterek sonsuz bir tevazu örneğini sâfiyetle ifade buyurmuşlardır.
İnsânlar için; hele ihvanlar için ifade edilmeyecek derecede şefkat ve
merhamet sahîbi olup, ismi ile müsemmâdır. “Harîsun aleyküm” âyet-i
kerimesindeki tecellî sırrı her hâliyle kendinde aşikar görülmektedir.
Hatta zâhiri rahatsızlıklar konu edildiğinde, kendisine “İhvan için
sağlık, ihvan için ömür istiyorum” buyururlar.
Dergâhta bir iki kişi bile buIunsa onları bırakıp hane-i saâdetine
teşrif etmez, rahatına zaman ayırmaz. Ancak ihvanların istek ve ısrarı
üzerine hane-i saâdetine teşrif ederler. Müntesiplerinin yanına gelip
zorluklara girmelerine râzı olmaz, Türkiye’de ve dünyâda
şehir-şehir, bölge-bölge gezerek ihvanlarıyla berâber olur; sohbetleriyle onları irşâd
eder; fedâkarlığın misilsiz örneğini sergilerler. Hatta bu
davranışlarını o kadar tâbii lutfederler ki bunu kendileri için bir
emirmiş gibi telakki ederler. Teşrif buyurdukları beldelerde aşkın,
muhabbetin, feyzin hududu olmaz; ancak ihvanlardan zâhir ayrılış,
kendilerini üzer ve hatta her seferinde ağlatır.
Bütün insânlığa kucak açan, “Ne olursan ol gene gel” düsturunu gerçek
anlamda uygulayan, “Bizim tarîkatimiz günâhkarlar tarîkatidir”, “Bize
günâhı olan, günâhını bilen gelsin”, “Günâhı olmayan bize gelmesin” diye
çok geniş bir çizgi ile irşâd görevini ifa ederken insânlara kudret
elini uzatır, ümitsizliğe imkan bırakmayacak sığınak yeri olduğunu, her
çeşit insân müracaatı ile ortaya koyarlar.
Sohbeti ve sükutlarıyla, ihvanları feyzyâb buyurmaları ziyâretlerine
gidebilen herkesin malumudur. “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadîs-i
şerifinin izahına yönelik “İnsân, sır, halkıyet, mâhlukat vs.” daha bir
çok konulardaki sohbetlerinin farklılığı:
Ey birâder sözlerime dut gulağ
Sanma ani söyleyen dil ya dudağ
beytindeki manayla mütenasip olduğu, maksadsız olan bir çok şahıs
tarafından çeşitli defalar ifade edilmiştir ki bunlar intisâblı olan
kimseler de değillerdir.
Tarîkatlar ve kolları ile ilgi buyurdukları şu sohbet, her müntesibi
kendi kapısı yönünde itikat ve ihlâs yönünde hızlandırıcı, yönlendirici,
yol gösterici, birleştirici, tefrikayı ortadan kaldırıcı olması
bakımından şayanı dikkattir.
“Her müridin kendi meşâyihini Kutb-ul Aktâb görmesi, o müridin hakkıdır.
Ama başka meşâyihi küçük görmesi hakkı değildir. Velev ki kendi
mürşidi Kutb-ul Aktâb olmasa da müridin ihlası sebebiyle zamanın kutbu o
müridin meşâyihi sûretine girer ve o müridin rûhuna hizmet eder. “
Herkes kapısını tanısın, ihlâsla bağlansın" manasını işâret eden bu
düstur ancak kâmil ve mükemmillerin kârıdır.
Bize deryâyı vahdetten haberler söyleyen gelsin
Hakîkat güllerin görüp bizi mest eyleyen gelsin
beyti
“Sohbet” türü ve tarzının tercümanıdır. Aşağıdaki beyit
kendilerine intisâb eden bir dervişindendir:
Nutk-u Pâkindir Efendim bana burhandan lezîz
Zîr-i hâkindir Efendim bana dermândan lezîz
Abdurrahim Reyhan Efendi Hazretleri’ nin Fatıma isimli zevcesinden
doğma, Vehbi Efendi ve Avni Efendi adlı iki oğlu ile Rabia Hanım adında
bir kızı vardır.
Altın silsilenin varisi olan Abdurrahim Reyhan K.S. Hazretleri bu veraset
nisbetini dünyânın dört bucağında bütün haşmetiyle devam ettirmiştir.
Bağlılarından Mustafa
Miyasoğlu'nun Kaleminden Abdurrahim Reyhan (K.s)
|