İstanbul'un mânevî fâtihi,
büyük âlim, üstad, hekim ve velî. Asıl ismi Muhammed bin Hamzâ, lakabı
Akşeyh'tir. Evliyânın büyüklerinden Şihâbüddîn Sühreverdî'nin
neslindendir. Soyu, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk'a ulaşır. Hacı Bayram-ı
Velî'nin, ona; '"Beyaz (ak) bir insan olan Zeyd'den, insan cinsinin
karanlıklarını söküp atmakta güçlük çekmedin." demesi sebebiyle, "Akşemseddîn"
lakabı verilmiştir. Saçının, sakalının ağarması ve ak elbiseler giymesi
sebebiyle"Akşemseddîn" denildiği de rivâyet edilmiştir.
Akşemseddîn, babasının
vefâtından sonra tahsîline devâm ederek, sarf, nahiv, mantık, meânî,
belâgat ilm-i usûl-i fıkıh, akâid, hikmet okudu. Zekâ ve istîdâdının
yardımıyla kısa sürede ilimleri ikmâl eyleyip tıp ilmini dahi tahsil
ettikten sonra Osmancık medresesine müderris oldu. Burada günün belli
saatlerinde ders verir artan zamanlarda nefsinin terbiyesi ile meşgûl
olurdu. Devamlı takvâ üzere hakla birlikte bulunurdu. Yüksek ahlâk
sâhibi idi. Ondaki bu hâlleri görenler ve bilenler kendisine zamânın
büyük velîsi Hacı Bayram hazretlerine gitmesini tavsiye ettiler. Bu
tavsiyelere uyan ve tasavvuf yolunda yükselmek isteyen Akşemseddîn
hazretleri müderrislik görevini bırakarak, Ankara'ya geldi. Rastladığı
bir kimseye Hacı Bayram-ı Velî'yi nerede bulabileceğini sordu. O da
karşı sokakta yanında iki talebesiyle gezen bir zâtı göstererek;
Akşemseddîn hazretlerinin
yüzü buruştu kalbi sıkıntıyla doldu. Demek meşhur velî Hacı Bayram
dükkan dükkan para topluyor, buralara kadar kendimi boşuna yormuşum
diyerek oradan uzaklaştı ve meşhur velî Şeyh Zeynüddîn-i Hâfî
hazretlerine talebe olmak gâyesiyle Haleb'e doğru yola çıktı. Günlerce
yol alan Akşemseddîn Haleb'e bir konak mesâfeye geldiğinde bir hana
indi. Sabah, elleri yüzünde korku, şaşkınlık ve dehşet içerisinde
uyandı. Hâlâ gördüğü rüyânın etkisi altındaydı. Sabah namazını edâ eden
Akşemseddîn izi üzerine, Haleb yerine tekrar geri Ankara istikâmetine
döndü. Oysa Haleb'e bir saat kalmıştı. Onu geri döndüren, Akşemseddîn
hazretleri ile ilgili bir rüyâ idi ve hep bu düşün tesiri ile yürüyordu.
Rüyâsında boynuna takılan
bir zincir Hacı Bayram'ın elindeydi. Akşemseddîn, Haleb'e gitmek
istedikçe Hacı Bayram zinciri çekiyordu. Tam boğulmak üzere iken
uyanmıştı. Rüyâ tâbiri gerektirmeyecek kadar açıktı. Akşemseddîn hızla
Hacı Bayram'a gelirken; "Ne yaptım ben" diyerek kendi kendine
söyleniyordu. Ankara'ya gelip, Hacı Bayram-ı Velî'nin dergâhına
ulaşınca, onun talebeleriyle tarlada çalıştığını öğrendi. Hemen oraya
koştu, fakat Hâcı Bayram hiç iltifat etmedi. Akşemseddîn, diğer
talebeler gibi tarlada çalıştı. Yemek vakti gelince, Akşemseddîn'in
yüzüne bakmadı. Hacı Bayram, hazırlanan yemeği talebelerine taksim etti,
artığını da köpeklerin çanağına döktürdü. Akşemseddîn, bir onlara bir de
kendine bakarak, nefsine; "Sen buna lâyıksın!" diyerek, köpeklerin önüne
konan yemekten yemeye başladı. Hacı Bayram-ı Velî, onun bu tevâzusuna
dayanamayarak; "Köse, kalbimize girdin, gel yanıma!" diyerek gönlünü
alıp sofrasına oturttu. Sonra;
"Hacı Bayram-ı Velî'nin bu
sözü, ölüm hâlinde söylenen sözlerdendir. Buna pek îtibâr edilmez."
dediler. Kararsız ve üzüntülü bir halde yollara bakarlardı. O esnâda; "Akşemseddîn
geliyor!" diye bir ses işitildi. Halk Akşemseddîn'i karşıladı ve olup
biteni haber verdi. O da vasiyet üzerine yıkayıp namazı kıldırdıktan
sonra, Hacı Bayram-ı Velî'yi defn etti. İşler bitince, Hacı Bayram-ı
Velî'nin doksan bin akçe borcu olduğunu öğrendi ve otuz bin akçesini
ödemeyi vâdetti. Kalanını da Hacı Bayram-ı Velî'nin yakınları ile
dostları ödediler. Akşemseddîn, üzerine aldığı otuz bin akçenin yirmi
dokuz binini ödedi ve geriye bin akçe kaldı. Alacaklı, Akşemseddîn'e
gelerek hepsini istedi. "Birkaç gün müsâade et." dediyse de, faydası
olmadı. Sert ve küstah bir şekilde bir dakika bile bekleyemeyeceğini
bildirdi. Bu söz üzerine fevkalâde müteessir olan Akşemseddîn hazretleri
alacaklıyı içeri çağırdı. Evin önünde bir bahçe vardı. Ona;
"Bahçeye girdim. Bahçenin
içinde yassı yapraklı bir ot vardı. Her yaprağın üzerinde bir akçe
vardı. O otta o kadar çok yaprak vardı ki, sayısını ancak Allahü teâlâ
bilir. Onun yapraklarından bin akçe topladım. Fakat yaprakların
üzerinden bir akçenin eksilmemiş olduğunu gördüm. Bahçenin içi de akçe
ile doluydu. Bu hâli görünce, hayrette kaldım. Dışarı çıkıp, o bin
akçeyi Akşemseddîn'in önüne koydum. "Bu akçeleri size bağışladım."
dedim, yalvardım ve özür diledim. Fakat Şeyh, o bin akçeyi kabûl
etmedi."
İkinci Murâd Hanın vefâtı
ile Osmanlı tahtına çıkan genç pâdişâh Sultan Mehmed, İstanbul'un fethi
hazırlıklarını tamamladıktan sonra şehre doğru hareket ederken, Allah
adamlarının da ordusunda bulunmasını istedi. Bu dâvet üzerine
Akşemseddîn, Akbıyık Sultan, Molla Fenârî, Molla Gürânî, Şeyh Sinân gibi
meşhûr âlim ve velîler, talebeleriyle birlikte orduya katıldılar. Yine
orduya katılan Aydınoğlu, Karamanoğlu, İsfendiyaroğlu kuvvetleri gibi
gönüllü birlikler, İstanbul'un fethinin, bütün Türk-İslâm âlemince
mukaddes bir gâye kabûl edildiğini dile getirdiler. Bilhassa
talebeleriyle birlikte orduya katılan Akşemseddîn hazretleri ve diğer
âlim ve evliyâ zâtlar, askerlere ayrı bir şevk ve azim veriyorlardı.
Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul önlerinde ordugâhını kurduktan sonra,
düşmana önce İslâmı tebliğ etti. İslâmiyetin emri olan hususları
bildirdi. Fakat, Bizanslılardan red cevabı alınca, şehri kuşatmaya
başladı. Kuşatmanın uzaması ve bir netice elde edilememesi bâzı devlet
adamlarını ümitsizliğe düşürdü. Bunlar şehrin alınamayacağını, üstelik
bir Haçlı ordusunun Bizans'ın imdâdına koşacağını sanıyorlardı. Bütün bu
olumsuz propagandalara karşı orduda pâdişâhı ve askeri fethe karşı
gayrete getiren bir din büyüğü vardı; Akşemseddîn. O, şeyhi Hacı
Bayram-ı Velî'nin; "İstanbul'un fethini şu çocukla bizim köse görürler!"
sözünü biliyor ve tahakkuk edeceğine kalpten inanıyordu.
Yeniçeriler, azablar,
dalkılıçlar, serdengeçtiler, akıncılar, gönüllüler, erenler, evliyâlar
Sultan Mehmed Hanın buyruğuyla İstanbul üzerine akıyorlardı. Mehmed Han
bu sırada hocası Akşemseddîn'in yanında olmasını arzuladı ve haber
gönderdi. Gelmeyince Akşemseddîn'in bulunduğu çadıra gitti. Çadırın her
tarafı iyice kapatılmıştı. Fâtih Sultan Mehmed Han çadıra yaklaşıp,
hançerini çıkardı. Hançerle çadırdan biraz keserek, içerisinin
görülebileceği kadar bir delik açtı. İçeri bakınca, hocası Akşemseddîn
hazretlerini kuru toprak üzerinde secdeye kapanmış, başından sarığı
düşmüş, ak saçı ve ak sakalı nûr gibi parlıyor gördü. Ak saçını ve ak
sakalını toprağa sürüp, saçını sakalını toprak içinde bırakmıştı. Bu
hâli ile İstanbul'un fethinin gerçekleşmesi için Allahü teâlâya yalvarıp
duâ ediyor, gözyaşı döküyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han, hocası
Akşemseddîn'in Allahü teâlâya yalvarıp, duâ etmekte olduğu bu yüksek
hâlini görünce, doğruca yerine döndü. Kaleye bakınca surlara tırmanan
İslâm askerinin yanında ve önünde ak abalı bir topluluğun da hisara
girmekte olduğunu gördü. Az sonra fethin askeri de surları geçip şehre
girdi. Böylece İstanbul'un fethi ve Peygamber efendimizin büyük mûcizesi
gerçekleşti.
İstanbul sabah sekiz
sıralarında fethedilmişti. Fâtih Sultan Mehmed ise şehre öğle
saatlerinde Topkapı'dan girdi. Beyaz bir at üzerinde idi. Muhteşem bir
alayla ve alkışlar içinde ilerleyerek, Ayasofya'ya doğru yol aldı.
Zulümden ve haksızlıktan bıkmış olan Bizans halkı yeni bir bekleyişin
içinde idi. Fâtih geçtiği sokakları, caddeleri, evleri dikkatle gözden
geçiriyordu. Yanında ileri gelen kumandanlarıyla vezirlerinden başka,
Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Akşemseddîn veAkbıyık Sultan gibi âlimler ve
velîler topluluğu da bulunuyordu. Yerli halk yolları doldurmuştu. Fâtih
Sultan Mehmed çok genç olduğu için, herkes Akşemseddîn'i pâdişâh
sanıyordu. Ona, demet demet çiçek veriyorlardı. Akşemseddîn'in, genç
pâdişâhı göstererek;
Fâtih Sultan Mehmed Han
İstanbul'a girdikten sonra, hocası Akşemseddîn üç gün gözden kayboldu.
Bütün aramalara rağmen bulamadılar. Üç gün sonra, Edirnekapı
yakınlarında vîrâne bir yerde ibâdetle meşgûl olarak buldular. O
zamandan beri bu yere, onun ismine izâfeten "Akşemseddîn" mahallesi
denildi. Fâtih Sultan Mehmed Han, fethin üçüncü günü Ayasofya'ya gidip,
orayı câmiye çevirdi. Ayasofya'yı câmiye çevirmesi, Bizanslılar ile
yapılan bir anlaşmaya bağlanmıştı. Burada ilk hutbeyi, Akşemseddîn
okudu. Okmeydanı'nda bir zafer alayı tertiplenmişti. Orada Akşemseddîn
de vardı. Akşemseddîn gâzîlere bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında;
"Ey gâzîler, bilin, âgâh
olun ki; cümleniz hakkında, âhir zaman Peygamberi ol Server-i kâinât;
"Onlar ne güzel askerdir." buyurmuştur. İnşâallah cümlemiz affedilmiş
oluruz. Fakat gazâ malını isrâf etmeyip, İstanbul içinde hayr-ü-hasenâta
sarf ve pâdişâhımıza itâat ve muhabbet ediniz." diye nasîhatte bulundu.
Sonra, Fâtih Sultan Mehmed Hanın başına iki çatal ablak sorguç takıp;
"O sırada Fakîh Ahmed, kutb,
sâhib-i tasarruf idi." cevâbını vererek, Allahü teâlânın yardımını, onun
vâsıtasıyla ve onun bereketi ile gönderdiğini ve onun da himmet ettiğini
söylemiştir. Akşemseddîn hazretlerinin "Fakîh Ahmed" dediği kendisi idi.
Fakat tevâzuunun çokluğundan şöhretten kaçıp, kendisini gizleyerek böyle
konuşmuş, gâyet ârifâne bir tavır takınmış olduğu rivâyet edilmiştir.
"Bir dünyevî râhat ve
cismânî lezzete, bir de uhrevî rahat ve rûhânî lezzete dayanan iki türlü
hayat tarzı vardır. Birincisi ikinciye bakarak değersiz ve geçicidir. Şu
halde ona iltifât etme. Esâsen peygamberlere, velîlere, halîfelere rahat
değil, cefâlar ve müşkiller lâyıktır. Sen de onların yolundasın.
Nasîbinden elem değil zevk duy... Sen herhangi bir insan gibi değilsin,
memleketin durumu, senin durumuna bağlıdır. Bedende görünen her şey
ruhun eseri olduğu gibi, memlekette meydana gelen şeyler de Fâtih'in
eseri olacaktır. Çünkü bedene oranla ruh ne ise, memlekete oranla
sultanlar da aynı şeydir."
Akşemseddîn, birçok talebe
yetiştirmiştir. Bunlar arasında zâhirî ve bâtınî ilimleri çok iyi bilen
yedi oğlu da vardı. Oğulları şunlardır: Muhammed Sadullah, Muhammed
Fazlullah, Muhammed Nûrullah, Muhammed Emrullah, Muhammed Nasrullah,
Muhammed Nûr-ul-Hudâ ve Muhammed Hamîdullah. Meşhûr halîfeleri ise:
Muhammed Fazlullah, Harizatü'ş-Şâmî Mısırlıoğlu, Abdürrahîm Karahisârî,
Muslihuddîn İskilibî ve İbrâhim Tennûrî'dir.
"Her işe Besmele ile başla.
Temiz ol, dâim iyiliği âdet edin. Tembel olma, namaza önem ver. Nîmete
şükr, belâya sabr et. Dünyânın mutluluğuna mağrûr olma. Kimseye kızma,
eziyet ve cefâ etme. Ömrün uzun olsun istersen, kimsenin nîmetine hased
etme. Kimseyi kötüleyip, atıp tutma. Senden üstün kimsenin önünden
yürüme. Dişin ile tırnağını kesme. Ayakta pantolon giymekten sakın.
Misvâkı başkasıyla berâber kullanmak uygun olmaz. Çok uyumak kazancın
azalmasına sebeb olur. Akıllı isen yalnız yolculuğa çıkma. Gece uyanık
ol, seher vakti tilâvet kıl, Kur'ân-ı kerîm oku. Dâimâ Allahü teâlâyı
zikret. Kendini başkalarına medhetme. Nâmahreme bakma, harama bakmak
gaflet verir. Kimsenin kalbini kırıp, virân eyleme. Düşen şeyi alıp
temizleyerek yersen, fakirlikten kurtulursun. Edebli, mütevâzî ve cömerd
ol. Tırnağınla dişini kurcalama. Elbiseni, üzerinde dikmekten sakın.
Cünüp kimse ile yemek yemek gam verir. Yalnız bir evde yatmaktan sakın.
Çıplak yatmak fakirliğe sebeb olur."
Îmân, taklîd ile, babadan
ve dededen görerek, sırf îmân ettim demekle olmaz. Böyle taklid ile
inanan kimseler, imtihân olunması bakımından belâ ve musîbetlere düçâr
olmazlar. Belâ ve musîbetler, Allah dostlarının muhabbet ve sevgisini
artırır. Nitekim altın için ateş ne kadar kızgın olursa, altını o derece
saf ve hâlis yapar. Bu sebeble kişi mânevî mertebesinin yüksekliğine
göre büyük veya küçük belâ ve musîbetlere uğrar. Nitekim Resûlullah
efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki:
"Kişi, dînindeki sebâtına
göre belâya (imtihâna) mübtelâ olur. Âfiyet, kıymetini bilmeyen kimse
için derd gibidir. Belâ, kadrini bilen için devâ gibidir." Belânın,
insanın Rabbine dönmesini sağlayan sıkıntıların kadrini bilen, Hakkı
gerçekden sevenlerdendir. Taklid ile sevenler değillerdir. Çünkü taklid
ile sevmek, belanın, imtihânın faydasını giderir. Sevilenin hareketi,
gerçek muhabbeti bozmaz. Nitekim Mûsâ aleyhisselâm, Fir'avn'ın sarayında
Âsiye Hâtun tarafından büyütülürken, Âsiye Hâtun onu gerçekten
seviyordu. Fir'avn ise, Âsiye Hâtunu taklid ederek seviyordu. Âsiye
Hâtun gerçekten sevdiği için, onun hareketlerinden incinmiyordu. Mûsâ
aleyhisselâm Fir'avn'ın sakalını tutup çekince, Fir'avn'ın sevgisi
gerçek sevgi olmadığı için, hemen rahatsız oldu."
"Kişinin kadrinin ve
kıymetinin varlığı, mihnetlere, belâ ve musîbetlere sıkıntılara
sabretmesiyle ortaya çıkar. Bu mihnet, dünyâlığın olmaması veya
eksilmesi, elden çıkması ile olur. Sabredenlerin, sabırdaki sebatları
sebebiyle iyilikleri; yâni sabır, tevekkül, kanâat ve hilm, yumuşaklık
gibi güzel hasletleri artar. Böylece olgunlaşan insanın kalb aynasındaki
kirler, cevherin hâlis hâle getirilmesi gibi temizlenir. Belâ
günlerinde, belâ geldiğinde Eyyûb aleyhisselâmın kulluğu iyi bir
kulluktur.
"Kulluk beş kısımdır:
Birincisi ten kulluğudur. Bu, Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasak
ettiği şeylerden sakınmaktır. İkincisi; nefs kulluğudur. Bu kulluk,
nefsi terbiye etmek, ıslâh etmek, mücâhede ve nefsin istemediği şeyleri
yapmak, riyâzet çekip nefsin istediği şeyleri yapmamaktır. Üçüncüsü;
Gönül kulluğudur. Bu ise, dünyâdan ve dünyâda bulunan şeylerden yüz
çevirip, âhirete yönelmektir. Âhirete yarar iş yapmaktır. Dördüncüsü;
sır kulluğudur. Bu, her şeyi bırakıp, tamâmen Allahü teâlâya dönüp,
O'nun rızâsını kazanmaktır. Beşincisi; can kulluğu. Bu kulluk,
müşâhedeye ermek için kendini Allah yoluna vermekle olur..."
"Sultânım, sen bizim
tattığımız lezzeti tadacak olursan, saltanâtı bırakırsın. Devlet
işlerini tam yapamazsın. Dîn-i İslâmı yayma işi yarım kalır.
Müslümanların rahat ve huzûr içinde yaşıyabilmeleri için, devletin
ayakta kalması şarttır. Talebelikle pâdişâhlığın bir arada yürütülmesi
çok güçtür. Seni talebeliğe kabûl edersem, düzen bozulabilir, halkımız
perişân olabilir. Bunun vebâli büyüktür. Allahü teâlânın gazâbına mâruz
kalabiliriz." diyerek, teklifini reddetti. Bunun üzerine Fâtih Sultan
Mehmed Han, hocasına iki bin altın hediye etmek istemiş ise de, bunu da
kabûl etmedi.