Babam Seyyid Cemaleddîn Kazikumuh'ta doğmuştur. Gençliğinde Kazikumuh
hanı Aslan Han'ın sekreteri olmuştur. Aslan Han onu çok severdi ve
gayret ve dürüstlüğünü mükâfatlandırmak için, Kürin hanlığındaki hepside
Atsal adını taşıyan üç köyü ona bağışladı. Bu köylerde oturanlar babama
vergi ödüyorlardı. İşte bu sırada, bir anda dünya hayatının bir hiç
olduğunun farkına varan babam Allah'a yöneldi ve Aslan Han'ın hizmetinde
iken işlediği bütün günahlardan pişman oldu. Zira, zalimler topluluğuyla
münasebet halinde olanlar, ilahî rahmetin korudukları hariç, hayatlarını
günah içinde geçirirler. O ilk önce, Yaraglar köyündeki Nakşbendiyye
şeyhi Kürin'li Muhammed Efendi'nin huzuruna vardı. Bu şeyhten tarikatı
elde ederek, hakîkat yolunda yürümek isteyenleri bu yola sevketmek için
müsaade aldı. Şeyhinden müridleri idare etme (halifelik) müsaadesi
alarak tekrar Kazikumuh'a döndü. Bir kimse, Allah'ı müşahede makamına
erişmiş bir mürşîd-i kâmilden müsaade almadan şeyh veya mürşid olamaz.
Bu sebeptendir ki, bazı şeyhler,
«şeyhi olmayanların şeyhi şeytandır.»
demişlerdir.
Babam Kazikumuh'a dönünce, zamanını inziva içerisinde, namaz kılmakla ve
kendisini ziyarete gelenleri hakîkat yoluna sevketmekle geçirdi. Aslan
Han zamanını artık geride bırakıyordu. Babamın şöhreti uzaklara, dağlara
ve ovalara yayıldı. Şu bir gerçek ki, Gazi Muhammed ile Şeyh Şamil dahî,
Kazikumuh'ta Şeyh Cemaleddîn adında keramet sahibi bir velî ortaya
çıktığı söylentisini işitmişlerdi. Bu iki şeyh, onu ziyaret edip tarikat
almak istediler. Fakat Gazi Muhammed ilk önce babamı sınamak ve
gerçekten iddia edildiği gibi sırları keşfetmeye kabiliyetli bir şeyh
olup olmadığını öğrenmek istedi. Bir arkadaşıyla Kazikumuh'a geldi ve
evimizin önüne gelerek, babamın yanma ilk önce arkadaşının girmesini
emretti. Daha sonra eve girerek en üst katta boş bir odaya vardı ve
sessizce kapının yanıbaşına oturdu. Böylece, babamın kendisinin orada
olduğunu hiç bilmese de, her ziyaretçiyi ismi ve kabilesi ile tanıyıp
tanımadığını öğrenmek istiyordu. Gazi Muhammed kapının yanında
otururken, babam : “Selam Gazi Muhammed, daha yakınıma otur, burası
senin yerin değildir.” dedi. Şaşkına dönen Gazi Muhammed, “Benim Gazi
Muhammed olduğumu nereden biliyorsun? Beni ne hiç gördün ne de benden
bahsedildiğini duydun?” diye sordu. Babam da gülümseyerek, «Kitap'ta
şöyle yazılı olduğunu bilmiyor musun : “Mü'minin firasetinden sakının,
çünkü o Allah'ın nuruyla bakar.” “Benim iyi bir mü'min olduğumdan şüphe
mi ediyorsun?” diye sordu. Daha sonra, Gazi Muhammed arkadaşına dönerek
şöyle dedi :
"Ey kardeşim, beni ziyaret etmektense, şu üç yıldır dargın olduğun
babanla barışman senin için daha hayırlıdır. Şayet hayır duamı almak
istiyorsan, bil ki, onunla barışmadan sana hayır-dua etmiyeceğim. Babana
don ve kabahatlarını affetmesini dile, daha sonra bana gel.”
Bu sözleri işiten adam şaşkına döndü, benzi sarardı ve babamın keskin
anlayışı karşısında titredi: Gazi Muhammed ikinci defa babama geldi ve
ondan tarîkat aldı.
Aslan Han pek çok kimsenin babamı ziyaret ettiğini öğrenince, tarikatın
ve Mürîdizm'in Kazikumuh hanlığında yayılmasından korktu. Babamı birkaç
kez yanına çağırarak, ziyaretçi kabul etmemesini, inziva hayatını terk
etmesini tavsiye etti ve ihtiyaç duyacağı her hususta ona yardım etmeyi
teklif etti. Babam da, hiç kimseyi davet etmediğini, fakat kendini
görmeye gelenleri huzurundan kovmaya da niyeti olmadığını söyledi. Bunun
üzerine Aslan Han'ın babama karşı tutumu düşmanlığa dönüştü. Hatta onu
öldürmek bile istedi, fakat Allah onu bu cinayetten korudu. Bir gün
babamı öldürmek niyetiyle yanına getirtti. Han'ın huzuruna getirilince
bastonuna dayanmış vaziyette önünde durdu. Bu sırada Han birden bire
sarardı ve hemen ayağa kalkarak korkmuş bir vaziyette odayı terk etti.
«Onu serbest bırakın ve ona dokunmayın. Onun parmakları mum gibi
parlıyor.» dedi. Bir başka kere Aslan Han babama şöyle dedi : “Senin
velî olduğunu ve kerametler izhar ettiğini söylüyorlar. Bana onlardan
birini göster de velî olduğunu kabul edeyim.” Babam da ona şu cevabı
verdi : “Ben bir velî değilim, fakat Allah'ın bir kuluyum. Beni serbest
bırak.” Bunun üzerine han, “Müşahedelerinden veya kerametlerinden birini
göstermezsen seni öldüreceğim.” dedi.
Babam Han'dan kurtulamayacağını görünce, Han'ın hizmetçilerinden birinin
ana caddede kendisine refakat etmesini istedi. Caddede bir dikdörtgen
çizdi ve şöyle dedi :
“Burada Hayhana adında, çok uzun zaman önce kâfirlere karşı savaşırken
şehit düşen bir kadın yatmaktadır. Vücudu kefenin içinde bozulmamış
vaziyette durmaktadır.”
Han'ın hizmetçisi gülmeye başladı ve şöyle dedi : “Gübreden başka bir
şey bulunmayan caddenin ortasında nasıl bir kabir bulunabilir? Şayet
yanılıyorsan Han seni öldürür.”
Bu sırada babamın bir öküz sürüp gitmekte olan bir müridi yaklaştı.
«Şayet burada bir mezar varsa şu öküzü kurban ederim.» dedi ve toprağı
kazmaya koyuldu. Babamın işaret ettiği mezarı kazdıklarında, sanki aynı
gün tabuta konmuş gibi hiç bozulmamış bir kadın cesedi buldular.
Hizmetçi sapsarı kesildi, şaşırdı ve her şeyi Han'a anlattı. Babamın
velayetine inandığı o günden itibaren onu serbest bıraktı. Babamın
müridi de öküzü o mezarda kurban etti. Fakat, Han düşmanlığını devam
ettirdiği için, hayatından endişe eden babam Kumuh'tan ayrıldı ve Aslan
Han'ın ölümüne kadar kaldığı Tsudahar'a yerleşti. Sonra babam tekrar
Kumuh'a döndü, Şamil olayına kadar orada yaşadı ve daha sonra Şamil'in
hizmetine girdi. Dağıstan ve Çeçenistan halkı ile ova sakinleri Şeyh
Şamil'i imamları olarak ilan ettiklerinde babamı da üstad kabul ettiler.
Daha sonra Şamil kız kardeşim Zahide ile, ben ve erkek kardeşim de onun
kızları i!e evlendik. Böylece Şamil'in ailesi sanki bir tek aile haline
geldi. Dağıstan'ın işgalinden sonra babam Türkiye'ye göç etti ve orada
Türk Sultanı onu «Dağıstan Şeyhi» lakabı ile taltif etti.»
Gazi Muhammed'in imamlığı zamanında, Ruslar'a hücum ettiğinde ve
Dağıstan halkı ayaklandığında babam onunla hemfikir değildi. Ona,
tarîkata göre müridi olarak anılmaya devam etmek istiyorsa bu
faaliyetlerden vazgeçmesini tavsiye eden mektuplar yazdı. Fakat Gazi
Muhammed babamı dinlemedi ve mektupları kendisinden Ruslar'la savaşma
müsaadesi isteyen Kürin'li Şeyh Muhammed'e (*) takdim etti ve ona
şunları yazdı : “Yüce Allah Kur'an'da kafirlere ve Allahsızlara karşı
savaşmayı emretmektedir, Fakat Cemaleddîn bu hususta bana müsaade
etmiyor. Bunlardan hangisine uymam gerekir?” Şeyh Muhammed,
“İnsanlarınkinden önce Allah'ın emirlerini yerine getirmek gerekir.”
diye cevap verdi ve daha sonra bilinen hadiseler vuku buldu.
Gazi Muhammed başlangıçta tarîkat şeyhlerine inanmıyordu, çünkü onları
anlamıyordu. Fakat onların velî olduklarını farkedip, kerametlerine
şahit olunca günahlarından pişman oldu ve tarîkat mensuplarının şerefine
şiirler bile yazdı.
Seyyid Abdurrahman
-----------------------------------------------------------
(*) Bu şeyh, Cemaleddin'in mürşidi olmuştur.
Sûfi ve Komiser, s. 297-301

EL-ÂDÂBU'L-MARZİYYE Fİ'T-TARİKATİ'N-NAKŞBENDİYYE
1
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla...
Hamd dünyayı muhafaza eden Allah'a mahsustur.
Salat ü selam onun ulu peygamberlerinin ve kıyamet gününe kadar gelmiş
ve gelecek olan haleflerinin üzerine olsun.
İslam'da pek çok tarîkat vardır. Fakat bunlardan dört tanesi en önemli
ve en meşhur olanlarıdır. Birinci yol, halifelerin yaşça en büyüğü olan
Hz. Ebû Bekir'le başlar. O da bu yolu Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed'den,
o da Yüce Allah'tan almıştır. Bu yola Nakşbendiyye tarikatı adı verilir.
Çünkü o, Hâce Muhammed Nakşbend'e aittir.
İkinci yol ise ikinci halife Hz. Ömer'e ulaşır. O bu yolu Hz.
Peygamber'den, o da Allahu Teala'dan almıştır. Bu yola da Kadiriyye
tarikatı denir. Bu tarikat da velayetin kutbu ve gerçek temizliğin
numunesi olan büyük şeyh Abdülkadir-i Gilanî'ye aittir.
Üçüncü yol, kâmil îman sahibi ve Hz. Peygamber'in damadı olan üçüncü
halife Hz. Osman’a ulaşır. Bu yola da Canturi tarîkatı denir.
Dördüncü yol da, Allah'ın muzaffer arslanı, Hz. Peygamber'in kızının
kocası ve amcası Ebû Talib'in oğlu olan dördüncü halife Hz. Ali'ye
ulaşır. Hz. Ali tarikatı Hz. Peygamber'den, o da Allahu Teala'dan
almıştır. Bu tarîkata da Yüce Tarikat denmektedir.
Şu halde, Allah'ın Rasûlü, en meşhurları Nakşbendiyye olan bu dört
tarîkatın da başlıca kaynağıdır. Nakşbendiyye tarikatı, Dağıstan'da ve
komşu ülkelerde tanınan yegâne tarikattır.
Şimdi, menşeinden günümüze kadar gelen başlıca şeyhleri sayarak,
Nakşbendiyye tarikatının “silsile”sinin ne olduğunu anlatacağım (Allah
sana bilmediklerini öğretsin). Nitekim eski dindar kimseler de
müridlerine dindarlığı öğretmek için, şeyhlerinin ve onların soyundan
gelenlerin ahlâklarını öğretmeyi adet edinmişlerdi. Ben de Nakşbendiyye
silsilesini anlatacağım ve bu işe ruhumu, mahlûkatın efendisi,
peygamberlerin kutbu, dindar insanların kalbi, bütün İslamî tarikatların
üstadı, bu tarikatları Cebrail vasıtasıyla yüce Allah'tan alan, Allah'ın
bütün insanların arasından seçtiği Hz. Muhammed'e yönelterek başlıyorum.
Hz. Peygamber bu yolu, efendimiz, halifelerin en şereflisi ve
dindarlıkta birinci durumda olan Hz. Ebû Bekir'e nakletti. Allah ondan
razı olsun. Hz. Ebû Bekir de bu yolu, Hz. Peygamber'in ailesinin bir
üyesi kabul edilen el-Hac Selman-ı Farisî'ye nakletti.
Selman-ı Farisî de tarikatı, son derece dindar ve Allah'ın lütuflarına
mazhar olmuş olup, Hicret'in II. Asrında Medine'de vefat ederek Baki
köyüne defnedilen imam Kasım'a nakletti.
Kasım da onu Hakîkat'a göre hareket eden imamların imamı, Cafer-i
Sâdık'a nakletti. Cafer-i Sâdık, Hz. Ali soyundan olup, Hicret'in 148.
yılında Medîne'de vefat etmiş ve Baki'de babasının ve dedesinin yanına
defnedilmiştir.
Cafer-i Sâdık, Allah'ın gücü ile güçlendirilmiş imam,
Allah'ı tanıyanların şahı Ebû Yezîd (Bayezîd) Bistamî'ye (K.S.)
nakletti.
Ebû Yezîd de tarikatı, Allah'ın dostu ve O'nu dileyenlerin sığınağı
Ebu'l-Hasan Harakânî'ye nakletti.
Ebu'l-Hasan da onu, kutbu'l-aktâb olan imam Ebû Ali Farmedî'ye nakletti.
Ebû Ali de şeyh (Ebû Yakub Yusuf) Hemedânî'ye nakletti.
Yusuf Hemedânî de halkın sığınağı Abdü’l-Halık Gucdüvanî'ye nakletti.
Abdü'l-Halık onu insan sıfatından arınmış imam, Kutbu'l-evliya, şeyh
Arif Rivgerî'ye nakletti.
Arif Rivgerî de, dünyevî gayelerden tümüyle sıyrılmış olan şeyhlerin
şeyhi Mahmut Ancir el-Fagnevî'ye nakletti.
Mahmut Encir, kendini Allah aşkına kaptırmış imam, Hazret Azîzan adıyla
tanınan Ali er-Ramiteni'ye nakletti.
Ali de, tamamiyle Allah'a yönelip diğer her şeyi unutan imam, kutbu'l-evliya,
Muhammed Baba es-Semmasî'ye nakletti.
Muhammed Baba da, Allah'ı tanıma kabiliyetlerinin kaynağı büyük
insanların şahı, imam Seyyid Emîr Külâl'e nakletti.
Seyyid Emîr de onu tarikatın imamı, insanların sığınağı, büyük ilham
sahibi, Şeyh Nakşbend adıyla tanınan, îmanın süsü Muhammed Üveys el-Buharî'ye
nakletti.
Muhammed de, sırlar hazînesinin şefi, kutbü'l-aktâb, Alauddîn Attar
adıyla tanınan Şeyh Muhammed el-Buharî'ye nakletti.
O da, efendimiz (mevlana) Hisar'lı imam Yakub Çerhî'ye nakletti,
O, Hâce Ahrar adıyla tanınan Semerkand'lı Şeyh Abdullah'a nakletti.
O da. Şeyhlerin şeyhi, efendimiz (mevlana) Muhammed Zahîd'e nakletti.
O da, yeğeni, şeyh, imam, mevlana Dervîş Muhammed'e nakletti.
O da, muhterem oğlu, mevlana Hâce es-Semerkandî el-Emkinegî'ye nakletti.
O da, îlahî aşk kadehinin doldurucusu, güçlü îman sahibi kutub, Şeyh
Muhammed Bakî'ye nakletti.
O da, tarikatı, kerametler sahibi, sırların kaynağı, İmam-ı Rabbani
ismiyle tanınan şeyh Ahmed Farukî Sirhindî'ye nakletti.
O da, kendi sırlarını elinde bulunduran oğlu, şeyhlerin şeyhi Muhammed
Masûm'a nakletti.
O, hakikat denizinde boğulan oğlu, Hak dostlarının şahı Şeyh Seyfuddîn'e
nakletti.
O da, ilahî müşahede ve Hakk'ı temaşa sahibi büyüklerin şahı, imam
Bedevan'lı Seyyid Nûr Muhammed'e nakletti.
O da, büyük imam, hakikat güneşinin seçilmişi Habîbullah Mazhar Cân-ı
Canânî'ye nakletti.
O da, kutbu'l-evlîya, temizlik numûnesi, zahirî ve batınî mükemmelliğe
sahip, Dehli'li Şeyh Abdullah'a nakletti.
O, doğruluğun kutbu, Allah aşığı, efendimiz, îmanın nuru, Süleymaniye'li
Şeyh Halid'e nakletti.
O da, Halkın sığınağı ve hakîkat hazînelerinin sahibi, büyük imam,
Kürdemir'li Şeyh İsmail'e nakletti.
O da, mürîdlerini ilahî emniyetin eşiğine kadar ulaştıran imam,
Şirvan'lı Şeyh Has Muhammed'e nakletti.
O da, övgülerin ve büyüklüğün numûnesi, efendimiz ve sultanımız,
Kürin'li imam Şeyh Yeregler'li Muhammed Efendi (K.S.)'ye nakletti.
O da, hakîr ve günahkâr, Hakk'ın kölesi, Kazikumuh'lu Seyyid
Cemaleddîn'e nakletti. Allah onu, Hakk'ı temaşa lütuflarıyla donatsın!
Tarîkat şeyhlerinin, Nakşbendiyye yolunun yüce üstadlarının silsilesi bu
şekildedir. Bu tarikat, Cebrail (A.S.)'in Mekke'de doğmuş olan ve Kureyş
kabilesînin Haşim oğullarına mensup bulunan Hz. Muhammed'e nakletmesi
vasıtasıyla bizzat Allahu Teala'dan gelmektedir.
Şimdi de, bu tarikatın kurallarını izah edeceğiz. Allah bu tarîkatın
mensuplarının yüce sırlarını nurlandırsın ve bizi de yüce ilhamı ile
mükafâtlandırsın.
Nakşbendiyye tarîkatı, namazları en iyi şekilde sabırla îfa etmeye, yani
Allah'ı zikretmeye dayanır. Bu tarîkatın başta gelen şartları şunlardır:
Bu yolda yürümeye koyulan kimse, her şeyden önce tam manasıyla Kur'an-ı
Kerîm'e itaat etmek, Hz. Peygamber'in sünnetini takip etmek ve
inançlarını Hz. Peygamber'in haleflerinin içtihadlarına göre
kuvvetlendirmek zorundadır. Günahlarından samîmî bir şekilde tevbe
etmelidir; daha sonra, yaptığı bütün haksızlıkları telafi etmeli; Hz.
Muhammed'in yolunda sapmadan yürümeli; kalbini kırdığı kimselerden af
dilemeli; Şeriat'ın kurallarını titizlikle yerine getirmeli; Allah'ın
yasak ettiği her şeyden uzak durmaya çalışmalı; benlik duygusundan
(nefisten) kaynaklanan her türlü hareketten sakınmalı; bütün farzları
yerine getirmeli ve geçerli bir sebep olmaksızın hiçbirini terketmemeli;
vazifelerinden birini terketmeyi bir yasaklama olarak telakki etmeli ve
onu gerçek bir zaruret olmadıkça yapmamalı; her hareketinde işin özüne
önem vermeli; iyi ahlâkları hayatında tatbik etmeli; çok yemekten, çok
uyumaktan ve çok konuşmaktan sakınmalı; helal olmayan hiçbir şeyi
yememeli; daima Allah'a muhtaç halde olmalı; her hareketin kendini
tamamen unutarak O'na iltica etmeli; bu aldatıcı dünyaya karşı tutkusunu
kalbinden çıkarıp atmalı ve kendi kaderine razı olmalıdır.
Bu vasıfları elde eden kimse, Hak Teala'ya vasıl oluncaya kadar
gidecektir.
2
Şeyh mürîdinden, tarikata girdiği esnada nasıl “ahd” alır
ve ona nasıl “telkin” verir?
Şeriat nazarında “ahd” kelimesi, meselâ, Medîne'lilerin Hz. Muhammed'i
kendi hanımlarını ve çocuklarını korudukları gibi koruyacaklarına dair
and içmeleri gibi dinî ve önemli bir fiili yerine getirmek hususunda söz
almak demektir.
“Telkin” ise, kalpleri, Hz. Peygamber'e, ondan da Allahu Teala'ya
varıncaya kadar birbirine bağlamaktır. Telkin, Nakşbendiyye silsilesinin
en büyük gayesidir.
Nakşbendîyye şeyhleri, mümkün oldukça mürîdierini toplarlar ve onlardan
«ahd» alırlar. Önce mürîdin, halis bir niyetle şeyhin huzuruna gelmesi
gerekir. Daha sonra şeyh elini mürîdin elleri üzerine koyar ve ona
şunları söyler : “Allah adına ikimiz arasında. Kur'an üzerine ve Hz.
Peygamberin sünneti dahilinde ahidde bulunuyorum. Artık büyük günah
işleme ve küçük günahlarda da ısrar etme. Bir günah işlediğinde derhal
tevbe et ve günahlarından temizlen. Farz namazları devamlı bir şekilde
kıl ve nafile namazlara da düzenli olarak riayet et. Daima sağlam bir
niyetle hareket et ve ruhsat verilmiş olsun veya olmasın, imana taalluk
eden kusurlardan uzak dur. Allah indinde hepimiz kardeşiz. Kıyamet
gününde kurtuluşa eren kimse, kardeşinin elinden tutacaktır. Biz,
tarikatın imamı, milletlerin sığınağı, imanın efendisi ve zîneti
Muhammed Üveys el-Buharî en-Nakşbendî'nin halefleriyiz. Ve onun yolunda
yürüyoruz. Her an Allah'ı zikret. Çünkü zikir kalpleri nurlandırır ve o
her türlü iyiliğin kaynağıdır.”
Daha sonra şeyh mürîdden, önceden yapmış olabileceği günahlarından ve
inancıyla bağdaşmayan hareketlerinden tevbe etmesini ister ve ikisi
birlikte üç defa şu istiğfar duasını okurlar : “Estağfiru'llahe'l-azîm
ellezî la ilahe illa Huve'l-Hayyü'l Kayyûmü ve etübü ileyh.” Sonra da
şeyh Kur'an'ın şu ayetlerini okuyarak mürîd için dua eder :
«İnne'llezîne yübayi'üneke innema yübayi'ûne'llahe. Yedu'llahî fevka
eydîhim. Femen nekese feinnema yenküsü ala nefsihî, vemen evfa bima 'ahede
'aleyhu'llahe feseyü'tîhi ecren azîma.»» (Feth, 48/10).
Bundan sonra şeyh ve mürîd ellerini dizlerinin üzerine koyarlar,
gözlerini yumarlar ve şeyh mürîdîn kalbine telkîn etmek niyetiyle
lafza-i Celal'i sessizce üç defa okur. Aynı şekilde mürîd de Lafza-i
Celal’i sessiz olarak üç defa tekrar eder. Daha sonra ellerini
kaldırırlar ve şeyh bir dua okur, mürîd de «amîn» diyerek mukabelede
bulunur. Duadan sonra her ikisi de ellerini yüzlerine çalarlar. Mürîd
şeyhinin dizini öper, ayağa kalkar ve müsaade alarak şeyhin
direktiflerini yerine getirmek üzere oradan ayrılır. Artık mürîdin
ölünceye kadar şeyhi ile münasebetlerini devam ettirmesi ve ahdini
yerine getirmede kusur etmemesi gerekir.
3
Müridin şeyhine karşı yapması gereken vazifeleri :
Bil ki, şeyhlere intisab eden kimsenin, onlara karşı birtakım saygı ve
hürmet kurallarına riayet etmesi gerekir. Çünkü şeyhler Allah'ın
muhatapları olup, onlarla ilişki kurmak Allah'la ilişki kurmak demektir.
Allah'a karşı edeb kurallarını yerine getirmek de her insanın daima önde
gelen vazifesidir. Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmuştur : “Allah'ın
huzurunda oturmak isteyen, Allah adamları ile otursun.”
İşte bunun içindir ki, saygı kurallarına riayet etmek gerekir ve bu
kurallara riayet etmeyenler doğru yoldan uzaklaşırlar. Cüneyd-i Bağdadî
(K.S.) şöyle demiştir : “Tarikat mensupları topluluğu ile nezaketsiz bir
şekilde oturan kimse, imanının kendisini terkettiğini görecek ve
Allah'ın gazabıyla helak olacaktır.” Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
“Efendisine saygı göstermeyen kimseye Allahu Teala üç öldürücü azab
gönderecektir : Birincisi, öleceği sırada dili Allah'ın birliğine
şahadet edemeyecek; ikincisi, hayatı boyunca fakir kalacak; ve nihayet,
bildiği herşeyi unutacaktır.”
Saygı kuralları şunlardan müteşekkildir :
Müridin, şeyhinin huzuruna çıkmadan önce abdest almaşı gerekir. Çünkü
vücut temizliği anlayış gücünün şartıdır. Yine müridin, günahlarından
tevbe etmesi, kalbini her türlü düşünceden ve dünyevî hayallerden
temizlemesi gerekir. O, müsaade almadan asla şeyhinin yanına girmemeli
ve girdiğinde de tevazu ile girmeli, başını eğmeli, sözle değil,
kalbinden onu selamlamalıdır. Şeyhin sağ elini öptükten sonra, kapıya
kadar geri çekilmeli ve şeyh belli bir yere oturmasına müsaade edinceye
kadar orada durmalıdır. Şeyhinin elini öperken onun halısı üzerinde
yürümemeli, dizleri üzerinde ona yaklaşmalıdır. Şeyhin huzurunda,
kalbinde bu dünya ile ilgili hiçbir düşünce bulundurmamalıdır. Zira bu
düşünceler şeyhin kalbine yansır ve müride zarar verebilir. Şeyhini
terketmeyi düşünmemeli, sesini asla yükseltmemeli ve sadece şeyhin
duyacağı kadar alçak sesle konuşmalıdır. Şeyhin yüzüne asla uzun süre
bakmamalıdır. Çünkü bu âdâba aykırı olup, kalbindeki şeyhin büyüklüğünü
azaltabilir ve fazla olmasına engel olabilir. Mürîd haşmetli bir
hükümdarın önündeki bir hırsız gibi olmalıdır. O, şeyhi kendisine katı
bir söz söylese ve onu arkadaşları önünde küçük düşürse bile, ona karşı
tavrını değiştirmemelidir. Şeyhine, Şeriat'a aykırı bir fiil izafe
etmemeli, anlamadığı bir şey olsa, “o benden daha iyi bilir” demeli ve
Hızır ile Musa hikayesini hatırlamalıdır. Şeyhi kendisini ateşe atmasını
emretse bile onun hiçbir emrine karşı gelmemelidir. Zira kötülük şeyhe
itaat etmemekten gelir. Mürîd haklı bile olsa şeyhin sözüne muhalefet
etmemelidir. Çünkü bu, aradaki ahdin ihlali olabilir. Şeyhine “niçin”,
“neden yapayım?” gibi hiçbir soru sormamalıdır. Çünkü bu bir red
olabilir. Mürîd şeyhinin Allah'ın velîlerinden biri olduğuna ve onun
kendisini düşmanlarından koruduğuna inanmış olmalıdır. O, şeyhinin
derece itibarıyla en üstün şeyh, onun tarîkatının da bütün tarikatların
en iyisi olduğuna inanmalıdır. Çünkü, şayet mürîd buna inanmış olmazsa,
bir başka şeyhi ve bir başka tarîkatı tercih edebilir. Fakat o her
şeyden önce ilk şeyhinin feyzini alacaktır. Mürîd şeyhinin etrafında
fazla dolaşmamalı, tarîkatın kuralları gerektirmiyorsa arkadaşının
(ihvanının) işine karışmamalıdır. Şeyhinin evinde fazla kalmamalıdır.
Çünkü, bu mürîdin gözünde şeyhin yüceliğini ve sevgisini azaltabilir ve
bu da feyzin kaybolmasına sebeb olabilir. O, ne düşüncelerini ne de
yaptığı şeyleri gizlememelidir. Çünkü bu, maksada götüren yolda bir
engel teşkil edebilir. Şeyhinin sırlarından birini kendisine
bildirseler, onu işkence altında bile olsa kimseye söylememelidir.
Şeyhin huzurundan ayrılmak istediğinde, önce müsaade istemeli ve müsaade
alınca şeyhin elini ve dizini öpüp, sırtını dönmeden, şeyhin
göremeyeceği bir yere gelinceye kadar geri geri gitmelidir.
Bu âdâb kurallarına titizlikle riayet eden mürîd, kendisini Allah'a
götürecek olan tarikattan tam olarak istifade edecektir. Aksi halde,
bütün çabaları hatta tarîkata, şeyhler topluluğuna girişi bile ona,
yanılgılara düşmekten ve Allah'ın gazabını celbetmekten başka bir şey
sağlamayacaktır.
4
Muhabbetin faydası ve mürîd için gerekli oluşu hakkında :
Bu yüce tarikatın en başta gelen şartı muhabbettir. Çünkü, bu tarîkata,
hatta insanın kendisinden fedakarlığı ve alçak gönüllülüğü de
beraberinde bulunduran itaata anlam veren şey, muhabbettir.
Bu tarikatta, Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber'den muhabbet yoluyla imtiyaz
almıştır. Daha sonra bu imtiyaz, muhabbetin gücüyle Hz. Ebu Bekir'den
diğer şeyhlere aktarılmıştır. Bundan dolayıdır ki, bu yola “tarîk-ı
cezbe”, yani duyuların kaybolduğu yol denir. Çünkü, duygunun baskı
altına alınması, başlangıçta onun özel bir kimseye bağlanması ile
gerçekleşir. Muhabbet (aşk) olmadan duyguyu baskı altına almak mümkün
değildir ve bu olmadan da duygu özel bir kimse üzerinde teksif edilemez.
Aşk, yapısı gereği mürîdi kendinden uzaklaştırır ve onun şeyhinde fanî
olmasını sağlar. Diğer bir ifadeyle, muhabbet (aşk) mürîdi, şeyhin
iradesi dışında hiçbir şey işleyemeyeceği veya düşünemeyeceği derecede,
şeyhinde fanî kılar. Şu halde, muhabbet şeyhte olan her şeyi (Allah’ı
tanıma ve müşahede etmeyi) mürîde nakleder ve mürîd şeyhinin bir kopyası
haline gelir. Tıpkı bir mıknatısa benzeyen aşk, sevilenin bütün
niteliklerini sevene doğru çeker ve sevenle sevilen birbirinin aynısı
haline gelir. Fakat müktesebât cinsinden olan böyle bir aşk, Allah'ın
kendisiyle kullarını mükafâtlandırdığı özel bir Hak vergisidir. Bir
kimse bu aşkı elde etmeye zorlanamaz. Çünkü böyle bir zorlama sadece
nefret ve düşmanlık kazandırır.
Saktı'lı Şeyh Sira şöyle demiştir : “İki kişi arasında, biri diğerine :
ben sana aitim demedikçe aşk hasıl olmaz.” Mürîd, Allah'ı müşahede
etmesi için kendisi ile Allah arasında vasıta olan şeyhini sevmeyi görev
bilmelidir. Şeyh kendisinde hakikatin ve Allah'ın cemalinin göründüğü
aynadır. Mürîd şeyhini sevince, onda şeyhin özellikleri zuhur eder,
şeyhin tavassutu olmaksızın kendi kendine Allah'ı müşahede etmeye başlar
ve şeyh gibi bütün özelliklerinde kâmil olur. Kısacası, mürîd şeyhe ne
kadar muhabbet beslerse o kadar yaklaşır ve bu muhabbet Allah'a
yaklaşmak için kafidir. Bunun içindir ki, tarikat mensuplarının aşkı
hakîkattir.
5
Bu tarikatta müridin yerine getirmesi gereken esasların
izahı :
Bu tarikata giren kimsenin, her nefes alıp-verişinde kalben sürekli
Allah'la beraber olması için, kalbini gafletten koruması gerekir. Nefes
alış-verişte dikkati muhafaza etmek, kalbi hayatta iken Allah'ı
hissetmeye sevkeder. Çünkü, Allah'ı anarak yapılan her nefes alış ve her
nefes veriş, mürîdi Allah'ın huzuruna götüren hayatı temin ederler.
Halbuki, gaflet içinde yapılan her nefes alış ve her nefes veriş, Allah
ile ilgiyi koparan bir ölüm teneffüsünden ibarettirler. Fakat nefes
alış-verişi sürekli olarak gafletten korumak, tarîkata yeni intisab
edenler (mübtediler) için zor bir iştir. Bundan dolayıdır ki, en ufak
bir gaflet halinde, bu kimseler “estağfirullah” diyerek Allah'tan af
dilemelidirler. Çünkü bu istiğfarlar nefes alış-verişi temizler ve onu
iyiye doğru yöneltir.
Mürîd yürürken ayaklarına yani önüne bakmalı, çeşitli nesnelerin
hayalleri hafızasında yer etmemesi ve kalbinde bir perde oluşturmaması
için sağa-sola bakmamalıdır. Çünkü saf kalpler iyi veya kötü bütün
nitelikleri yansıtan aynalar gibidirler. Kötü bir kalpten doğan
düşünceler ise, yüzüne bir bakışta anlaşılırlar. Mürîdin, yaratılandan
Yaratan'a ulaşması gerekir. Nitekim İbrahim şöyle demiştir : “Ben
Allah'a doğru yürüyorum, bir şehirden diğerine değil.” Böyle bir
seyahata iç (batınî) seyahat denir. Şeyh Tirmizî mürîdlerinin seyahat
etmelerine müsaade etmiyor ve şöyle diyordu : “Her iyiliğin ve her
hayrın anahtarı nefsin arzularına karşı sabretmektir. Sende hayrın
başlangıcı tezahür edince, tabiatta yürürken de olsa, hareketsiz halde
dururken de olsa Allah'a doğru gideceksin.” Şeyh Ebu Bekir Dakkak da
şöyle demiştir: “Müridin mutsuzlukları üç şeyden kaynaklanır: evlenmek,
faydasız fıkhî kitaplar okumak ve kemale ermeden önce seyahat etmek.”
Tarîkata giren kimsenin kalbi sürekli Allah'ın huzurunda olmalı ve
insanların arasında bulunurken dahi dünyadan uzak durmalıdır. Buna
“murakabe” denir.
Bil ki, yalnızlık (Halvet) iki türlü olabilir : Tabiî veya zahirî halvet
ve batınî halvet, yani Hakikat'ın sırlarını müşahede etmek. Zahirî
halvet, dünyanın mürîdi kendisiyle her şeyden ilgiyi kesmiş bir yaratık
olduğu batınî müşahededen alikoymaması için insanlara karşı uygulanır.
Batınî halvet ise, gerçek halvettir ve bu halvet münhasıran Nakşbendiyye
tarîkatına mahsustur. Çünkü bu tarikatın mensupları dünyada normal
hayatlarını sürdürürler, fakat kalben dünyadan ayrı dururlar. Nitekim
mevlana Bahauddin Nakşbend şöyle demiştir : “Bizim tarîkatımız bir
meclis ve iyi bir birliktir.”
Mürîd murakabe makamına ulaşmak için, “nefy ve isbat” formülünü yani “La
ilahe İllallah”ı günde 5.000, 10.000 veya daha da fazla kere diliyle
zikretmelidir. Çünkü vücudunun diğer kısımları gibi kalbi de atomların
pasına maruz kalmaktadır. Dil bu nefy ve isbat formülünü (Kelime-i
Tevhidi) zikrettiği zaman, kalp pastan temizlenir ve uyanıklık haline,
daha da ileri, Allah'ı müşahede haline ulaşır.
Mürîd nefy ve isbat formüiünü zikrederken, düşüncelerini şu hikmetli
duaya yöneltmelidir : “İlahî ente maksudî ve rızake matlubî.” (Ey
Allah'ım, maksadım sensin, istediğim de senin rızandır). Çünkü bu dua,
nefy ve isbat formülünün anlamını kuvvetlendirir ve zikri ifa eden
kimsenin kalbine Allah'ın birliği (tevhîd)nin sırrını yerleştirir. Öyle
ki, onun gözünde dünyanın varlığı kaybolur ve sadece Tek olan Allah'ın
varlığı kalır.
Zikir esnasında mürîdin, nefy ve isbat formülünün ifade ettiği gerçek
manayı kalbinde muhafaza etmesi gerekir. Çünkü, şayet kalp tamamen onun
manasıyla dolu olmazsa, oraya haricî birtakım düşünceler nüfuz edebilir
ve bu yüzden kalp zikrin gayesine, hatta zikrin konusundan haberdar olma
haline bile ulaşamaz. Kalbi her türlü haricî düşünceden sadece bir saat
müddetle muhafaza etmek, tarikat mensupları için büyük bir iştir. Zikir
süresince, nefesi içeride tutma, müridin kalbinde Allah'ın varlığını
muhafaza etmesi gerektiğini düşünmektedirler. Fakat bu “murakabe”
makamında gerçekleşen bir durumdur.
Mürîd, zaman zaman durup, hangi anın Allah'ın huzurunda, hangisinin de
gaflet içerisinde geçtiğini anlamaya çalışmalıdır. Gaflet hali
geldiğinde, “estağfirullah” diyerek ondan kurtulmalı ve düşüncelerini
tekrar Allah'a yöneltip O'nda sabitleştirmelidir. Allah'ı zikretme ve
ibadetlerini yerine getirme hususundaki vazîfelerine riayet etmeyen bir
kimse, değersiz hale gelir, günahların ve gafletin içine dalar gider
Zamanının her anının farkında olmak, onları Allah'ın menettîği her
şeyden muhafaza etmek ve ibadetleri yerine getirmede sabır göstermek,
bir mürîdin en önemli özelliklerindendir.
Zikir esnasında mürîd nefesini tutmalı ve nefeste nefy ve isbat
formülünü (La ilahe İllallah) yirmibire kadar üç, beş, yedi vs. tek olan
bir miktarda zikretmelidir. Bu formülü, bir tek nefeste, verilen
herhangi bir sayı kadar zikredebileceği makama ulaşınca sonucu
değerlendirmelidir. Herhangi bir netice elde etmişse ne âlâ, fakat
hiçbir netice elde edememişse, bu, kurallarda herhangi bir hata yapılmış
olmasındandır. Bu durumda mürîd, tesbit edilen bütün kurallara
titizlikle riayet etmeye kendini zorlayarak tekrar başlamalıdır.
Aynı şekilde, bu tarîkata giren bir kimse, zikir esnasında, gafletten ve
haricî düşüncelerden koruması için kalbini murakabe etmelidir. Çünkü,
kalpte haricî bir düşünce bulundukça, bütün hayatı boyunca Allah'ı
zikretse bile onu zikrin konusu olan şeyin (Allah'ın) huzuruna
çıkaramaz. Halbuki, mürîd kalbini gözetim altında tutar ve onu tamamıyle
Allah'a yöneltirse, bu takdirde Allah'ta fanî olma hali tamamlanmış
olur. Böylece mürîd, ne kendi varlığından, ne de Allah'ın dışında bir
başka şeyin varlığından haberdar olduğu bir makama ulaşır ve bu makama
ulaşınca da her şey tamamlanmış olur.
SONUÇ
Şeyhlere gidip-gelmenin faydası, onlara muhabbet duymak
ve saygı göstermek :
Bil ki, bütün yüce tarikatlarda, şeyhlerin sohbetine katılmak en yüksek
makama ulaşmanın en emin yoludur. Bütün tarikatlarda Allah'ı müşahede
makamına ulaşmak, kâmil şeyhlerin sohbetlerine katılmak ve Allah'a vasıl
olmuş olan bu şeyhlerden bilgi elde etmekle elde edilir. Bu anlamda,
şeyh müridi sadece kendi varlığıyla kemal mertebesine kadar götürür, ona
Hakk'ın nurunu ve cemalini gösterir ve sık sık zikretmek, riyazette
bulunmak (çok yemekten sakınmak) ve çokça ibadet etmenin dışında başka
hiçbir vasıtaya başvurmaksızın Allah'a yükselişin sırlarını bildirir.
Şeyhle mutabakat halinde olunmaz ve ona «rabıta» yapılmazsa, riyazet
zarardan başka bir netice vermeyebilir. Mürîd, şeyhe karşı beslediği
muhabbetle bir anda elde ettiğini, bin tane eser okusa ve bin yıl
riyazet yapsa yine elde edemeyecektir. Kâmil bir şeyh, müridini
Muhabbet(aşk)'le idare eder ve onu Allah'ı müşahede makamına kadar
ulaştırır. Bu makama, şeyhlerin sohbetine iştirak etmenin dışında hiçbir
vasıtayla ulaşılamaz.
Bil ki, bir mürşid-i kâmilin dostluğunu kazanıp, bu dostluğun gereği
olarak ona muhabbet ve sadakat beslemek, kalbini ona bağlamak,
fedakarlıkta bulunmak, kendini ona adamak, tevazu ve itaatte kusur
etmemek, isteyen kişinin kalbinde Hakk'ın nurunu parlatmak ve onu bu
nurla donatmak için kafidir.
Şeyhe “rabıta” yapmak ve onun sohbetlerine iştirak etmek, ondan uzakta
olunsa bile kalbi nurlandırmak ve güzelleştirmek için kafidir. Çünkü
rabıta mürîdi, her halükarda kendisini koruyan şeyhin koruması altına
alır. Öyle ki, mürîd şeyhte fanî olur, kendi iradesini terkeder ve
neticede sadece şeyhin iradesinde var olur. Böylece, şeyhin aracılığı
ile Allah'ın nuru mürîdin kalbine nüfuz eder. Mürîd kendi bağımsızlığını
kazanma derecesine ulaşıncaya ve şeyhin tavassutu olmaksızın kalbinde
Hakk'ın nuru tezahür edinceye kadar şeyhinin refakatında kalır. Bundan
dolayıdır ki, bazı din alîmleri şöyle demişlerdir ; “Şeyhini (kalbine)
yerleştir, onu orada muhafaza et ve onun tavassutu olmaksızın kendi
kendine Allah'ı tanıyan bir kişi haline gelinceye kadar onu kalbinden
çıkarma. Çünkü şeyh Allah'tan gelen ilhamın kaynağı olup. bu kaynağı
kalbine yerleştiren bir kimse Allah'tan ilham alma makamına ulaşır.”
Netice olarak rabıta, mürîdin onu îfa ettiği yer neresi olursa olsun, bu
tarîkata (Nakşbendiyye'ye) girmiş olan mürîd için, hem zikirden hem de
kalp temizliğini muhafaza etmekten çok daha faydalıdır.
***
Mütercimin son sözü :
Yukarıda zikredilen kurallar, marifetlerin ve büyüklüğün kaynağı ulu
şeyh Hâce Bahauddîn Nakşbendî'nin tarikatının kurallarıdırlar. Bu
tarikat, şu anda Dağıstan'da ve komşu ülkelerde Halidî-Nakşbendiyye adı
altında tanınmaktadır.
Bizim şu anda bundan başka tarikatımız yoktur. Bu tarikatın peşinden
giden kimse, öbür dünyada helak olmaktan kurtulacak, onu inkâr edenler
veya reddedenler ise, bizim de bizzat müşahede etme imkanı bulduğumuz
gibi, mutsuzluğun içine yuvarlanacaklardır. Bu kuralları, bütün
Dağıstanlılar'ın, Çeçenler'in ve diğer komşu milletlerin de tarikat
şeyhi olmuş olan, gözlerimin nuru, şeyhim ve babam Kazikumuhlu Seyyid
Cemaleddîn'in “el-Âdâbu'l-Marziyye” adlı eserinin bazı kısımlarından
aldım.
Seyyîd Abdurrahman

( EL-ÂDÂBU'L-MARZİYYE Fİ'T-TARİKATİ'N-NAKŞBENDİYYE
risalesi Kazikumuh'lu Şeyh Cemaleddîn tarafından yazılmış olan
Nakşbendiyye tarikatının âdâb ve erkân kuralları Arapça aslından yapılan
bir Rusça tercümesinden alınmıştır (*Arapça aslı elde edilememiştir.)
Bk. “Ebornik Suedenii o Kavkazskikh Gortsakh” ,II,Tiflis, 1869, s.2-22.)
Sûfi ve Komiser; A. Bennigsen, C.Lemercier-Quelquejay, s. 297-316,
(Fransızca’dan Çev. Osman Türer) ,
Akçağ Yay., Ankara, 1988.