Abdullah-ı Dehlevî
hazretlerinin babası, Abdullatif Efendi âlim, sâlih, zâhid, dünyâya
rağbet etmeyen, yüksek haller sâhibi Kâdirî yolunda bir zât idi. Bu yolu
Hızır'la görüşmüş olan hocası Şeyh Nâsırüddîn Kadîrî'den aldı. Ayrıca
Çeştiyye ve Şettâriyye yollarından da feyz almıştı. Tasavvuf yolunda
kemâle, olgunlaşmaya çalışırdı. Haram yemekten son derece sakınır,
kırlarda yetişen meyvelerle yetinir, nefsini terbiye etmek için
uğraşırdı. Sahrâlarda Allahü teâlânın ism-i şerîfini anarak dolaşır,
yarattıklarına bakar, O'nun büyüklüğünü tefekkür edip düşünür, bir an
olsun Rabbini unutmazdı.
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî
hazretleri de annesine rüyâsında; "Yakında dünyâya bir oğlun gelecek.
Ona bizim ismimizi koyarsın." buyurdu. Resûlullah efendimiz sallallahü
aleyhi ve sellem de evliyâdan bir zât olan amcasına rüyâsında, doğacak
çocuğa Abdullah isminin verilmesini emretti. Çocuk doğduğunda, ismini
babası, Ali, annesi Abdülkâdir, amcası Abdullah koydu. Abdullah-ı
Dehlevî altı yaşına gelince, hazret-i Ali'ye karşı sevgi ve edebinden
kendisine Ali demeyip Ali'nin hizmetçisi mânâsına Gulam Ali dedi ve bu
isimle tanındı.
Abdullah-ı Dehlevî
hazretleri Allah vergisi çok üstün bir zekâya sâhipti. Kur'ân-ı kerîmi
kısa zamanda ezberledi. Dînî ilimleri ve zamanının fen ilimlerini
öğrendi. Delhi'de hocası şeyh Nâsırüddîn'in hizmetinde bulunan babası,
onun terbiyesinde yetişip, Kâdiriyye yoluna girmesi için, oğlu
Abdullah'ı Delhi'ye çağırdı. Abdullah-ı Dehlevî Delhi'ye vardığı gece
Şeyh Nâsırüddîn vefât etti.Babası; "Oğlum! seni Şeyh Nâsırüddîn'den
Kâdiriyye yolunu alman için çağırmıştım. Nasîb değilmiş. Artık, sana
nereden irşâd kokusu gelirse, oraya git. Serbestsin." dedi.
O sırada Delhi'de Çeştiyye
büyüklerinden, Şeyh Muhammed Zübeyr ve iki halîfesi, Şeyh Ziyâüddîn,
Şeyh Abdüladl, Şeyh Mîr Dered bin Şeyh Nâsır, Mevlâna Fahrüddîn ve
başkaları vardı. Yirmi iki yaşına kadar onların huzûrunda ve
sohbetlerinde bulundu. Bu sırada gönlünden, yine Delhi'de bulunan Mazhar-ı
Cân-ı Cânân hazretlerinin dergâhına gitmek geldi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân
hazretlerinin huzûruna varıp, kendisini talebeliğe kabûl buyurmasını
istedi. O da:
Abdullah Dehlevî ise;
"Zaten benim mûradım, isteğim de buyurduğunuzdur." dedi. Mazhar-ı Cân-ı
Cânân hazretleri; "Mübârek olsun."buyurup talebeliğe kabûl etti. Onu
Nakşibendiyye yolunun, Müceddidiyye koluna göre yetiştirip, bu yolun
esaslarını ve edeblerini öğretti. Abdullah-ı Dehlevî on beş sene onun
sohbetiyle şereflendi. Evliyâlıkta yüksek derecelere kavuşunca, mutlak
icâzet, diploma alıp, halîfesi oldu.
Elinde malı, mülkü
kalmadığı için başlangıçda geçim zorlukları ile karşılaşan Abdullah-ı
Dehlevî hazretleri, dâimâ tevekkül üzere oldu. Eski bir hasırı yatak,
bir tuğla parçasını yastık edindi. Bu şekilde, on beş sene kanâat
köşesinde oturdu. Bir defâsında o kadar çâresiz kalıp, bitkin düştü ki,
"Artık bulunduğum bu hücre benim mezârım olacaktır." diye düşünmeye
başladı. Nihâyet Allahü teâlânın yardımı yetişti. Tanımadığı birisi, bir
mikdâr para bırakıp gitti. O günden sonra devamlı Allahü teâlânın bu
şekilde yardımına kavuştu.
Hocasının vefâtından sonra
yerine geçip, talebe yetiştirmeye başladı. Uzak yakın her yerden,
Diyâr-ı Rum, Şam, Irak, Hicaz, Horasan ve Mâverâünnehr'den pek çok
talebe, ilim ve feyz almak, sohbeti ile şereflenmek için yarışırcasına
yanına koştu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Şeyh Ahmed-i Kürdî, Seyyid İsmâil
Medenî gibi bâzıları Resûlullah efendimizden aldığı mânevî emirle geldi.
Bazısı, sâdâtın, bu yolun büyüklerinin mânevî işâreti ile koşup teslim
oldu. Şeyh Muhammed Can bunlardandı. Bâzısı ise,Abdullah-ı Dehlevî
hazretlerini rüyâda görüp geldi.
Peygamber efendimizin
sünnet-i seniyesine uygun yaşamaya çok gayret ederdi. Az uyur, teheccüd,
gece namazına kalktığında uyuyanları da kaldırırdı. Sonra murâkabeye
oturur, peşinden Kur'ân-ı kerîm okurdu. Kur'ân-ı kerîmden her gün on cüz
okurdu. Sabah namazını kıldıktan sonra talebeleriyle beraber işrak
vaktine kadar zikir, Allahü teâlâyı anmak ve murâkabe, nefs muhâsebesi
ile meşgul olurdu. Sonra hadîs ve tefsîr derslerine başlarlar bu hal
zevâl vaktine kadar sürerdi. Sonra yemek yenirdi. Zenginlerden birisi,
lezzetli bir yemek gönderse yemez, talebelerinin de yemesini istemez,
komşularına hediye gönderirdi. Birisi para gönderse, şüpheli bir durumu
yoksa, İmâm-ı a'zam hazretlerinin ictihadına göre bir sene dolmadan mal
nisaba ulaştığında zekât vermek câiz olduğundan önce onun zekâtını
verirdi. Çünkü bir kuruş zekât vermenin binlerce lira sadaka vermekten
kat kat üstün olduğunu bilirdi. Sonra kalan paranın bir kısmı ile helva
ve başka şeyler yaptırır dervişlere dağıtır, bir kısmı ile dergâhın
borçlarını öder, birazını da yanına gelen ihtiyaç sâhiplerine verirdi.
Öğleye yakın sünnet-i şerîfeye uymak için bir müddet kaylûle yapar,
uyur, kalkıp bir mikdâr yemek yiyip dînî kitablar okumak, bâzı mevzular
üzerinde yazılan yazıları gözden geçirmek ve yazılması lâzım olanları
yazmakla uğraşırdı. Öğle namazını kılıp, ikindiye kadar, hadîs ve tefsîr
dersi verirdi. İkindiyi kıldıktan sonra, hadîs-i şerîf, İmâm-ı Rabbânî
hazretlerinin Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Avârif-ul-Meârif ve Risâle-i
Kuşeyrî'yi okur, sonra güneş batıncaya kadar talebeleriyle zikir ve
murâkabe ile meşgul olurdu. Akşam namazından sonra, mânevî teveccühleri
ile talebelerinden ileri gelenlerinin ilerlemelerini sağlardı. Yatsıyı
kıldıktan sonra geceyi zikr ve murâkabe ile ihyâ ederdi. Uyku
bastırdığında seccâdesi üzerinde sağ yanı üzere yatardı. Bazan otururken
uyuyakalırdı. Hayâsının çokluğundan ayağını uzattığı görülmezdi.
Emr-i mâruf ve nehy-i an'il-münker
yapar, insanlara Allahü teâlânın emirlerini hatırlatır, yasaklarından
sakınmalarını emrederdi. Bir kerre Şimşîr Bahâdır Han papazlara mahsus
bir şeyi giyerek huzuruna geldi. Onu o hâlde görünce darılıp bu
vaziyette yanında oturmamasını istedi. Bahadır Han, bu kadarına müsâde
etmezseniz, bir daha yanınıza gelmem dedi. "Allahü teâlâ sizin bir daha
böyle buraya gelmenizi nasîb etmesin." buyurdu. Huzûrundan kızarak
ayrılan Bahadır Hanın içi rahat etmeyip, üzerindeki o şeyi çıkarıp,
huzuruna gelerek affını istedi ve talebesi oldu.
Rüyâda Peygamber efendimize
sallallahü aleyhi ve sellem sual edip; "Yâ Resûlallah; "Rüyâda, beni
gören gerçekten beni görmüştür." sizin hadîsiniz midir? dedim. "Evet."
buyurdu. Devamlı tesbih, sübhânellah ve tahmîd, elhamdülillah okuyup,
mübârek rûhuna hediye ederdim. Bir defâ okuyamadım. Rüyâda Resûlullah'ı,
Tirmizî'nin Şemâil'inde anlatılan şekilde gördüm. Geldiler ve;
"Okumadın!" buyurdular.
Birçokları Abdullah-ı
Dehlevî'yi rüyâda görüp, büyüklerin yolunu anlar, içine düşen şevk ile
huzûrlarına gelir, yüksek makamlara kavuşup, memleketlerine dönerdi.
Talebeleri çok olduğu hâlde, teveccühleri ile herbirini makamdan makâma
geçirir, hâlden hâle kavuştururdu. Teveccühünün kuvveti sâyesinde,
senelerce sürecek işleri, günlere sığdırırdı. Pek çok fâsık, fâcir ve
günahkar, yüksek nazarları, bakışları ile tövbe edip, doğru yola
geldiler. Bir kısım kâfirler de küçük bir iltifâtı ile müslüman oldular.
Abdullah-ı Dehlevî
hazretlerine hasta sâhipleri gelir, hastalarının şifa bulması için duâ
etmesini isterlerdi. O da, gelenleri boş çevirmez, sıhhate kavuşmaları
için duâ buyururdu. Allahü teâlâ, böyle sevgili bir kulunun duâsını
kabûl buyurduğu için, hasta ânında iyi olurdu. Bunu işiten herkes,
Abdullah-ı Dehlevî'nin hâne-i saâdetlerinin önünde birikip, dertlerine
derman ararlardı.
Delhi Câmisinin imâmı
Mevlevî Fadl Ahmed'in çocuğu uzun zamandır hasta yatıyordu. Bir gece
rüyâda, Abdullah-ı Dehlevî hazretleri kendi evine gelip, hasta oğluna
bir şey içirdi. Sabah olunca oğlunun tamâmen iyileştiğini gördü. Çok
sevindi. Sıdk ve hâlis bir niyet ile biraz para alıp, huzûruna geldi ve;
"Bunları kabûl ediniz." diye arzetti. Abdullah-ı Dehlevî tebessüm edip;
"Bu bizim geceki hizmetimizin ücreti midir?" diyerek keşf-i kerâmet
buyurduğunda, Mevlevî Fadl Ahmed; "Hayır efendim, bunlar, bu geceki,
lütuf ve inâyetinize şükür bile olamaz." dedi.
Abdullah-ı Dehlevî, bir gün
Hakîm Nâmdâr Hanı ziyârete gitti. Onu sekerât hâlinde, gözlerini kapamış
ve şuûru gitmiş buldu. Yakınları; " Hastalığının gitmesi için Allahü
teâlâya teveccüh ediniz" dedi. O da, hastaya bir baktı. O anda hastanın
şuûru yerine geldi, gözlerini açtı. Bir müddet onunla konuştu.
Abdullah-ı Dehlevî kalkıp mübârek adımını, kapısından dışarı atıp
çıkınca hasta hemen vefât etti.
Talebelerinin büyüklerinden
Mîr Ekber Ali'nin akrabâsından bir kadın hastalanmıştı. Abdullah-ı
Dehlevî hazretlerinden, hastalığının azalması için duâ ricâ etti. Fakat
o duâ etmedi. Duâ etmesini istirhâm edince; "Bu kadın, on beş günden çok
yaşamaz." buyurdu. Allahü teâlânın takdîri ile on beşinci gün vefât
etti. Lâkin Mîr Ali, kadına teveccüh edip, hastalığının kalkmasına
uğraşdı. Ama yaşamasına fayda vermedi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri
cenâzesinde bulundu ve; "Mîr'in teveccühlerinin bereketi, bu hanımın
üzerinde açıkça görülmektedir." buyurdu.
Talebelerinin ileri
gelenlerinden Ahmed Yâr, ticâret için sefere çıkmıştı. Dönerken hocası
Abdullah-ı Dehlevî'yi yanında yürüyor gördü. Ahmed Yâr'a; "Hızlı yürü,
kâfile geride kalsın! Çünkü yolda, soyguncular, yol kesiciler vardır.
Kâfileyi basmak istiyorlar." buyurdu ve kayboldu. Ahmed Yâr sonradan bu
hadiseyi; "Acele ettim. Kervândan çok ileri geçtim. Yol kesiciler gelip,
ardımdan kâfileyi bastılar. Ben kurtuldum. Sağ sâlim evime geldim." diye
anlattı.
Ahmed Yâr'ın amcası, sultan
tarafından hapsedilmişti. Ahmed Yâr ağlayarak hocasının huzûruna geldi
ve durumu arz etti. Abdullah-ı Dehlevî; "Birisini gönder, onu hapisten
çıkarsın." buyurdu. Ahmed Yâr ise; "Bu nasıl olur, kale muhafız askerler
ve nöbetçilerle kuşatılmıştır." dedi. Hocası da; "Sen orasını düşünme,
sözümü dinle git, onu kurtarırsın." buyurdu. Ahmed Yâr; "Gittik, onu
hapisten kurtardık ve nöbetçilerden hiçbiri bize müdâhalede bulunmadı."
diye anlattı.
Bir gün mübârek hocam ile
birlikte, kızı vefât etmiş olan yaşlı bir hanımın evine tâziyeye gittik.
Hazret-i Şeyh, o hanıma hitâben; "Allahü teâlâ, sana ona karşılık daha
iyisini ihsân eder." dedi. Kadın; "Hocam! Ben ihtiyârım, kocam da çok
ihtiyârdır. Bu durumda bizim artık çocuğumuz olmaz." diye cevap verince,
hocam; "Hak teâlâ her şeye kâdirdir." buyurdu. Sonra birlikte o evden
çıktık ve eve bitişik bir mescide geldik. Hocam abdestini tâzeledi ve
iki rekat namaz kıldı. O kadına çocuk vermesi için Allahü teâlâya duâ
etti. Sonra bana dönüp; "Allahü teâlâya, o kadına bir çocuk vermesi için
arz-ı hâcette bulundum. Duâmın kabûl olduğuna dâir alâmetleri gördüm.
İnşâallah çocuğu olacaktır." buyurdu. Daha sonra hocamın buyurduğu gibi,
Allahü teâlâ, o kadına bir oğul verdi ve çok yaşadı.
Mübârek dergâhlarının
yakınında, Eshâb-ı kirâma düşman olan biri vardı. Abdullah-ı Dehlevî'nin
talebesi çok olduğundan dergâh küçük geliyordu. Bunun için
genişletilmesi lâzımdı. Kadından, o yeri istediler. Kadın vermedi.
Nihâyet Delhi'nin ileri gelenlerinden Hâkim Şerîf Hanı ona gönderdiler
ve; "Eğer satıp, para almaktan utanıyorsan, kıymetini gizli olarak
gönderelim. Siz, nezr, hediye gibi bir isimle bize verdiğinizi
söyleyin." dediler. Allahın velî kullarına düşman olan bu kadın,
Hâkim'in sözünü kabûl etmedi. Ayrıca Abdullah-ı Dehlevî hakkında,
râfızîlerin âdetleri olduğu üzere çirkin, kaba sözler söyledi. Hâkim
kalktı. Abdullah-ı Dehlevî'nin yanına geldi ve durumu anlattı.
Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ellerini açarak; "Yâ Rabbî, söylediklerini
duydun!" dedi. Allah'ın takdîri ile o evde bulunanlardan bir çocuk
hâriç, hepsi kısa zamanda öldü. Çocuk da hastalandı. Anladılar ki,
yaptığımız kötü iş sebebiyledir. O çocuğu Abdullah-ı Dehlevî'nin
huzuruna gönderdiler. O yeri de hediye ettiler.
Abdullah-ı Dehlevî
hazretlerinin en büyük kerâmeti, yetiştirdiği binlerce âlim ve
evliyâdır. Bunlar içinde en büyükleri; Mevlânâ Hâlid Ziyâeddîn Bağdâdî,
Ebû Sa'îd Fârûkî, Mevlânâ Beşâretullah, Mevlânâ Pîrzâde, Rauf Ahmed,
Mevlânâ Muhammed Cân, Mevlânâ Fâdıl Gulâm, Mevlânâ Şeyh Sa'dullah Sâhib,
Mevlânâ Şeyh Abdülkerîm, Mevlânâ Şeyh Gulâm Muhammed, Mevlânâ
Abdurrahmân, Mevlâna Seyyid Ahmed, Mevlânâ SeyyidAbdullah Mağribî,
Mevlânâ Pîr Muhammed ve Mevlânâ Muhammed Münevver'dir.
Yüksek makamlar ve
beğenilen hâller sâhibi Ahmed Han! Allahü teâlâ size selâmet versin.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullah. Münşî Naîmüddîn Han, iyi hâllerinizden
çok bahsettiler. Bunun için, bu birkaç satır, kırık dökük ifâdeler
yığını mektubu yazdım ki, uzakta kalmış olanları inâyet nazarınızdan
unutmayasınız ve teveccüh ediniz. Zîrâ bu ihtiyârın ömrü günah işlemekle
geçti. Şikâyet, gıybet, dil uzatma, ayıblama, lânet etme, büyükleri
anlayamama netîcesi sitemler şeklinde açık günahlar, yâhut huzur içinde
olmayan, tecvîde riâyet edilmeden namaz kılma, boş ve lüzumsuz şeylerden
kesilmeden oruç tutma, mânâsını düşünmeden Kur'ân-ı kerîm okuma ve boş
vakitleri Allah korkusu ve huzûru ile geçirmeme ve sayılı nefesleri
gafletle harcama şeklindeki diğer günahlar o kadar çoktur ki, amel
defterimi kararttılar. Binlerce teessüfler, esefler olsun ki, cihân
bahçesine gül için geldik, ama diken topladık. Hasretler, ziyânlar olsun
ki, bize sıhhat, âfiyet ve rahatlık verildi, hepsinin şükründe kusûr ve
eksiklik eyledik. Pişmanlıklar olsun ki, Kur'ân-ı kerîm ve Peygamber
efendimiz gibi eşsiz iki nîmet ihsân olundu. Biz ise onların şükründe
olacak yerde hâlâ gafletteyiz. Allah korusun. Hayretteyim. Yarın ne
yüzle Allahü teâlânın ve Peygamberinin huzûrunda kabûl görürüz. Bu ne
anlayışsızlıktır. Bu uygunsuzluk ve liyâkâtsizlikle, şefâat ve magfiret
derecesine ulaşmak çok zordur. Ancak Allahü teâlânın gadabını aşmış
rahmeti, ümîdimizdir. Mücerred ihsânı ile muâmelesine güveniyoruz. Yoksa
hiç özrümüz, özür dileyecek yüzümüz yoktur.
Ölüm başımızın ucunda,
kıyâmet çok yakın. İşe yarar hangi ameli işledik. İyiler Cennet'e girip,
Cennet nîmetlerine ve Hakk'ın dîdârına kavuşurlar. Bizim gibi gâfiller,
elli bin senelik hesâb gününde, bizi hesâba çektirecek, bırakmayacak
şeylerle meşgûlüz. Düşünmek lâzımdır ki, yarın elde hasret, ziyân
kalmasın. Allah katında kıymetli kulların yaptıkları gibi, seher
vaktinde kalkıp, gözlerden hasret gözyaşları akıtmağı, mücâhede ve can
çıkarırcasına gayretle ibâdet ve kullukta bulunmayı Hak teâlâ nasîb
eylesin. Hazret-i Münşî Naîmüddîn Han ve sevgili zât-i âliniz, husûsî
zamanlarınızda, yolda kalmış ihtiyarları hatırlayınız. Gıyâbî duâ kabûle
daha yakındır. Buradakiler ve bu fakîr size her zaman duâ ediyoruz.
Allahü teâlâ iki dünyâ seâdeti versin." (91. mektup)
Abdullah-ı Dehlevî namaz
hakkında şöyle buyurdu: Namazı cemâatle kılmak ve "tumânînet" (rükûda,
secdelerde, kavmede ve celsede her uzvun hareketsiz durması) ile kılmak,
rükû'dan sonra "kavme" (kalkıp, ayakta her uzv yerine yerleşecek şekilde
dik durmak) yapmak ve iki secde arasında "celse" (dik durma) yapmak
bizlere Allahın Peygamberi tarafından bildirildi. Kavmenin ve celsenin
farz olduğunu bildiren âlimler vardır. Hanefî mezhebinin müftîlerinden
Kâdıhân, bu ikisinin vâcibliğini, ikisinden birisini unutunca secde-i
sehv yapmanın vâcib olduğunu ve bilerek yapmıyanın namazı tekrar
kılmasını bildirmiştir. Müekked sünnet olduklarını bildirenler de,
vâcibe yakın sünnet demişlerdir. Sünneti hafif görerek, ehemmiyet
vermeyerek terk etmek küfürdür. Namazın kıyâmında, rükûunda, kavmesinde,
celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zamânında, ayrı ayrı, başka başka
keyfiyetler, hâller hâsıl olur.
Bütün ibâdetler namaz
içinde toplanmıştır. Kur'ân-ı kerîm okumak, tesbîh söylemek (ya'nî
sübhânallah demek), Resûlullah efendimize salevât söylemek, günahlara
istigfâr etmek ve ihtiyaçları yalnız Allahü teâlâdan istiyerek O'na duâ
etmek namaz içinde toplanmıştır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik
duruyorlar. Hayvanlar, rükû hâlinde, cansızlar da ka'dede, oturuyor gibi
yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibâdetlerinin hepsini
yapmaktadır. Namaz kılmak, mîrâc gecesi farz oldu. O gece mîrâc yapmakla
şereflenen, Allahü teâlânın sevgili Peygamberine uymağı düşünerek namaz
kılan bir müslüman, O yüce peygamber gibi, Allahü teâlâya yaklaştıran
makamlarda yükselir.
Resûlullah efendimiz;
"Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır." buyurdu. Bu hadîs-i şerîf; "Allahü
teâlâ namazda zuhûr ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık
geliyor." demektir. Bir hadîs-i şerîfte; "Yâ Bilâl! Beni rahatlandır!"
buyruldu ki; "Ey Bilâl! Ezân okuyarak ve namazın ikâmetini söyleyerek,
beni rahata kavuştur." demektir. Namazdan başka şeyde rahatlık arayan
bir kimse, makbûl değildir. Namazı zâyi eden, elden kaçıran, dînin diğer
emirlerini daha çok kaçırır.
Bu ise, çok kolaydır. "Allahü
teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın O'nun son
peygamberi olduğuna ve O'nun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru
olduğuna inanmak" insanı bu sonsuz felâketten kurtarmaktadır. Bir kimse
ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felâketten
korkmuyorum, bu felâketten kurtulma çârelerini aramıyorum, derse, buna
deriz ki: "İnanmamak için elinde senedin, vesîkan var mı? Hangi ilim,
hangi fen inanmana mâni oluyor?" Elbet vesîka gösteremeyecektir. Senedi,
vesîkası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl denir.
Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, "Sonsuz olarak ateşte yanmak"
felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Azıcık aklı olan kimse bile böyle
felâketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimâlinden kurtulmak
çâresini aramaz mı?
"Devamlı zikrediniz.
Büyüklere bağlılığınızı muhâfaza ediniz. Güzel ahlâklı olup, insanlarla
iyi geçininiz. Kazâ ve kader husûsunda nasıl ve niçini bırakınız. Yol
kardeşleri ile birlik olmayı lâzım biliniz. Fakr, kanâat, rızâ, teslim,
tevekkül ve ferâgat üzerine olunuz. Benim cenâzemi, âsâr-i nebeviyyenin
(Peygamber efendimize âit eserlerin) bulunduğu Delhi'deki Büyük Câmiye
götürünüz Allah'ın Resûlünden şefâat isteyiniz."
Cumartesi günü idi. Mevlevî
Kerâmetullah Sâhib'e; "Çabuk Meyân Sâhib'i yâni Şâh Ebû Sa'îd'i (r.
aleyh) çağırınız." buyurdular. Mevlevî Sâhib acele kalkıp, Ebû Sa'îd
hazretlerini çağırdı. Kapıdan içeri girince, bakışlarını ona çevirdi ve
bu hâlde, 22 Safer 1240 (m. 1824) senesinde, kuşluk vakti murâkabe
hâlinde iken, bu sıkıntılarla dolu dünyâdan ayrıldılar.
Abdullah-ı Dehlevî'nin
mübârek vücûtlarında birkaç tane hastalık vardı. Bu hastalıklar
sebebiyle namazlarını özürlü kılardı. Bunu bilen dostlarından biri
dayanamayıp; "Efendim! Herkes hastalıktan kurtulmak için sizden duâ
istiyor. Cenâb-ı Hak da duâlarınızı reddetmiyor. Her gelen, şifâya
kavuşarak huzûrunuzdan ayrılıyor. Hâlbuki sizdeki hastalıkları
biliyoruz. Duâ buyurup da bu dertlerden kurtulsanız olmaz mı?" diye
sordu. O da; "Onlar hastalıktan kurtulmak için duâ istiyorlar. Biz ise,
Allahü teâlânın verdiği bu dert ve belâlardan, O gönderdiği için
râzıyız. Dert ve belâlar, kemend-i mahbûb olduğundan Allahü teâlâ, bu
dertleri sevdiği kullarından dilediklerine verir. Bu sebeple dertlerin
bizden gitmesini değil, gönderilmesini isteriz." buyurdu.
Talebe, sâdık olan
tâlib demektir. Allahü teâlânın sevgisi ile ve O'nun sevgisine kavuşmak
arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın
hâldedir. Uykusu kaçar, göz yaşları dinmez. Geçmişteki günahlarından
utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allah'dan korkar, titrer, Allahü
teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde
sabreder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusûru kendisinde görür. Her
nefeste Allah'ını düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münâkaşa etmez.
Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allahü teâlânın evi bilir. Eshâb-ı
kirâm hakkında hayr konuşur ve isimleri anıldığında "r.anhüm" der.
Hepsinin iyi olduğunu söyler. Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâm arasında
olan şeyleri konuşmamağı emir buyurdu. Sâlih müslüman, bunları konuşmaz,
yazmaz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karşı bir edebsizlikte
bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allah'ın Resûlünü
sevmenin nişânıdır, alâmetidir. Kendi bilgisi, kendi görüşü ile evliyâ-yı
kirâmı, birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin, daha yüksek,
daha üstün olduğu ancak âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve Sahâbe-i kirâmın
sözbirliği ile anlaşılır. Muhabbet sarhoşluğu elbet başkadır. Aşk sâhibi
mâzûrdur.