Abdülehad Nûrî Efendi, daha üç yaşında iken annesinin
amcası büyük âlim Şemseddîn Sivâsî'nin nazar ve feyzine kavuştu.
Şemseddîn Sivâsî hazretleri vefâtına yakın; "Abdülehad'ı bana getirin!"
buyurdu. Abdülehad'ı getirip Şemseddîn Sivâsî'nin kucağına verdiler.
Şemseddîn hazretleri Abdülehad'ı ilâhî sırlarla dolu göğsüne bastırdı ve
tam bir teveccüh ile teveccühte bulundu. Sonra Anne Hâtuna teslim etti.
Emirleri üzerine, mahremleri olan hanımlar dışarı çıktılar. Onlardan
sonra içeriye, dışarda bekleyen halîfeleri ve talebeleri girdiler.
Şemseddîn Sivâsî onlarla birlikte, bir saat kadar Allahü teâlânın zikri
ile meşgûl oldular. Daha sonra bir duâ okumaya başladılar ve duânın
bitiminde rûhunu teslim ettiler. Oradakilerden bâzısı, vefât etti,
bâzısı da vefât etmedi diye tereddüd ettiler. En sonunda içlerinden
birisi, Şemseddîn Sivâsî'nin yanına varıp, vefatını gördü, mahzûn ve
kederli bir şekilde diğerlerine bildirdi.
Abdülehad Efendi, Resûlullah efendimizin sallallahü
aleyhi ve sellem mübârek işâretleri ile Midilli'ye gönderildi. Giderken
en kısa zamanda tekrar İstanbul'a döneceğini bildirdi. Abdülehad Efendi
Midilli'yi teşrif ettiklerinde, yetmiş gayri müslim, onun vâsıtasıyla
İslâmiyeti kabûl etti. Midilli halkı Abdülehad Efendiyi çok sevdi ve
hemen hepsi ona talebe oldu. Dayısı ve hocası olan Abdülmecîd Sivâsî bu
durumu duyunca; "Âferin Abdülehad'a! Umduğumuzdan fazla tasarruf
kuvvetine sâhipmiş." buyurdu. O sırada, donanma komutanlarından hayır
sâhibi bir zât olan Bâlî-zâde Hasan Bey, Midilli'ye gelişinde; câmi,
dergâh ve pekçok odalar ve yemekhâneden meydana gelen bir külliye
yaptırdı. Burayı Abdülehad Efendi ve ondan sonra gelecek talebelerine
tahsîs etti.
Zamânın şeyhülislâmı Yahyâ Efendi, Midilli'de Abdülehad
Efendinin verdiği vâzları, dersleri ve hizmetleri çok beğenerek, kalbten
bir sevgi beslemeye başladı. Bir gün Abdülmecîd Sivâsî'nin ziyâretine
giden Yahyâ Efendi ona; "Abdülehad Çelebi'yi dâvet edin de, mehmed Ağa
dergâhını ona verelim. İnşâallah o, İstanbul'da vâzları ve halkı doğru
yola götürmesi ile, zamânının bir tânesi olacaktır." dedi. Abdülmecîd
Sivâsî bu teklifi kabûl etti. Bir mektup yazıp, Abdülehad Efendiyi
çağırınca, derhal İstanbul'a geldi. Doğruca dayısı ve hocası Abdülmecîd
Sivâsî'nin huzûruna girdi. Dayısı; "Oğul, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi seni
ister. Varın ziyâret edin. Murâd-ı şerîfleri nedir? Bir görün." buyurdu.
Yahyâ Efendinin huzûruna varınca, Şeyhülislâm; "Abdülehad Çelebi! Sana
merhûm Mehmed Ağa dergâhını verdik. Burası şerefli bir dergâhtır." dedi.
Abdülehad Efendi, Şeyhülislâm Yahyâ Efendi'nin bu teklifini kabûl etti
ve duâ buyurdu. Oradan ayrılıp, hocası Abdülmecîd Sivâsî'nin yanına
gitti ve durumu arz etti. Dayısı da; "Allah mübârek eylesin. Midilli'yi,
feth ile gönülleri ihyâ ettin. İnşâallah İstanbul'da da çok kimsenin
ebedî saâdetine vesîle olursun. Hiç durma, yerine bir talebeni tâyin
edip, vâlideni ve talebelerinden gelmek isteyenleri alıp gel! Dergâhında
talebelerini terbiye ile meşgûl ol." dedi. Abdülehad dayısı ve hocası
Sivâsî'nin emrine uyup, talebelerinden fıkıh ve tasavvuf yolunu iyi
bilen, Alîmî Efendiyi yerine bıraktı. Vâlidesini ve talebelerinden
birkaçını alıp, İstanbul'daki Mehmed Ağa dergâhına yerleşti. Burada
yirmisekiz sene vâz ve nasîhatla meşgûl oldu. 1635 senesi Rabî'ul-âhir
ayından îtibâren; Ayasofya, Fâtih ve Sultan Ahmed câmilerinde vâz
vermeye başladı.
Abdülehad Efendi, cumâ günü hangi mevzûda vâz verecekse,
onunla alâkalı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin meâllerini güzelce
beyân eder, ayrıca mevzû ile alâkalı bir hikâye anlatır, söylenmesi
lâzım olan hususları söyleyerek, faydalı nasîhatler yapardı. Müşkilleri
ve suâlleri olanlar, vâzdan sonra, anlayamadıkları yerleri sorarlar, o
da cevap verirdi. Bir gün Sultanahmed Câmiinde vâz verirken şu şiiri
söyledi:
Abdülehad Efendi bu yazıyı okuyunca; "Taassub insanı
nelere götürürmüş. Sübhânallah, biz âciz ve fakîr bir kuluz. Halk bizi
gavs ve kutb bilir. Hak teâlâ onları tasdik eyleye. Kutb olanlar nefis
ehli olanlar gibi, ben bunu yapamaz mıyım diye elinden geleni yapmaya
kalkışmaz. Onlara sıkıntı ve cefâ verilse bile onlar affederler. Onun
için yüksek mertebelere eriştiler. Fakat evliyâ, kınından çekilmiş bir
kılıçtır. Bir kimse kendini kılıca vursa, kabahat kılıcın mıdır, yoksa
kendini kılıca vuranın mı?" buyurduklarında, câminin içinde; "Aman,
eyvah, eyvah." diye bir çığlık koptu. O kâğıdı yazan kişi o anda vefât
etti.
Kudüs ve Kâhire'de kâdılık yapmış olan İsmâilzâde
Efendi, Abdülehad Efendinin dergâhına yakın bir yerde oturuyordu.
Abdülehad Efendiye gider gelirdi. Yine bir gün dergâha acele ile
gelerek; "Efendim! Mâlumunuz, bir oğlumuz kaldı. O da tâûn hastalığına
yakalandı. Ölmek üzeredir. Duâ ve himmetlerinizi istemeye geldim." dedi.
Abdülehad Efendinin, yapacak bir şeyi olmadığını bildirmesi üzerine,
Kâdı İsmâilzâde Efendi; "Sizden murâdım nâil olmadıkça, buradan ayrılmam
mümkün değildir." diye ısrar etti. Duâ ve himmet etmeleri için çok
yalvardı. Bunun üzerine Abdülehad Efendi; "Bakalım Hak teâlâdan ne
işâret buyurulur?" deyip dışarı çıktı. İki rekat namaz kılıp murâkabeye
vardı. Bir müddet o hâlde kaldı. Sonra bulunduğu yerden çıkıp; "İsmâil
Efendi, oğlun tâûndan kurtuldu. Sıhhate kavuştu. Elbisesini giymiş bir
hâlde odasında dolaşmaktadır." diye müjde verdi. Buna çok sevinen İsmâil
Efendi, Allahü teâlâya hamd ve senâda bulunup, Abdülehad Nûrî'ye çok
teşekkür etti. Evine vardığında oğlunu, Abdülehad Nûrî Efendinin haber
verdiği şekilde, odada elbisesini giymiş ve dolaşır buldu.
Evet öyledir. Fakat Allahü teâlânın dilediği şey elbette
olur. Allahü teâlâya, bu hastalığı o çocuktan defetmesi için teveccüh
edip yalvardığım zaman, tâûn askerinden ellerinde bir defter ile dört
kimse göründü. "Siz Kutbu âzam, gavs-ı âlem ve Allahü teâlânın sevdiği
bir kul olduğunuz hâlde, niçin Allahü teâlânın kazâ ve kaderine karşı
gelirsiniz. Bizim defterimizde ismi ve resmi ile vefâtı yazılı olan
kimsenin yaşamasını niçin istersiniz?" dediklerinde, onlara; "Benim
Allahü teâlâya teveccüh etmem, yalvarıp yakarmam da, Allahü teâlânın
rızâsı, kazâ ve kaderi ile değil midir?" dedim. O dört şahıs susarak
kaybolup gitti.
Abdülehad Efendinin, doğruluğu, sadâkat ve bağlılığı ile
bilinen ve kâdılık yapan bir talebesi vardı. Çoluk-çocuğunu bir gemiye
bindirerek, kâdı tâyin olduğu yere gidiyordu. Bir ara büyük bir fırtına
çıktı. Geminin yelkenleri ve direkleri parçalandı. Gemide bulunanların
hayattan ümitlerini kestikleri, ağlayarak Kelime-i şehâdet getirdikleri
ve Allahü teâlânın rahmetini diledikleri bir sırada, Allahü teâlânın
izni ile Abdülehad Nûrî Efendi onlara göründü. "Niçin feryâd edersiniz?
Deniz de bir mahlûk, emredileni yapan bir memurdur." buyurup, denize;
"Ey deniz! Allahü teâlânın izni ile sâkin ol!" dediğinde deniz
sâkinleşerek durulup gitti. Bunu görenler Allahü teâlâya hamd ü senâda
bulundular.
Körükçüzâde Efendi isminde bir âlim, bir gün
SüleymâniyeCâmiinde vâz eder, altı gün de umûmi ders verirdi. Abdülehad
Nûrî Efendiye ve talebelerine gerek vâzında, gerekse derslerinde dil
uzatır, aleyhinde konuşurdu. Abdülehad Efendinin halîfeleri ve
talebeleri, o zâtın bu sözlerini duyunca çok üzüldüler, onu hocalarına
şikâyet edip, vâzına ve derslerine mâni olmasını istediler. Abdülehad
Efendi de onlara; "Birkaç gün tahammül edin. Onun bizi inkârı ve
düşmanlığı, bize bağlılığa dönüşecek. Bizim talebelerimiz arasına
girecek. Vefâtımızdan sonra otuz sene tasavvuf yolunun doğruluğunu
müdâfaa edecek." dedi.
Çok geçmeden bir gün, Abdülehad Efendi talebeleri ile
berâber sohbet ederken; "İşte dostunuz Körükçüzâde Efendi geliyor."
dedi. Herkes hayretle onun gelişini bekledi. Ansızın huzûra girdi.
Abdülehad Efendinin ellerine kapandı. Hıçkırarak ağladı. Abdülehad
Efendi; "Gördüğünüz rüyâdan haberimiz var. Murâdınız ne ise onu
söyleyin." dedi. Körükçüzâde Efendi; "Saâdetli Sultânım! Bu köleniz kırk
seneden beri, medresede müderrislik yapmaktayım. Bütün vakitlerim ders
okutmak, vâz vermek, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesi ile amel
etmekle geçtiği hâlde, niçin rüyâmda Resûlullah efendimizin mübârek
cemâlini göremediğimi, yüksek ve bereketli sohbetleri ile
şereflenemediğimi, niçin mahrûm olduğumu düşünerek uykuya daldım.
Gördüğüm rüyâ ile bu derdime derman ve merhemin sizin olduğunuzu
anladım. Aman ne olur, benim bu derdime derman olun." diye ağlayıp
inledi. Bunun üzerine Abdülehad Efendi, onun kulağına bir şeyler
söyledi. Körükçüzâde Efendi kalkıp gitti. O gün öğleden sonra tekrar
gelip ağlayarak; "Bu ne büyüklüktür ki, kırk yıldır ilim ve amel ile,
nefsi ıslâh ve takvâ ile müşerref olamadım. Fakat sizin bir himmet ve
işâretiniz ile, o Sultân-ı enbiyânın mübârek cemâlini görmekle
şereflendim." deyip Abdülehad Efendi'ye talebe oldu. Şiir:
Pâdişâh beni Dâvûdpaşa Câmiinde vâz etmem için dâvet
etmişlerdi. Câmiye girdiğimde bende biraz pişmanlık hâli meydana geldi.
Kürsîye çıktığımda, hatırıma hiçbir kelime gelmedi. Yakın olduğu hâlde
önümdeki yazıyı okuyacak hâlim kalmamıştı. Bu durumdan kurtulmak için
Abdülehad Efendinin rûhâniyetine teveccüh etmek hatırıma geldi.
Abdülehad Efendinin rûhâniyetine kalpten teveccüh ettiğimde o anda
görünüp, sanki bana; "Nedir bu perişanlık, yapacağın vâz, uzun zamandan
beri yaptığın vâzlar değil midir?" buyuruyordu. O sırada bende, tam bir
rahatlık ve zindelik meydana geldi. Öyle bir vâz ettim ki, beni
tanıyanlar; "Hayâtımızda böyle bir vâz dinlemedik." dediler.
Abdülehad Efendi, bu fakîri Ankara'ya gönderdikten bir
müddet sonra, İstanbul'a dâvet etti. Bunun üzerine İstanbul'a gittim,
bir müddet hizmetlerinde bulundum. Sonra çoluk-çocuğumu İstanbul'a
getirmemi emrettiler. Bir kese akçe harçlık verip; "Sakın sayma, bu size
ömrünüzün sonuna kadar yeter." buyurdular. Üç akçe ile çoluk-çocuğumu
İstanbul'a naklettim. Yedi sene o akçeler ile geçimimi sağladım, hiç
eksilmediler. İçimden dâimâ, akçeleri saymak geçerdi. Fakat sabredip
saymazdım. Akçeleri sayma arzusu bir gün bana gâlip geldi ve saydım.
Beşyüz akçe vardı. Bir kaç gün geçmeden eksilmeye başladı ve sonunda
bitti.
1647 senesinde İstanbul'a gittim. Abdülehad Efendi o
zaman Bâyezîd Câmiinde ders veriyordu. Bir vâzında bulundum. Vâzdan
sonra herkes elini öptü. Ben, kimse kalmayınca elini öptüm. Geceleyin
gördüğüm bir rüyânın tâbirini soracağım sırada; "Ali Efendi! dergâha
gelin." buyurdular. Üç ay geçtikten sonra, bir gece dergâhlarındaki
sohbette hazır bulundum. Mübârek ellerini öpeyim diye yanlarına vardım.
Âdet-i şerîfleri olarak gözlerini açmazlarmış. Fakat ben huzûrlarına
varınca, gözlerini açtılar; "Ali Efendi! Ne garip, geç geldiniz!"
buyurduktan sonra rüyâmı anlatmadan tâbir ettiler ve; "Yirmi sene sonra
İstanbul'a gelirsiniz, Üsküdar'da ikâmet ediniz. Dergâhınız
Üsküdar'dadır." buyurdular. Aynen Abdülehad Efendinin dediği gibi oldu.
Abdülehad Efendinin vefâtlarından birkaç sene sonra
Mısır'a gitmem icâb etti. Mısır'a gittim. Dönüşte yol arkadaşım Hacı
Hasan ile, eşyâlarımı İskenderiye'ye gönderdim. Hacı Hasan
İskenderiye'ye vardığında eşyâlarımı hazır bir kalyona yüklemiş. Oraya
varıp, eşyâlarımın kalyona yüklenmiş olduğunu görünce, Abdülehad
Efendinin bana yaptığı tenbihler hatırıma geldi. Bu yüzden eşyâlarımı o
kalyonla götürmemek için çok gayret ettim. Fakat bütün gayretlerim boşa
çıktı. Bunun üzerine kazâya rızâ gösterip, Allahü teâlâya tevekkül
ederek kalyonla yola çıktık. Yelkenler açıldı, uygun bir rüzgâr ile bir
gün bir gece yol aldık. Sonra büyük bir fırtına çıktı. Çok tehlikeli
durumlarda karşı karşıya kaldık. Bir sâhile yanaşmak imkânı yoktu.
Kalyon su almaya başladı. Suyu tulumbalarla dışarıya atmak mümkün
olmadı. Yetmiş kadar kişi, kurtulmak için sandallarla denize indiler.
Fakat alabora oldular. Kayıktakiler yardım çığlıkları ile
bağırıyorlardı. Kalyon da batmak üzereydi ki, Abdülehad Efendi denizin
üzerinde görünüp; "Korkma, kurtulacaksın." dedi. Benden başka üç kişiye
de böyle göründü. İki gün iki gece deniz üzerinde hocamın rûhâniyeti
bizimle berâber bulundu ve bizi teselli etti. Bu şekilde Suriye'nin
Trablus'una ulaştık. Bu sırada Abdülehad Efendi; "Mûsâ Ağa, bundan
sonrası selâmettir." deyip kayboldu. Fakat yanımızda hiç harçlığımız
yoktu. Bu sırada tanıdıklarımızdan birisi hâlimizi öğrenip, İstanbul'a
gittiğimizde ödemek üzere, bize harçlık ve elbise verdi. Hattâ bir
müddet evinde misâfir etti. Böylece Abdülehad Efendinin kerâmetleri ile
memleketimize ulaştık.
Hacca giderken, korkulu ve kimsesiz yerlerde, Abdülehad
Efendiyi bizzat bu gözlerim ile görürdüm. Kendi kendime, ona olan fazla
sevgimden dolayı onu gördüğümü, bir hayal olduğunu düşündüm. Fakat
Mekke-i mükerremeye vardığımda, tavâf ederken hocamı yanımda gördüm.
Hattâ bana selâm verdi. Ben de elini öptüm. Sonra kayboldu. Ben tavâfımı
bitirdiğimde, hocam Makâm-ı İbrâhim denilen yerden ayrılıyordu. Bana;
"Ey Sâdık Dede! Arafat'ta görüşürüz." deyip tekrar kayboldu. Arafat'ta,
hocam Abdülehad Efendi ile birlikte vakfeye durduk. Sonra bana vedâ
ederek ayrıldı.
Abdülehad Nûrî Efendi, bir vâz esnâsında, vefâtının
yaklaştığına işâret etti. 1650 senesinde bütün derslerine son vererek
vâz verme işini de talebelerine bıraktı. Kendisini tamâmen ibâdet ve
tâata verdi. Aynı senenin Muharrem ayının sonunda biraz rahatsız oldu.
Hastalıkları artınca, Sultan Dördüncü Mehmed Han, Vâlide Sultan, vezîr-i
âzam, şeyhülislâm ve diğer sevenleri tarafından gönderilen tabibler bir
olup, ilaç vermek istediler, fakat kabûl etmedi. Zamânın LokmanHekîmi
diye meşhûr olan Fergânîzâde Süleymân Ağa; "Sultânım, ilâcı bıraktık.
Bâri mübârek, başınıza sarığınızı giyin. İnşâallah ilâca muhtaç
olmazsınız." deyince,Abdülehad Efendi; "Süleymân Ağa! Siz bizim
ahvâlimize vâkıfsınız. Biz dâvet olunduk. Bizi bekliyorlar. Biz
âlemlerin Rabbinin huzûrunu tercih ettik." dedi. Hastalığının yedinci
günü ikindi vakti vefât etti. Gaslini, dergâhının câmi imâmı TatarAli
Efendi yaptı. AliEfendi ne tarafa çevirmek istediyse Abdülehad Efendinin
bedeni kendiliğinden o tarafa döndü.
"İlimde mâhir, dînî meselelere gereği gibi vâkıf
olmayan, fakat âlim sıfatını taşıyan câhil; Ehl-i sünnet vel cemâat
îtikâdı ile diğer dalâlet ve bozuk îtikâdları birbirinden ayırmaya gücü
yetmeyen, ihtilaflı meselelerin sâdece bir tarafını bilip, diğer
tarafından haberi olmayan ve yanlış düşüncesinde direten, ilmi ile amel
etmiyen münâfık sıfatlı kimseler, âhireti taleb edenleri bid'at ve
dalâlete düşürerek dinden ederler. Onun için; Allahü teâlânın emirlerine
uyan, yaratıklarına şefkat eden, sırf Allah için doğru yolu gösteren
mürşid-i kâmillere uyup, nâkıs olanlardan çok sakınmalıdır."
1) Şerhu Erbeîniyyât, 2) Riyâz-ül-Ezkâr, 3) Te'dib-ül
Mütemerridîn, 4) Risâlet-ün fî Hayât-il Hızır ve İlyas, 5) Risâlet-ün fî
Tevfîkı Tearrüd-ül Âyât, 6) Risâletü'n Meret-ül-Vücûdî fil Merâtib-il-Külliyeti
vel Hazırât, 7) Risâlet-ün fî Nef'i Mesâi'l-Ahyâi lil-Emvât.
Hacı Hızıroğlu Mehmed Ağa, Üsküdar'ın ileri
gelenlerinden ve sipâhilerindendi. Büyük zâtların sohbetlerinde çok
bulunurdu. Tarîkat âdâbından nasîbini almış, edeb sâhibi bir zât idi.
Bir gün kötülük ve zulüm yapmak isteyen kimselerin kendisini aradıkları
haberini aldı ve dostlarından birisinin evinde saklandı. Gece Allahü
teâlâya, kendisini bu belâ ve musîbetten muhâfaza buyurması için
yalvarırken, çevresinde bulunan velî zâtlardan yardım ve duâ istemek
hatırına geldi. Evinin çevresinde oturan velîleri bir bir hatırına
getirdi. O anda hatırına, bu belâdan, Abdülehad Nûrî Efendinin
vâsıtasıyla kurtulabileceği düşüncesi geldi. Bunun üzerine bütün
kalbiyle Abdülehad Nûrî Efendiye yönelip; "Abdülehad Efendi hürmetine
beni bu belâdan kurtar." diye Allahü teâlâya yalvardı. O arada uyuya
kaldı. Rüyâsında Abdülehad Nûrî Efendiyi gördü. Ona; "Mehmed Ağa,
korkma! Zorbaların defterinden senin ismin kaybolmuştur. Gönlün hoş
olsun. Rahat bir hâlde evinde dostların ile sohbet eyle." dedi. Uyanır
uyanmaz Mehmed Ağa, Abdülehad Nûrî Efendinin dergâhındaki talebelere
yedirmek üzere, Allah için yedi kurban adadı. Bir iki hafta evinde
dostları ile sohbette bulundu. Çarşı, pazarda dolaştığı hâlde, kötü bir
haber almadı.
Abdülehad Efendi bir gün, talebelerinden birisinin bir
iş için Üsküdar'a gidip gelmesini istedi. Fakat o gün çok fırtınalı idi.
Kayık hiç işlemiyordu. Bu yüzden talebelerden kimse, ben gidip gelirim,
diyemedi. Nihâyet içlerinden biri, Abdülehad Efendinin emrini yerine
getirmek için kendisinin Üsküdar'a gidip geleceğini söyledi. O zaman
Abdülehad Efendi o talebesine; "Selâmetle gidip gel." diye duâ etti. O
talebe Eminönü'ne geldiğinde, yüz kadar kayıkçıdan ancak birini
Üsküdar'a gidip gelmeye iknâ edebildi. Kayıklarından birisini denize
indirdiler. Bir ok atımı gitmeden, fırtına dindi, deniz sâkinleşti,
rüzgâr uygun bir yöne doğru esmeye başladı. Yelken açıp, Üsküdar'a kısa
zamanda gidip geldiler. Dönüşte talebe durumu Abdülehad Efendiye bütün
tafsîlâtıyla anlattı. Abdülehad Efendi talebesine çok duâ etti.